Müşteri O. Alışveriş için yalnız bizim tezgâhımızı tercih ediyor. Başkaları ilgilendirmiyor O’nu. Doğruca müminlerin dükkânına uğruyor. “Muhakkak ki, Allah müşteridir…” (Bak; Tevbe Sûresi, 111) Yani, “satın almak ister…” Ama “ …müminlerden…” Sadece müminlerden. Sadece inananlardan. Yalnızca, “o yüce müşteri”yi bilenlerden, görenlerden, gözetenlerden. Elinde olanın-şimdilik-elinde olduğunu bilenlerden. Elinde olanın elinde kalmayacağını fark edenlerden.
“O Müşteri” çığırtkanlık etseler de yanaşmıyor diğerlerine. Ellerinde satın almaya değer metaları olmadığını söylüyor pazarın gürültücülerine. “Müşteri O…” “Müşteri Allah…” Daha iyisi var mı müşterinin? Daha çok kâr bırakacak çıkar mı? Daha fazla mal alacak olur mu ki?
Satıcı benim. Satıcı sensin. “Mümin”ler. İnananlar herkesi kabul etmiyor tezgâhına. Kapıdan kovuyor diğerlerini. Kılı kıpırdamıyor başkaca müşterilerin teklifleri karşısında. Karnı tok diğerlerinin peşin pahalarına. Vaadlerine de vadelerine de kanmıyor başkalarının. Yüz vermiyor kof siparişlere. “Bir”i görüyor; başkalarını görmüyor gözü, başkalarına iltifat etmiyor gönlü. “Bir”i istiyor; başkalarını istemeye değer görmüyor. “Bir”i bekliyor; başkaları beklese de gelmiyor, gelse de kalmıyor. “Bir”i çağırıyor; başkaları duymuyor, duysa da cevap vermiyor. “Bir”i biliyor; başkaları bilmeye değmiyor, terk edip gidiyor, arkasını dönüyor.
Canını vermek için, canını verenin teklifini bekliyor mümin. Canlar canını bulunca, vardan da yoktan da geçiyor. Ballar balını tadınca, kovanları yağmalıyor. Ancak canını verenin canına canından fazlasını vereceğini biliyor. Öylece varıyor “can pazarı”na. Öylece geçiyor malından. Canını can eyleyenin yoluna döküyor cümle emvali. Canını verene malını vermiş ne yazar ki?
Asıl müşteriyi kaçırıyor diğer satıcılar. Kerem’ine kör gözleri, Aslı’nı göremiyor kutlu kârın. Ferhat’çe vuramıyorlar kalplerini varlık dağının yamaçlarına ki; berilerde kalıp Şirin’ine erişemiyorlar alışverişin. Ucuz karşılıklara fit oluyor kör ve sağır satıcılar. İçinde bulundukları karanlığı bile görünmez kılan bir kara(n)lıkla aydınlıkta sanıyorlar kendilerini. Bedenlerini kirli tezgâhlara koyuyorlar. Varlıklarını hırsların ayakları altında kalmış kaldırımlara savuruyorlar. Şehvetli bakışların bulaşığına bandırıyorlar tenlerini. Yabancı gözlerin ucunda yağmalıyorlar yüzlerindeki inci mercanı. Nefeslerine sarılı gülleri, yalanın ve riyanın, yalakalığın ve yaranmanın alevlerine atıyorlar, itiyorlar.
Müşterinin satıcıya sunduğu altın fırsatı göremiyorlar. Zaten satıcının da elinde kalmayacak şeyleri satın almak istediğini fark edemiyorlar. Her an değerinden kaybeden, kıymetsizleşen, eriyip yok olan malları emsalsiz bir karşılıkla satabileceklerini ummuyorlar. “…Cennet karşılığı”dır müşterinin teklifi. Canın cananla can bulduğu haldir cana karşılık teklif edilen.
Müşterinin sonsuz nezaketini fark edemiyorlar. Satın almak istediğini söylüyor Müşteri. Satın alıyor, el koymuyor. Satma zorunluluğu yok satıcının. İsterse satabileceğini ima ediyor. Ezmiyor satıcıyı. Hiç yoktan adam ettiğini, adam yerine koyuyor. Karşılıksız sermaye verdiğini, sermaye sahibi sayıyor. Alışveriş teklifiyle onurlandırıyor satıcının iradesini. Hiç hesapsız, hiç ummadığı yerden, hiç hak etmediği halde verdiği canı ve malı, sanki kendisi vermemiş gibi kendi verdiğini unuttururcasına istiyor. Karşılık teklif ederek istiyor. Karşılıksız verdiğini, karşılıksız istemiyor. İstetmeden verdiğini almak için satıcının istemesini bekliyor. Hiç hesapta yokken verdiğini, hesapsız bir kârla satın alıyor. Ne kadar da önemsiyor satıcıyı! Ne kadar incitmeksizin yanaşıyor mümin dükkânına.
Müşterinin hoş sürprizinden de habersiz duruyorlar. Diğer müşterilere benzemiyor O Müşteri. Satın aldığına da, satın almaya da ihtiyacı yok. Satın aldığını çekip almıyor satıcının elinden. “Sende kalsın!” diyor. “’Ben’ dediğin de sende kalsın. ‘Benim’ diye/bildiklerin de elinde kalsın.” Bensiz bırakmıyor beni. Yüklerini üzerimden alıyor; kârını bana bırakıyor.
Böylesi bir müşteriye satılmayacak bir şeyim var mı ki? Kendime saklayabilir miyim kendimi bile? Elimde bırakır mıyım elimi bile? Sonraya saklayabileceğim bir şey var mı sonraların hepsini bana Verenden? O Müşteri bana geldikten sonra, başka müşterilere de kalsın diye tezgâhın gerisinde bırakacağım, başkaları da görsün diye vitrinde tutacağım, sonra lazım olur diye depoda saklayacağım kıl kadar bir şeyim kalmalı mı?
Ve cümle varımı sattıktan sonra, tezgâhın berisinde hâlâ “Ben! Ben!” diyerek beklemeli miyim? Alıp da kendimi, tutup da “ben” diye/bildiğimi, paketleyip “bana göre” dediklerimi, alelacele sarıp sarmalayıp “benim işime gelenleri”, en nadide mal diye, paha biçilmez antika diye, pazarlık bile etmeksizin, karşılığında ne vereceğini sormaksızın seve seve koymaz mıyım tezgâhın üstüne, Müşteri’min önüne?
“Ben”i özne ettiğim her eylemimi, “benim” dediklerimle yaptığım her işimi tezgâha sürüp geriye “ben”den de eser kalmazsa, “satıcı” değil de “satılmış” olmaz mıyım ben?

Senai Demirci