Halet-i ruhiyemiz sürekli dönüşüm halinde kimi zaman içimiz neşve ile dolarken kimi zaman hal-i pürmelâle gark oluyoruz. Yaşadıklarımız gördüklerimiz hayâllerimiz bu dönüşüme ziyadesiyle katkıda bulunuyor. Mevsimler bile bu işin içinde! Nasıl ki ilkbaharda tohumlar filizlenip doğa renkleniyorsa baharda içimizdeki sevinçler filizlenip boy veriyor. Ve nasıl ki sonbaharda tüm bitkiler sararıp soluyorsa içimizdeki sürur yapraklarını döken ağaç misali soluyor ve yerini hüzün alıyor güzün. Gördüğünüz gibi hislerimizin sanığı ne de çok ve fakat en fazla elemlerimize zanlı arıyoruz…








Hep gökyüzünün güneşi sakındığı saatlerde sökün eder kederler. Böyle vakitlerde belli olur zamanın zamansızlığı. Bir ırmak misali akıp giden an’lar durulur akmaz olur. Öyle ki divan edebiyatı şairlerinden Sabit’in;





“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir





Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat”





dediği gibi gecenin zifirisi uzadıkça uzar. Lâkin Huzura varabilirse yüzün gidecektir hüzün…








Hep tutulmayan vaadlerde sökün eder kederler. Böyle zamanlarda belli olur güvenin güvensizliği. Sırtını dayadığın ağacın devrilivermesi misali yaslanamaz olursun. Öyle ki hayat bile anlamını yitirir kalabalıklar arasında yalnız kalırsın. Lâkin Vahdet’i görürse gözün gidecektir hüzün…








Hep yapılmayan taatlerde sökün eder kederler. Böyle belli olur sorumluluğun sorumsuzluğu. Bu ihmâl veba salgını misali tüm yaşam alanına sirayet eder. Öyle ki görevler ve ödevler hafifletici sebeplere düçar olarak önemini kaybetmeye başlar. Lâkin Haşyet’i bilirse gönlün gidecektir hüzün…







Hep kulağımıza gelen saatlerde sökün eder kederler. Böyle zamanlarda belli olur sevgisizliğin sevgisi. Zihnin bir köşesinden çıkıp aklımıza düşüveren bir şey misali hatırlanıverir Sevgililer Sevgilisi. Öyle ki nadim olup unutmuşluğa hayıflanırsın. Lâkin Tevvâb’a sığınabilirse özün gidecektir hüzün…



alıntı