Aşk u alâka bahsinde aşkın başlangıcı "görme", sonucu da "bakma"dır. İlk görüş anında başlayan ilginin sırasıyla sevgiye, bağlılığa, kalbin erimesine, tutkuya, özleme ve nihayet aşka dönüşmesinin bir tek gayesi vardır; sevilenin yüzüne bakabilmek, o ilk görüş anının lezzetini ve hazzını derece derece artırarak kemale erdirebilmek. Görmekten bakma derecesine yükselebilmek için aşkın binbir türlü tecellisi, sayısız çile durakları, firkat, hicran ve hasrete adanmış elemleri vardır ki bunların her biri âşıkı kabalıklarından yontar, ruhunu arıtıp billurlaştırır ve en son noktada doya doya "bakma" eylemi için onu hazırlayıp sevgili huzuruna çıkartır.
Aşkın bundan sonraki durağı ise "tapma"; yani sevenin sevilene kul (köle) olmasıdır. Bu dereceden sonra seven herhangi bir kimlik ve benlik iddiasında bulunmaz, varlığını sevgiliye adayıp onun uğrunda kendinden vazgeçer, arzularının tamamı sevgilinin arzusu olur, duyarken onunla duyar, yaşarsa onunla yaşar. Bu yüzden âşıkın görmesi ile bakması arasında bütün bir kainat, varlık âleminin bütün televvünleri bulunur.
Çünkü gören gözün bakabilen olması için kamaşma özelliğinden sıyrılması, sevgilinin yüzüne bakabilecek olgunluğa ermesi de gerekir. Sevgili karşısında gayriihtiyari boynunu büken âşık, aslında onun yüzüne bakabilecek gücü kendisinde bulamamaktan, kendisini ona layık görememekten veya onun güzelliği karşısında eriyip yok olarak aşkını kemale erdirememekten, yani doya doya bakma nimetine ulaşma amacındayken yarı yolda kalmaktan korktuğu için böyle davranır. Nitekim eskiler "Sevgili eşiğinde can verene gıpta edilmez, asıl sağ kalana gıpta edilir" derken bunu söylemektedirler.
İmdi, aşk bahsinde "görme"nin temeli Kalu Bela'ya; "bakma" ise cennete vabestedir. Yani hakiki manada aşkın ne başlangıcı ne de kemali bu dünyaya aittir. Dünyadaki aşk, o hakiki aşkın ancak tadımlık bir görüntüsüdür ki lezzeti de ancak dünya algısına ve beş duyunun dar çerçevesine sıkışıp kalmış olup o güzellikten bir iz, belki bir koku diye güzellere veya güzelliklere tutulup kalma biçiminde tecelli eder. Halbuki cennet lezzetine oranla dünya lezzeti ne derece ise; hakiki güzelliğe ve aşka göre de beşeri güzellik lezzeti işte o derecedir. Nitekim sahih bir hadiste: "And olsun ki Allah cennetliklere, yüzüne baktırmaktan daha büyük bir ihsanda bulunmamıştır." buyurulup "Yüce Allah onlara göründüğünde ve O'nu gördüklerinde, içinde bulundukları nimet ve lezzetleri unutuverirler" diye de te'yid edilmiştir. Dikkat buyurulursa Allah'ın cemalini görenler o sırada içinde bulundukları cennet nimet ve lezzetlerini unutuyorlar. Bu durumda artık dünya lezzet ve nimetlerinin esamisi bile anılmaz.
Fuzulî üstadımız bir gazelinde;
Temâşa-yı cemâlünden nazar ehlini men' etme
Ne sûd ol hûb yüzden kim ana kılmaz nazar âşık

buyuruyor. Aşağı yukarı şöyle demek olur; "Ey sevgili!.. Sana bakma arzusuyla yanıp tutuşanları yüzünün güzelliğine bakmaktan men etme. Âşıkın bakmadığı bir güzel yüzden ne yarar gelir, öyle bir güzel neye yarar!?.." Şairin bu cür'etli ifadesi aslında derin bir imanın da göstergesidir. Zira bir şey eğer bilinmez veya tanınmazsa, yok hükmündedir. Nitekim Allah bu cihanı kendi güzelliği bilinsin diye yaratmış, bunun evvelinde yüzünü "göster"miş, geri kalanında da kullarını "bakma" vaadinin derecelerine göre derecelendirmiştir. Böylece kendi güzelliğini âşıkın gözü ile görüp yine kendi değerini ortaya koymuştur. İnsanın bütün vazifesi Sevgili'nin değerini bilmektir ki orada âşıklar derece derece, kademe kademe, sınıf sınıf ayrılırlar. Değeri bilinmeyen bir güzellik elbette yok hükmündedir. Bunun beşeri boyutta bir ifadesini Âşık Veysel'in
Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa

dizelerinde buluruz. Bir güzelin güzellik derecesi yüzünde, yanağında; gözünde, dudağında belirmez, ancak âşıkın kalbinde belirir. İşte bu yüzden bir güzele güzelliğini veren şey âşıklarının keyfiyet veya kemiyet bakımından çokluğundadır. Öyle ki sevgilinin güzelliği sevenlerinin sayısı; aşk da onun uğrunda yapılan fedakârlıkların derecesiyle ölçülsün.
Ruh, kalp ve can bu aşk hedefine doğru en hakiki yolu izlemekten mesul olup aslî vazifeleri, kulu "görüş"ten "bakış"a yükseltebilmektir. Nitekim âşık, dünyada bunu başarabildiği ölçüde bahtiyar olur. Çünkü "görme" ile "bakma" arasındaki bütün bu lezzetleri elde etmeye vesile olacak lezzet, dünyada da mutlak olarak en büyük lezzettir ki onun adına "tapma" denir; yani Sevgili'ye kul olma.
Sonuç şu: İnsanlar ancak sevdalı âşıklardır ve sevmeyende hayır yoktur.

[LAF OLSUN DİYE] Mecnun'un bir şiirinden

Mecnun lakabıyla bilinen Amiroğullarından Mülevvah'ın oğlu Kays, çöllerde, sahralarda Leyla'nın aşkı ile divane dolaşırken kendi halini anlatan şiirler söyler, ona yolu uğrayanlar bu şiirlerden okumasını ister, şiirler okundukça dört bir yana yayılır, böylece Leyla adı daha çok bilinirmiş. İşte o şiirlerden bir parça:
Toplumda ve tenhada, gece gündüz, yirmi sene, insanların Rabbine dua ettim;
Leyla'nın da benim çilem gibi çile çekmesi, benim sevdiğim gibi sevmesi için...
Yahut benim halimi anlaması veya bana acıması için...
Allah duamı kabul etmedi. Bu yolda benim aşkımı bir geçen de olmadı... Oysa beni bitiren şu aşk yüreğimde artırıldı da artırıldı...
Aşk her âşıkın kalbinde eskiyor; Leyla'ya olan aşkım ise ben yaşadıkça tazelenmekte...
Rabbim! Artık beni ona sevdir, veya bana onunla şifa ver. Yoksa kalbimin çektiği çileden artık dinlendirileyim, Rabbim!...

[BERCESTE]

Ah eden kimdir bu saat kuytuda
Sustu bülbüller hıyaban uykuda
Şimdi ay bir serv-i sîmîndir suda
Esme ey bâd esme cânân uykuda
(Serv-i sîmîn = gümüş servi)
Faruk Nafiz Çamlıbel


İskender Pala-Zaman