+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Aşk Bâki, Tartışma Fuzuli!

  1. #1
    Vefakar Üye __tİryakİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    hakkari
    Yaş
    34
    Mesajlar
    404

    Standart Aşk Bâki, Tartışma Fuzuli!

    Aşk Bâki, tartışma Fuzuli!Diziler, şarkılar, romanlar hep aşkı anlatıyor bize. Aşk, hayatımızdü o kadar büyük bir yer işgal ediyor ki bu işin doktorları dahi hizmet vermek için hazır ve nazır bir biçimde kapısını çalacak hastaları bekliyor! Dünya aşk ve sevginin etrafında dönüyor ama, o da ne, herkes aşkın değersizleştiğinden, ayağa düştüğünden söz ediyor.

    Seni seviyorum cümlesi birçok kişiyi sevildiğine ikna etmiyor. Nasıl etsin ki, büyük aşk diye başlayan hikâyeler kısa sürede buz gibi eriyip görünmez oluyor. Sevginin yozlaştığı noktasında nerdeyse herkes hemfikir. Sevgi ve aşk kavramlarının içi boşaltılmış, çoğu kimse onu tamamen şehvetin kalkanı olarak görüyor. Peki, ne oldu da bu duruma gelindi? Bir zamanların saygı duyulan yüce aşklar, ölümüne sevdalar nasıl oldu da yerini bugünkü abur cubur ilişkilere bıraktı. Elbette ki her şey birden bire olmadı. Aşkın bulunduğu yüceliklerden süzülüp toprak seviyesine inmesi bir süreç içinde oldu. İşte gelinenen bu noktada, Sosyolog Ali Bulaç, sevginin Kuran ve sünnet ışığında tekrar tanımlanması gerektiğini ifade ediyor. Bu kadarla da kalmıyor, yozlaşmadan divan ve tasavvuf edebiyatını da sorumlu tutuyor. Elbette caiz olmayan metaforların sorumluluğunu tamamen de tasavvufa ve sufilere yüklemiyor. Sahih tasavvufa ihtiyacımız olduğunu söyleyen Bulaç, bugün tasavvufun gerçek işlevini yerine getirmediği gibi bir eleştiride bulunarak dikkatleri üzerine çekiyor. Bulaç'ın şiddeti yüksek eleştirilerini biz de farklı isimlere sorduk. Kimileri O'nun yanlış sahaya girdiğini söyledi kimileri de bugünkü yozlaşmanın temelini divan edebiyatına dayandırmanın çok da makul olmadığını ifade etti.
    Yozlaşmanın faili failatün mü?


    Osmanlı Devleti yüzlerce yıl dünyaya hükmederken bir medeniyetin de mimarı oldu, kendi sanatını kurdu ve uzun yıllar yaşattı. Cumhuriyet ise tamamen yeni bir edebiyatın peşindeydi. Divan edebiyatının sanatlı, süslü, ince söyleyişleri artık rağbet görmüyordu. Bir yandan yok sayılan bu edebiyat, bir yandan da tartışmalara konu oluyordu. Bu tartışmalardan birini de geçtiğimiz günlerde, Ali Bulaç başlattı. Aynı zamanda bir sosyolog olan yazar, sevgi ve aşk kavramlarında yaşanan bugünkü yozlaşmanın köklerini divan ve tasavvuf edebiyatına dayandırarak eski edebiyatı tekrar gündeme getirdi. Bulaç, geçtiğimiz haftalarda Zaman'da art arda 'Sevgi Üzerine!, Niçin Severiz?, Neyi Sevmeliyiz?, Caiz Olmayan Sevgi!' başlıklı yazılar kaleme aldı ve günümüzdeki sevgi anlayışını eleştirirken, divan ve tasavvuf edebiyatını da bu noktaya gelmekten sorumlu tuttu. Fakat Bulaç'ın dile getirdiği bu eleştiriler kimilerince çok da yerinde bulunmadı. Hatta Bulaç'ın bu iddiaları ortaya attığı ve böyle bir tartışmayı başlattığı için de eleştirildi. Muhafazakarlar da bugüne kadar, hep 'karşı taraf'tan duymaya alıştıkları eleştirileri Ali Bulaç gibi bir isimden duyduklarına oldukça şaşırdı. Ve siyasi gündemlerin ötesinde nur topu gibi bir tartışma konusu da böylece ortaya çıkmış oldu.
    Ali Bulaç, günümüzde kadın- erkek ilişkilerinin cinselliğin tezahürü olarak algılanmasının yozlaştırıcılığını dile getiriyordu. 'Sahih bir sevgi' kavramına ulaşabilmek için sevginin çerçevesini yine Kuran-ı Kerim'de bulmamız gerektiğini, divan ve tasavvuf edebiyatını da referans olarak alamayacağımızı söylüyordu. Bulaç'ın itiraz ettiği ve Müslüman entelektüellerin ilgilenmesi gerektiğine inandığı dört soru vardı; 1) İnsanın Allah'a duyduğu sevgiyi "aşk" ile ifade etmesi, 2) Sevgilinin yüzü, endamı, gözleri, dudakları, ağzı vb. organlar üzerinden ifade etmesi 3) Şarap, sekir-sarhoşluk, mey, meyhane, kase, kadeh vb. şeylerle ifade etmesi, 4) Şeriat ehlinin, daha doğrusu fakihlerin, zaman zaman aşırılığa varan kuralcılığını eleştirelim derken; meyhane ehlinin şarapçı ve akşamcılarını, fazilet sahibi gösterip; dine aldırışsızlığı, günahı, fıskı yüceltmek caiz mi?
    Prof. Dr. Sadettin Ökten,Bulaç'ın eleştirilerine katılmadığını söylüyor. Ökten, medeniyetin bir bütün olduğunu, bugün divan ve tasavvuf edebiyatındaki yozlaşmadan söz etmenin, o toplumun da yoz olduğunu dile getirmenin bir başka yolu olduğunu belirtiyor. Prof. Dr. Ahmet Kırkılıç; şairlerin, edebiyatçıların farklı anlaşılabilecek bazı şeyleri söylediğini dile getiriyor. "Sen bir Yusuf-ı sânisin" derken, şairin güzelliği nazara verdiğini belirten Kırkılıç, sözür zahiren söylenenin sapkınlık gibi algılanabileceğini ifade ediyor. Gazeteci yazar Nuriye Akman'ın itirazı ise daha çok, Ali Bulaç'ın "Caiz mi?" diye biten sorular sormasına. Bir sorunun böyle bitmesinin fetva istemek olduğunu söyleyen Akman, "Hangi edebiyatçı, dinî konularda otorite saydığı birinden, eserinde kullanabileceği kelime ve üslupla ilgili böyle bir izin alma ihtiyacı duyar ki?" diyerek soruların dün için olduğu kadar bugün için de abes olduğu görüşünde.
    Bazı noktalarda Ali Bulaç ile benzer düşünceleri paylaşanlar da yok değil. Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan da Bulaç gibi Allah'a duyulan sevgiyi aşk ile ifade etmenin doğru olmadığı görüşünde. Aşkın insanda oluşturduğu idraksizlik ve şuursuzluk halinin İslam'ın bütün dengelerini bozduğunu söyleyen Doğan, "Bu marjinal hal, kaçınılmaz olarak bir ahlak sorunu da doğurmaya namzet hale gelişin başlangıcına işaret etmektedir." diyor. Ona göre aşk yolunda kademe kademe ilerleyerek insan- ı kâmil noktasına yükselen kul ile rabbi arasında bir ayrılık gayrılık sorununun kalmamış olduğu ileri sürülmüş ve bu ontolojik bütünleşme (!) nedeni ile ibadet ve taatin gerekmediği, hatta bir riya unsuru olduğu açıkça ifade edilir olmuş.
    Edebiyat masumdu
    Ali Bulaç; "Sofular haram demişler, bu aşkın şarabına / Ben doldurdum ben içerim; günah benim kime ne?" dizelerinde olduğu gibi şairlerin ifadeyi kuvvetlendirmek adına şarap gibi kelimeleri kullanmış olabileceğini fakat bunların zamanla yıkıcı sonuçlara kapı araladığını dile getiriyor. Ona göre bu tür dizeler, kural dışı din anlayışını gelişmesine ve Müslüman toplumlarda içki tüketiminin artmasını sağlamış. Prof. Dr. Ahmet Kırkılıç, 'bize düşenin hakiki manada tasavvufi olarak düşünmek' olduğunu belirtirken 'toplumun çöküş sürecine girmesinde edebiyatın masum' olduğunu söylüyor. Nuriye Akman, "Allah'ın insana verdiği en yüce şey aşksa; aşk her şeyden, ilimden dahi üstünse; sonlu bir varlık insan, sonsuz bir var edene, yaratıcısına aşkını tabii ki diliyle ifade edecek." diyor. Ona göre Allah'a duyulan aşk mahrem bir alan. Orada neler olup bittiğini ancak yaşayan bilir. Onun dünyevi bir dile çevrilmesi mümkün değil. Ancak insanın kendine bahşedilen bu kabulü, "Fani yanımızın değer verdiği şeylere benzetmeden nasıl yapacağız" diye de sormadan edemiyor. Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan, 'şarap, kadeh, sarhoşluk, meyhane' gibi kavramları divan şiirinin vazgeçilmez metafor unsurları olarak görüyor. Doğan, bu kavramların edebiyatın çok gelişmiş mecaz sisteminde tasavvufi dünya görüşüyle üretilmiş tevriyeli kullanımla, ama daha çok ilahi aşkı anlatır biçimde yer aldığı görüşünde. Fakat yine de zamanla bu kelimelerin mecazi anlamından sıyrılarak hakiki anlamlarında kabulüne bir sempati alanı hazırlamaya hizmet ettiğini de söylüyor. Peki, bütün bunlar aşk ve sevginin yozlaşmasında divan edebiyatının suçlu olduğunu ortaya koyar mı? Nuriye Akman, sevgiyi şehvetten ibaret sayanların, bu tür aşkların müşterisi, o şiirlerin talebeleri olmadığı görüşünde. Ahmet Kırkılıç; toplumun bozulmasında, batıdan gelen romanların, filmlerin etkisinin daha büyük olduğunu söylüyor. Muhammet Nur Doğan, dinî ve ahlâkî değerlerimiz ile çatışan ve özellikle münevver kitle üzerinde olumsuz etkisi açıkça hissedilen bu mistik, platonik ve spekülatif aşk anlayışının, Divan şiiri ve tasavvuf edebiyatının vücut verdiği, geliştirdiği ve telkin ettiği bir husus olmadığı görüşünde. Belli ki bu hamur çok su götürecek, bundan sonra da divan ve tasavvuf edebiyatı yine tartışmalara konu olacak
    Alemin
    küfre göre hem başı
    hem sonu
    HİÇ
    İki HİÇ arasında
    varlık olur mu ki hiç?

    NECİP FAZIL KISAKÜREK


  2. #2
    Vefakar Üye __tİryakİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    hakkari
    Yaş
    34
    Mesajlar
    404

    Standart

    Ali Bulaç: Sosyolog Ali Bulaç, kaleme aldığı yazılarda sevginin, aşkın nasıl olup da bu kadar yozlaştığına dair tespitler yaptı. Sevgi'nin Kuran ve sünnet ışığında tekrar tanımlanması gerektiğine inanan Bulaç, bu gelinen durumdan divan ve tasavvuf edebiyatını da sorumlu tuttu. Bu iddia birçok kişiyi hem şaşırttı hem de sinirlendirdi. Peki, gerçekten bugün meydana gelen yozlaşmada Cumhuriyet ile birlikte yok saydığımız divan ve tasavvuf edebiyatının payı olabilir mi?
    Alemin
    küfre göre hem başı
    hem sonu
    HİÇ
    İki HİÇ arasında
    varlık olur mu ki hiç?

    NECİP FAZIL KISAKÜREK


  3. #3
    Vefakar Üye __tİryakİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    hakkari
    Yaş
    34
    Mesajlar
    404

    Standart

    Sevgi yerine aşk kullanılmaz


    Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan
    İslam'daki tabiî, fıtrî ve anlaşılabilir sonuçlar doğuran sevgi yerine kadim Yunan felsefesinintemel kavramlarından biri olan "aşk"ı ikame ederseniz; İslam'ın kul ve Allah arasında hassasiyetle kurduğu muhteşem dengeyi ortadan kaldırır ve sonu mistik bir kaosa çıkan karmaşa ve bilinçsizlik halini gündeme getirirsiniz. Artık burada insanın kendini kulluk bilinci ile idrak ettiği ve haddini bildiği nokta belirsizliğe dönüşmüş bulunmakta; kul ile Rabbi arasındaki kesin çizgi, neredeyse, ortadan kalkmaktadır. Teosofik düşünce Tanrı'yı kendi güzelliğine âşık bir varlık olarak görmekte ve onu her güzel varlığın sahip olduğu kendini görmek ve göstermek arzusu -hatta ihtiyacı (!)- nedeni ile kendini gösterecek bir ayna olmak üzere varlığı vücuda getirdiğini ileri sürmektedir. Teosofik düşünceye göre; bu ayna şeklinde tezahürün son merhalesi insandır ve ilâhî sıfatlar, bu tecellînin en üst merhalesi olan erkek yüzündeki (kaş, göz, ağız, dudak, burun, yanak, çene çukuru, yanaktaki ayva tüyleri, benler, boy pos) gibi güzellik unsurları şeklinde kendini ortaya koymuştur. Divan şiirinde ve tasavvuf edebiyatında ilahî aşk bahanesi ile genç oğlan figürünün ortaya çıkarılmış olması, yine Yunanî aşk anlayışındaki Tanrı'sal tezahürün en mükemmel şekilde erkek cinsinde ortaya çıktığı yolundaki inanış sebebi iledir.
    ***
    Bir medeniyeti anlayabilmek kalite meselesidir


    Prof. Dr. Sadettin Ökten
    Türkiye'de entelektüellerin bu tür tartışmaları yapabilmeleri için daha çok vaktin geçmesi gerekiyor. Hala Türkiye'de entelektüellik sloganlar ve ideolojiler ile yapılıyor. Bir medeniyetin nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek bir kalite meselesi. Bunun anlaşılabilmesi için iki neslin geçmesi gerekiyor. Papa bir gün New York'a gidiyor. Gazeteciler çevresini dolduruyor. Bir gazeteci papaya "Burada ezilen kadınlar var. Genelev de çalışan kadınları da ziyaret edecek misiniz" diye soruyor. Papa da "New York'da genelev var mı?" diyor. Ertesi gün gazeteler başlık atıyor "Papa genel ev var mı? diye sordu". Bu bakış açısı böyle bir durum. Post kapma kavgası bu.
    ***
    Okura teşbihe bakıp tenzihi düşünmeli


    Gazeteci-yazar Nuriye Akman
    Ali Bulaç iedebiyatçı olsaydı "İnsanın Allah'a duyduğu sevgiyi 'aşk' ile; sevgilinin yüzü, endamı, gözleri, dudakları, vb. organlar üzerinden, şarap, meyhane, kâse, kadeh vb. şeylerle ifade etmesi, şuh kadın veya belli çağrışımlar yapan oğlan figürünü kullanması caiz mi? " diye sorabilirdi. Ama o edebiyatçı değil. Olmaya niyeti var da, önce ortalığı sakıncalı edebi metinlerden temizleyerek kendine yer mi açmak mı istiyor, o da belli değil. Şairlerin veli olmayanları da vardır. Hangi şiirin gizli bir aşkın izdüşümü olduğunu, hangisinin taklit olduğunu bilemeyiz tabii. Veli şairin kullandığı üslubu, belki cezbesine hâkim olamamakla eleştirebiliriz ama bunu yapmak da ancak ehline helaldir. Ağzımızı açmadan önce, biz bu daire içine girer miyiz bir durup düşünmek lazım. Belki de şairin amacı müridini terbiye etmektir. Şair görünür ama mürebbidir. Müride ya da okura düşen şey, teşbihe bakıp tenzihi düşünmesidir. Teşbihte takılıp kalmanın suçunu, o teşbihi yapan şaire yükleyemezsiniz. Bu görev, o şiirin tüketicisi olan kişiye düşer. Ne yani, kimya öğretmeni, bomba yapar diye öğrencisine maddenin özelliklerini anlatmasın mı?
    ***
    Seviyesizlikten divan edebiyatı sorumlu değil


    Prof. Dr. Ahmet Kırkılıç Şeyh Galip ile birlikte divan şiiri bitmiş sayılıyor. İlk gazetenin gelmesi ile birlikte batının değerleri gelmeye başlıyor. Sevginin değeri değişiyor. Önceden ölümüne aşk vardı. Ajda Pekkan Palavra diye bir şarkı söyledi. O şarkı ile bile birçok şey değişti. Günümüz şarkılarında kadınlar erkeklerin yerine geçti. Tasavvuf edebiyatı da tekke ve zaviyelerin kapanması ile bitmiştir. Bugünkü aşkların geldiği durumda ne divan ne de tasavvuf edebiyatının etkisi yoktur.

    RAHİME SEZGİN26 Ekim 2008, Pazar
    Alemin
    küfre göre hem başı
    hem sonu
    HİÇ
    İki HİÇ arasında
    varlık olur mu ki hiç?

    NECİP FAZIL KISAKÜREK


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. tartışma üzerine
    By tanjantx in forum İnanca ve Düşünceye Özgürlük Platformu
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 11.11.11, 22:15
  2. Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 19.07.08, 10:18
  3. Aile İçinde Hiç Tartışma Olmaz mı?
    By LeMaLaR in forum İslam'a Göre Kadın ve Aile
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 20.09.07, 17:06
  4. El Baki Hüvel Baki Azize:)
    By azize in forum Tanışma
    Cevaplar: 11
    Son Mesaj: 01.09.07, 23:46
  5. Ya Baki Ente'l-Baki ....
    By semair in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07.03.07, 18:15

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0