+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 ve 6

Konu: Namaz Hakkında

  1. #1
    Dost TeN_ZiH - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Mesajlar
    25

    Standart Namaz Hakkında

    Kâfirler ile mü'minler arasındaki en önemli fark namaz kılmaktır.namaz kılmak kâfirlerden ayrılmaktır. Bu konu ile ilgili Hadîs-i Şerif'te mevcuttur.Namaz kılan kişinin imânı daimi tazelenir. Ancak devamlı ve gereği gibi kılmak farzdır.

    Namazı aklı-başı yerinde olan herkes kılmalıdır. Eğer ayağı sakat ise oturarak, elleri sakat ise kafasıyla, bedeni zorlanıyorsa gözleri ile namaz kılmak gerekir. Kabir'e girdiğimiz zaman ilk namazdan hesaba çekileceğiz. Eğer bir kimse dünya hayatında her türlü hayırlı iş yapsın ancak namaz kılmaya dursun, o kişi cennetlik dahi olsa, kılmadığı vakitler için azap görür. Başka bir deyişle namaz kılınmayan her vakit ahiret yılıyla (ya da dünya yılıyla) binlerce sene azap gerektiren günah olarak yazılır. Dikkat ediniz ki sadece bir vakit için. Şöyle bir hesap yapın kendinizce 1 gün namazkılınmazsa, 5 vakit namaz terk ediliyor ve belkide yüzbinlerce yıllık günah yükleniyor kişiye. Bu yüzden imkânımız varken olabildiğince namaz ibâdetine çok dikkat etmeli ve sıkı sıkı sarılmalıyızki yüce yaratana hamd etmiş olalım. Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir olay var.Namaz ihlaslı (samimiyetle), Allah'ın rızâsını kazanmak için kılınmalıdır. Azabın şiddetleri "emrin yerine getirilmemesi" yüzündendir.

    ------------------------------------------------------------
    Namaz hakkında HADİS-İ ŞERİFLER

    "İman ile küfür arasındaki fark, Namazı kılıp kılmamaktır. "[Tirmizi]

    "Duâ rahmetin, abdest namazın, namaz Cennetin anahtarıdır."[Abdullah İbn. Abbas]

    "Dinde namazın yeri, vücutta başın yeri gibidir." [Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, 1/61]

    "Mazeretsiz ve kasden namaz kılmayanın adını ALLAH C.C. cehenneme gireceklerden biri olarak cehennemin kapısına yazar."[Ebû Nuaym]

    "Kul namaza durduğunda, bütün günahları getirilir.Başı ve omuzları üzerine konulur. Rüku ve secdeye gittikçe dökülür, o insandan ayrılır."[Taberani]

    "Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez." [Taberani]

    "Bir mümin namaz kılmaya başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile arasında bulunan perdeler kalkar. Bu hâl namaz bitinceye kadar devam eder."
    Konu Meyvenin Zeyli tarafından (30.05.07 Saat 19:19 ) değiştirilmiştir.
    Rabbim, Rabbim, bu işin bildim neymiş Türkçesi;
    Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi...

  2. #2
    Ehil Üye Ebu Hasan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    37
    Mesajlar
    3.049

    Standart

    Allah razı olsun.
    Vücudunu mucidine feda et.Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.Mesnevi-i Nuriye sahife 101


  3. #3
    Ehil Üye Ebu Hasan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    37
    Mesajlar
    3.049

    Standart

    Ömrün hangi çağında olursa olsun; mahşere, Allah’ın huzuruna gelmeden önce namaz konusunda duyarlılık kazanmayı ve vaktinde kılmadığımız namazlarla ilgili olarak rahatsız olmayı hayır alâmeti sayıyorum. Çünkü bu, tövbeye giden yolun başlangıcıdır. Allah’ın affına mazhar olmanın ön şartıdır. Rahmete ermenin ilk adımıdır. Bağışlanmanın belirtisidir.
    Bu açıdan; dünyadaki pişmanlık tövbe demektir, af demektir, inşallah bağışlanma demektir. Hayra işarettir. Dünyadan geçince pişmanlık yaşamanın çaresi yok.
    Otuz yaşına geldiğimizde eğer namaza yeni başlamışsak; yapacağımız ilk şey, mükellef olduğumuz yaşı tesbit etmek olmalıdır. Eğer net bir yaş tesbitimiz olmadı ise, ortalama on beş yaşı mükellef yaşımız sayabiliriz. Eğer on beş yaşı mükellef yaşımız olarak almışsak, otuz yaşında olduğumuza göre on beş yıllık namaz borcumuz var demektir. Beş vakit namazın her birinin ardından aynı vakitlerin birer vakitlik de kazalarını kılmakla,—düzenli kılarak—inşallah on beş yılda namaz borcumuzdan kurtulmamız mümkün olur. Yani borcumuzu taksitlendirerek ödememiz mümkün.
    Bu süreçte nafile namaz kılabilir miyiz? Bir defa, böyle bir kaza namazı kılma sürecinde de olsa, nafile namaz kılan birisi için “Boşuna zahmet çekmiş olursun” gibi bir söylemi kabul etmiyoruz. Bu yaklaşım dinde yoktur. Zira Allah için yapılan hiçbir amel boşuna değildir.
    Şu söylenebilir: Bu gayretini kaza namazı kılmakta kullan. Önceliği kazalarına ver. Kazalarını bitirmeye çalış. Böylece–nafile kılmaya oranla—daha fazla sevap alırsın.
    Nitekim İmam-ı Şafi’ye göre bu kişi, nafile (sünnet namaz) kılmayıp, gayretini kazalarını bir an önce bitirmeye sarf etmelidir. Kazalarını bitirince nafile (sünnet namaz) kılar. Hanefi mezhebine göre böyle bir kimsenin sünnet kılmasında sakınca yoktur. Fakat sünnet namaz yerinde kaza namazı kılarsa hem sünnet kılmış olur, hem o vaktin kaza namazını kılmış olur.
    Bu meseleyi kör düğüşü haline getirmek doğru değildir. Esas olan namaz kılmaktır. Gerisi teferruattır. Teferruâtı şöyle birleştirebiliriz: On beş yıllık kazası olan bir kişi, sünnetlerin yerinde kaza namazı kılacaksa, eğer durumu müsat ise birer vakit de artı kaza namazı kılmakla her vakitte iki vaktin kazasını kılar. (Böylece kaza ödeme süresini yarıya indirir.) Meselâ sabah namazını altı rekât olarak kılar: İki artı iki olmak üzere dört rekâtı kaza namazı niyetiyle, son iki rekâtı da vaktin farzı niyetiyle kılar. Öğle namazını dört artı dört artı dört, toplam on iki rekât farz olarak kılar. İlk dördü kaza namazı niyetiyle, ikinci dördü vaktin farzı niyetiyle, son dördü de kaza namazı niyetiyle kılar. İkindi namazını da aynı şekilde dört artı dört artı dört olarak kılar. Akşam namazını üç artı üç artı üç olarak kılar. Bu üçlerden ilkini vaktin farzı niyetiyle, diğer ikisini de son geçmiş akşam namazının kazası niyetiyle kılar.
    Yatsı namazında dört rekât farz var. Üç rekât da salât-ı vitir var ki bu vaciptir. Salât-ı vitrin de kazasını kılmak gerekiyor. Bu durumda yatsı namazına ilâveten yoğun kaza namazı kılacak kişi önce dört artı dört artı dört olmak üzere, ilk dördü kaza, ikinci dördü vaktin farzı, son dördü de kaza niyetiyle on iki rekât farz kılar. Bu durumda yatsıyı cemaatle kılmaktan da uzak kalmamış olur. Yani cemaat sünnet kılarken, bu kişi kaza namazını kılar. Ardından da üç artı üç artı üç olmak üzere salât-ı vitirleri kılar. Bu üçlerden birini vaktin vitir namazı, diğer ikisini de vaktinde kılmamış olduğu son vitir namazının kazası niyetiyle kılar.
    Böyle bir namaz programıyla on beş yıllık namaz borcu olan bir kişi, yedi buçuk yılda namaz borçlarından inşallah kurtulur. Daha sonra sünnetleriyle, nafileleriyle birlikte namazlarını dilediğince kılar.
    Bu süreci eğer ölüm keserse, makbul ve sadık kaldığı niyeti sebebiyle, inşallah bağışlanmış olarak ruhunu teslim etmiş olur. Ölüm kesmeyip kazasını bitirebilirse de baş göz üstüne.
    Fakat her iki halde de, bu tasayı çekmeye değer. Çünkü müjde çok büyük: Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor ki: “Allah kullarına beş vakit namazı farz kılmıştır. Kim bunları hafife almadan ve kasten hiçbir vakit terk etmeden hakkıyla kılarsa, Allah’ın onu Cennet’e alacağına dair sözü vardır.”1
    Cennette buluşmak ümidiyle…

    Dipnotlar:
    1- Nesâî, Namaz, 6

    23.02.2007

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    http://www.yeniasya.com.tr/2007/02/23/yazarlar/skosmene.htm
    Konu Meyvenin Zeyli tarafından (30.05.07 Saat 19:20 ) değiştirilmiştir.
    Vücudunu mucidine feda et.Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.Mesnevi-i Nuriye sahife 101


  4. #4
    Ehil Üye Ebu Hasan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    37
    Mesajlar
    3.049

    Standart

    ‘Hal-hatır’dan sonra


    Karşılaştığımız tanış kişiye, önce ‘hal-hatır’ sorarız. Bu, hem tanış olmanın bir sonucudur, hem de bir gereken olarak, insanca olduğundan çok güzel bir davranıştır.

    Yani bir dost, bir ahbap, bir arkadaş, bir akraba ile karşılaştığımızda kuracağımız ilk cümleler; ‘Nasılsınız, iyi misiniz?’dir. Birkaç cümle daha kurmak gerekirse; ‘İşler nasıl gidiyor, çocuklar nasıl, sağlığın sıhhatin nasıl?’ gibi çoğaltılabilir. Hatta biraz daha ileriye götürmek gerekirse; ‘Ev aldın mı, evi sattın mı, araba aldın mı, arabayı sattın mı, arsayı ne yaptın, çocuklar ne haldeler?’ v.b. sürüp gider sorular. Bu sorulan azlığı veya çokluğu samimiyet derecesine göre de değişir haliyle.

    ‘Ne var bunda?’ demeniz çok normal. Çünkü yapılan da bu zaten. Gerçi sadece ‘Nasılsın?’ demekten ibaret olan bu davranışın biraz içini doldurmakta fayda var. Yani ‘Nasılsın’ dediğimiz kişi, bir derdini paylaşacaksa, onu dinlemek ve işiyle ilgili yapabileceğimiz bir şey/ler varsa ilgi göstermek, hem yakınlığın, hem de insanlığın bir sonucu olacaktır.


    Namazlarda durum nedir?


    Geçenlerde birkaç günlüğüne memleketime gittim. Sılada olan insanın ana-baba ve yakın akrabasıyla olan konuşmalarının yeri farklıdır. Sıla-i rahmin gereklilik hikmetlerini, memleketinden uzaklarda yaşayanlar daha iyi anlamaktadırlar.

    Memleketli dostlarla, arkadaşlarla, kardeşlerle konuşuyoruz. Esnaf birkaç dosta uğradığımda, eski gün hatıralarını şöyle bir yad ediyoruz. Yukarıdaki soruları da mutat olarak karşılıklı birbirimize soruyoruz.

    Ben, pek alışılmış olmayan yeni bir soru tarzı geliştiriyorum.

    İnsanlar bir araya geldiklerinde her türlü meseleleri sorup soruşturuyorlar, bu işler için imkân, zaman ayırıp konuşuyorlar. Güzel ancak, bir araya gelişte pek de yapılmayan bir şey var. O da ahirete ait meselelerin mevzu edilmesidir. Yani anne, baba, kardeş, akraba ve tanışımıza hal ve hatırdan sonra; ‘Namazlarla aranız nasıl, sabah namazlarına rahat kalkabiliyor musunuz, orucu tutabildiniz mi, malınızın zekâtınızı verdiniz mi, sadaka verir misiniz, en son Yasin Suresini ne zaman okudunuz, tesbihata zaman ayırıyor musunuz, tefsir okur musunuz, günde kaç sayfa okuyorsunuz?’ türünden sorular, pek yaygın değil. Hatta bu da nereden çıktı kabilinden yaklaşımlar görülmüyor değil.


    Yeni bir soru tarzı

    Uğradığım esnaf dostlarıma, epey bir hal-hatırdan sonra, namaza dair şeyler sordum. Dost, ‘Yahu ilk kez ben bir tanıştan böyle bir soruyla karşılaşıyorum. Ve bana değişik geldi. Keşke hal hatırlardan sonra, hep böyle konular konuşulsa da, bizim gibiler de bu hakikatleri unutmasa. Ben seni tebrik ediyorum’ dedi.

    Ben, bu esnaf kardeşime, onlar ilkokuldayken, yaz tatillerinde, namaz sûrelerini öğretmiştim. Biraz da bu soruları rahat sorabiliyor olmamın altında, bu yakınlık bulunuyor idi.

    Genç kardeşim beni tebrik ediyordu, ama ortada namaz kıldığını gösteren bir cümle de yoktu. Zaten soruyu sorunca, boynu hemen büküldü.

    ‘Peki’ dedim, ‘Birlikte çalıştığınız kardeşinizde durum nedir?’, durumun pek de iç açıcı olmadığı anlaşılıyordu. Bu iki kardeşimin de anne-babaları geçtiğimiz yıllarda hacca gidip geldiler.

    Yani hacı baba oğluna, ‘İşlerin iyi mi oğlum?’demeyi bir görev saydığı kadar, ‘Oğlum işlerinin arasına mutlaka namazlarını kat, zekâtını ihmal etme, sakın faize bulaşma…’ gibi cümleler sarf etmeyi, neden alışkanlık haline getirmemiştir?


    cümle daha kurmak gerekirse; ‘İşler nasıl gidiyor, çocuklar nasıl, sağlığın sıhhatin nasıl?’ gibi çoğaltılabilir. Hatta biraz daha ileriye götürmek gerekirse; ‘Ev aldın mı, evi sattın mı, araba aldın mı, arabayı sattın mı, arsayı ne yaptın, çocuklar ne haldeler?’ v.b. sürüp gider sorular. Bu sorulan azlığı veya çokluğu samimiyet derecesine göre de değişir haliyle.

    ‘Ne var bunda?’ demeniz çok normal. Çünkü yapılan da bu zaten. Gerçi sadece ‘Nasılsın?’ demekten ibaret olan bu davranışın biraz içini doldurmakta fayda var. Yani ‘Nasılsın’ dediğimiz kişi, bir derdini paylaşacaksa, onu dinlemek ve işiyle ilgili yapabileceğimiz bir şey/ler varsa ilgi göstermek, hem yakınlığın, hem de insanlığın bir sonucu olacaktır.

    Namazlarda durum nedir?


    Geçenlerde birkaç günlüğüne memleketime gittim. Sılada olan insanın ana-baba ve yakın akrabasıyla olan konuşmalarının yeri farklıdır. Sıla-i rahmin gereklilik hikmetlerini, memleketinden uzaklarda yaşayanlar daha iyi anlamaktadırlar.

    Memleketli dostlarla, arkadaşlarla, kardeşlerle konuşuyoruz. Esnaf birkaç dosta uğradığımda, eski gün hatıralarını şöyle bir yad ediyoruz. Yukarıdaki soruları da mutat olarak karşılıklı birbirimize soruyoruz.

    Ben, pek alışılmış olmayan yeni bir soru tarzı geliştiriyorum.
    İnsanlar bir araya geldiklerinde her türlü meseleleri sorup soruşturuyorlar, bu işler için imkân, zaman ayırıp konuşuyorlar. Güzel ancak, bir araya gelişte pek de yapılmayan bir şey var. O da ahirete ait meselelerin mevzu edilmesidir. Yani anne, baba, kardeş, akraba ve tanışımıza hal ve hatırdan sonra; ‘Namazlarla aranız nasıl, sabah namazlarına rahat kalkabiliyor musunuz, orucu tutabildiniz mi, malınızın zekâtınızı verdiniz mi, sadaka verir misiniz, en son Yasin Suresini ne zaman okudunuz, tesbihata zaman ayırıyor musunuz, tefsir okur musunuz, günde kaç sayfa okuyorsunuz?’ türünden sorular, pek yaygın değil. Hatta bu da nereden çıktı kabilinden yaklaşımlar görülmüyor değil.


    Yeni bir soru tarzı

    Uğradığım esnaf dostlarıma, epey bir hal-hatırdan sonra, namaza dair şeyler sordum. Dost, ‘Yahu ilk kez ben bir tanıştan böyle bir soruyla karşılaşıyorum. Ve bana değişik geldi. Keşke hal hatırlardan sonra, hep böyle konular konuşulsa da, bizim gibiler de bu hakikatleri unutmasa. Ben seni tebrik ediyorum’ dedi.

    Ben, bu esnaf kardeşime, onlar ilkokuldayken, yaz tatillerinde, namaz sûrelerini öğretmiştim. Biraz da bu soruları rahat sorabiliyor olmamın altında, bu yakınlık bulunuyor idi.

    Genç kardeşim beni tebrik ediyordu, ama ortada namaz kıldığını gösteren bir cümle de yoktu. Zaten soruyu sorunca, boynu hemen büküldü.
    ‘Peki’ dedim, ‘Birlikte çalıştığınız kardeşinizde durum nedir?’, durumun pek de iç açıcı olmadığı anlaşılıyordu. Bu iki kardeşimin de anne-babaları geçtiğimiz yıllarda hacca gidip geldiler.

    Yani hacı baba oğluna, ‘İşlerin iyi mi oğlum?’demeyi bir görev saydığı kadar, ‘Oğlum işlerinin arasına mutlaka namazlarını kat, zekâtını ihmal etme, sakın faize bulaşma…’ gibi cümleler sarf etmeyi, neden alışkanlık haline getirmemiştir?


    Kardeşimiz yanıyorsa, seyirci olamayız



    Hakikî kardeşlik, onların ateşte yanmaması, acı çekmemesi için, bir çaba içerisinde olmayı gerekli kılıyor. Şeytanlara teslim olmuş kardeşlerimizi onların elinden kurtarmak için bir şeyler yapmak gerekiyor.
    Hiç değilse, bir araya geldikçe, sohbet gündemlerinin yönünü dünyadan ahirete çevirmek, öyle inanıyorum ki, genel tablonun değişmesine en ciddi katkı demek olacaktır. Bir araya gelişlerimizde namaza dair, ibadetlere dair, hak ve hukuka dair şerler konuşulsa, zihinler de ona göre şekillenecektir.
    Geçen haftaki yazımızda, ‘gündemli yaşamak’ derken, bunu kastetmekte idim. Başlık, sehven yazıldığı gibi, ‘gündemi yaşamak’ değildi. Yani gideceğimiz yere, bir gündem götürmek anlamlı. Gündemimiz yoksa başkalarının gündemlerine uymak zorunda kalacağımız bir gerçek.


    Her gittiğimiz yere namazı da götürelim


    Memlekette kiminle konuşmuşsak, kendi dünyamın öncelikli gündemleri merak edildiğinde, hep namaza dair vurgular yapıyordum. Namaz gündemi, herkesin bir şekilde dikkate alması gereken bir gündemdir. Ve zaten siz gündemi açınca, sonrası geliyor. Soruların yönünü siz belirlemiş oluyorsunuz. Anlıyorum ki, dostlarla, arkadaşlarla, yeni tanıştıklarımızla, hal hatırdan sonra yapabileceğimiz en güzel işlerden birisi, dikkatleri ‘ahirete’ çevirmektir. Namaza, ölüme, hastalıklara, belâ ve musibetlere dair şeyler üzerine sormak ve konuşmaktır.



    Gerçek gündem ile sanal gündem


    Nerede, hangi şartlarda, kiminle konuşuyor olursak olalım, muhatap oluşlarımızın içinde mutlaka namaza dair meseleler de olsun. Çünkü gerçekte asıl konuşmamız gereken işler, ameller bunlardır. Dünyaya ait meseleler zaten gündemden hiç düşmüyor ki.

    Ahirete müteallik işlerde bir maharet, bir marifet, bir başarı yoksa, dünyaya ait meselelerdeki gelişmeler, iyileşmeler çok da önem arz etmeyecektir. Hayatın tam orta yerine namazı ve ibadetleri koyma diyalogları, dünya işlerini düzene koyabileceği gibi, ahirete ait kazançların da sebebi olabilecektir.

    24.02.2007

    E-Posta: syasar33@yahoo.com

    Konu Meyvenin Zeyli tarafından (30.05.07 Saat 19:22 ) değiştirilmiştir.
    Vücudunu mucidine feda et.Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.Mesnevi-i Nuriye sahife 101


  5. #5
    Ehil Üye Ebu Hasan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    37
    Mesajlar
    3.049

    Standart

    An be an tüketiyoruz hayatı



    Tükettiğimiz her bir zaman diliminden hesaba çekileceğimiz muhakkak. Kazanıyorsak da an be an, kaybediyorsak da.

    İyilikler, kötülükler ‘her an’ muhatabımız. Nefes nefes tükettiğimize göre, nefes nefes hesabı olacak hayatın.

    Kabri ve sonrasını düşünüp, yaşananları ciddiye alarak, dobra dobra konuşmak kendimizle ve çareler üretmekten başka bir yol yok.

    Günler saatlerin, saatler anların kaybıyla kaybediliyor. Toptan değil yıkılışlar.
    Onun için hayatın bütününü sorgularken, yaşananlardan ziyade, içinden geçiyor olduğumuz ‘an’ı yakalamak ve oraya bir şeyler katmak anlamlı. Çünkü ‘dün’ de yok, ‘yarın’ da. İkisi de bizim elimizde değil. Elimizde var olan sadece içinde yaşanılan ‘şimdi’dir.

    Gün saatlerde, haftalar günlerde ve aylar haftalarda gizli. Güne müdahale, saatlere, saatlere müdahale ‘an’lara müdahaleyle mümkün.



    Hayatın anlamı,’anlam’ı anlamakta gizli



    Günü sabah namazıyla başlatıyor büyükler. Günün güneşi, sabah namazıyla doğuyor. Ondandır ki ezandan önce uyanıp, ezanı beklerler. Hayatı boyunca uykuda, üzerine güneş doğurmamış olanlar var.

    Namazlarını kurallarına uygun kılanlar, günün en güzel işini yapmış oluyorlar. Tadili erkânıyla, huşu içerisinde, manevî zevkler alarak, tam hissederek, zikirleriyle, fikirleriyle tam bir huzur hali, kulluk hali içerisinde namazlar, insan olmanın hazzını tattırıyor insana.

    110 yaşları devirmiş rahmetli dedemin, gece namazlarını hatırlıyorum. Sabah namazı başlamadan, epeyce bir gece namazları kılardı. Biz, çocukça uykular içindeyken, o hafifçe seslerle sûreler okur, odamızın maneviyatını süslerdi.

    Tabiî o zamanlar neden bu kadar namazlar kıldığını anlayamazdık dedemin. Meğer gece (teheccüt) namazları kabri nurlandıran bir namaz imiş. Rabbim mekânını nurlu eylesin.

    Her sabah namazına kalkışta kulaklarımda dedemin o gönlüme dokunan, ‘haydi namaza kalk yavrucuğum, sana yarın şeker vereceğim’ sözünü duyuyorum.

    Onun için o zamanlar sabah namazına kalkışlar hiç zor gelmezdi bana.
    Namaz, tesbihat, cevşen, Kur’ânı Kerimle öyle bir anlam kazanıyor ki vakitler, seccadeden kalkasınız gelmiyor.

    Hayatın anlamı, ‘anlam’ı anlamakla mümkün.

    Sabahı kazanılmamış bir gün, büyük oranda kayba uğramış bir gün demektir.



    Namazı kılınan vakit, kurtarılmış vakittir



    Namazları olmayan gün, güneşi olmayan gün gibidir. Ya da namazı eksik olan gün, sıkıntı halinden başka bir şey değildir. Hatta hiçbir gerekçe yok, ama sıkıntılar yaşanıyor ise, namazsız vakitler yaşanıyor demektir.

    Namazları kılınan gün, kurtarılmış gündür. Sonrası nasıl olsa oluyor, gerçekte de en iyisi oluyor.

    Namazları olan bir gün, aydınlatılması mükemmel bir sokak gibi, pırıl pırıldır.
    Sabah namazı ile birlikte cıvıltıları gelen kuşların canlılığı, topluca bir zikir halinden başka bir şey değil.

    Canlı, cansız bütün mahlûkatın Yaratıcı bağı ortak.

    Her şeyin her şeyle alâkalı olduğu apaçık ortada.

    Dosdoğru namazlar, dosdoğru davranışlar getirmeli hayata. Hayat, din ile anlamlı. Hayatın nuru, esası, ihyası din ile olacaktır.


    Elmadaki kâinat!



    Bir elmanın varlığı için, koca bir kâinatın varlığını düşünüyor birileri. Tebrikler!
    Öyleyse gün doğurmamak üzerimize önemli. Güneşten önce başlamak güne ve ondan önce doğmak hayata anlamlı. Güneşin, ‘Bir san’atı İlâhî olarak’ doğuşunu seyretmek, ancak insana yakışan bir hal.

    Tefekkür, önce namazlarda yükseliş demektir. Manevî yükselişin en doruğu namazdır. Başı secdeye eğilen insan, hakikî insandır.


    Elde edilenler, emek sarf edilen kadardır


    İnsan günü, ya sabah kazanıyor ya da sabah kaybediyor.

    Gelinip gidilen dünyadan, insanın nasıl gittiği dikkat çekici. Neticesinde ebedî bir saadeti kazanmak ya da kaybetmek olan bir hayat, nasıl an be an doyurulmasın. Anlamlı kılınmasın.

    Zahmette rahmet var, ama hiçbir kazanım da öylesine, rastlantı eseri değil.
    Her elde edilen, emek sarf edilen kadardır.

    ‘Hayranlık uyandıracak bir başarı için, hayranlık duyulacak şekilde çalışmak gerekir’ diyen Dr. John Zanicchi, çalışmanın yoğunluğuna ve sonucunda oluşacak getirilerine dikkatleri çekmektedir.

    Ebedî bir hayatı kazanmak, emeğimizin, niyetlerimizin ve amellerimizin sonucu, Rabbimizin bize bir lütfudur.

    Neyse ki, bir şey bütün bütün elde edilmezse, tamamen de terk edilmemeli.
    ‘Büyüklerin namazları nerede, bizimki nerede’ dememeli. Çünkü, eda edilen her bir namazın çekirdekten meyve vermiş ağaca kadar mertebeleri vardır. Bizim namazımız velev çekirdek derecesinde olsa bile, meyve vermeye namzettir.
    Sabah namazında, ev ışıklarımızın çiçekler gibi açması duâsıyla.

    10.03.2007

    E-Posta: syasar33@yahoo.com


    http://www.yeniasya.com.tr/2007/03/10/yazarlar/bahaddin.htm
    Konu Meyvenin Zeyli tarafından (30.05.07 Saat 19:24 ) değiştirilmiştir.
    Vücudunu mucidine feda et.Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.Mesnevi-i Nuriye sahife 101


  6. #6
    Ehil Üye Ebu Hasan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    37
    Mesajlar
    3.049

    Standart

    Zulmedilen nefisler



    Namazın önemini ve kıymetini—yediden yetmişe, âlimden cahile—herkesin anlayacağı veciz bir dille ortaya koyan Dördüncü Söz gibi bir metni bulmak zordur. Dördüncü Söz, insanın hayatını ve hayatının rotasını, istikametini temelden etkileyen önemli bir Nur Risâlesi olması sebebiyle, her okunuşunda ruhta, kalpte ve hatta nefis gibi duygularda ayrı bir iz bırakır.

    Dördüncü Söz’ü son okuyuşumda “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. Acaba, yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarf etmeyen ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder” cümlesinde geçen “ne kadar nefsine zulmeder” ifadesi beni epey düşündürdü.

    Risâle-i Nur’un dili ve üslûbuna dair İslam Yaşar’ın “Kelimeyi canlı bir varlık olarak kabul eden ve kullandıkça büyüyüp yeni mânâlar kazanacağını, zihinlerde farklı tedailer husûle getireceğini düşünen Said Nursî, kelimelerini seçerken, Sinan’ın mabedine taş, Itrî’nin tamburuna tel, Karahisarî’nin hattına mürekkep alırken göz önünde bulundurduğu hassasiyeti gösterdi” sözünün ne kadar doğru ve yerinde bir tesbit olduğunu bir kez daha tasdik etmeme vesile oldu.

    İnsanın namaz kılmaması ya da namazına olması gereken değeri vermemesi neden nefsine zulmetmek anlamını taşımaktaydı?

    Nefse zulmetmek tabirinin izi sürüldüğünde Kur’ân’da ve Kur’ân’ın çağımızdaki tefsiri olan Risâle-i Nur’da birçok defa kullanıldığı dikkati çekmekteydi. Hz. Âdem (a.s.) Cennette yasak meyveyi yedikten sonra “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muâmele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz” (A’raf, 7/23) diyerek hatasını itiraf etmişti. Hz. Yunus (a.s.) karanlıklar içinde kaldığında “Ben gerçekten nefsine zulmedenler oldum” (Enbiya, 21/87) diye duâ etmişti. Hz. Musa (a.s.) da birinin ölümüne sebep olduğunda “Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet” (Kasas, 28/16) diye duâ etmiş ve affa liyakat kazanmıştı. Belkıs ise Hz. Süleyman’ın billurdan döşenmiş köşküne girdiğinde yanlışının farkına varmış ve “Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” (Neml, 27/44) diyerek hidayete ermişti.

    Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de başta Nuh, Âd, Semud ve Medyen halkı gibi semavî musibetlere uğrayan kavimleri delil göstererek, inkâr ve isyan duygusu taşıyanları “Allah onlara asla zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine/nefislerine zulmediyorlardı” (Âl-i İmran, 3/117; Tevbe, 9/70; Yunus, 10/44; Nahl, 16/33; Ankebut, 29/40; Rum, 30/9) diyerek defalarca ikaz etmiştir. Bir kısım âyetlerde ise ikazın şekli “Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar nefislerine zulmettiler” (Hud, 11/101; Zuhruf, 43/76; Nahl, 16/118) tabirine dönüşmüştür.

    Yine “kendilerine/nefislerine zulmetmek” ifadesi Kur’ân’ın bir kısım âyetlerinde Allah’ı inkâr etmek yâda şirk koşmak (Bakara, 2/51; Nahl, 16/28; Kehf, 18/35; İbrahim, 14/45), bir kısım âyetlerde nimetlere karşı nankörlük etmek (A’raf, 7/160; Sebe, 34/19), bazı âyetlerde kötülüklere ve günahlara dalmak (Al-i İmran, 3/135; Nisa, 4/64, 97, 110; Mü’minun, 23/107; Tevbe, 9/36; Fatır, 35/32; Saffat, 37/113) ve bir kısım yerlerde ise Allah’ın âyetlerini önemsememek, emirlerini dinlememek veya yalanlamak (A’raf, 7/177; Talak, 65/1; Bakara, 2/231) mânâlarında kullanılmıştır.

    Risâle-i Nur’da ise insanın kendi nefsine zulmetmesine açılım getiren yerlerin belki de en önceliklisi Altıncı Söz olsa gerektir. Bu Söz’de insanın kendisine emanet olarak verilen çok kıymetli cihazları, mahiyetindeki duygularını ve organlarını en kıymetsiz şeylerde kullanarak nefsine zulmetmesinden bahsedilmiştir. Misal olarak ise akıl, göz ve dilin üzerinde durulmuştur. Rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açabilmesiyle “tılsımlı bir anahtar” olabilen aklı, bütün zamanlardaki acıları ve korkuları hissettiren zararlı bir âlet konumuna düşürmenin nefse ne derece büyük bir zulüm olduğu anlatılmıştır. Aynı şekilde kâinat kütüphanesinin uzman bir gözlemcisi olan gözü ve eşsiz kudret sofralarının şâkir bir müfettişi olan dili yaratılış hikmetleri dışında kullanmanın ne derece büyük bir haksızlık ve zulüm olduğuna dikkat çekilmiştir.

    Cenâb-ı Hakkın bütün isimlerini eksiksiz gösterebilme istidadına sahip mânâsında Samed aynası olan kalbi de insan zulümden, zulümattan uzak tutması aynı derecede önemlidir. Cenâb-ı Hak kalbi kendi muhabbeti için yaratmıştır. Oysa her bir günah kalbi karartan ve iman nurunu çıkartıncaya kadar katılaştıran küçük manevî bir yılan mahiyetindedir. Bu açıdan bilerek, severek ya da pişmanlık duymaksızın günah işlemek, ebedî hayatı tehdit ettiği ve kalbi elmastan kömüre dönüştürdüğü için insanın kendisine zulmetmesinden başka bir şey değildir.

    Bu anlamda aslında insanın kendisine emanet edilen çok değerli maddî, manevî cihazlarını Allah’ın birer emaneti bilinciyle, Onun adına ve Onun izni dairesinde kullanması âdil ve hikmetli bir davranıştır. Diğer taraftan gaflet, zayıf inanç ya da küfür sebebiyle bu cihazları nefs-i emmâre hesabına kullanması hem emanete ihanet, hem de yaratılış amacı dışında kullanıldığı için gerçek kıymetini kaybetmesi sebebiyle nefse zulüm anlamına gelmektedir.

    Yirmi Üçüncü Lem’a’nın Hatimesi’nde namazı terk etmenin nefse zulüm olduğu şöyle açıklanmıştır: “Hem o târikü’s-salât, kendi kendine malik olmadığı için, kendi malikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder.” (Lem’alar, s. 193) Doktorunun tavsiyelerini ve telkinlerini özgürlüğünün kısıtlanması ve bir baskı olarak algılayan bir hasta misâli, insanın Allah’ın emirlerini dikkate almaması ve “Benim ibadetime ne ihtiyacı var?” diyerek itiraz etmesinin anlamsızlığına dikkat çekilmiştir. Bu sır gereği hem Allah’ın emaneti hem de kulu olan nefsin, ibadeti terk ederek kendine zulmetmesi sebebiyle Kur’ân’da sürekli ikaz edilmesinin ne derece anlamlı olduğu vurgulanmıştır.

    Bedenin ihtiyaçları olduğu gibi ruhun ve kalbin de manevî ihtiyaçları vardır. Namaz ise insanın bu manevî ihtiyaçlarını en güzel bir şekilde karşılar. Üstad, Yirmi Birinci Söz’de namazın kalbin gıdası, ruhun âb-ı hayatı ve lâtife-i Rabbaniyenin hava-i nesîmi olduğunu söylemiştir. Bedenin her gün ekmek yemeye, su içmeye ve havayı teneffüs etmeye ihtiyacı olması gibi manevî cihazlarının da benzer şekilde manevî ihtiyaçları vardır. Namaz kılmayan biri manevî ihtiyaçlarını karşılamadığı için kalbî ve ruhî sıkıntılara, hastalıklara maruz kalmaktan kurtulamayacaktır. Bu açıdan söylenebilir ki, namazın terk edilmesi aslında insanın kendisine manevî ve psikolojik bir zulmünden başka bir şey değildir.

    Cenâb-ı Hak adaleti ve hikmeti gereği, güzel ahlâkın ve iyiliklerin içine ahiretin sevaplarını andıracak manevî lezzetleri ve kötülüklerin içine de ahiretin azabını hissettirecek manevî cezaları yerleştirmiştir. Muhabbet, hürmet, merhamet, kanaat, hüsn-ü zan, tevazuu vb. duygular ve davranışlar Kur’ân’ın emrettiği güzel ahlâkî değerlerdir. İnsan bu ahlâkla yaşadığında kısa dünya hayatını da Cennete çevirebilir. Diğer taraftan düşmanlık, saygısızlık, öfke, israf, sû-i zan ve kibir gibi duygular ise insanı daha dünyadayken ebedî azabın kalbî, ruhî ve vicdanî sıkıntılarını yaşamasına sebep olur. Bu gerçekten hareketle insanın Cenâb-ı Hakkın yasaklarını dikkate almaması ve kötü ahlâk sahibi olması, aslında–farkında olsun, olmasın—hem dünyevî, hem uhrevî açıdan kendi nefsine zulmetmesine yol açıyor.

    Bu gerçeği destekler mahiyette, Uhuvvet Risâlesi’nde kötü ahlâktan olan kin ve düşmanlığın hem nefse, hem mü’min kardeşine, hem de Allah’ın rahmetine zulüm olduğundan bahsedilir. Bunun sebebi ise şu cümlelerle açıklanır: “Çünkü kin ve adavetle nefsini bir azâb-ı elimde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azabı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder.” (Mektûbât, s. 257)

    Risâle-i Nur’da, insanın nefsine zarar vermesinin önemli bir sebebi olarak, dünya işinde onda bir zarar ihtimali olan bir şeyden kaçındığı halde, ahiret işinde onda dokuz zarar ihtimaline rağmen o şeyi terk etmemesi yanılgısına dikkat çekilmiştir. Yine aynı mantıkla ahiret işinde onda dokuz yararlı olan bir şeyi terk etmenin ne derece anlamsız ve faydasız olduğu vurgulanmıştır. İşte, dünyada kalbin ve ruhun gıdası, kabirde manevî gıda ve ışık, Büyük Mahkemede berat senedi ve Sırat Köprüsünde nur ve burak olacak olan namaz ibadetinin ihmali ya da terk edilmesi, kıyas kabul etmeyecek derecede insanın kendisine zulmetmesidir.

    Sonuçta, Gani olan Allah’ın ibadetler dâhil kullarından gelecek hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Başka bir ifadeyle insan küfrüyle, günahlarıyla ya da başta namaz olmak üzere ibadetini terk etmesiyle Allah’a zarar vermiş de olmaz. İbadetini terk eden ancak kendi nefsine zarar verir, zulmeder. Hem dünya hayatında, hem de ahirette maddî, manevî elemleri, sıkıntıları omuzlamak durumunda kalır. “Zarara kendi rızasıyla gidene merhamet edilmez” prensibi gereğince de şefkat ve merhamet hakkını bütünüyle kaybetmekten kendini kurtaramaz.


    saidiseri@yahoo.com

    Mustafa Said İŞERİ

    10.03.2007

    http://www.yeniasya.com.tr/2007/03/1...ka/default.htm
    Konu Meyvenin Zeyli tarafından (30.05.07 Saat 19:27 ) değiştirilmiştir.
    Vücudunu mucidine feda et.Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.Mesnevi-i Nuriye sahife 101


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Namaz Kılan Bir Müslüman O Namaz İle Hangi İsme Ayinedarlık Eder?
    By myd38 in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 24
    Son Mesaj: 21.04.17, 20:26
  2. Namaz Sonrası Tesbihat Hakkında Detaylı Bilgi
    By icemantr in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 31.03.09, 08:04
  3. Namaz Hakkında Bilginelelim
    By BiÇçare in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 11.11.08, 14:26
  4. Namaz Hakkında,Risale-i Nur'dan
    By Yektâ in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.03.08, 17:03
  5. Sandalyede Namaz Kılmak Hakkında
    By Ehl-i telvin in forum Fıkıh
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 13.04.07, 19:42

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0