Yıldızlara dalmak, bakakalmak saatlerce…
Karanlık gecede bir bir burçları seyretmek
Herkül, Büyükayı, kraliçe…
Altı yüz ışık yılı uzaklığındaki yıldızı gösterip hayrette kalmak, varlığı ve yokluğu hakkında akıl tereddütte kalsa da.
Karınca yürüyüşüyle seyretmek âlemi sessizce ama bir adımını bile kaçırmadan sabırla…
Yoğun sis bulutlarının üzerine çöktüğü seher vaktinde çam ormanları arasında saklanmış hazineyi bulmaya çalışmak… Sonra güneşe tutulmak, dallar arasından toprağa saplanan lem’aları saymak bir bir…
Kuşların cıvıltısıyla başlayan bir günün içine sığdırabilmek bir ömrü ve o ömrün içinde gizli kâinatı okumaya çalışmak. Yaşanmış ne varsa geçmişe dair -mazi denizi diye dillendirilen- hepsini fark etmek. İstikbal karanlığıyla birleştirip bir dakikaya zarf edip çatlatmak bendeki Ben’i.
Filiz verince âleme kâinat renklenir birden bütün renkler gayşa gelince üstündeki renkleri izlemek tavus asaletiyle. Bu kez güneşe dahi ihtiyaç duymadan, hatta güneşi dahi aydınlatacak bir ışıkla.
Garip bir rüya ile başını hacere vurmak, vücut bulmuş her şeyi seyre dalmak sonrasında. Hayata göz kırpmak biraz daha derine dalmak, insanlık mertebesine çıkıp nefes almak.
Dostluk, kardeşlik, tesanüt ve başkaları için yaşamak…
Kâinat kitabından sayfalar karıştırmak, belki de budur kendini okumak.
Yusuf Çayabatmaz