Senai Demirci



Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im. Sen çağırınca, kendime
ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle
geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti
hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza
durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok
sonralar”a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı
sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane
ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım,
selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum.
Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir
noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin
kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak
olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım
tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin
hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi
kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.
Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim.
Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini
bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını;
kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına
kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni
lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir
yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı
kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun
dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni.
Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü
de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir
edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar
genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim.
Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi
sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık
nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı
koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim
vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya
çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim
eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma
almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En
Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir
yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce,
ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin,
yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının
gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar
düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı.
Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile
değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte.
Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre,
heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu
namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz
hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler
için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de,
dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir
bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı…
“Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du
çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın
içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine
yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda
“aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına
çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut
kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin.
Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan
korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime
söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?