+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: Eğitim Eğitiyor mu? Eğip Büküyor mu?

  1. #1
    mti
    mti isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Gayyur mti - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Bursa
    Yaş
    25
    Mesajlar
    87

    Exclamation Eğitim Eğitiyor mu? Eğip Büküyor mu?

    Eğitimlerden eğitim beğen!
    1900’lara doğru… Osmanlının her bölgesinde; özellikle doğunun her köşesinde bir medrese… İçinde âli ilimleri; kutsal kaynakları anlamaya yönelik alet ilimleri öğretiliyor: Elif, be, te, se… Emsile, Bina, Maksud, Evamil… Kelam, Fıkıh, Siyer…
    Aynı yüzyılın Tanzimat sonrası sıcak gelişmelerine gebe dönemlerinde devlet teşviki ile sayıları gittikçe çoğalan modern mekteplerde bilimler öğretiliyor: Fen, Kimya, Matematik…
    Medrese ve mekteplerin hemen yanı başında ise cenaze evini andıran; sessizlerin, zakirlerin, mütevazılerin meskeni yer alıyor: Tekkeler…
    Ne medreseler mekteplerin öğrettiğinden haberdar, ne de mektepler medreselilerin dünyasından; ne de bu ikisi tekkelerin sessizliğinden…
    Savaş meydanlarından da mutlu haberler gelmiyor Osmanlı’nın; tıpkı eğitimi böylesine karanlık bir dönem yaşadığı gibi... Zaferler takvim yapraklarına mahkûm edildiği gibi, kaşifler, mucitler, bilge insanlar da hayırla yâd edilir oldular. Avrupa’ya bilim öğreten atalardan, matbaanın Osmanlıya gelmesine itiraz edip basılı dünyayı 150 yıl geriden takip etmeye neden olan torunlar kaldı yalnızca…
    Bir adam; belinde hançeri, ayağında çizmesi; âlim olarak tanınıyor ama o bir âlimden çok bir savaşçıya benziyor; belli ki savaşmak için de derdi var. Saraya gitmek Sultan Abdulhamid’e içini yakan bu derdi anlatmak ister hep. Uygun bir zamanını bulur ve talebini ihtiva eden bir dilekçe verir Padişaha; Medrese-mektep ve tekkelerin yaşadığı derinleşmiş buhranı ve bu buhrandan da en çok etkilenen doğudaki eğitimi yansıtır dilekçesinde… Çözüm önerir: Din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı eğitim kurumlarına olan şiddetli ihtiyaçtan bahseder. Bunun birlik ve beraberliğimizin tesis ve devamında önemli bir rol oynayacağını ilave eder. O, 20. yüzyıl eğitimine ve bilimine damgasını vuran pozitivizmin ayak seslerini duymuştur; insanın sahip olduğu en değerli dayanağı olan maneviyatı yok eden pozitivizmin ayak seslerini…
    Cevap alamaz haykırışlarına saraydan. Cevap almak bir yana, padişahın düşünmesi gereken çözümleri düşünüp haddini aştığı için cezalandırılır da… Toptaşı Akıl Hastanesine kapatırlar. Burada da kendisini muayeneye gelen doktora uzun bir konuşma yapar. Bu konuşmada, eğitim sorununu yeniden masaya yatırır; cezalandırılma nedeninin aslında bir ödül nedeni olduğunu ortaya çıkarır doktor. Ve hükmünü verir: “Eğer Bediüzzaman’da zerre kadar delilik varsa, dünyada akıllı adam yoktur.”
    Savaşlar, kaybedişler, çöküşler, yeniden ayağa kalkışlar, milli mücadele, Büyük Millet Meclisinin kuruluşu, inkılâplar, Tevhid-i Tedrisat yasasıyla medrese ve tekkelerin kapanışı… Derken yıllar akıp gitti; tıpkı 200 yıldır eğitimin elimizden kayıp gitmesi gibi…

    Ve… 1930’lar…
    Anadolu’nun küçük bir kasabası… Nahiye Müdürü Okulu denetime geliyor. Okul müdürü kapıda karşılıyor onu. Başöğretmenle öğretmenler de ‘Hazır ol!’ vaziyetinde sıra olmuşlar Nahiye müdürüne hoş geldiniz diyorlar. Zil çalar çalmaz bir sınıfa giriyor denetime. Cebinde az bulunan şekerlerden var. Soruyor çocuklara; “Tanrı var mı?” Çocuklar şaşırıyor; kimi var derken, kimi sessiz kalıyor. Hemen devreye giriyor Nahiye müdürü; “Haydi!” diyor, “O halde Tanrı’dan şeker isteyin de versin bakalım!” Nafile; Tanrı şeker vermiyor. Anlamlı, anlamlı başını sallıyor Nahiye müdürü ve ekliyor “Şimdi de benden isteyin bakalım!” Tabi, istenir istenmez cebinden çıkarıyor şekerleri ve öğrencilere veriyor; pozitivist mantığı şırıngalıyor minicik dimağlara: “İşte!” diyor, “Tanrı olsaydı size şeker verirdi; ben veriyorum, çünkü ben varım. Tanrı vermiyor; çünkü Tanrı yok!”
    20. Yüzyılın pozitivist yaklaşımı eğitimde de, yönetimde de, ekonomide de yakıp yıkıyor ortalığı… Eğitimde din yerine milliyeti, ekonomide devletçiliği, müspet milliyetçilik yerine ulusçuluğu ve ırkçılığı, demokratik cumhuriyet yerine isimden ve resimden ibaret bir yönetim dayatıyor millete… Eğitim çarkı bu müesses sistemi sağlamlaştırma üzerine kurgulanıyor. Tek tipleştirme politikaları uygulamaya konuluyor. Ötekini yok etme anlayışları yaygınlaşıyor. Farklılıklar birer birer ortadan kalkıyor ve bizi bize benzeten bir uygulamaya geçiliyor. Farklı ırklar, farklı dinler kendi ülkeleriyle mübadeleye, farklı kültürler unutulmaya, farklı anıtlar çürümeye, farklı sevgiler düşmanlığa, farklı diller değişime mahkûm ediliyor… Vatandaşlık, kutsal devlete köle olmayla eşdeğer görülmeye başlanıyor. Tarih tezleri yerle bir ediliyor; insanın bir balıktan tür değiştirdiği bile iddia ediliyor el yazılarında.
    İşte, O adam sahneye çıkıyor yine; Osmanlı’nın yıkılmasına direnç göstermek için meydana çıktığı gibi…
    Elinde yine bir kurşun kalem var. Meydan okuyor pozitivizmin bu acımasız uygulamasına… “Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” diyen öğrencilere, fenlerin aslında Allah’ın varlığını haykıran birer mektup olduğunu söylüyor. Her varlığın Allah’ın isimlerine birer ayna olduğunu ve onları yansıttığını ifade ediyor. Varsın muallimler Allah’tan bahsetmesinler; hatta ‘yok’ desinler!
    O’nun kurşun kalemi eğitim sisteminin dayattığı karton kuleleri teker teker yıkmaya başlıyor…
    En büyük ortak bölen olan ulusçuluk yerine en küçük ortak payda olan din kardeşliğini, vatan birliğini vurguluyor…
    Vatandaşlık ilkelerini ona karşı dayatılmış Kemalizm’in 6 okundan arındırmak için yaygın bir eğitim modeline geçiyor ve Risale-i Nur eserleriyle pozitivizmin getirdiği dinsizlik akımlarını yerle bir ediyor. Karşılığı ise dehşet ve korku oluyor: Hapishaneler, zindanlar, tecrid-i mutlaklar, aramalar, baskınlar…

    1940’lar…
    Kurşun kalem ile dolma kalemler arasındaki soğuk savaş hızlanıyor... Ulusçuluk ırkçılık boyutunda şiddet kazanıyor. Çocuklar sabahları “Türküm doğruyum…” diye bağırtılırken, Tek Adamlığı Milli Şef İnönü devralıyor bu kez. Tüm basında, matbuat umum Müdürü Vedat Nedim Tör’ün talimatıyla İslamiyet ile ilgili hiçbir kavram, görüş ve düşünce yer alamayacak; aileleşme karşıtlığı yükselecekti. Maarif Nezareti de boş durmayacak, Yunan klasiklerini tercümeyle gençliğin daha çok kültürlü olması sağlanacaktı. Bu değişim çok hızlı olmakla kalmayacak, aynı zamanda köylere kadar uzanacaktı. Hatta kız erkek karması okullarla köylünün gözü gönlü açılıp vizyonları genişleyecekti… Bunun için Maarif Bakanının hızlı Müsteşarı İsmail Hakkı Tonguç Köy Enstitülerini açmak için çoktan kolları sıvamıştı bile…
    İşte yine aynı Adam; köylülere elleriyle kitaplar yazdırıyor. Evet, okuma yazma bilmeyen köylüler hem yazıyorlar ve hem de okuyorlar, O ise yazılanları tashih yapıyor. Hatta okuma yazma bilmeyen köylüler okumayı ve yazmayı da orada öğreniyorlar. Üstelik onun yazdıklarıyla akıllarını, beyinlerini ve kalplerini genişleterek… İşte meyveleri: Barla’nın, İslamköyü’nün, Sav’ın, Kuleönü’nün köylüleri… İşte Kastamonu’nun, Emirdağ’ın, Denizli’nin, Afyon’un köylüleri… İşte Zübeyir Gündüzalp ve Mustafa Sungur meyveleri… Köy enstitülerinin tahribatına karşı binlerce tamircinin gayretleri…

    1950’ler…
    Cumhuriyetin demokrasiyle buluştuğu yıllar başlıyor. 25 yıllık tek parti dönemi bitiyor, yerine demokratik sistem geliyor. Tek adam sultası yerini millet iradesine bırakıyor. Milletin istekleri dikkate alınıyor. İnançlarını rahatlıkla yerine getirmekten 25 yıldır mahrum bırakılan halk dizginini eline alıyor. Halk dine ve dini bilgiye susamış; İmam-Hatip Liseleri ile İlahiyat Fakülteleri açılmaya başlıyor bir bir. Okullar halka açılıyor. Halkın okulu olmaya başlıyor. Milli Eğitim Bakanlarından Tevfik İleri parlıyor bu dönemde. Halkın nabzı tutuluyor ve ne isteniyorsa onlar yerine getiriliyor.
    O Adam bu defa matbaa lisanıyla konuşmaya başlıyor. Kurşun kalem yerini bin kalemli cihazlara bırakıyor. Elle yazma yerine makineyle çoğaltılıyor kitaplar. İmam-Hatip mekteplerinin açılışını destekliyor o Adam. İçinde din eğitimi olmayan, halkın değerlerini yansıtmayan, inançlara kapalı bir eğitimin zararlarını anlatıyor. Bu ülkenin insanını ihya edecek temel değerlerin akıl-kalp birlikteliğiyle gerçekleşeceğini savunuyor. Bir de o meşhur 55 yıllık rüyası olan doğuya bir Medreset’üz-zehra (Üniversite) açılması teklifini bu kez Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a iletiyor. Doğuyu gelecekte bekleyen tehlikelere dikkat çekiyor. Zaten hep buna dikkat çekti O: Cehalet, zaruret ve ihtilaf… Ayrılıkların-gayrılıkların, fakirliğin nedeni değil miydi cehalet? Cehalet ancak marifetle yenilebilirdi. Marifet ise din ve dünya ilimlerinin kol kola, birlikte öğretilmesiyle oluşabilirdi. İki kanadıydı kuşu uçuran. Bu üniversite de, tüm eğitim kurumları da bu eğitim yaklaşımına sahip olmalıydı. Tüm hayatı boyunca bu yaklaşımı savundu O. Abdulhamid’e projesini sunarken de, TBMM’nin ilk dönemlerinde Meclise sunduğu önergede de, 1950’lerde de…

    1980’e doğru…
    Din-ilim birlikteliği ana fikri resmi okullara yansıtılamıyor bir türlü. İmam Hatip okullarının Kur’an Dersinde Allah ve kelamı öğretilirken, aynı okulun Biyoloji dersinde Allah’ı inkâr eden evrim teorisi öğretiliyor mesela.
    Devletin resmi ideolojisi de bir türlü tutunamıyor. Yükselen sol eylemler, Marksizm adına istenilen daha fazla özgürlük talepleri toplumda ve özellikle üniversite çevrelerinde karmaşaya yol açıyor. Sol eylemler bir müddet sonra yalnız kalmıyor; karşısına milliyetçi söylemler çıkartılıyor. Ortalık toz dumana karışıyor. Sular bulandırılıyor. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi O’nun gayretleriyle imanını kurtaran kitleler siyasal İslam heveslisi insanların manipülasyonuna uğruyor. Sokağa taşan sol ve sağ gruplarla birlikte, din adına siyaset yapanların da eylemelere başlaması bardağı taşıran damlalar oluyor. 71 muhtırasıyla askeri vesayet siyasete yön verirken, hapishaneleri dolduran çoğu sol eylemci binlerce insan 1973 affıyla sokağa salıveriliyor birden. Şartlar ağırlaşıyor. Okullar artık ilim yuvası değil, ODTÜ örneğinde olduğu gibi, poligona çevriliyor. Kamplaşmalar, bölünmüş okullar, bölünmüş mahalle ve sokaklarda gençler alabildiğine ölüm kusuyorlar. Okuma mı? Evet, okuma eylemi hala var; ama bu ideolojik okumaydı artık; her grup kendi ideolojisini okuyordu. Tartışmalar kanlı eylemlerle son buluyordu.
    Şartlar hazırdı artık 1980’de. Önceleri ihtilale zemin hazırlanması için göz yumulan anarşi başa bela olmuştu çoktan. 12 Eylül 1980’ de, askeri cunta bir darbe yaparak düdüğü çalmıştı bile. 11 Eylülde akan kan 12 Eylülden sonra kurumuştu çoktan. 60 Anayasa’sı lağvedilmiş, yeni bir anayasa hazırlansın emredilmişti.
    İşte süregelen sorunlar yanında, bugünü hazırlayan sorunlar da o zaman başlamıştı…
    Devleti daha güçlü kılıp, bireyi dışlayan, vatandaşlık kavramını 1930’lara çeviren bir anayasa sürüldü piyasaya.
    Eğitim de bu temel yaklaşımdan payını aldı: Anarşinin nedeni inanç eksikliğiydi. O halde 1980’den önce seçmeli olan din dersleri bu defa gençleri anarşiden korumak için okullarda zorunlu okutulmalıydı. Bu bir…
    İkincisi ise; inanç öğretilmeliydi ama bu kültür boyutunda kalmalıydı. Devlet ideolojisi ve Kemalizm öğretileri din derslerinin içine iyice sindirilmeliydi ki gençlerimiz, “Atatürkçü, çağdaş, inançlı, sadık vatandaş, itaatkâr” olmalıydı. Bunun için yarısı Kemalizm ile dolu olan din dersi müfredatları ve kitapları bile hazırdı çoktan.
    Okullar eski tas eski hamamdı. Pozitivizm hükmünü sürdürmeye devam ediyordu. İktidarlar da yeni dönemin temel felsefesini icra etmek için vardı. İhtilalle rafa kaldırılan demokrasi gram gram halka sunuluyordu. Laik devlet hükümeti aracılığı ile dine eğilimli kitleleri hem kullanıyor ve hem de kolluyordu. Bir müddet sonra, basit ve sığ bir anlayışın ürünü olarak ortaya çıkan bu kullanma ve koruma politikaları ürünlerini vermeye başlamıştı: Uyanık vatandaş…
    Uyanık vatandaş, her türlü yanlışı bilerek işlemeyi kitabına uyduran bir tiplemeydi. Hem rüşvet yer, örneğin, hem de Cuma namazını kaçırmazdı. Bankaya sol ayakla girip faizleri lüplerken, faiz artımı parayı bir takım hayır kurumlarına bağış ve hibe yoluyla verir, böylece hayır ve hasenatta bulunmaktan da utanmazdı. Kendi bireysel dünyasında belki de çok inançlı olan uyanık vatandaş, makam ve mevki ya da sosyal statü gereği her türlü isteği yerine getirmeye hazır bir ruh bunalımlı insan tipiydi, kısacası tam bir karakter bozması tipti 80’lerin yeni insanı… Din Kültürü ve Ahlak Dersi zorunluydu ama meyveleri de ortadaydı. Çünkü o da pozitivist bir yaklaşımla hazırlanıp servis yapılmıştı.
    Daha fazla demokrasi talepleri olmasın diye uygulanan depolitizasyon uygulamalarından sonra artık gençlik de ne bir dev-genç ve ne de bir hür-genç’ ti; onlar artık birer sev-genç üyesiydiler… Ha, bir de “rap rap” gençliğiydi artık onlar… Bu arada demokrasi talepleri, daha fazla hürriyet istemi gibi temel hak ve hürriyetler ne oldu diye soracak olursanız onlar sizlere ömür, çoktan tabuttaydı…

    1990’lar ve sonrası…
    Sev-genç topluluğu artık büyüdü. Bunlardan bir kısmı “rap rap” gençlik modelinden uzaklaşarak gerçek sevgiyi bulmuştu. 12 Eylül politikalarının manipülasyonun bir sonucu olarak yozlaştırılmış dindarlık yükselen bir değer oldu. Okullar, özellikle imam-hatip okulları siyasal arenaya çekildi. Bu okulların eski dönem öğrenci kimliği yerini bu dönemin normal vatandaş tiplemesinden etkilenerek yozlaştı. Siyasal İslam parti düzeyinde kışkırtıcı düzeye gelip, eğitim sektörü de dâhil olmak üzere tüm kurum ve kuruluşların tansiyonunu yükseltti. Siyasal manipülasyon bir kez daha devreye girdi. İlkokul ve ortaokulu birleştiren İlköğretim okulları 8 yıla çıkarıldı. Böylece eğitim düzeyi yükselecekti. Ama asıl amaç, siyasal İslam’ın yükselişini desteklediği varsayılan imam-hatip okullarının orta kısımlarının kapatılıp, daha önceleri ardına kadar açık olan üniversite kapısının kapatılıp, anca çok hafif şekilde açık kalmasını sağlamaktı. Böylece siyasal mücadele eğitimi bir kez daha manipüle ediyordu.

    2000’lerde eğitimin neredeyiz?
    Şu anda sizinle “Dünyanın en gelişmiş demokrasisine sahip, insan hak ve hürriyetlerinin en mükemmel bir şekilde yaşandığı, insanların kuvvetli vatandaşlık bağlarıyla birbirine kenetlendiği” bir ülkenin eğitiminden söz etmeyi çok isterdim. Ama unutmayalım ki, eğitim bir ülkenin siyasal düzeninden en üst düzeyde etkilenen bir kurumdur. Bileşik kaplar teorisinde olduğu gibi; ülkemizde eğitimin düzeyi ne kadardır diye soracak olursanız; sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel düzeylerimiz kadardır, diyebiliyorum ne yazık ki!
    2004’lerden sonra Milli Eğitim Bakanlığı, her şeye rağmen, müfredatlarda köklü değişikliğe gitti. Bu değişiklik eğitim sistemimize bir asırdır yön veren ve pozitivizmin temel kurgusunu ifade eden “Davranışçı Model” den öğrenci merkezli bir sistem olan “Yapılandırıcı Model” e geçilmesidir. Davranışçı model, “öğrenciye istenilen davranışlar kazandıran” bir modeldi.
    Burada “istendik” terimi anahtar kelimedir. Bu kelime “istemek” fiilinden türetilmiş ve edilgenliği ifade etmektedir. Özeti şudur: Bireyi pasif alıcı olarak gören ve birileri tarafından belirlenmiş istekleri yapmakla yükümlü kılmaktır. İdeolojik devletlerde bu anlam, kutsal devletin çıkarlarını kendi halkından korumak ve itaatkâr vatandaş yetiştirmektir; vergisini veren, askerliğine giden, devlet kapısını kutsal gören bir anlayış yerleştirmek… Elbette her ülke kendini güvende hissetmek ve sağlama almak ister. Ekonomisi güçlü olsun diler. Ama bunu vatandaşını tek tipleştirerek; sorgulamayan, araştırmayan, eleştirmeyen, problem çıkarmayan ve verilen işi en iyi şekilde yapan vatandaş tipiyle gerçekleştiremez. Hele inançsız insanlarla hiç mi hiç olmaz.
    “Davranış” kelimesi ikinci anahtar kelimedir. Davranışçılık Kuramı eğitim bilimlerinin psikolojiden transfer ettiği bir terimdir. Böylece istendik davranışları sergileyen çocuklara ödül, sergileyemeyen çocuklara ise cezalar vermek gerekir. Böylece öğrenci ödül-ceza arasında gidip gelen bir kişilik bunalımıyla yetişkinlik yaşamına adım atacaktır. Suçluluk duygusu kaplayacaktır benliğini; devlete, hükümete, memurlara, muhtara vs. karşı “suçluluk!” duygusu… Böylece, eleştirel düşünme yetisini kaybetmiş, pasif, itaatkâr birey (öğrenci) modelinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2002 yılında yaptığı program değişikliğinde, o zamana kadar var olan öğretmen merkezli modelden uzaklaşılarak biraz daha öğrenci merkezli bir modele kayılmaya çalışılsa da, halen, “hedefler” ve “hedef davranışlar”, davranışçılığın eğitim anlayışı üzerindeki yoğun etkisinin somut bir göstergesi durumundadır.
    Eğitime ilişkin ikinci çarpık yaklaşım ise eğitimi bilişsel düzeye mahkûm etmek olmuştur. Oysa eğitim, bilişsel düzeyde olduğu kadar sosyal, duyusal ve psikomotor düzeylerde de gerçekleştirilen etkinliklerin bütünü olarak değerlendirilmelidir. Bunun doğal sonucu olarak, okullarımızda öğrencilerin sayısal derslerde başarılı olmaları zeki olmalarıyla eşdeğer tutulmuştur. Hatta öğrenciler çoğu zaman öğretmenler tarafından zeki ve zeki olmayan olarak kategorilere ayrılmıştır. Bu durum ise belki de farkında olmadan duygusal örselenmelere neden olmuş ve benlik saygısı düşük, kendine güvenemeyen bireyler ortaya çıkarmıştır.
    Değişen müfredatlarla ucundan kıyısından yakalanmaya çalışılan “Yapılandırıcı Model” proje merkezli destekle öğrenciyi merkezde alan ve eğitimi onun çevresinde kurgulayan bir yapı sunmaktadır. Proje Yaklaşımı (Project Approach) ve Anti-Ayrımcılık Eğitim Programı (Anti-Bias Curriculum) çocuk merkezli olması yanında araştırmaya, eleştirel düşünmeye, toplumsal sorunlarla ilgilenmeye yönlendirmesi ve tüm gelişim alanlarını desteklemesi açısından iki alternatif eğitim programıdır. Bu program yeniden yapılandırma, proje yöntemi, keşif yoluyla öğrenme, grup araştırmaları ve açık fikirlilik üzerine müessestir.

    Yeni çağdaş model, zihinsel gelişimi de desteklemektir. Ancak bu yaklaşımda sadece zihin gelişimi üzerinde durulmaz; genellikle küçük ve büyük gruplarla sürdürülen çalışmalar çocukların sosyalleşmesi, takım halinde çalışabilme becerisi geliştirmesi açısından da büyük önem taşımaktadır. Ayrıca etkinlikler içinde denge oluşturmak, okul ile yaşamı birleştirmek; öğretmenler için ise, eğitimde zorluklarla mücadele edebilmek gibi amaçları da bulunmaktadır. Ayrıca, Reggio Emilia modelinde olduğu gibi, yaratıcılığa ve sanatsal aktivitelere ağırlık veren başka programlara da entegre edilmektedir.
    Tüm bu gelişmeler yanlış eğitimden (miseducation) kurtulmak ve doğru eğitimi bulmak için atılan adımlardır. TTK yaklaşımları henüz bu konuda tam olgunlaşmış gözükmüyor. Bir yandan müfredatlar değişiyor, bu doğrultuda öğretmenler eğitiliyor ancak müfredatlarda devlet ideolojisini daha da derinleştirme gayretleri de devam ediyor. Bu ikilemler ve çelişkiler ortadan kaldırılmalıdır.
    Sonuç: Eğitim bizi bize benzetmemeli; farklılıklarımızı ortaya çıkarmalı
    Yazıya, İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunun 84’üncü yıl dönemi dolayısıyla düzenlenen tören için hazırlık yapılırken yaşanan bir eğitim faciasından söz ederek son vermek istiyorum:
    2007 yılının çağdaş dünyasında Eylül ayında trafiğe kapatılan Vatan Caddesi'nde gerçekleştirilen provalarda öğrenciler, polis ve askerler prova çalışmaları yapıyorlar. Askeri bandonun yerini alması ve İstiklal Marşı'nın okunmasının ardından başlayan provalarda askerlerin ardından öğrenciler tören yürüyüşü yapıyor. Tören yürüyüşünü titizlikle takip eden İstanbul Vali Yardımcısı Ergün Güngör, sık sık müdahalelerde bulunuyor. Kız öğrencilerin yürüyüşünü beğenen vali yardımcısı Güngör, erkek öğrencilerinin yürüyüşünü ise beğenmiyor. Provanın ardından görevli öğretmenlerle ayaküstü bir toplantı yapıyor Vali Yardımcısı Güngör ve öğretmenlere bu rap rap yürüyüşle ilgili şikâyetlerini iletiyor. Öğretmenlerle de tartışıyor. Öğretmenler de askeri bandonun müziklerinin sık sık değiştiğini öğrencilerin buna ayak uydurmakta zorlandıklarını söylüyorlar.
    Aman Allah’ım ne traji-komik bir manzara: Kocaman vali yardımcısı öğrencileri asker gibi yürütme, öğretmenlerse öğrencilerin bu beceriksizliğine(!) mazeret bulma peşinde.
    2007 yılında özgürlüklerin öğrenciler düzeyinde fazlasıyla yaşandığı dünyada, öğrencileri bir asker mantığı içinde rap rap yürütme hatası hala işlenebiliyor. Bu trajikomik olay bize eğitimde bırakın bilimsel yaklaşım yanlışlıklarını, askeri vesayet anlayışının egemen olduğunu gösteriyor.
    Şimdi eğitimin başı kendi ürettiği sorunlarla derttedir. Kendi hastalıklarını üreten bir bataklığa dönüşmüştür. Hala 19. yüzyılın kafatasçı, tek tipçi, zümre egemenliğine dayalı totaliter anlayışı hâkimdir eğitimimize. Ne fen bilimlerine ve ne de sosyal bilimlere dair bir gelişim gözlenememektedir. Üniversiteler başta olmak üzere egemen eğitim taklitten öteye gitmemektedir. Tüm bu sorunları ört bas etmek için de devlet ideolojisine yapışmış hâkim zümrenin okumak isteyen kız çocukların başlarındaki bir metrelik bez parçasıyla yani örtüleriyle uğraşmaları ise bu sahte işleyişin trajikomik bir çabasıdır.
    Bu ülkenin eğitiminin düzeyini anlamak istiyorsanız, bu ülkenin en iyileri arasında yer aldığını tahmin ettiğim Genç Yaklaşım Dergisinin okurlarının şu soruları cevaplandırmalarını istiyorum:
    Karakterimi kim belirliyor: Aldığım resmi eğitim mi yoksa aile ve sosyal çevrem mi?
    Diplomaya dayalı mesleki unvanım benim yaşam tarzım olabiliyor mu?
    Yaptığım iş ile aldığım eğitim aynı konu üzerinde mi?
    Bir fırsatını bulsam yurt dışında okumak ister miyim?
    Bir fırsatını bulsam yurt dışında yaşamak ister miyim?
    Bu sorulara vereceğiniz cevaplar hem eğitim sistemimizi ve hem de onun ruhumuzda bıraktığı olumlu-olumsuz derin izleri görme fırsatı verecektir hepimize.


    Alıntı: Bestami Çiftçi-Genç Yaklaşım



    ----------------------------------------------------------------



    Döktürmüş valla...

    Allah'ın Selamı Üzerinizde Olsun...

    İmân,insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise,insanın vazife-i asliyesi İmân ve duâdır. Küfür,insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
    Ettekraru ahsen velev kane 180...

    Puanım : 486 TM, 486 FM(OKS Denemesi)
    "Ya İstanbul beni alacak ya da ben İstanbul'u."FSM
    "Kılıcın yapamadığını adalet yapar."Kanuni

    İnsan bu su misali akarya,bir yanda akan benim öbür yanda Sakarya...

  2. #2
    Yasaklı Üye Cennetâsâ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    5.827

    Standart

    nerden buldunuz bu yazıyı, maşaallah..
    yaşınıza göre farklı alanlarda da tahsil görüyorsunuz..
    nesl-i cedid siz misiniz yoksa?

  3. #3
    mti
    mti isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Gayyur mti - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Bursa
    Yaş
    25
    Mesajlar
    87

    Standart

    Alıntı nazende Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    nerden buldunuz bu yazıyı, maşaallah..
    yaşınıza göre farklı alanlarda da tahsil görüyorsunuz..
    nesl-i cedid siz misiniz yoksa?
    Nerde ben sadece nesl-i cedidlerin bir taklidi olmaya çalışabilirim.

    Bunları bulabilmem bunlar ile büyümemdendir.

    Aynı zamanda Yeni Asya cemaatinden olmamında etkisi vardır...

    Allah'ın Selamı Üzerinizde Olsun...

    İmân,insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise,insanın vazife-i asliyesi İmân ve duâdır. Küfür,insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
    Ettekraru ahsen velev kane 180...

    Puanım : 486 TM, 486 FM(OKS Denemesi)
    "Ya İstanbul beni alacak ya da ben İstanbul'u."FSM
    "Kılıcın yapamadığını adalet yapar."Kanuni

    İnsan bu su misali akarya,bir yanda akan benim öbür yanda Sakarya...

  4. #4
    Yasaklı Üye Cennetâsâ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    5.827

    Standart

    siz öyle deseniz de,
    yine de
    Nesl-i cedidsiniz..
    Allah'a emanet olunuz..
    aman diğer forum üyeleri, bugünün çocukları ve gençleri üzerine özel itina rica ediyoruz..
    onlar her nesil gibi değil..
    beklenen nesil!

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Kendini rezil edip küçük düşürme.
    By BiRDüNYaUMuT in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23.11.13, 19:30
  2. Edip Akbayram'ın Büyük Ayıbı
    By şakirt04 in forum Gündem
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 13.06.08, 09:43
  3. Koy Fotokopiye Tercüme Edip Versin
    By Ebu Hasan in forum Bilişim Haberleri ve Bilimsel Makaleler
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 01.10.07, 15:53
  4. Herkes Cihat Edip Şehit Olabilir Mi?
    By insirah in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 16.08.07, 17:58

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0