Hakta: «Yok» sözü yerine kullanılırdı. Meselâ para yok yerine «mangır hakta» denirdi. Umumî ve müşterek terimdi.

Hak vere : Aynı mânada kullanılırdı. «Yok» sözü, hoş görülmez ve söylenmezdi. Bunun yerine bir şeyin bittiğini, tükendiğini anlatmak için «Hak vere oldu» denirdi. Müşterekti.

Hak erenler: Allah ve erenler anlamını ifade ettiği gibi gerçek erenler, yahut Hak olan erenler mânalarını da tazammun ederdi. Erenler hakkında söylenen müşterek terimdi.

Hâmûşân : Susanlar anlamına gelen bu terim, Mevlevîlere aitti, mezarlık ve ölüler yerine kullanılırdı.

SEMAZEN


Hâmûş-hâne: Bu da aynı mânayı ifade ederdi, Mevlevîlere aitti.

Hora geçirmek: Yemek anlamına gelen farsça «horden» kelimesinden yapılmaydı. Bir şey yemek anlamını ifade ederdi. Tarikatlerde müşterek bir terimdi. Halk dilinde de vardır.

Hora geçmek: Makbule geçmek mânasına gelen müşterek ve hattâ halk dilinde de mevcut bir tâbirdi.

İhvan : Bütün Mevleviler birbirlerine «ihvan-kardeşler» derlerdi. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler tarafından kullanılırdı.

Kanını içine akıtmak: Cezbe ve neş'e halinde o hali izhar etmemek. Mevlevîlere ait bir terimdi. Coşkunluk gösterene «Kanını içine akıt» derlerdi.

Köçek : Nev niyaza ve bilhassa yeni semâ' çıkaran genç muhibbe «köçek» ve «Mevlânâ köçeği» denirdi. Ayrıca herhangi bir dedenin, yahut şeyhin hücre veya daire hizmetine bakan ve onun terbiyesi altında bulunan dervişe de «filânın köçeği» derlerdi.

Mangır: Para. Bu da müşterekti.

Mihman : Farsça konuk anlamına gelen bu kelime, aynı mânada kullanılırdı. Müşterek ve umumi bir tâbirdi.

Nazarım : Sen yerine kullanılırdı. Mevlevîlikte nazarın, yâni bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Hamzaviler gibi Mevleviler de mürşidin bakışının, insanı cezbeye ulaştıracağına inanırlardı. Devr-i Veledî'de karşılaşanlar birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde kelime, birliği de anlatır. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler ve Bektâşîler tarafından kullanılırdı.

Nev-niyaz: Tarikate yeni girmiş ve bilhassa genç muhib ve semâ'zene denirdi. Mevlevîlere mahsustu.

Nezir-i Mevlânâ: Mevlânâ nezri, dokuz ve dokuzla kabil-i taksim olan sayılardır. Dokuzun iki misli olan onsekiz sayısı tam nezir sayılır ve onsekiz sayısı, nezr-i Mevlânâ'yı ifade ederdi. Tekkeye giden, derğâhtan çıkarken, dedesiyle görüşür ve bu sırada sır olarak, yâni gizlice avucuna, yahut niyaz ederken postunun altına, kudretine göre onsekiz kuruş, yahut onsekiz yirmibeşlik, yarım lira... koyardı. Kudreti yoksa yeşil bir yaprak, nezir yerine geçerdi.

Onsekiz sayısının Mevlevîlerce kudsiyeti nerden gelmektedir? Huseyn Fahreddin Dede, mecmuasın*da nezr-i Mevlevi'yi şöyle izah etmiştir:

«Nezr-i Mevlevi onsekiz olmak, Hazret-i Mevlânâ azzamallâhû zikrehû ve kuddise sırrahul a'lâ'ya yevmiyye onsekiz defa vürud eden tecelli-i zâta mebnidir. Her biri bin derece itibariyle müşahedatı onsekiz bin âlemi cami' olduğu gibi Hayy ism-i şerifine dahi mutabıktır. Kezalik nezr-i Şems altı olmak, altışar bin itibariyle üç mevalid de cem'i adette envâını nezr-i Mevlevi câmi'dir.»

Bu izahattan anlaşılıyor ki Mevlevîlerde bir de «nezr-i Şems» vardır ve bu nezrin sayısı altıdır.

Sûfîlerce mutlak varlık olan Allah, zatî iktizası olan hakıykat-i Muhammediyye'ye tenezzül etmiş ve bundan da kâinat zuhur eylemiştir. Yaratıcı kudretin aktif kabiliyeti olan «akl-i küll» le pasif kabiliyeti olan «nefs-i küll», dokuz göğü meydana getirmiş, bunların hareketi, dört unsuru izhar eylemiştir. Dokuz gökle dört unsurdan cemat, nebat ve hayvan vücut bulmuştur. Böylece kâinat, kısa ve toplu bir bakımla onsekiz varlıktan meydana gelmektedir. Mübalâğa ve tafsil bakımından bu onsekiz âlemin her biri, Araplarca son sayı olan binle ifade edilmiş ve «onsekiz bin âlem» sözü meydana çıkmıştır.

Aynı zamanda Mevlânâ, Mesnevi'nin ilk onsekiz beytini bizzat yazmıştır. Mevlevîlerce bu onsekiz beyit, Kur'ânın Fâtiha'sı gibi bütün Mesnevi'nin özüdür. Allah adlarından «Hayy-daimî diri» adı da ebced hesabında onsekizdir. Bizce bu dokuz ve bilhassa onsekiz sayısında daha ziyade bu inancın ve Mesnevinin ilk onsekiz beytinin tesiri vardır.

Nezr-i Mevlânâ, edebiyata da girmiş ve tarih düşürülürken bu sayı, tarih mısraına eklenerek veya mısradan çıkarılarak tam sayının bulunması yoluna gidilmişti. Bu terim de Mevlevîlere mahsustur.

Niyaz: Baş kesmek de denir. Mukabeleyi anlatırken niyazdan bahsetmiştik. Mukabeleden başka zamanlarda bir Mevlevi, diğer bir Mevlevi ile ayakta buluşunca her ikisi de şu suretle birbirlerine niyaz ederlerdi: Niyâz eden, şehadet parmağını, diğer parmaklara nispetle düz olarak tutup sağ elini dudağına götürür ve şehadet parmağını sükût işareti yapar gibi dudaklarının üstüne biraz mail olarak koyup hafifçe öper ve derhal yine parmaklar biraz açık olarak elini kalbinin üstüne koyup başını eğerdi. Karşıdaki de aynı tarzda sağ eliyle aynı hareketi yapar ve baş keserek niyaz etmiş olurdu. Bu, parmağı ağza götürmek, sırrı fâşetmemeğe ve sükûta, baş kesmek de insanı takdise alâmetti.

Dergâha, şeyhe, dedeye ve canlara verilen hediyeye de niyaz denirdi. Bu bakımdan niyaz, aynı zamanda nezir müradifiydi. Umumî bir terimdi.

Rızâ: Allah razılığım ve yol uğruna çekilen zahmet ve mihnetlere razı olmayı bildiren bir terimdi. Müşterek olmakla beraber Mevleviler, bu tâbiri daha fazla kullanırlardı. «Rızâ» kelimesi, ebced hesabında 1001 sayısını ifade ettiğinden ve Mevlevi çilesi, binbir gün hizmetle olduğundan bu kelime, Mevlevi edebiyatına da girmişti.

Safa-nazar : Temiz bakış anlamına gelen bu söz, mürşidin sâlike nazarı ve sâlikin herkese ve herşeye birlik gözüyle bakışı hakkında kullanılırdı. Sâlik, hiç bir şeye kem nazarla, yâni kötülükle ve Allahdan ayrı bir görüşle bakmıyacaktı. Bu suretle yol eri, daimî bir huzur ve mücahede içinde bulunurdu ki bunun sonucu, vahdetin tahakkukuydu. Nazar tâbiri, Melâmî-Hamzavîlerde de aynı anlama gelirdi. Ancak safa-nazar terimi, Mevlevîlere aitti.

Sırrolmak: Gizlenmek, kaybolmak, sönmek, ölmek. Müşterekti.

Sırlamak : Gizlemek, kapıyı, pencereyi, yahut bir şeyi kapatmak, mumu, lâmbayı, kandili, elektriği söndürmek, ölüyü gömmek. Müşterekti.

Sırlanmak: Gizlenmek, kapanmak, söndürülmek, gömülmek. Umumî ve müşterekti.

Uyanmak, uyandırmak, uyarmak: Mumun, kandilin, ocağın ve sairenin yanması, yakılması, yakmak. Birisinin gerçek sırrına ermesi, erdirilmesi. Umumî ve müşterek bir terimdi.

TığIamak : Kurban kesmek. Bu da umumî ve müşterekti.

Tığlanmak: Kesilmek. Kurban hakkında kullanılırdı ve müşterek bir terimdi.

Vahdet: Uyku.

Yürümek: Ölmek.