Birine “sevgi yazarı” derlerdi; o da garip, aldanırdı bunlara...

Elmanın tatlısı da biberin acısı da aynı topraktan, uyanmak lazım...
Ve beşiğin tahtasıyla tabutun tahtası aynı ağaçtan...
Nemrut ile hazret-i İbrahim aynı havayı soluyor, Firavun’la hazret-i Musa aynı toprağa basıyor, Ebu Leheb ve hazret-i Ömer’i aynı yağmur ıslatıyor...
Şu işe bakın ki; bakan gözün biri görüyor biri görmüyor...
Nasibe bakın!

İlk sınıfta öğrendiğimiz suyun halleri gibiyiz:
Buz gibi katıyız önceleri...
Su gibi yumuşuyoruz sonra...
Ve buhar olup uçuyoruz;
Yağmak için bir başka mekâna!..

Sevgi yazarı, derlerdi garibin birine; inanırdı. Öttüğü için güneş doğuyor sanan horozlar gibi de sevinirdi!
Meğer, ne imiş sevgi!..
Otuz yıl okuyup, on yıl yazmak gerekiyormuş; öğrenmeye başlamak, yani diz çöküp susmak için!..

Ömürler, sıcak bacadan giren dolununki kadar...
Dolu, veya boş!..
Ve yine sıcak bacaya düşen dolunun buharı gibi, tutulmaz!..

“Bir kimse din kardeşini severse, bu sevgisini ona bildirsin!” hadis-i şerifinden yola çıkılarak yazılmış olan bu mektup, kendine açılan kalplere sıcacık bir mühür vuruyor...

Eşek çalısının dikeni de, mis kokulu pembe gül yaprağı da aynı yerden; elmanın tatlısı da, biberin acısı da aynı topraktan geliyor...
Ama toprak; talebe göre veriyor acıyı-tatlıyı!..
İnsanları yakacak olan biber, elmanın ve üzümün yediği sofradan besleniyor!

Söylenen “sevgi” bile olsa, her ağızda başka mana kazanıyor?..
Çünkü; seviyorum diyen, sevildiğini duyan, aldatmaya çalışan, aldanmayı bekleyen ve daha nicelerinin sarmaş dolaş olmasından çıkan sonuç: Harfler-kelimeler değil, niyetler önemli!..

Kullanıldığında atılacak bir mendilin kağıdıyla, geleceğe müjde taşıyan bir mektubun kağıdı nasıl aynı kıymette olur?
Yani sen, bilirim diyene değil;
Bildiğinden emin olunana sor yolunun adresini!..