Uzak ülkelerin birinde, zamanın bir yerinde sırrıyla yanıp tutuşan biri varmış. Sırrı büyük ama çaresi yokmuş Öyle bir sır ki uyutmuyormuş onu, Yemekten, içmekten kesilir olmuş. Ne yapsa ne etse bir yol bulamıyor varacak. Anlatmak istemiş birilerine… Ama kimse bu yüke katlanamaz diye vazgeçmiş her defasında. Gün gelmiş bir kuyunun başına varmış; Bir an tereddüt içinde kalmış, anlatıp anlatmamakta. Ve taşı gediğine koymuş; Anlatmış… Anlatmış… Anlatmış… Bir sır ki; sevinçle ürperiş, dünya ile ukba, beşik ile tabut arasında. Ağır gelmiş çaresiz kuyuya. Suları bir çekilip, bir taşmış. Garip sesler inlemiş ta maveradan. Sırrıyla baş başa kalan kuyu, sessizliğin yalnızlığına itilmiş. Elif gibi tek kalmış, kimsesiz. Varoluş amacını sorgulamış kendi kendine, Şimdi dilinde bir çift sual duruyor; cevabı bilinmez… “Nereden geldim?.. Nereye gidiyorum?” Hatırlamakta güçlük çekmiş, neden daha önce düşünmemişti ki bunları? Yaradılış… anavatan… Ve… dünya… Evet! Sanki bir çatırtının sadâsı yankılanıyordu kulaklarında; ince ve kısık. Anlamsız kelimeler.. bilinmez cümleler vardı şimdi… Anlaşılan bir şafak habercisiydi bu uğultular… On yedi gün geçmiş, on yedi yıl misali. Günün sonunda bir gariplik var sanki tüm hücrelerde. Bir devrim olacak, gün değişecek, derin sükut yerini muştuya bırakacak. Karanlık gecelerin aydınlık sabahı: 18. gün… 18. gün 18 kamış boy gösteriyor… Pek edalı ve nazlı idi kamışlar, Yakamoz ışığında tatlı tatlı raks ediyor. Günden güne uzayan kamışlar, leyl ü nehara yaren oluyor. Garip bir çoban geçiyor kör kuyunun dibinden… Kulaklarına hoş bir ses gelir ötelerden. Acep neyin sesidir? Biraz yaklaşır kör kuyunun yamacına. Kuyudan fışkıran sazlıklar görür. Yine o ses!Bu ses neyin sesiydi? Yoksa Yusuf’un atıldığı kuyu muydu bu. Bütün kuyulardan bu ses mi çıkar..? Yaradılış… anavatan… Ve… dünya… Dertli çoban sazlıktan çekip koparıyor bir kamış! “Offf!” demiş kamış. “Vatanıma offf…” “Dostlarıma offf…” “Hürriyetime offf…” “İnlemek düşmüş kara bahtıma… inim inim inlemek…” “Vatansız yaşayabilir miyim?” demiş kendi kendine. Ama olmaz ki! Vatan, özümüz değil mi? Bir düşünüp, bin ah işitmiş çaresiz kamış. “Sırrım feryâdımdan uzak değildir, sırrım feryâdımın içindedir!” demiş Ve “D(inle)” diyerek başlamış inlemeye … Dinle…Dinle ki, bu uzun bir ayrılık öyküsüdür. Bir sırrın ifşası, bir gurbet sancısıdır. Bir yol bulmak, bir yol olmaktır. Dinle… “Ben önce bir kamışlıktaydım. Köküm, gönlüm ve ruhum suda, topraktaydı. Kendi diyarımda salına salına döner dururdum. Fakat gün geldi beni vatanımdan cüda eylediler. Kamışlıktan kestiler, aşk oduyla kuruttular bedenimi, Deldiler… Dağladılar… Nazenin vücudumda türlü türlü yaralar açtılar. Sonra bir nefes geçti içimden. Üfledi… Üfledi… Üfledi… Öyle bir üfledi ki; içimde aşktan gayrı ne varsa sürdü çıkardı. Artık, aşk ile oturup aşk ile kalktım; Aşk ile inleyip feryada boğuldum. Bu feryat ney(in) iniltisiydi? Vatandan firakımın yankısı mıydı? O ezeli sırrın mecazi terennümü müydü?” “Dinle neyden duy neler söyler sana, Derdi vardır ayrılıklardan yana…. “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri, Feryadımdan erkek-kadın müteessir olup inlemekte…” Dokuz boğumu vardı ney’in, tıpkı insan boğazının dokuz boğumu gibi… Yedi delik açılmıştı üzerine, tıpkı insan yüzündeki yedi delik gibi… Vatanından terk-i diyar eylemişti, tıpkı vatanından (cennet) ayrılan insan gibi… Üflemişlerdi kendisine derin derin, tıpkı Hû’nun kendinden insana ruh üflemesi gibi… “Dinle” diye başlamıştı onu anlatan kitap, tıpkı İlahi emir olan “Oku” gibi… On sekiz beyitle dile getirmişti onu Mevlâna, tıpkı Hayy’ın halkettiği on sekiz bin alem gibi. Alıntı