Ten yolcusu, can yolcusu şiir


Şiir bir yolculuğa çıkacak, denklerini şairlere taşıtıyor. Kelimeler, imgeler, sıfatlar, terkipler, vezinler, teşbihler, kafiyeler, istiareler, ironiler, ritimler, aliterasyonlar... Aslında bu kadar eşyaya ihtiyacı yok biliyorum, sırf şairlerin belini bükmek için yapıyor. Onlar bu ağırlıklar altında ezile dursun, o sırrını bizzat kendi taşıyor. Uğurlama adabını bilmeyenler el sallarken kendisine, o işi bilenlere incecik gülümsüyor. İşte o anda sıyrılıyor kalabalıktan iki sarıklı adam. Biri "ateş" döküyor ardından diğeri "su". Refakat etsin seferinde yolcuya, hissettirmesin yokluğunu. Şeyh Galib, "Makdûra ki muktedir gerekdir/Söylenmeğe söyletir gerekdir (Her takdir edilen şey için bir takdir edici gerektiğine göre, söz söylemek için de bir söyleten gerekir.)" diye uğurlarken kıvılcımlı sahilde mumdan bir gemiyle yolcusunu, kasideyi su atına bindiren Fuzuli, "Kad enâre'l ışku li'l uşşâki minhâce'l-hüdâ/Sâlik-i râh-ı hakîkat ışka eyler iktidâ (Aşk, âşıklara hidayet yolunu aydınlatınca, hakikat yolunun yolcusu aşkın peşinden gider.)" diyerek döküyor maşrapasından suyu.
Şiir bir yolculuğa çıkacak, denklemini şairlere kurduruyor. Madde ve ruh mübareze için kılıç kuşanıyorlar. Biri parladıkça diğeri matlaşıyor. Biri öne çıktıkça diğeri çekiliyor. Ruhun maddeye boyun eğdirmesiyle şekilleniyor sanat. Maddenin isyanı ne kadar bastırılabilirse o kadar güzelleşiyor "güzel sanatlar". 'Madde'nin efsanevi avukatı Hegel, söz konusu sanat olunca kara cübbesini çıkarıp sırtından, bir itirafçı olmakta beis görmüyor. Malzemesi bizatihi madde olan mimariyle başlıyor bina etmeye piramidi. Ona göre; düşünce, kullandığı maddeyi tam bir itaate sevk edemiyor mimaride, madde asi kalıyor. Bu yüzden ayrıntıları gözden kaçırıyor mimari, güzelliği yeterince yansıtamıyor. Heykeltıraşlığa gelince, kaba maddeyi kullansa da mimari gibi, şekille düşünce arasındaki mesafeyi daraltıyor bir ölçüde. Maddeyi yontmayı mimariden daha iyi biliyor. Fakat aciz kalıyor ruhu aksettirmekten. Üçüncü kata resmi koyuyor Hegel. Üç boyuttan sıyrılıyor madde resimde. Düz bir yüzeyde derinleşiyor. Ancak hayatın bir anını tespit edebiliyor resim. Düşünce yine madde ve mekâna bağlı kalıyor. Piramidin dördüncü katında müzik var. Ruhçu bir sanat müzik. İnsan ruhunun sonsuz nüanslarında geziniyor. Maddeyle içli dışlı olan mimarinin, heykeltıraşlığın ve resmin, yani "objektif sanat"ın tam zıddı bir "sübjektif sanat" olmasına rağmen yine de eksik bir sanat olmaktan kurtulamıyor. İşte tam bu noktada yetişiyor yardımına müziğin şiir. Yetişiyor ve yerleşiyor zirvesine sanatın. O da sesi kullanıyor müzik gibi fakat musikide müphem ve ifade ettiği his gibi belirsiz olan ses, şairin dilinde belli bir ses, kelime ve lisan haline geliyor. Objektifle sübjektife aynı anda hükmedebiliyor. Ve ancak şiirle kurtuluyor sınırdan sanat. Hegel'in diliyle, "İlâhî ile insanî olanın içten birleşmelerinden doğan büyük şiir"le gerçekleşiyor bu. Gerçek şiir, bütün sanatların özü, küllî bir sanat olarak, inşa ediyor, heykel yapıyor, resim çiziyor, şarkı söylüyor. Bunu yapmak için taşa, boyaya, notaya ihtiyacı yok.
Şiir bir yolculuğa çıkacak, denkliğe ihtiyacı var şairlerle bu yüzden. Şiirle aralarındaki açığı kapatabilmek için çok şeye sahip olmaları değil çok şeyden yoksun olmaları gerekiyor; "Bense müflis bir kuyumcuyum" diyerek Hafız gibi, göz önünde var olanı değil, var iken "Gayb" olanı aramaları. Alay konusu şiirler yazan bir müteşairken, "Baba Kûhi" türbesinde bir düşe mazhar olmaları. İşte genç Hafız'ın rüyasına geliyor Hz. Ali. Cennet yemekleri sunuyor ona. Yani şairliği. Bir fırıncı hamurkârıyken yüzlerce yıl sonra Goethe'yi kıskandıracak bir şiiri terennüm ediyor Hafız. "Ben o kuşum ki sabah akşam ıslığım arş damından gelmektedir" diyerek. Gökle arasındaki mesafeyi daralttığına dair bir işaret bu; ilâhî olanla insanî olanı birleştirdiğine. Beratı da var bu kutlu gecenin. Bir gazelden taşıyor nuru, "Dün gece seher çağı, beni gamdan kurtardılar... O gece bana bu yepyeni beratı ihsan ettiler."
Şiir bir yolculuğa çıkacak, deli bir kısrağa ihtiyacı var şairlerin, duraklarını yeniden gözden geçirmelerine. Mevlânâ, ülkemde şairlikten daha çok utandıracak bir iş yoktur, diye çıkmıştı yola, yeni duraklar devşirmek için. Sen ne için kalıyorsun bulunduğun yerde? Şiir baş tacı mı ediliyor ülkende? Yoksa defnedildi mi utançlar! Hem sütçü beygiriyle yol almak kimin haddine bu kutlu yolda. Manayı hapsetmek kimin haddine. Bir şair bir kuşa taş attığında, o taş senin içinde bir başka kuşa değiyor madem, şiir hem çoğalıyor isabet ettiğinde, hem isabet ettiğinde kayboluyor. "Mantık Al-Tayr/Kuş Dili"nin müellifi söze giriyor burada, "Durağım O'nun yolunda olsaydı şiirimin 'şın'ı, daima sır kelimesinin 'sin'i olurdu. Şiir söylemek hiçbir şey elde etmemiş olmanın delilidir." Şiir bir yolculuğa çıkacak ey şair! Ten yolcusu mu can yolcusu mu olacağı senin elinde!

A. ALİ URAL