Şükrü BULUT
Her okula bir polis...



Şu öğretim yılımızın parolası bu olsa gerek: Daha emniyetli veya güvenli bir eğitim için polis. Elli-yüz sene önce, okullardaki öğrencileri diğer öğrencilerin şerlerinden korumak için her mektebin kapısına bir zabıtanın konulacağı söylenseydi, ahali mutlaka “deccalin her köşe bucağı işgal ettiği” kanaatine varırdı. İnsanları cehaletten, vahşet ve bedevilikten kurtarma yolunun talim ve terbiye yeri olan mektepten geçmesi gerekirken, mektebin sıkıntıya sebep olması, dehşetli bir netice olsa gerek...
“Her okula bir polis!” müjdesini veren Millî Eğitimimizin yetkilileri de, söylediklerinin nereye vardığını bilmiyorlardır. Mutlaka vicdanlarında bir sızı ve simalarında hicaptan doğan bir humret, onların da ne kadar sıkıntılı olduklarını ele vermiştir.
Resmî ideolojinin “ilke ve inkılâplarla” tarumar ettiği bir eğitimden başka ne bekleyebilirdik ki... Türk milletinin millî ve manevî değerlerini, materyalist dinsiz felsefenin safsatalarıyla değiştirenler, mutlaka şu kaosu önceden hesap etmişlerdir. İnsanî ve İslâmî değerleri zaman içinde sistematik biçimde tahrip edenlerin çok büyük hedefleri olamazdı. Anarşinin, dinsizliğin ve saldırgan ateizmin olumlu bir beklentisi elbette olamaz. Zehirlemekten zevk alan yılanın “hayat” diye bir hesabı olur mu hiç? 19. yüzyıl Kuzey Avrupa’sının bir mahsulü olan şu eğitimimizin temel ilkelerinden de olumlu birşey beklemek, anarşiden düzen beklemekten farksızdır.
Komünizm ve sosyalizm, eski doğu blokunun yakasından kısmen de olsa elini çekti, ama maalesef Türkiye hâlâ o paraleldeki rejimin mengenelerinde kıvranıyor. Leninizm, Maoizm, Titoizm ve diğer sosyalist rejimler hak ettikleri akıbetlere ulaştıkları halde, Kemalizmin ülkemizi bir yangın yerine çevirdiğinden, birçok dindarımızın sanki haberi yok. Ellerini açmış ve ülkeyi her türlü tereddîye yuvarlayan Kemalizme safdilâne duâ ediyorlar. Daha doğrusu Kemalizm yeni hile ve nifak planlarıyla bazı dindarları kendisine siper edinmiş.
Herhangi bir dertten veya problemden şikâyet edenin, mutlaka derman veya çözümünü de düşünmesi gerekir. Türkiye’deki sosyal problemlerin reçetesi gayet açık ve net iken, yetkililerin çözüme yanaşmaksızın sızlanmaya devam etmelerine başka ülkelerde rastlanmadığı kanaatindeyiz. Rusya’daki yetkililerin dinsizliğe karşı verdikleri meydan muharebesinin onda birine şu hükümet cesaret edebilseydi, okulların polis ve zabıtaya ihtiyacı olmazdı.
Eğer laikçi kafanın estireceği terörden çekinerek İslâmî terbiyeden söz edemiyorsanız, gelin “insaniyeti inkişaf” metodunu esas alalım. Yani gözümüzün önünde heba ve heder olan çocuklarımızı kurtarmak için insanîdeğerlerin okullarda, medyada ve toplumda büyüyüp serpilmesine çalışalım. Yukarıda arz ettiğimiz üzere, gençliğimizi pençesine alıp yutmakta olan “sosyal bulaşıcı hastalıklarla” en az Rusya kadar mücadele edelim. İnsanî tahribatın karşısına bir İsveç ve Norveç kadar dikilerek çocuklarımızı kurtarmaya açalışalım. AB ülkelerindeki “insaniyetperverlerle” işbirlikleri kurarak, yakalandığımız paslı mengeneyi artık kıralım.
Dünyanın hasis menfaatleri sizi bu yolda yürümekten alıkoymaya devam ederse, hem dünyada ve hem de Allah indinde büyük zararlara uğramış olanlardan olursunuz. Oturup ağlayıp sızlayacaksanız, işgal ettiğiniz yerleri terk ediniz diyoruz. Şu hakikati en az bizim kadar sizler de görüyorsunuz: Çocuklarımız her gün biraz daha tereddîye yuvarlanırken, sosyal yaralarımız daha da derinleşiyor. Bunun vebalini daha ne zamana kadar taşıyacaksınız?