Varlıkta yok olmak

“Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.”

(Bediüüzzaman Said Nursî)

Dünyanın cazibesine kapılıp ebedî saadet yurdunu terk eden, unutan insanlar nefse hoş gelen varlıklar içinde yok olmuştur. Fenaya giden varlık âlemi, bütün gösterişli ve çekici hâliyle gâfil insanı kendine çekmiş ve günah çukuruna atmıştır. Haram sevmekteki, tatmaktaki uğursuz hazır lezzet, ölümden sonra gelecek olan ebedî hayatın sonsuz güzelliklerini perdelediği için, Rabb’ini tam bilmeyen insanlar dünyanın aldatıcı ve geçici güzelliğine kapılmışlardır.

Ölümün kendilerini dünyadan ayırıp yokluğa götüreceğini düşünen ve öyle inanan insanlar, ölümü unutmak ve hatırlamamak için kendilerince sanal bir âlem kurup içinde kaybolmuşlardır. Bediüzzaman’ın tabiriyle, “aldatıcı ve uyutucu medeniyet fantaziyeleri” küçük olmasına rağmen, çok büyük olan latifeleri yutmuştur. Yani cam parçası, elmasa tercih edilmiştir.

Dünya ehlinin varlıklar içinde yok olması, bir noktada kabul edilebilir.Onlar için sadece bu dünya vardır. Fakat biz iman ehli olan insanlar için iki âlem vardır. Âhireti bile bile dünyayı tercih etme hastalığı bu acayip asırda en büyük tehlike olarak görülmektedir. Geçim derdi için âhiret feda edilip mukaddes değerler rüşvet verilebilmektedir. Bediüzzaman Said Nursî, “Madem rızık mukadderdir ve ihsan ediliyor ve veren de Cenâb-ı Hak’tır. O hem Rahîm, hem Kerîm’dir. Onun rahmetini itham etmek derecesinde ve keremini istihfaf eder bir surette, gayr-ı meşrû bir tarzda yüz suyu dökmekle, vicdanını, belki bazı mukaddesâtını rüşvet verip, menhus, bereketsiz bir mal-ı haramı kabul eden düşünsün ki, ne kadar muzaaf bir divaneliktir!” demekle bu tehlikeye dikkat çekmekte ve bizi de uyarmaktadır.

Biz varlıkta yok olmamak ve kötülüğü sürekli emreden nefsin tuzaklarına düşmemek için kıyamete kadar söz sahibi olan Risâle-i Nur’a kulak vermeliyiz. “Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedten ve ebedî zâttan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor, masivasına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîm’in emrine muti’ olan O sultanına itaat et, kurtul!..”

“Bil ki: Şu âlemin fenasından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyi’ etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husûlü anında seni terkeden fâni şeylere kalbini bağlamak, kâr-ı akıl değildir” gibi nurlu hakikatler bizi varlıkta yok olmaktan ve dünyevîleşmekten uzak tutmaya çalışmakta, şu an yaşadığımız varlık âlemini kalben terk edip bâkî olan Rabb’imize yönelmemizi sağlamaktadır.

Allah’ı bulan ne kaybeder? Allah’ı kaybeden ne kazanır?

Veysel HIDIROĞLU

16.08.2006