Selim Gündüzalp
Sözün bittiği yer



İNSANIN güzelliği yüzdedir, yüzün güzelliği gözde. Ağzın güzelliği dildedir, dilin güzelliği sözde.

İnsan sözünden ve sohbetinden belli olur. Sözün de bittiği zamanlar ve mekânlar vardır. Kâl yani söz, hâle dönüşür orada.
Şimdi öyle bir yerdeyim.

Gönlüme en yakın insanlarla beraberim. Hükümranlığı olmayan hükümdarlarla, “kulluğum sultanlığımdır” diyenlerle beraberim. Nasıl dileneceğini ve nasıl isteneceğini bilmeyen fakirlerle diz dizeyim, göz gözeyim.
Gözlerimiz siyah bir aynaya bakıyor. Simsiyah bir aynaya. Gece zifiri karanlık ama bu siyah ayna parlak mı parlak. İçini gösteriyor. İçinin de içini insana. Yürek ister bu aynaya bakmaya. Bu ayna, siyah ama herkesin içini gösteren bir ayna. Göstermekle de kalmayan, her karayı aka dönüştüren, yıkayan arıtan bir ayna bu. Böyle bir ayna yok demeyin hemen. Durun biraz, acele etmeyin. İçimizin denizlerini gösteren bir ayna yok demeyin sakın. Böyle bir ayna var... Bu konuşan bir ayna aynı zamanda. Evet böyle bir ayna var.

Şimdi o aynanın karşısındayım. Durmuş, oturmuş, nice bin yılın macerasını seyrediyorum. Yaşlı bir ayna bu. Gün görmüş bir ayna. Çok gören çok bilir. O konuşuyor, ben dinliyorum. Sözümle dinliyorum. Sözün de bir dili var. Görene demişler; yoksa köre ne? Sükût ruhun beşiği. Aklın, kalple nöbet değişimi.

Yorgunluğun bittiği yerdeyim. Ne yerdeyim aslında, ne gökteyim. Gerçekten de bir garip yerdeyim. Çocukluğumun masalları bir anda gerçek oldu. Bir kapı açık, gizli bir bahçeye girdiğim ve orada kaybolduğum o esrarengiz iklimdeyim. Hayallerim gerçek oldu. Öyle göz önündeyim ki, kimse göremiyor yine de. Görünmez bir adam oldum.

Çağırıyor, yanına gidiyorum. Konuşuyor, duyuyorum. Elini uzatıyor, izin veriyor tutuyorum. Ayna; ey güzel ayna; ey siyah, simsiyah ayna. Geceden kara, gündüzden, güneşten ak ayna. Zıtların buluştuğu mukaddes ayna. Bahçende bana da yer var mı? İçine girip, kaybolmama izin var mı? Hiç olmazsa bir süreliğine, bir anlık.

Ayna çok güzel. Hiç bu kadar güzel bir ayna görmedim. Ayna, tıpkı ana gibi ağladığımı duyuyor, razı olmuyor. Gözyaşlarımı siliyor bu ayna. “Sus” diyor, “Bir damla gözyaşı, dünyayı tutuşturmaya yeter. Burda ateşin adı gözyaşıdır, akıtma sakın. O bir damla cihana bedel.” “Ama yapamıyorum ağlamadan edemiyorum” diyorum. Ayna, bir usûl, bir yol öğretiyor hemen: “İçine akıt gözyaşını, kalbini yıka... Ateşini söndür. Öfkeni, kinini, şehvetini hepsini, ne varsa ruhunda sana ait olmayan yabancı bütün duyguları erit.. Erit gözyaşınla erit.”

Hayret, aynanın dedikleri oluyor. Ben değişiyorum, çevremdekiler de değişiyor. Ama onun rengi değişmiyor. Ayna her daim siyah.
Ey güzel ayna, ey siyah ayna.

Ana oldun, bana ana. Yavrusunu emziren, besleyen bir ana. Anlayışlı bir ana. Kalbimizin sırlarını ancak kalbi sırlarla dolu olan anlar. Ayna bunu da anlıyor. Açıldıkça açılıyor. Nice yüzler, nice simalar görünüyor aynada, nice maceralar.

Ayna dertli, ana gibi dertli ayna. Yavrularını arayan bir ana gibi dertli. “Nerdesiniz?” diyor. “Bunca zaman nerde kaldınız?” soruyor, sorguluyor ayna. Senin tarihini yazacağım diyorum. Ayna; “Ben zaten senin tarihinim, senin talihinim” diyor. Kalemi atıyorum. Sükût kaleme de bulaşıyor. Sükût defne dalı her yorgunluğa. Korkuyorum ölümden, çok korkuyorum.

Üzüntümü gizleyemiyorum. Siyah güzel ayna, üzülme diyor. “Ölüm şifasıdır, her üzüntünün.” sakinleştiriyor.

Bir damlanın denize duyduğu hasret gibi, atılmak geliyor içimden aynanın içine. “Yok” diyor, zamanı değil, vakti gelince o da olacak. Bir damlasın ama, buhar olup uçmamalısın. Denizlere ulaşan bir damla ol. Denizler gel diyor. Bu nasıl olacak diyorum. Bir ders veriyor, ayna. Bir damlanın öyküsünü anlatıyor:

Bir buluttan, bir damla yağmur düştü. Bu damla denizin genişliğini görünce utandı:

“Şu deniz denilen yerde ben kim oluyorum? Eğer deniz buysa, gerçekten ben bir hiçim” dedi.

Damla kendini hor görünce, sedefin biri onu koynuna alıp seve seve besledi. Felek de onun işini öyle düzgün yürüttü ki, nihayet padişahlara yaraşır bir inci oldu.
***
Şaşırıyorum aynaya. Ayna ne de çok şeyler biliyor. Bu aynaya dost oluyorum.
Daha yakınıma gel diyor. Şimdi bir kez daha hayretteyim. Her adımda bir başka sırrını daha açıyor ayna.
Şimdi böyle bir yerdeyim...

Her tohumda gizli bir tutku vardır. Her hayat da bir tohum gibi. İçinde gizlediğini gün gelince, toprağını bulunca açıyor, gösteriyor.
Böyle bir ayna bu... İnsana kendisi olmayı öğreten bir ayna. Bir ömür öğrendiklerimizi test eden, gözden geçiren bir ayna bu.

Özgürlüğün bu kadar yakın olduğunu bilseler, bir an senin huzurundan ayrılmazlar. Başka yöne savrulmazlar. Bir saman çöpü gibi uçuşup dağılmazlardı. İnsanlar “nasip” diyor. Ayna “Ben sözümü söyledim, dâvetimi çok zaman önce yaptım. Unuttunuz beni, bana bakmayı, bana gelmeyi, kendinizle yüzleşmeyi unuttunuz” diyor. Yanına gelmenin, karşısına geçip bu şansı yakalamanın bedelini soruyorum aynaya.

“Pişmanlık dolu bir damla gözyaşı. Ama, içine akıttığın bir gözyaşı... Ve bu güne kadar geç kalışına yandığın inanç dolu bir kalp,” diyor. Ve ekliyor: “Ben bir ayna değilim, bir anayım. Hâlâ anlamadınız mı?”

Hepsi bu kadar. Ve ayna susuyor. Şimdilik susuyor. Sükût orucuna başlıyor. Artık görünüşlerle görünenlerin altında yatan gerçekleri görmek ve çıkarmak çabası ve nasibi de bize düşüyor.

Güzellik içimizde değilse onu dışarıda bulmak zor. Balığa denizi, denize de balığı anlatmak zor.
***
Ayna; ey güzel ayna; ey resmini gördüğüm ayna; resmine hiç benzemeyen, canlı hayattar ayna; ey güneşten ak, aydan parlak, simsiyah ayna...
Yıllar yılı süren kutlu susuzluğumu dindiren ayna, bağrına basan ana. Kapına geldim. Nasibimi aramaya, almaya geldim.

Nasıl isteneceğini, nasıl dileneceğini bilmeyen, bilemeyen bîçâre bir dilenci gibi kapına geldim. Zengin evlerinin kapılarını büyük bir ümitle ve tatlı bir heyecanla çalan, fakir bayram çocukları gibi geldim. Boş dönmeyeceğim. Şimdi böyle bir yerdeyim. Yâ Müstean, yâ Muin, âmin. Bihürmeti Seyyidi’l-mürselin...

Yeni Asya