Merhum Necip Fazıl' a ait bu hatırayı yeni okudum ve halis bir Erzurum' lu olmadığım halde benim bile koltuklarımı kabarttı bu sevgili yazı. Ha kimin işine yarar bu hatırayı okumak diye sorduğunuzu da işitir gibiyim. Efenim belki bir dadaş seversiniz yada dadaşsınızdır okur hoşunuza gider, bir dua alırım niyetiyle şey ediyorum sevgili netteşlarım(medeni abi saygılar )

(Kitapta daha bu husustan önce ve sonra geçen, anı,olay ve bilgilerden anlaşılıyor ki Üstad 16, 17 yaşlarında...)

Erzurum; sonraları Anadolu'nun en saffetli yerlerinden biri olarak kalbime naksedilen Erzurum'da, bu yere ve onun yerlisine ait ilk intibam yine ata bağlıdır:

Bir gün ahırımızda ariyet olarak bırakılan ve benim besleye besleye sisirdiğim, hattâ azgınlastırdığım ata binmis, çarsı tarafından geçiyordum. Her taraf kar... Kar iki yana tepeleme çekilmis ve ortasında ancak tek adamın geçebileceği, üstüne kömür tozu serpili ince bir yol bırakılmıs... Atım azgın... Kantarmaya abanmış, yavaşlamak bilmez bir hızla ilerliyor, dizginlere asılışıma hiç aldırmıyor, önümde bastan aşağı damalı bir çarşafa bürülü bir kadın yürüyor. Kadına çarpacağım! Ata hâkim olamamamın hicabiyle kadına haykırmak zorunda kalıyorum:

— Hey, hatun! Kenara çekil! Nereye çekilsin?.. Kar yığının tepesine mi çıksın?.. Kadın dönüp arkasına bakmıyor bile... Var kuvvetimle dizginlere asılıyorum. At biraz yavaslıyor, fakat kadına hafifçe çarpmaktan da kendini alamıyor. Birden dizginlere yapısan ve atı zınk diye olduğu yere mıhlayan bir el... Genç bir Erzurum dadaşı...

— Ata binmeyi bilmezsin! Zenne kisiye de çarparsın! Nola senin halin!

Korkunç hakaret!.. Bu hakarete hak verip geçeceğime onun daha büyüğüne lâyık bir adilikte bulunuyorum. Polis Müdürü dayımın mevkiine güven duygusuyla genç Erzurum'luya diyorum ki:

— Sen benim kim olduğumu biliyor musun?..

İşte o zaman Erzururm delikanlısı, beni hayran bırakan ve asla hatırımdan çıkmayan cevabını veriyor. Yüzüme nefretle bakıp atımın sağrısına bir tokat askediyor ve:

— İstersen vali pasanın oğlu ol, diyor; haydi çek git!

Ufukları, feza cüsseli bir pehlivanın siskin kol adalelerini andıran dağlarla sınırlı, geceleri ayamerdiven dayamak ve yıldızları yemis gibi koparmak hissini verici, hiçbir şek ve şüphe karartısı taşımaz, berrak, sonsuz berrak bir madde çerçevesi içinde, iste en basit bir Erzurum delikanlısının tüttürdüğü mânadaki saffet ve asalet!..

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, güya Erzurumlu şair Kemaletten Kâmi'ye (Kamu) bu madde ve mâna hususiyetlerini anlattığım zaman, o benzetişime hayran olmustu. Halbuki o, halis bir Erzurumlu, yahut Erzurumlu'nun halisi değil, tersiydi; En ucuz tarafından bir inkarcı, bir dinsiz... Ne örümcek, ne füsun; Kabe Arabın olsun, Çankaya bize yeter! Diyen adam...


O ve Ben

Haksızmıymışım ama