İnsanı yükseltme, insanın düşüşünü gördükten sonra mana kazanan bir ideal. Günümüzde akıl vasıtasıyla kâinatta cari kanunların keşfi, insanı üçüncü boyutundan mahrum bıraktı.

Akıl ve beden neredeyse kutsanırken, gönül unutulmaya terk edildi. Bulduğu ile tatmin olan, hatta gururundan başı göklere ulaşmış gibi dolaşanlar neler kaybettiğini fark edemediler.

‘Gönülden bigâne olan insan, insanlığı ne kadar hissedebilir?’ konusu hepimizin teker teker problemi aslında. Çünkü her bir insan başlı başına bir âlem, hem de “mahiyeti meleklerden de ulvi, bütün âlemleri ve cihanları küçük cisminde cem etmiş” bir âlemdir.

Kendinde olanı keşfe çıkarken, kendisini unutmuşluk problemi yaşıyoruz bir nevi. Ve insanı kendine getirerek yükseltmek, ciddi bir problem olarak karşımızda duruyor.

Yirmi üç sene kadar evveldi. Dört-beş imam hatipli arkadaşla bir evde kalıyoruz. Arada bir mahalleye gelen yaşlı bir amca vardı. Bir ara o mahallede yaşamış ve herkesin gönlünde taht kurmuştu. Amca dilini yutmuş gibiydi. Konuştuğunun hepsi üç-beş cümleyi geçmeyen bu ihtiyarın varlığı huzur verirdi mahalle sakinlerine. Geldiği zaman herkes evinde misafir etmek istese de o talebeleri tercih ederdi.

Bir pazar akşamı gelmişti yine. Bütün ısrarlara rağmen talebelerin arasında misafir olmayı tercih etti. Pazartesi günü erkenden ayrılmak istiyordu. O yüzden sabah namazını müteakip kahvaltıyı hemen hazır etmiştik. Yaz mevsimiydi ve sabah beşte sofra salona konulmuştu. Sininin etrafında bir o vardı bir de ben. Uzun süre bekledikten sonra elini sofraya uzatırken sordu: “Gençler gelmiyor mu?”

Arkadaşları beklediğini ve onlar gelmeden başlamak istemediğini fark etmiştim ama sesimi çıkarmamıştım. Soru üzerine ‘Bugün pazartesi. Onlar yemezler.’ dedim.
Eli sofraya ulaşmadan havada kalakaldı. Gözyaşları sakalından süzülürken kendi kendisiyle konuşuyordu: “Köpek nefsim. Yetmiş yaşına geldin hâlâ uslanmadın. On yedisindeki gençler kadar olamadın.” Hıçkırıklar boğazında düğümlendi. Uzun süre yaşın yaşın ağladı.Usulen bir iki lokma alıp, ayağa kalktı. Kendisi, geleneğimizde müessese olarak önemli yer tutan, insanı kemale ulaştırma yollarından birinin mensubuydu. “Biz” dedi, “Çok uğraşıyoruz ama bu hizmetin kazandırdığı ahlakı veremiyoruz.”

Gayri ihtiyari ‘estağfirullah’ dedim. Sızıntı dergisinin altıncı sayısının başyazı konusuydu ‘insanı yükseltmek’. Ahlakın mekârimini tamamlamak üzere gönderilen Nebi’nin (sas) ardından yürüyerek, dünyayı ahlaklı insanlar diyarı haline getirmek. Sonra da aynı gaye için, gerekirse uzayın derinliklerinde insan varsa eğer, onlara da ulaşma azmiyle fezaya açılmak…

Yazı, muhteşem bir fizik ve bu fizikle irtibatlı ‘kompleks beyin yapısı’ ile ‘maddi ölçüler içinde bulanık bir mahiyet arz eden ruh’un tam bir ahenk içindeki sırlı münasebetinden doğan “insanı” arıyordu. Bu insan, iç âlemindeki derinlik sayesinde mütemadiyen buutlaşarak sonsuza açılma istidadına sahipti.Ulaşmak istediğimiz insanla, içinde bulunduğumuz Ramazan arasında çok sıkı bir alaka olduğunu zannediyorum. Gazzali Hazretleri’nin dediği gibi, “İnsan midesinden daha şerli bir kap doldurmamıştır. Eğer, belini doğrultacak kadarıyla iktifa etseydi gözleri semâların melekûtuna açılırdı.”

Âlemlerin Rabbi, Kur’an’ı bu ayda indirmeyi münasip gördüğüne göre, O’na doğru azm-i râh etmek için en uygun zaman dilimi Ramazan olsa gerek.


Afrika’da kuraklıktan kıvrananları ve kavrularak can verenleri ağustos sıcağında, akşama kadar susuz duranlar bir parça anlayabilir. Yükselerek Allah’a yaklaşmanın belki de en önemli vesilesi, orucun araladığı kapıdan geçip, susuzluktan kırılanların derdini sinelerde hissetmektir. O hissiyatla yardımların yanı sıra, dünyanın her tarafında yağmur dualarına çıkarak nihayetsiz şefkate küresel bir dilekçe vermektir.



Hamdullah Öztürk/Zaman