Şeytanın cennetten kovulduktan sonra Ademoğullarını yolundan çevirmek için kendisine yetki verilmesini istemesi ve isteğinin kabul görmesinden sonra:


"Dileği kabul gördüğünde bir adım daha ötesine cesaret etti. Bakışlarını sislerin içinde kıvrıla kıvrıla kaybolan gümüş ırmaklardan öteye çevirdi. Başını kaldırdı alev mizacıyla, bir kez daha dikti gözlerini. Seslendi.


Bana, dedi, madem ki bu izni verdin, mademki Adem'inle benim arama bu bahsin, bu yarışın girmesine evet, dedin, öyleyse şimdi beni yarı yolda bırakma. İnsanını kayırma. Benim de Rabbim değil misin? İsyan ettimse de Sana ettim. Hala benimsin. Ben de Seninim. Öyleyse onu sınanabileceği herşeyle sına.


Durdu bir an. İçindekini, artık tutmadı, aşikar etti. Dedi ki: Mahşer gününe değin sürecek bu hikaye boyunca onları yoldan çıkarmam için bana çeldiriciler ver. Yoldan çeviriciler nelerdir, bana göster.
Uçurum kıyısında. Dizlerinin üstüne düştü. Başını bıraktı. Yere baktı.


Varedici, güvendiğine öyle bir güvendi ki büyük ayartıcıdan istediği çeldiricileri esirgemedi.


Ona birer suret olarak, Adem'in oğulllarının yolunda göz alıcı altından, soylu gümüşten, gökte yıldız parçaları kadar parlak elmaslardan kurulmuş tuzaklar gösterdi.


Güzel ama yetmez, dedi şeytan, daha.


Alemlerin Rabbi, ona, incecik ipekli kumaşlar, ağır şallar, güzel kokular, buhurlar, baharatlar gösterdi. Gösterdiklerinin yanına koşumu kıymetli soylu atların suretini ilave etti. Yeleleri rüzgardan, sağrıları terdendi. Bu kadar güzel birşey, tahayyül bile edilemezdi.


Yetmez, dedi şeytan, daha fazlası.Sesine bir gözü doymazlık eklenmişti.


Alemlerin Rabbi, lezzetli yiyecekler, hoş kokulu içecekler, bir ısıranda bir daha ısırma arzusu bırakan sulu, ışıklı ve renkli meyveler gösterdi. Ağır ve tatlı ama biraz da buruklardı. Vazgeçilmezlikleri bu tattandı.


Yetmez, diye yineledi şeytan. O da insanın tanığı, tanıdığıydı. Düşmanına bir bilgi kadar yakındı. Onun neye ne kadar direneceğini kestirebildi. İnsan bütün bunlara direnebilirdi.


Bunlar da yetmeyince Varedici, şeytana devlet ve ikbal, mülk ve erk, makam ve mekvi, nihayetinde şarap, çalgı, cümbüş ve alem gösterdi.


Yarı gülümsedi şeytan. Ama yine yetinmedi. Bunlar, dedi pek çoklarını Senin yolundan çevirecek güçte. Ama daha güçlüsü olmalı. Bana onu ver. Kendisine direnmek çok zor olanı.


Bunun üzerine Alemlerin Rabbi, şeytana, kadının suretinin gösterdi. Kadın ki henüz Adem'in zihninde bir kelime, varlık aleminde bir resimdi.


Şeytan, o aklı baştan alıcı gözleri, o mahmur nergisleri, o saçlar arasına gömülmüş munis çehreyi, fidan endamı, beyaz omuzları, gümüş bedeni görünce duramadı, yerinden kalktı. Birkaç adım attı. Döndü, bir O'nun makamına bir kadının suretine baktı.


Gördüğü karşısında sersemleri. Neydi bu, nasıl bir şeydi?


O bile esrimişti.


Neden sonra, tamam, dedi. İstediğim bu işte! Öyle mükemmel ki yarattığın bu şey, onu bir kez elime geçirirsem, kendisinde nefse çevirebilirsem. Yani Sen'den çekip kendime getirebilirsem, en muhteşem Tanrı hediyesinin yoldan çıkarıp da bir anda yoldan çıkarıcıya dönüştürebilirsem Adem'in oğulları için dayanmak artık imkansız. Çünkü altın cansız. İnsanın gözlerinin içine derin derin bakmıyor. Gümüş, saçlarıyla sarmalayıp en keskin acıları dahi avutmasını bilmiyor. Elmas parçalaro, mal mülk, makam mevki, hatta güzel koşumlu soylu atlar, güzel kokular, cümbüş, işret. İkbalin ardına kadar açık kapıları ve devletin külçelenmiş ağırlığı. Bunlar göğsüne bastırmıyor insanı, her şeyi unutturmuyor. Unuttursa bile az sonra yeniden hatırlanıyor.


Ve ey Ateşin Rabbi, en önemlisi de şu ki bunlar Seni hatırlatmıyor. Hiçbirisi vuslatının hazzında cennet, ebedilik ve Yaratıcı'yı vaad etmiyor.


Oysa kadın öyle mi? Hepsinin verdiği haz dünyaya bakarken, bir tek kadının küçücük bedeni yüce arşa kadar yol açıyor. Çünkü bir meleğe en fazla o benziyor. Fark edene de etmeyene de bu güzellik en fazla Seni hatırlatıyor. O baş döndürücüye her bakan, bilse de bilmese de, Alemlerin Yaratıcısı'nın kudretini seyrediyor. Onunla esriyor, onunla kendisinden geçiyor. Değil mi ki ruhun ulaşabileceği en üst nokta, ikisinin teninin arasında duruyor. Mesti. Değil mi ki hazla ebedilik vehmi aynı yerden doğuyor. Bir kez çağırırsa karşı durmak mümkün olmaz. Göz görse gönül dayanmaz. Gönül dayansa ten kulak asmaz.


Peki ya ben? Adem'le aramızdaki bu hikayeyi bile bile ademoğullarını ne kadar çağırsam da bana gelirler mi?


Hayır! Bin kere hayır!


Öyleyse ben onların gittikleri yerde olacağım, baktıkları yerde duracağım. En fazla da yarattığın şu kadının gözlerinin derinine, dudaklarının kıvrımına, saçlarının arasına, tenine, bedenine, endamına kurulup oturacağım. Onda seyrettireceğim kendimi. Seni seyrediyor zannederken bana dönecekler. Sana gittiklerini zannederken bana gelecekler.


Ey Adem'in, şu toprak bedenin, şu kara balçık yığınının oğulları. Artık korkun benden.


Korkun, derken, alev ateş libasına yeniden büründü. Eteklerini gümüş çimenlerin, firuze ırmakların üzerinde sürüdü. Mekanları cennet olmasaydı, neredeyse çimenler de sular da tutuşacaktı. Sesi saf boşluğa çarparken gözden kayboldu, kendi karanlığına karıştı.
Anlaşma yapılmıştı.


Karanlıklar ülkesinin bu ilk yolcusundan geriye cennette solgun bir gölge, ürpertici bir hatıra kaldı."






Lâ: Sonsuzluk Hecesi
Nazan Bekiroğlu