Hasret, gönül pınarlarının en cömerdi, en heyecanlısı. Çünkü o, aktıkça azalacağı yerde; sürekli artan, kaynağı volkan gibi kaynayan, akışını her gün biraz daha coşkunlaştırarak devam ettiren bir ırmaktır. Zîrâ yanış, akışın devamı için elzem iken, akış da yanışın renk ve kokusunu belirler. Akış, yanmaya devam edişin alevden selidir.

Hasret, zaman gözünün derman gözyaşlarıdır. Nitekim hasret ırmağının her damlası, hasret duyanla hasret duyulan arasında sessiz, lâkin kor sıcaklığında bir habercidir. Haberci, birinden aldığı haberi ötekine ulaştırıncaya kadar, haberi gönderen de, alacak olan da gönül ateşinde pervane olurlar.

Hasret, varlığın derinliklerinden şuur coğrafyasına yükseliş merdivenidir. Hasret duymayanlar, varlıklarının şuurunda olmayanlar, ‘oluş’ sırrına vukuf kesbedemeyenlerdir. Her hasret duyuş; idrâke doğru atılan derunî ve maveraî adımlar silsilesinin bir halkasıdır.

Hasret, mârifet tâcının destârıdır. Hasret elbisesini giyip ruhlarını kavuranlar, yakıcı alevler arasındaki Halil’e dost olur, O’nunla (as) ünsiyet peyda ederler. Zîrâ hasret, gönlü bîhûş eyleyip, rûhu teslimiyete kavuşturunca, İbrahimî bakışlar, kor alevden gülistanda güller devşirirler.

Hasret
pişmedir, hasret olmadır, hasret yanmadır.

Hasret; kemiyetten keyfiyete yükseliş; kesretin teşevvüşünden, Bekâ’nın vahdetine eriş; zâhiren kopmuş görünen bağlantıyı, müşahhas ama narin bağlarla bağlamanın adıdır.


Hasret, var oluş ilmidir.

Hasret, küçücük bir ırmağın deryayı özleyişi gibi, her damlacığında tutuşan alevlerle menzil-i maksûda ulaşmanın heyecanını, bütün hücrelere sindirerek, bir daha geri dönülmeyecek mekâna ve yollara baş koymanın adıdır.

Hasret, bütün kokuları aynı acılık veya tatlılıkla teneffüs etmektir. Hasretin kavurduğu bir gönül, gönül kazanında kaynayan bir ruh ve kemâle ermiş bir nefis için, her durum ve hâdise; tevekkülle karşılanacağından, bütün kokular aynı hazzı verecektir.

Hasret, rûhî idrakin ilk merhalesidir. Farklı oluşla, farkında oluşun müşterek kavşağıdır ki, hasret duymayanlar idrâkin, aşk pınarlarından muhabbet ateşinin feveran edişini fark edemezler. Hasret, aşk dâmına giriftâr oluşun adıdır.

Hasret; uçurumun derinliklerinde, her türlü maddî çarenin tükendiği, yukarıya çıkabilmenin bütün imkânlarının birer birer yok olduğu ümitsizlik anında, göğün masmavi çehresine serpiştirilmiş yalnızlıkları, kendi yalnızlığına katık ederek, yolunu kaybedenlere Kutup veya Süreyya yıldızlarının parlaklığını sunan türkünün yanık nağmesidir.

Hasret; tutunabilmenin, aslî gâyenin rengidir. O, dışarıdan bakan hiç kimsenin göremeyeceği, yalnızca kendi ruhunun besleneceği, değişmeyen, dönüşmeyen ve asla solmayan bir rengi, başlangıç ve bitiş arasında aynı tonda, aynı çekicilikte, hattâ her şeyi, ilkin fevkalâdeliğinde görebilmenin, hayret durağında ebedî kalabilmenin adıdır.

Hasret, bir kere bakıp, hakikiyi görebilmektir. Zîrâ bakmasını bilen için, çoğu şey teferruattır. Asıl olan, teferruattan, görülmeyi hak edeni seçebilmektir. Görülmeyi hak eden, bir defa gönül aynasında tecellî edince, göz artık gayrisine meyletmez.

Hasret, aşk koridorunda yürüyebilmeyi öğrenmektir; görünmez ipeklerden dokunmuş, her akışın mâşuka doğru olduğu, gâh müşahhastan mücerrede, gâh mücerretten müşahhasa tahavvülün yaşandığı, her kırılma noktasında ümitsizliğin yerine ümidin yeşerdiği, her dem heyecan ve aşkın tazelenip resmedildiği, nihayetinde, en güzel sevgiliye vasıl olunacağı muhakkak bulunan koridoru yürümenin adıdır.

Hasret; arzdan Arş’a, Arş’tan arza bilebildiğimiz, his ve idrak edebildiğimiz her güzel şeyin, gönül telimizi daimî bir titreyiş içinde sermest ü harâb bırakan derûni nağmenin adıdır.



Erdoğan Erbay / Sızıntı