Sanatçı Kenan Işık, kendisini Şeyh Galip’e borçlu hissediyor. Zaten Şeyh Galip’ten esinlenerek Aşk Hastası adlı tiyatro oyununu yazmış.

Nuriye Akman’a konuşan Işık, “Orhan Pamuk çok revaçta; ama Sessiz Ev’in dışında herhangi bir romanını gerçekten çok uğraştım, bitiremedim. En son çıkan Kar’ı almadım, artık umudum yok.” dedi. Bu konuda kendisini eleştirdiğini de kaydeden Işık şöyle konuştu: “Ama sonra Ahmet Hamdi Tanpınar’la ve Şeyh Galip’le karşılaşıyorsunuz, diyorsunuz ki, yok hatalı olan ben değilim. Şeyh Galip’i okuyunca fark ettim ki, bizim ülkemizde en önce tanınması gereken insanlardan bir tanesi.”

Kenan Işık, tiyatroya tekrar dönmesi için ise Kültür Bakanı’nın “afedersin, kusura bakma” demesini şart koşuyor.

Çok kısa bir süre öncesine kadar maaşlı bir devlet memuruyken şu anda Türkiye’nin en iyi para kazanan sunucularından birisiniz. Okuduğu her metin, yaptığı her sunuş, oynadığı her rolü en yüksek fiyata satabilmek, sizi nasıl bir adam yaptı?

Para konularında çok fazla ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum ama şunu net olarak biliyorum. Gece saat on birde talk show yapan manken ve benzeri insanlar benden daha çok para kazanıyorlar. Onlara verilenin onda birini bile almıyorum. Başarı eğer raitingse, Kim Beşyüz Milyar İster’in de Dadı’nın da raitingi düşmedi. Yerimde başkası olsaydı gerçekten para basan biri olurdu.

Siz niye olamadınız?

Çünkü annem bilinçaltımıza vatana millete hayırlı olmak, devlete hizmet etmek gibi kavramları yerleştirdi. Annem doğudaki bütün kız çocukları gibi sadece Arapça–Osmanlıca okudu. Okula başladığımızda, Türkçe alfabeyi öğrenip bize ders çalıştırdı. Babam öldüğünde hepimiz orta yerde kaldık. Annem bizi yetiştirdi. Bana koyduğu askerliğini yedek subay olarak yapma şartı, benim üniversiteyi bitirmeme sebep oldu.

”Azgınca” değil ama yine de iyi para kazanan biri oldunuz sonunda.

Bugün bir otomobil komisyoncusunun bir günde kazandığı parayı, bir ayda kazanıyorum, doğrudur. Ben sadece köprü parası, bir de benzin için kart parası veriyorum. Bunun dışında harcadığım bir şey yok. Kirada oturuyorum ve bir ev almayı düşünüyorum. Amerika’ya gidip okumak çok parası olan insanlara has bir şey olmasın. Kaç bin dolar harcanacaksa, o parayı bir şekilde kazanıp çocuklarımı orada okutmak istiyorum. Benim fabrikam yok. Ben öldüğüm zaman bu çocukların hepsi ortada karımla beraber.

Sizi Devlet Tiyatrosu’ndan neden kovdular?

Belki de bu yarışmanın sunucusu olduğum için. Tiyatroda otuz iki sene çalışmıştım. Yedi–sekiz oyunum sahnelenmişti. Kırk tane oyun sahneye koymuştum. En çok ödül alan sanatçılar arasındayım. Devlete üç kuruş maaşla hizmet ediyorsunuz. Üstelik bir itibar da kazanmıyorsunuz.

Kovuluşunuzun yarattığı asabiyeti anlatıyorsunuz ama ben şu an çok mutluyum. Kış güneşi sıcacık sırtıma vuruyor. Karşımda boğaz manzarası, iki gözümle kucaklıyorum iki yakasını. Kahvem çok lezzetli...

Hem oyun yazarısınız, hem oyunlar sahneye koyuyorsunuz. Çok büyük bir itibar ve seyirci kazandırıyorsunuz tiyatroya. O sırada Kültür Bakanı’nın izniyle Şehir Tiyatroları’nda Genel Sanat Yönetmeni’ydim. Pazartesi, tiyatronun tatil günüdür. Tatil günümde çekilen bu yarışma için ağır bir kovuşturma açıldı hakkımda. Ölene kadar tiyatroda kalacağımı düşünmüştüm.

Elli yaşınıza bile gelmeden sizi kapı dışına koydular. Neden hakkınızı aramadınız?

Kültür Bakanı’na ulaşmaya çalıştım. Telefonla, mektupla, aracılar vasıtasıyla ama özel kalemi dedi ki: “Seninle asla konuşmayacak.” Ben Şehir Tiyatrosu’na gittiğimde iki yüz yirmi bin olan seyirci sayısı ben ayrıldığımda beş yüz bin olmuştu. Ümraniye gibi bir yerde kırk yıl sonra ilk kez Büyükşehir Belediyesi ve Şehir Tiyatroları’ndaki beş tane gayretli insanın katkılarıyla bir tiyatro yaptık.

Hakikaten Atatürk Kültür Merkezi’nden sonra yapılmış ilk ciddi tiyatro orası...

Onlar beni tiyatrodan göndermeye çalışırken ben bunları yapıyordum. Annem bizi böyle büyütmüş; ama devlete, vatana faydalı işler yapmamızı devlet istemedi.

Annenizle devletiniz arasındaki çelişki sizi bayağı hırpalamış ve siz yirmi senedir tiyatroda oynamıyorsunuz.

Oynadığım oyun sayısı altmışı bulur. Daha sonra rejisörlük yapmamı istediler. Sadece Ankara’da değil Türkiye sathında tiyatro yaptım. Benim işime son veren genel müdür belki beş tane oyun oynamamıştı. Kültür Bakanı da ona “Buyur at” diye müsaade etti.

Buna karşılık size “Kendini Tv’de telef etti” diyenler de var.

Madem tiyatroda bu kadar değerliydim, neden kimse değerimi göremedi o zaman da gitti kendini televizyonda telef etti deniyor. Tiyatrodan uzaklaştırılmamak elimde değildi ki. Emeklilik hakkımı elde etmiştim Allah’tan.

Bir röportajınızda, “Tiyatrocular maskeyle dolaşırlar. Maskelerini indirince defolarını görebilirsiniz.” diyorsunuz. Kendi yüzünüzdeki maskeleri görebiliyor musunuz?

Asla maskeyle dolaşmam ben, neysem oyumdur. Etrafında çok fazla eşi–dostu–ahbabı olan biri değilim. Bizim eve gelen konukların sayısı o kadar sınırlıdır ki. Sosyal hayatı olan biri değilim.

O yüzden mi “kibirli” görünüyorsunuz?

Bugüne kadar yaptığım işlerin sonucu o. Tiyatro metinlerinden karakter analizi yapmak, piyesi sahneye koyarken insanı cümle cümle izlemek, o hayatın içinde kendilerini var etme biçimlerini keşfetmek, doğal olarak keşiflerimi gündelik hayatıma da yansıttı. Bir insanla oturup konuşurken yüzde doksan oranında onun gerçeklerini fark ediyorum. Kullandığı cümlelerin altında ne yatıyor, niçin elini uzattı ya da bağdaş kurdu ya da ötekinin yanına oturdu gibi sorularla her şeyi deşifre edebiliyorum. Böyle bir marifetim var.

Bu beceri mi sizi insanlardan uzaklaştırıyor?

Evet, bu anlamda kolay ilişki kuramıyorum. Birdenbire insanların iç yüzünü fark edebiliyorum. Beden diline ona olan aşırı merakım sadece okuyarak da olmadı. Bir lokantaya bile gitsem arkamda oturan çiftin evli olup olmadığını, evliyse çocuklu olup olmadığını, o anda neler konuşulduğunu, aralarındaki hislerin ne olabileceğini bilirim. Bu bir hobi bende. Onları fark ettiğim için de insanlar benden soğuyor. Bu yüzden, hak etmediğim halde, biraz kendini beğenmiş, ukala biriyim gibi yansıdı etrafıma.

Hakikaten, olanca karizmanıza rağmen, öyle görünüyorsunuz. Peki kendinizden hiç soğuduğunuz oldu mu?

Bir açığımı bulduğumda bunu kendi kendime itiraf ederim, hemen o açığı kapatmak için bir yol bulurum. Bir cümleye sığınırım, bir şey okurum. Hayatı maddi olarak düşünen bir yapım yok. Geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşım, benim de tanıdığım birini çok beğendiğini söyleyince ona “Evet çok sevimli olduğu doğru ama maneviyatı eksik. O kadar mekanik, o kadar maddi bir hayat yaşıyor ki.” dedim. Halbuki insanoğlu sormalı; ben neyim, niye doğdum diye. Bunun yanıtını aramalı. Yanıtı bul ya da bulma ama o arayış en azından bu doğumla ölüm arasındaki süreyi doğru yaşaman için gerekli.

Bazıları için de maneviyat eksikliği bir marifettir.

Çok doğru. Bilimsel bir çerçeveye oturtuyor herkesi, ama ne kadar yanlış bir düşünce. Bir zamanlar dünya buzağının boynuzlarındaydı. Her gün, her şey o kadar çok değişiyor ki. Laboratuvara giren her şey bir öncekini inkar ederek ortaya çıkıyor. İnsanoğlunun sezgileri, duyguları olmamış olsaydı, bilim hiçbir şey yapamazdı. Ruh bir şeyin ne olup olmadığını kararlaştırır, onu dile döker. Sanat aracılığıyla resim, şiir, tiyatro her neyse. Sonra bilim adamı da buna yönelir. İkisinin birbirinden pek farkı yoktur. Bu yüzden ruh ve madde dünyasının uyum içerisinde birbirini tamamlaması lazım.

Aşk Hastası adlı bir tiyatro oyunu yazdınız. Hüsnü Aşk’tan esinlendiniz. Şeyh Galip ruh akrabanız mı?

Şeyh Galip’i bana Ahmet Hamdi Tanpınar fark ettirdi. Ben şaşırmayı çok severim. Onları okuduğum zaman bilmediğim ne çok şey var dedim, yaşadığım şu toprak ve ilişkiler hakkında. Bir tarafta da sevindiriyor bunları öğrenmek.

En azından insanların size yüklediği megalomaniniz kırılıyordur.

Evet, diyorum ki ben hiçbir şey bilmiyorum. Mesela Orhan Pamuk çok revaçta ama Sessiz Ev’in dışında herhangi bir romanını gerçekten çok uğraştım, bitiremedim. En son Kar’ı almadım artık, umudum yok. Kara Kitap, Cevdet Bey ve Oğulları’nda hayal kırıklığına uğradım. Kendimi eleştirdiğim de oldu, anlayamadım diye. Ama sonra Tanpınar’la ve Şeyh Galip’le karşılaşıyorsunuz diyorsunuz ki, yok hatalı olan ben değilim. Orhan Pamuk’u okuyamamanın başka bir nedeni olduğunu görüyorsunuz. Romanlarının bir tanesinde habire Şeyh Galip’ten alıntılar yapar. Şimdi Şeyh Galip’i alıyorum, bir o alıntıyı okuyorum arkasından Orhan Pamuk’u okuyorum. İnsan birdenbire bir kurmacayla karşılaşıyor. Kendimi borçlu hisettiğim insanlardan biri Şeyh Galip. Okuyunca da fark ettim ki bizim ülkemizde en önce tanınması gereken insanlardan bir tanesi. O zamanda bunun piyesini yazmalıyım duygusuna kapıldım. Nasıl oldu bilmiyorum ama çok seyirci geldi.

Tiyatrolar krizdeyken, kapalı gişe oynayan Aşk Hastası, bir dervişin kendi kalbine yaptığı yolculuğu anlatıyordu.

Benim samimiyetimin katkısı olmuştur ama oyunu o noktaya getiren elbette ki Şeyh Galip’in gücüdür. Şimdi bütün şarkılar, romanlar, şiirler tiyatrocuların çok temel teması hâlâ aşktır.

Çünkü aşk Allah’tır, her şeyin özünün özü yani. Yolculuk, bir kuyu metaforuyla anlatılır orada. Kahraman, o kuyuya düşünce, aşık olduğu o güzellik denen şeyin ne olduğunu keşfeder...

Evet, aşkta mustarip olanın gideceği yer kendini keşiftir. Ben bu aşka düştüm. Bu adama, kadına âşığım, onun için ölüyorum, bitiyorum ama ona ulaşamıyorum. Sonradan bu “kavuşamama” durumu birdenbire duruyor. Benden uzak olsa da, o bir yerde ben bir yerde olsam da, bu duygu bende olacak. Peki o duygu ne?

”Güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa” gerçeği.

Aynen bu. O zaman kendindeki aşkın menşeine dönmeye başlıyorsun. O kuyuya iniş, kendini deşifre etmeye giden bir yolculuktur, Hüsnü Aşk’ta. Şeyh Galip orada netice itibarıyla bir Mevlevi şeyhine dönüşür, ama bunu yaparken bir politik misyonu da var.

Tabii ki, bu sadece içsel bir şey değil, Osmanlı’nın çöküş dönemini de anlatıyor. Ama şimdi ona girersek, başka konu konuşamayız. Şeyh Galip’in, ne Mevlevilerle, ne yöneticilerle, elçilerle uzlaşabilmesi, bu “ne camiye ne kiliseye yaranamama” durumu başka bir söyleşinin konusu olsun. Siz bana tiyatroya dönmek isteyip istemediğinizi söyleyin.

Bana diyorlar ki Mydonose’da gel yap oyunu, Bostancı Çadırı var. Ben böyle çadır madır, Mydonose’da oynayamayacağımı biliyorum. Tenis maçı seyreder gibi, sağdaki oyuncu konuşur, doksan derece sağa çevireceğim, soldaki konuşacak sola çevireceğim. Beş bin kişilik yerde oyuncu–seyirci ilişkisini nasıl kuracaksın? Şimdi AKM’de ve Şehir Tiyatrosu’nda bunu yapma imkanı elimden alınmış. Ben ayrıldım, Şeyh Galip’i de kaldırdılar.

Yani tiyatroya dönemeyecek misiniz?

Ben tiyatroyu bırakmış değilim sadece zalim bir otoriteye boyun eğdim. Bürokrasi her zamanki gibi burada da kazandı. Tiyatroya tekrar dönebilmenin bir tek yolu var; Kültür Bakanı’nın “Afedersin, etrafımda olan bitenleri anlayamadım o günlerde. Kusura bakma.” demesi lazım.

Bu, “Salon yok, tiyatro da yok” gerçeği çok acı.

Öyle. Alafranga bir şeyler yapacak değilim. Şeyh Galip’te olduğu gibi yine tarihte olan bir konuyu işleyeceğim. Paris’te, Londra’da, Tokyo’da oynansın istiyorum. Şeyh Galip’i müzikal yapmak istiyorum. Türk tiyatrosunda böyle bir potansiyelin var olduğuna inanıyorum. Bu ülkenin ayrıca buna verecek parası da var. Şu anda oyunlara trilyonlarca lira paralar veriliyor, her oyunun maliyeti çok büyük; ama sonuç koca bir hiç.

NURİYE AKMAN

03.03.2002

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/03/03...aj/default.htm