+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 11

Konu: Hayat İçinde Nilay

  1. #1
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart Hayat İçinde Nilay

    Aslında güzel de sayılırdı.. Aynalarda kendini taktir ettiğine karşılık, arkadaşlarının da ifadeleriyle, kendi hakkında ki kanaati kesinleşmişti. Evet güzeldi… Sarmaş dolaş aynalı bir gün daha başlıyordu… Bahar iliklerine kadar bahardı…


    Kışın o soğuk günleri geride kalmış, güneş mevsimin kıvamında, torağı havayı varlıkları keşfe açıyordu… Sevinçli çok sesler kulaklarda dolaşıyordu… Aylardır uzak kalınan kuş sesleri ve böcek hareketleri, hayata keyif katıyordu…


    O pek bu değişimlerle ilgilenmiyordu… Nereden duyduysa ”Çok can sıkıcı” sloganını neredeyse her şeye karşı kullanıyordu… Müzik sıkıcı, hayat sıkıcı, arkadaşlar sıkıcı, anne sıkıcı… Bütün bu sıkıntılara rağmen bu sıkıcı ortamdan uzaklaşmayı deneyemiyordu. Çünkü bir rahatlık seçeneği yoktu.. O bunun bile farkında değildi.. Sadece sıkılıyordu… Bu hali aslında sıkıntıyı hiç ilgilendirmiyordu.. Sıkıntı denilen şey, gerekçesiz hiçbir sıkıntıya aldırmıyordu…

    O saçlarının bakımını yaptıktan sonra onları kapamaktan da sıkılıyordu… Açmak desen ona da cesaret edemiyordu… Görünüşte kimse onu zorlamamıştı… Bu dini konularla ilgili; babaannesinden başka bir eğitim hatırası yoktu… Eşarbını tutar tutmaz, ninesi hayaline gelirdi… O beyaz büyük namaz örtüsüyle… Tebessümüyle bir elif cüzü, bir de Sübhaneke… Ondan yadigâr kaldı bu örtünmek herhalde diye düşündüğü olur, bir türlü vaz geçemezdi de… Belki istemezdi de… Bazen ondan bir kuvvet alırdı… Başını bağladığı bu bezcik sanki hayatın bağıydı… Yine de baskın hissi bazen galip gelir, terk edemediği bu alışkanlığına bulanıklar yamar dururdu…

    Dışarı çıkmak için hazırdı…Arkadaşı davet etmiş, önemli şeylerden söz edeceğini söylemiş, gelmesi için söz almıştı…

    Hazırlıklarını tamamladı çabukça… Annesine belirli belirsiz bir tonda;

    —Ben çıkıyorum. Dedi.

    Cevap beklemeden kendini sokağa attı… Annesiyle yaşıyorlardı. Babası o daha çok küçükken dünyadan ayrılmıştı… Babaannesi geçen yıla kadar onlarla beraberdi… Bir maaş ve bir ev bir hayat yadigâr kalmıştı… Annesi çok sakin bir insandı… Çok konuşmaz hatta kendini ilgilendirir görünen konularla da ilgilenmezdi… Alabildiğine mütevekkil duruşu vardı. Bir kaç saksı çiçeği ve anne kalbine sahip, anne olmayanın bilemeyeceği kocaman dünyası vardı… Sessiz sakin bir deniz gibi… Nilay için annesi başörtüsünün mesabesindeydi…

    O annesine çocuğu gibi davranırdı… Anne değildi, annesinin ona itaatini anlayamazdı… İnsanları birbirlerine bağlayan şeyler pek beşeri ölçü içermezlerdi… Hesaplar hep başka minvallerde döner, yakalayana aşk olsundu…

    Başlarının üzerinde bir dam vardı… Dünyanın damına benzemese de… Bazen hayaller yıldızlar yapar tavanlara… Aç açık değillerdi… İyi kötü tencere kaynıyordu… Isınmışlardı bu kışta…

    Geçliğinin baharındaydı Nilay… Annesinin hem kuzusu hem korkusuydu… Dualarının sebebiydi… Yangınlar kavurur yüreğini de bir ah demezdi… Kâinatın en kuvvetli kalbi anne kalbiydi… Bir titredimi, şefkat titrerdi… İnleme kabiliyeti olan her şey inlerdi… Onun hakkında tek temennisi ve tevekkülden tesellisiyle;”hayırlısı”derdi. Başka bir şey demezdi… Bekli de ondan sonra başka bir şey söylenmezdi…

    Kızının her şeyini titizlikle takip ederdi. Bunu ne sözle ne halle hiç belli etmezdi… Beklide ondan; Nilay annesini başörtüsü gibi hissederdi… O bir anneydi… Kederlerini, emellerini gömmüş, hali hazırı okuyor, bir kitap gibi duruyordu…Kızının duyulmayacak tonda söylediğini duymuştu..Bir “hasbuna”ekledi ardından,bir maşrapa su gibi..

    Nilay hızlı adımlarla yürüyordu… Acelenin gerekçesi belliydi… Değişik şeyler işitecekti muhtemel… Yeni bir şeyler girecekti âlemine… Hem dinleyecek hem oda konuşacaktı… Kendini gösterecekti… Hep kendi kendini görmek olmazdı… Kendi kendine konuşmakta…

    Arkadaşının adı Yasemindi..Onunla iyi anlaşırlarımıydı,pek belli değildi…Çok ilişkiler kendinle anlaşabilmenin birliktelikleriydi…O Farklı aynalarda kendini görmekti…Kişilerin pek önemi de olmazdı…Herkes dünyasının baş oyuncusu,diğerleri figüranlardı bir kavle göre…

    Yasemin için Nilay, Nilay için yasemin, bir akim dünyanın sıkışmış meyvesiydi… Hayal aynalarında boyca yansıtıyorlardı bir birlerini…



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


  2. #2
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart

    Neler anlatacağını çokça merakta etmiyordu yaseminin… Hele bir ulaşsındı. Ve ulaştı. Kapının önündeydi. Müstakil evlerin müşterekliğindeydi bir anlamda arkadaşlıkları... Zile bastı. Bir kaç saniye içersinde Yasemin belirdi kapıda.


    —Geldin mi kız dedi. İyiki geldinden kinaye… Gözlerinin içi gülüyordu. Nilaydan daha belirgin şekilde içeriye doğru bağırdı.

    —Anne biz Nilayla gidiyoruz. İçerden gelen ses iç açıcı değildi.”Cehenneme”bölümünü duymuştu Nilay. Birazda yadırgamıştı. Hep böyle yapmazdı, kapıya gelir, bir selam tutuştururdu eline. Her halde çok kızmış diye düşündü. Bir yandan da arkadaşına bakıyordu… Hiç bu kadar sevimsiz gelmemişti ona. Yasemin ondan evvel attı kendini sokağa, bir yandan da umursamaz tavrıyla kolundan çekiştirerek;

    —Boş ver. Dedi. Boş verdiler… Bu boş verin; boşluğuna aldığı kafileye katıldılar. Adeta birbirinin üzerine yıkıldılar… Sokakta akıyorlardı, sellere karışacak dereler gibi… Bu görünüşteki özgürlüğün şımarıklığında epey yürüdüler. Nilay;

    —Nereye gidiyoruz? Dedi.

    Yasemin;

    —Az kaldı. Birazdan görürsün. Mızıkçılık yapmayacaksın, bak baştan söylüyorum.

    Nilay;

    —Ne oldu, neden böyle konuşuyorsun?

    Yasemin;

    —Geldik. Dedi.

    İçerisi görünmeyen bir karanlık bir çerçevenin önündeydiler. Yan tarafta kapı vardı. Kapının varlığı sankiydi. Birçok yazılarla dolu anlaşılmaz eşikti. Büyük bir beşikti… Annesiz…

    Kafeteryalığı belli oldu. Nilay kendince uçarıydı. Önüne konulan birçok şeye meyil etmişti. Ama hiç bu kadar uzaklaşmamıştı dünyasından. Hiç bu kadar yabancılaşmamıştı kendine. Ürkek bir ses tonuyla;

    —Girecekmiyiz? Dedi. Girdiler… Güneş battı… Asit bulutları vardı havada… Binler hurdacının bir araya gelse bu kadar tahripkâr bir sesi üretemeyecekleri gürültü; duvarlara çarpıyor, kulakları tokatlıyordu. Yasemin etrafa bakındı. Aradığını hemen bulmuştu. Yine kolundan çekiştirerek, iki kişinin oturduğu masaya doğru yürüdüler. Gelenleri gördüğünde; iki genç ayağı kalktılar. Yasemin;

    —Merhaba. Naber. Dedi.

    —İyi valla. Senden ne haber. Cevap beklemeden. Bu arkadaş kim?

    Yasemin;

    —En yakın arkadaşım. Nilay dedi. Ve Nilaya; bu engin, arkadaşım. Dedi. Engin;

    —Bu da benim en yakın arkadaşım, Cem. Dedi.

    Yasemin memnuniyetini tokalaşarak bezedi. Cem’in Nilaya uzattığı el biraz oyalandı. Sonra oda memnuniyet ifadesinin buz olduğu bir köşeye çekildi. Buyurlaştılar oturdular. Yasemin Nilayın Kulağına eğilerek, örtüsünü çıkarmasını teklif etti. Nilayın boğazı sıkıldı. Boğuldu. Kalkmak istedi. Kaybolmak istedi. Yer yarılsın istedi. Yasemin onun yüzündeki değişkenliği fark ettiğinde tedirgin oldu.

    —Rahatla diye söyledim. Dedi.

    —Rahatım ben. Dedi Nilay.

    —Ne oluyo ya? Dedi Engin olanı.

    —Yok bişe. Dedi yasemin.

    —Bi durumu var dedi Engin.

    Cemde hazırlanıyordu ki; belirsizlikten belirlilik çıkarmaya. Nilayın hışımlı kalkışı ve süratle kapıya yönelişine yetişecek söz yoktu. Yasemin;

    —Ben seni sonra ararım dedi. Nilayın arkasından koşar adımlarla hareketlendi.

    Nilay güneşle buluşmuştu, zatını görmüyordu ama ışığı sanki başını okşuyordu. Gündüzün güneşi… Ateş böceklerinin kendini aydınlatan ışıklarını karartmıştı. Derin nefeslerle hızlıca yürüyordu. Koşmak istiyordu. Kasavetin ruhuna yaptığı tesir, şefkatine inandığı bir kucağın içinde kaybolmakla belki teskin olurdu. Annesi belki babaannesinin hatıraları… Sesin sürati adımlarını geçmişti;

    —Nilay! Dursana kız. Dedi. Yasemin. Yetişmişti… Onun sesini duyunca biraz rahatladı.

    Yoluna devam etti. Nede olsa arkadaşıydı. Orada kalmadığına sevinmişti. Yasemin yanına gelmişti. Kolundan tutup durdurdu. Kendine çevirdi. Sinirli bir halde;

    —Ne oldu Nilay? Rezil ettin beni. Arkadaşçasına oturup sohbet edecektik, diye ortamı masumiyet perdesiyle sarıp konuşuyordu. Nilayın ona söz olarak söyleyebileceği bir şey yoktu.
    Hatta Yasemin konuştukça kendini suçlu hissetmeye bile başlamıştı. Güvendiği hareketi ,
    ayakları eve doğru gidiyordu. Söyleyecek bir şey bulamıyordu. Buna rağmen her uzaklaştığı adımında biraz daha rahatlıyordu. Yasemin;


    —Konuşsana Nilay. Neden bir şey söylemiyorsun. Nilay sükûnetini bozamıyordu. Yasemin konumunu meşru zemine taşıma gayretiyle devam ediyordu.

    —Biz ciddiyiz kızım. Bir birimizi seviyoruz. Dedi. Nilay susuyordu.

    —Sen aşktan ne anlarsın. Annenle çürüyeceksin. Biraz hayatını yaşa istedim. Ama sana iyilik yaramaz. Nilay sustukça, Yasemin ne dediğini bilmez bir hale giriyordu. Biraz daha yüklendi. Sonra oda sustu. Yan yana yürürdüler. Yol ayrımına geldiğinde Yasemin;

    —Nilay bak bundan Anneme sakın söz etme. Dedi. Bunu söyleyişinde, hala arkadaşmıyızın tonu vardı ya. Ona da bir şeyler yanlış gibi gelmişti. Bir an sanki. Güçlü mazereti vardı seviyordu… Ve ciddiydiler…

    Nilay onun annesinden çekinmediğini biliyordu. Belki biraz saygınlık arıyordu. Kendinin de çekinceleri olduğunu belirtmek istiyordu… Onu araya götüren aşkın kutsallığıydı… O çukurda onu bekleyen de beyaz atlı prensiydi… Saray aksanıyla konuştuğu mekân, tebdil kıyafet bulunduğu bir ortamdı… Nilay bu mazeretli senaryoyu o andan kurtulmak için kabul etti.

    —Merak etme annene söylemem. Anneme de söylemem. Dedi. Ayrıldılar…

    Yasemin karışık duygularla evine girerken, Nilay sanki boşlukta yürüyordu. Sokağına girdi. Eve az mesafe kalmıştı. Samimiyet sesin ahengine sirayet etmiş, insanın ruhunu okşayan derinlikten gelir bir sesleniş işitti,

    —Nilay, Nilay…

    Dönüp baktı. Komşusu Hatice ablaydı. Işıl ışıldı. Hem aydınlıktı hem aydınlatıyordu… Elinden tuttuğu küçük oğluyla ona doğru geliyordu. Hiç bir şey söylemeden yaklaşmasını bekledi.

    Hatice abla geldi;

    —Dalgınsın Nilay bir şey mi oldu?

    —Yok, abla, bir şey olmadı dedi.

    Hatice abla;

    —Bak ne diyeceğim; cumartesi bize gel. Bir kaç arkadaş gelecek sohbet edeceğiz. Hem yeni insanlarla tanışırsın. Güzel olur İnşallah. Dedi

    —Kimseyle tanışmak istemiyorum. Dedi Nilay.

    Hatice Abla;

    —Senin canın sıkılmış. Dedi. Devamla; Yine de sen gel, asla pişman olmazsın…

    Nilay;

    —Abla söz vermeyeyim. Dedi. Gözü Hatice ablanın oğluna ilişmişti. Ne kadar masum diye geçirdi içinden. Ve eğilip o masumiyete sarıldı. Ayağa kalktı. Hatice ablaya baktı. Ağlamaklıydı. Hatice abla şefkatle onu süzüyordu. Göz göze geldiler.

    Tamammı anlamında göz kapaklarını sıktı Hatice abla ve onu Sahibinden istedi. İçli bir yakarıştı, ancak “O”duyardı… Elini tuttu ve sıktı. Bir tebessüm bırakarak hatırasına evine yöneldi.

    Nilay yürüdü eve gelmişti. Kapıyı vurdu. Annesi kapıyı açtı. Kenara çekildi. Nilay içeri adeta süzüldü. Annesi;

    —Nereden geliyorsun kızım? Dedi.

    Nilay;

    —Cehennemden. Dedi…



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


  3. #3
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart

    Annesi bir şey söylemedi. Kızının ardından kapıyı örterek içeriye döndü. Nilay odasına girmişti. Kapının önünde oyalandı biraz. Sonra tekrar geri dönüp salona geçti. Kanepeye oturdu, tülün arkasından dışarı baktı. Uzaklara daldı..

    Nilayın odasında küçük bir masası vardı. Üzerinde biri biriyle uyuşmayan birkaç eşyası vardı. Kalem vardı kâğıt yoktu. Boş bir küçük vazosu vardı, içinde çiçek yoktu. Bir resim çerçevesi vardı içinde resim yoktu…

    Fişi prizde takılı radyo-teybi vardı. Nilay masasının önündeki sandalyesine oturmuştu. Neden bu kadar sıkıldığını düşünüyordu. Odasında gezdirdi bakışlarını, çok boş geldi. "Bomboş" dedi içinden. Dolusu nasıl olur düşündü, yerine bir şey koyamadı. Bazı manzaralar vardır ki; İnsanın hevesi ondan hoşlanmaz da, nasıl olmasını düşünüp bir şey ekleyip çıkarmaya başladığında sonsuz bir probleme atar kendini. Her şey her şeyle öyle bağlı ki…

    Ayağa kalktı, radyo-teybin düğmesine dokundu. Bir kaç saniye öyle dinler gibi durdu ve kapattı. Annemin yanına gideyim düşündü. Öyle yaptı… Annesinin yanına geldi… Elindeki oya işini almıştı annesi… Neyi düğümler durur bilinmezdi… Başını kaldırıp kızına baktı. Güven dolu bir gülümsemeyle;

    "—Gel kızım" dedi.

    Nilay yavaşça annesine doğru yürüdü. Yanına geldi oturdu. Annesi elini omuz başına koydu. Hâlâ tebessüm ediyordu. Nilay annesine baktı, baktı ve kucağına bir düş gibi düştü… Ağladı ağladı ağladı… Titriyordu, bir şeyler söylemek istiyordu, söylenmek ise konuşmak istemiyordu… Geceye heceye, gündüze geçmişe, geleceğe damla damla katkıda bulundu… Annesi bu cemrenin ne olduğunu hissediyor, sadece hamdini ıslatıyordu. Sakin sakin…

    Epeyce öyle durdular ve gözyaşlarını birleştirdiler… Hayat böyle zamanları kaçırmazdı. Hemen bir şeylerle doldurur anlamlanmak isterdi… Ümid sürüsünden o dam’a mahsus kuşlar uçar ulaşırdı… Teselli, bir bardak suya karışır serinletir; kendine uzanan harareti. Öyle de oldu… Nilay;

    —Anne ne oluyor bize? Dedi

    Annesi;

    —Bir şey olmuyor kızım, her ne olacaksa da güzel olacak inşallah. Devamla;

    —Kızım elini yüzünü yıka da gel. Bende çay yapayım. Dedi.

    Nilay kalktı lavaboya yöneldi. Bazen söz dinlemekte olan teselliyi hissetti. İnsan fıtratı, hakkında onun iyiliği için söylenen, istenen, emir edilen şeylere meyyaldi. Elini yüzünü yıkamaya hazırlandı. Dışardan ikindi ezanının sesi geliyordu. Nilay onun hangi vaktin daveti olduğunu değerlendirecek durumda değildi. Sadece duydu… Yıkama eylemi, tatlı bir duyguyla abdeste dönmüştü…

    Salona döndüğünde annesini seccadesinin başında Namaza durmuş gördü. Yanında oda Namaza durdu… Annesi doğru hissetmişti… O sıkıntı ve ağlamalar bir nurani davetin belgeleriydi… İçini namazın huzuruyla birleşmiş büyük nimetle mecz olmuş mutluluk doldurmuştu… Daha da önüne baktı… Duaları daha da ötelerden çıkıyordu…

    Nilay bambaşka ufuklardaydı… Çok karışık değildi… Huzurdu sadece… Sadece huzur olan şey ise HERŞEYDİ… Ömür sermayeleriyle ebedi hoşnutluk için, ibadet musluğuyla gönüllerini doldurdular…

    Dualar yükseldi… Merhamet istendi… İstikamet istendi… İstiaze edildi, zamanın şerrinden. Ve hayır istendi bütün hayırların sahibinden… Seccadelerini felek gibi dürdüler. Orada bir daha sarıldılar. Asr memnun, kevn memnun, bilinen bilinmeyen mesrur… Bir daha ağladılar… Nilay annesinin gözyaşlarını siliyordu….




    Zaman öylece, dolu ve huzur yoğunluğunda akşama yaklaştı… Konuştular oradan buradan… Biri birlerini yeni bulmuşçasına, yâd yadigâr ne varsa hatıralarda ortaya döktüler, paylaştılar… Nilay büyük bir değişikliğin merkezindeydi… Bir şeyler sızıyordu kalbine ve usul bir ihata, istila kuşatıyordu hislerini… Bu delilli bir şey de değildi… Ötelerdendi sanki belki de yakıncacıktı, içten içeydi… Neyse neydi de, bir şeyler oluyordu… Berraklık, duruluk. Bir gözyaşı bir şefkat bunları yapabilirmiydi!… Öyleyse herkesler biraz ağlasındı…

    Asıl mesele; siyahla beyazın ayrılığındaydı… Asıl korku; araları birbirinden kutuplar kadar uzak olanların bir tonda görünmesiydi… Işık İnsanın kendi elinde ise tuttuğu yeri gösterir, ama aydınlık bütünlüğe göre tesis edildiyse her yeri gösterir. O sisteme ait olduğunda hem kişi ışıklanır, hem de o aydınlığın aydınlığında her şey ışıklanır, görünür…

    Nilay bu değişime nasıl uğradığını henüz değerlendirebilir görünmüyordu… Sadece yaşıyordu. Bir olgunluk, bir iyilik yerleşmişti dimağına sadece onu soluyordu…

    Işık böyle bir şey işte.. çok hızlı.. hayat böyle işte,” Akarsu gibi aktığı halde, görünüşte donmuş gibi”… Yaşamakta anlar çok değerlidir de… Bir uyanış anı, bir pişmanlık anı, bir yakarış yöneliş anı, sahibine Burak olabilir… Ümid bu anların hayat kaynağıdır.

    Küçücük sebepler vardır, çok büyük şeylerin teşekkülünün kaçınılmaz lazımlarıdır. Büyük ikramların büyüklüğü, üzerine geldiği şeyden olmadığını gösterir. Neden gibi görünen şeylerin, sadece küçücük şartlar olduğu görülür… Neticeler sebepleri azl eder… Çünkü olmaz olanlar olur… Minicik bir tohuma kocaman bir ağaç sığarmıydı? …

    İşte Nilay böyle bir şart yapmıştı… Bir saygı göstermişti, hatıralarına ve güvendiği doğrulara doğru… Hepsi buydu…

    Bu akşam başkaydı ve gece de başka olacaktı… Bu evde beşinci mevsim yaşanmaya başlamıştı… Perdeler sokağa çekildi… Işıkları saklamak zordu… Buldukları aralardan sızıyorlardı…

    Bu küçük evin iki odasında sabaha kadar hiç karanlık olmadı… Gölgesiz mutluluk semâya yükseliyordu… Semâdan sağnak sağnak bir şeyler iniyordu…

    Erken saatlerdi. Annesi çayı demlemişti. Kahvaltı hazırlanmıştı. Kızını kaldırmak için odasına gitti. Nilay bu kez hiç zorlamamıştı annesini, onca uykusuna rağmen bir tebessümle çağrısına cevap verdi annesinin… Kahvaltıya hazırlandı… Yeni bir gün, yeni bir hayatla başlayacaktı.



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


  4. #4
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart

    Aslında ne yapacağını bilmiyordu… İçindeki bu iklim ne kadar devam edecekti? Nereye kadardı? Belirsizlik ona bir başıbozukluk hissini vermiyordu… Akışına bırakmak gerekli dedi belli belirsiz, akışına…

    Yinede biraz sıkıntılıydı… Değerlenmek istiyordu değerlendirmekle… İşlemek istiyordu zamanı hem zamanda işlenmekte… Anneme yardım edeyim diye geçirdi içinden, yapacak bir şey yoktu… Odam diye düşündü. Şu an kendimle baş başa kalacak durumda değilim dedi… Böyle yoğunlaştıkça daha da sıkılmıştı. Bir yerlere gideyim dedi. Nereye gidecekti. Yasemin geldi aklına. Hemen bu düşünceden sıyrıldı.Kapı çalıyordu. Yerinden fırladı. Annesinin önüne geçti. Annesi şaşırmış öylece bakıyordu. Nilay hiç kapı açmazdı. Gerçi bu evde pek de kapı çalmazdı. "Kim o?" demeden açtı kapıyı. Yüzü aydınlandı çağladı içi.. Bir şey de söyleyemedi. Annesi;

    —Kim geldi kızım? Dedi.

    Nilay;

    —Hatice; Hatice ablam. Dedi.

    Annesi;

    —Alsana içeri kızım. Dedi

    Onlarsa… Biri Ablam deyişinde, diğeri Kendine Ablam denişindeydi. Nilay;

    —Buyur abla hoş geldiniz. Dedi

    Hatice abla, bir şeyler olduğunu hissetmişti… Güzel şeyler olmuş dedi içinden… Sürur dışına vurmuştu Nilayın… Yüzü ümit parlıyordu…

    Hatice abla;

    —Hoş bulduk. Dedi.

    Karşılamalar yapıldı. Salona geçtiler. Hatice abla Nilayın Annesiyle konuşuyor, oradan buradan bir şeylerden bahs ediyorlardı. Nilay gözlerini Hatice abladan ayırmıyordu. Öyle dikkatli bakıyordu ki; Annesi bile hissetmişti. Hatice abla da durumun farkındaydı. Susmak zorunda kaldılar.

    Hatice abla;

    —Sen nasılsın Nilay? Dedi.

    Nilay;

    —İyiyim abla, hem de çok iyiyim. Dedi; nedenini çözemediği iyilikten söz ederken.

    Hatice abla içinden bir hamd çekti.

    —Benim fazla vaktim yok, çocuğu komşuya bıraktım. Seni bir göreyim istedim. Hem de yarın Cumartesi bize gelsen. Dedi. Nilay sözün gerisini dinleyemedi,

    —Tabi abla, severek isteyerek geleceğim. Dedi.

    Hatice Abla;

    —İnşallah. Dedi.

    Annesi de;

    —İnşallah dedi. Nilay bu İnşallah’a gönülden eşlik etti.

    Hatice abla kalktı. Nilay da annesi de kalktı. Kapıya yöneldiler. Vedalaştılar. Hatice abla hayli şaşkındı. Böyle bir değişimin bir hikâyesi varsa dinlemek isterdi. Aslında hikâyesi kolay tarif de edilmezdi. Sebepler alanı terk etmişler, bir iz de bırakmamışlardı… "Allah’ın lütfu" dedi. Evine doğru yürüdü.

    Kapıyı örttükten sonra Nilay, Annesine sıkı sıkı sarıldı. Annesi de ona… Bu anları kaçırmak istemiyordular… Mutluluğu yakalamışlar bırakmak istemiyorlardı.

    Nilay,

    —Anne çok huzurluyum dedi.

    Annesi;

    —Allah daim etsin. Dedi.


    Yarına çok vardı…



    Allah Nasip etsindi… Saatler, günler, aylar yıllar, asırlar geçmişti… Güzel geçsindi de varsın ömür de geçsindi. Baki meyveler vererek, asli vatanına gitsindi…

    Hürriyet buydu… Vicdanın ezilmediği, bir uğursuzluğa mahkûm olmadan, kalbin derece-i hayatında yaşamaktı… Heveslerin ve onunla gelen anlamsızlıktan kurtulmaktı özgürlük… Meşru daire keyfe kâfi idi. Harama girmeye hiç ihtiyaç yoktu… Hem çoktu da müşterisi, onlardan olmaya gerek yoktu…

    Bu ömür denilen geçitte, başkaların nazarına olmadığın gibi görünmek tuzağı, çokları yuttu… Pişmanlık kapısını kapayıp, isyan kapısını açtılar… Ve battıkça battı insanlar…

    Bir çare yok muydu; bu karanlık ve ebedi yalnızlığın açtığı yaraya ilaç sürecek? Kimse yok muydu, bu –Severek isteyerek bilerek- düşülen çukurdan insanları çıkaracak bir yardım eli… Yok muydu müptelalık derecesine gelen bu yapışkan arzuları yenecek ve bu griliği dağıtacak bir ışık…

    Bütün noksanlıkların feryadıydı bu… Kimi yüzüne gözüne sürüyordu bu çamurları…Yaratılış gerçeği asla kabul etmiyordu, suni tedbirleri ve teklifleri… Ruhlar o kadar muzdarip ki; bir şeyler olsun da, ne verilecekse verisind e bu manasızlık alsın başını gitsin…

    "Niye dönüyor dünya, ben niye varım? Allah aşkı için bilen varsa söylesin" dedi; dehrin deresinde, yokluk, hiçlik felsefesinden bunalmış fikirler… Bu sesler ve arzular öyle güçlüydü ki; bir şeyler harekete geçti…

    Zaten geçerdi de…Mana açlarını bulsundu bu meydanı deveranda,hidayette de israf yoktu…

    Bu süslü cadıların, uçmaz süpürgesi diyecekler… "Her lezzet-i gayri meşruda binler elem var" diye söyleyecekler vardı elbet… Ve Varlar da…

    “Bir yangın var içinde evladım yanıyor,imanım tutuşmuş yanıyor,onu söndürmeye gidiyorum”… dan nasipliler var çok şükür… Arayışların köşe başları bunlarla tutulmuş… Güvende arayanların yalnız zannettikleri kalpleri…

    Hatice abla da bunlardan biriydi…

    Zayi olmasındı halinden memnun olmayanlar… Her sorunun cevabı vardı ya, sorsa ya insanlar… Böyle muntazam ve mükemmel âlem hiç, yolunu şaşırmış düşüncenin gösterdiği gibi olurmuydu… Hiçbir gün bir gül görmedi mi insanlar… Yoldular papatyaları anlayamadılar…

    Bir kuş ötmedi mi kulaklarına da sağır oldular… Onlar gözlerini kapadılar ve tıkadılar kulaklarını, bu tanıtım seslerine… Kör oldular sağır oldular… Kırdılar döktüler lalezârı… Talan ettiler masum manzaraları… Hâtem (c.c.) de ebediyen mühürledi onları…

    Bunlara kulak verenler de oldu.. Onlar gibi yapanlar da.. İnsan aldanır bazen sarhoş dessasa; aldatıcılara… Ama beğenmediler… İnanmadılar onlara…

    Çünkü mutluluk yoktu onların oyunlarında… Kullanıp bir köşeye attılar insanları… Hep yalnız öldü şarkıcılar…

    Öyle gariptir ki; oynayan-oynatan gidiyor da, oyun devam ediyor.. Hep birileri bu meş'um sahneye sahip çıkıyorlar…

    Bu oyundan oyun dışı kalanlar ve kaçanlar, bu senaryodan sıkılanlar gerçek hayata koştular. İşte oradaydı Said'ler Hamza'lar… Oradaydı Nesrinler, Hatice ablalar… Yol lambalarının ellerinde nurlar; isteyene uzattılar…

    Sabah olmuştu… Zaten bugün sabah lazımdı, gündüz elzemdi…



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


  5. #5
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart

    Felek geleceğe kürek çekiyordu… Üzerindeki sakinleriyle arz bir vakti muayyene dönüyordu. Ve kayıyordu zaman yıldızlarla beraber…

    Her devrinde adına arz denilen bu mevlevinin, ebedi manzaralar dokunuyordu ve etrafı çiziliyordu büyük bir dairenin… Hudutları belirleniyordu meydan-ı haşrin… Kıymetliydi saniyeler; -Aman ne yaptım ben!- ile bile meşgul olmayacak kadar…

    Nilayın heyecanına heyecan katmıştı sabah… O da ışımıştı vakitle beraber… Saat doluncaya kadar, evde neredeyse dokunmadık yer bırakmamıştı. Öğlen ezanı ile beraber seri bir şekilde namazını kıldı. Annesi onun bu hareketliliğini sadece tebessümle seyrediyordu. Nihayet vakit geldi.

    Çabukça hazırlandı, son kez aynaya baktı. Bu sefer güzelliğini kalbine fısıldayan sesi duymadı. Çok daha hoşnut olduğu bir his ile hislendi kalbi. Elleriyle düzeltirken örtüsünü, o perdenin arkasında bir memnuniyet sanki başını okşuyordu. Duygularına sirayet eden mesruriyet sanki ebediyen yeterdi…

    Bir solukta Hatice ablalara varmıştı… Biraz çekingenlik hissetti. Bununla uğraşacak vakti yoktu. Üç katlı binanın, orta katıydı Hatice ablanın oturduğu ev… Zile bastı. Bir kaç saniye sonra, otomatiğin sesiyle dış kapı aralandı. Bir an durakladı.. Ne yapıyordu?.. Şimdi ne olacaktı?..

    Daha önce bir iki sefer uğramıştı sadece; bayram seyrandı.. Ne kadar tanıyordu ki? Geri dönse miydi? gibi, mesnetsiz bir çok meselenin vehmi taarruz etmişti… Sanki bir şeyler; bir şeylerini kaybetmenin telaşındaydı…

    Nilaya bir sıkıntı bastı, avuçları terledi. Tereddüdü arttı. Bütün o sevimli telaşı, şimdi ona ağırlık veriyordu. Yukarıdan aşağıdaki hareketsizliğe bir ses düştü;

    "—Kim o?"

    Hatice ablanın sesiydi. Nilay tam cevap verecekti, Hatice abla bir daha seslendi;

    "—Kim o?"

    O anda oradan kaçmak istedi. Kaybolmak hiç gelmemiş olmak daha iyiydi. "Hayırlı işlerin muzır manileri olurdu.” Yukarıdan aşağıya merdivenlerden ayak sesleri gelmeye başladı. Aynı anda arkasında iki siluet hissetti. Dönüp baktı. İki genç kız gördü. Tanır gibi oldu. Başını tekrar kapıya çevirdi. Herşey birbirine yaklaşmıştı. Genç kızlardan biri;

    "—Abla sohbete mi geldiniz?" Dedi. Nilay ona cevap vermek üzereydi ki, Hatice abla kapıya gelmişti. Üçünü görünce, tebessümle;

    "—Hoş geldiniz. Haydi yukarıya. Burada ne bekliyorsunuz." Dedi

    Bir şey söylemediler.. Yukarıya doğru çıkmaya başladılar. Hatice abla Nilayın koluna girmişti. Merdivende beraber huzura yürüyorlardı. Nilay utanıyordu. Telaşının ve kararsızlığının temelinde bu vardı. Evet, evet öyleydi. Yoksa neden öyle şeyler hissetsindi. Öyle düşündü alel acele. Çünki; öyle sıkılmaktan çok sıkılmıştı.

    Eve girdiler. İçeride, hamur işlerinden karma bir koku vardı. Hatice abla mihmandarlık yaptı salona geçtiler. İçeride Hatice ablanın kayın validesi Emine Hanım vardı. Yanında torunu Muhammed.. Bir poğaçanın kenarından koparıp yediriyordu. Nilayın arkasından giren kızlar ard arda;

    "—Selamünaleyküm." Dediler. Emine hanım onlara baktı;

    "—Aleykümselâm" dedi. "Aleykümselâm Şifanur kızım hoş geldiniz." Devamla;

    "—Sende hoş geldin Lahura kızım" dedi. Ellerini öpmek için Emine hanıma yöneldiler. O onlara doğru kalktı.

    Emine hanım;

    "—Kızlar ellerim yağlı biraz. Bu yaramaz yemek yemiyor böyle peşinden koşuyoruz bu yaşta." Dedi. Gözü Nilaya ilişti. Nilay ayakta önüne bakıyordu. Emine Hanım, Şifanur’a dönerek;

    "—Arkadaşınız mı?" Dedi. Lahura Şifanur'dan önce davranarak;

    "—Evet, Emine teyze arkadaşımız" dedi. Hatice abla ortamı izliyordu. Nilayın sıkılması onu biraz üzmüştü. Rahatlasın istiyordu.

    Hatice abla;

    "—Anne İlerideki komşumuz Lütfüye hanımın kızı Nilay" dedi. "Hani Rahmetli Müzeyyen teyze vardı, onun torunu.."

    Emine hanım;

    "—Tamam, tamam" dedi hatırlayarak, "Sende hoş geldin kızım."

    Nilay belirli belirsiz.

    "—Hoş bulduk" dedi.

    Hatice abla;

    "—Buyurun çocuklar oturun" diyerek yer gösterdi.

    Evin ufak çocuğu aralarından kaçtı, Emine hanım peşinden "-Ah haylaz" diye çıktı. O küçük hareketlilik havayı biraz daha yumuşattı Nilay için.. Oturdular.

    Emine hanımın sohbete pek katılmazdı. Gençler rahat etsin derdi. Yan odada tesbihi elinde otururdu. Bir yandan tesbih çeker bir yandan da torununu çekiştirirdi. Sohbet sonunda Kur’an ziyafetini kaçırmaz içeri girer, eşiğe ilişir huzu-huşu içinde dinlerdi.

    Şifanur'la Lahura'ya ayrı bir sevgisi vardı. Bu eve değişik insanlar gelirdi de, onlar, onun için başkaydı. Bu iki kuzen, Kur’an hıfzıyla meşgul oluyorlardı. Emine Hanım onlar için;

    “-Bu yaşta kendilerini muhafaza ederek, Dimağlarına ve kalplerine Kur’an koyuyorlar.. Emsallerinin halleri perişanken bunlar Kur’an-a Hizmet ediyorlar, Hakikatinin dersinde de bulunuyorlar. -İki Kanatlı bunlar-" derdi… Hem sever hem de sevdirirdi. İslama İmana hizmet edecekler deyip onlarla iftihar ederdi.

    Onlar oturunca Hatice ablada oturdu. Nilay sehpanın üzerinde duran kitapları süzüyordu. Ne güzel görünüyorlardı. Yaldızlı yazıları vardı. Kıpkırmızıydı. Saydı; bir daha saydı.

    Hatice abla;

    "—Kızlar Nilay'la tanışıyor musunuz? Komşumuz" dedi

    Bir birlerinin yüzlerine baktılar. Aslında Şifanur da Lahura da Nilay’ı tanıyorlardı. Yakın oturuyor sayılırlardı. Nilay kimseyle ilgilenmezdi. Bir türlü konuşamamışlardı. Onu burada görünce sevinmişlerdi. Çünkü Nilay onlar gibi giyiniyor, onlar gibi görünüyordu.

    Ama ne Kandillerde, ne mevlütlerde, ne sohbetlerde, ne de mukabelelerde göremiyordular. Nilay onlardan birkaç yaş daha büyüktü.. Ve Nilay da onları tanıyordu. Onların bu beraberliğini için için takdir eder, "keşke böyle kardeşim olsa" derdi. Onları kuzen olduğunu öğrendiğinde, daha da özel bulmuştu onları…

    Bugün farklıydı… Tozlu hatıralarla bir günden ziyade, yepyeni bir günde yeniden başlamayı hepsinin gönlü kabul etti. Tanıştılar tekrardan,” Kalu bela’dan” dünyaya uzanan tanışmanın bir dahasın da buluştular…





    Bir besmele çekildi gönlere..Bir salavat salındı…Bir iz düştü binlerce yıllık… Birkaç çift göz vardı kamaşacak… Birkaç yürek vardı çırpacak ve bilmedikleri kalplerle ebedi devamlı levhalarda görülecek…

    Hatice abla Kırmızılardan bir kırmızı almıştı eline;

    —Çocuklar biz başlıyalım. Gelenler olursa da devam ederiz. Hele bir yarım saat okuyalım. Sonrası muhabbet-çay var. Neler yaptım size neler. Dedi.

    Kabul anlamında başlarını salladılar. Nilay kitaba dikkat ediyordu. Kalıncaydı. Hatice ablanın eli yazıyı kapamış sonrasında da altta kalmıştı. İsmi neydi acaba?

    Hatice abla;

    —Çocuklar; Risale-i Nur Külliyatından, SÖZLER kitabıdır.Birinci sözden başlayacağız inşallah. dedi. Bu söz ki diye devam etti; Hep BİRİNCİ SÖZ’dür dedi. Ve okumaya başladı.

    “BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı haliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

    Okuyarak devam etti. Kapı çaldı. Hatice abla Kitabı Şifanur’a verip kapıya yöneldi. Şifanur devam etti. Okundukça kapı çaldı. Çaldıkça okundu. Şifanur Lahura'ya verdi. O da okudu… İçerisi kalabalıklaşmıştı. Nilay her satırda daha da bir rahatlıyor, her sahifede fıtratına olan bu yolculukta hafifliyordu. Eser diyordu ki;

    “İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

    Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.

    Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar.

    Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.

    Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş'e içinde zikirhaneler...

    Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah'a şükreder.

    Diyor ve yaralara merhem sürüyor, dayanılacak kapının güzelliğini söylüyor.. İşin ilginci; İkna ediyordu. Doğruydu.. ne denirdi ki? AMENNA’dan başka… Nilay iyice rahatlamış, bitmesin istiyordu… Her kelimesini anlamasa da bir mutluluk hissediyordu. Ders devam ediyordu;


    ÜÇÜNCÜ SÖZ;

    “İBADET ne büyük bir ticaret ve saadet, fısk ve sefahet ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

    Diyerek büyük hakikatler temsil lisanıyla akla yakınlaştırılıyordu. Hikâyeciklerle kabule müheyya ediliyordu. İhtiyaç içindeki idrakler bu ifadeleri adeta yutuyordu;

    “İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki, o iki yolcu, biri mutî-i kanun-u İlâhî, birisi de âsi ve hevâya tabi insanlardır. O yol ise hayat yoludur ki, âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider.

    O çanta ve silâh ise, ibadet ve takvâdır. İbadetin çendan zahirî bir ağırlığı var. Fakat mânâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, tarif edilmez. Çünkü âbid namazında der: "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah." Yani, "Hâlık ve Rezzak Ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat Onun elindedir.

    O hem Hakîmdir, abes iş yapmaz; hem Rahîmdir, ihsanı, merhameti çoktur" diye itikad ettiğinden, herşeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar görür. Rabbisine iltica eder, tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. Îmânı ona bir emniyet-i tamme verir.

    Diyor ve devam ediyorlardı;herkes kendinden bir şeyler bulmanın hazzı ile sükünet içinde sekinet buluyordu.

    DÖRDÜNCÜ SÖZ;

    “NAMAZ ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masrafla kazanılır; hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, gör:


    BEŞİNCİ SÖZ;


    “NAMAZ KILMAK ve büyük günahları işlememek ne derece hakikî bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münasip bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

    Diyerek, dünya hayatının mahiyetinden ve vazife-i insaniyetten bahisle;
    “Demek, ey nefsim, eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan ve ona daim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksat yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakkın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.

    İşte sana iki yol-istediğini intihap edebilirsin. Hidayet ve tevfiki Erhamü'r-Râhimînden iste.

    Okudular…Ve Fatihaladılar…Yarım saat olmuştu…Şifanur, lahura'yla Hatice ablanın peşinden mutfağa geçtiler.

    İçeride koyu sohbet başlamış herkes bir biriyle hasret gideriyordu. Nilay yakın gelenleri öyle sima olarak tanıyordu. Fakat kimseyle konuşacak bir şeyi yoktu. Ama o, bundan sıkılmıyordu… Böyle insanların sohbetlerini seyretmek bile güzeldi.

    Hatice abla Lahura'ya Nilay'ı çağırmasını söyledi. Lahura Nilayı işaretle çağırdı. Hatice abla onunda bu ikrama karışmasını daha da rahatlamasını istiyordu. Öyle de oldu.

    İkram malzemelerini topladılar. İkinci ders için hazırlandılar. Nilay bunu bilmiyordu…Şifanur; tekrar kitap okunacağını kulağına söyledi. Eliyle de Nilay'ın elini tuttu… Nilay'ın kalbinde ılık ılık bir şeyler akıyordu. Lahura da geldi. Yanlarına oturdu. Nilay'ın öbür elini de o tuttu.


    Bu Öyle tutmaktı ki; Ebede kadar bırakmamaktı…



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


  6. #6
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart

    Hatice abla;

    —Zuhal dedi. Kardeşim ikinci dersi okurmusun?

    Zuhal Hanım;
    —Tabi Ablacığım dedi. Ders kürsüsünde bekaya bir manzara vermek için eline kitap aldıktan sonra;

    —Kardeşler bu Kitap Asayı Musa’dır. Üstadımızın mühim derslerini ihtiva eden bu kitaptan, üstadımız Bediüzzamanın şefkatine ayine olan derslerden okuyacağız inşallah. Dedi.

    Euzü Besmeleyle istiaze ve istinad temennisiyle, salâvatladırlar bu kuşağı ve başladılar, kör hissiyatı-gör hissiyat-yapmak için ders makamında duaya…

    İkinci mesele den başladılar ve Üçüncü meselede dikkat kestiler;


    Üçüncü Mesele;

    Gençlik Rehberi’nde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:

    Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azab çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar.. kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.

    Evet gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasılki bu yaz ve güzün âhiri kıştır. Öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalalet ve sefahetin elli-altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru’ keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.

    Ben o Eskişehir hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken sefahet ve dalaleti tervic eden bir şahs-ı manevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi: “Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz, bize karışma.”

    Ben de cevaben dedim: Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalalet ve sefahete atılıyorsun, kat’iyyen bil ki: Senin dalaletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve madumdur ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalalet yoluyla senin başına ve varsa ve ölmemiş ise kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi; gelecek istikbal zamanı dahi itikadsızlığın cihetiyle yine madum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan bîçarelerin başları, ecel celladının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihane cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder.

    Eğer dalaleti ve sefaheti bırakıp iman-ı tahkikî ve istikamet dairesine girsen iman nuruyla göreceksin ki; o geçmiş zaman-ı mazi madum ve herşeyi çürüten bir mezaristan değil, belki mevcud ve istikbale inkılab eden nurani bir âlem ve bâki ruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle değil elem, belki imanın kuvvetine göre Cennet’in bir nevi manevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi; gelecek istikbal zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki iman gözüyle görünür ki; saadet-i ebediye saraylarında hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahman-ı Rahîm-i Zülcelali Ve’l-ikram’ın ziyafetleri kurulmuş ve ihsanlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyat var diye iman sinemasıyla müşahede ettiğinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek hakikî ve elemsiz lezzet, yalnız imanda ve iman ile olabilir.

    İmanın bu dünyada dahi verdiği binler faide ve neticelerinden yalnız birtek faide ve lezzetini, -bu mezkûr bahsimiz münasebetiyle Gençlik Rehberi’nde bir haşiye olarak yazılan- bir temsil ile beyan edeceğiz. Şöyle ki:

    Meselâ senin gayet sevdiğin birtek evlâdın sekeratta ölmek üzere iken ve me’yusane elîm ebedî firakını düşünürken; birden Hazret-i Hızır ve Hakîm-i Lokman gibi bir doktor geldi, tiryak gibi bir macun içirdi. O sevimli ve güzel evlâdın gözünü açtı, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferah veriyor anlarsın.

    İşte o çocuk gibi sevdiğin ve ciddî alâkadar olduğun milyonlar sence mahbub insanlar, o mazi mezaristanında -senin nazarında- çürüyüp mahvolmak üzere iken; birden hakikat-ı iman, Hakîm-i Lokman gibi o büyük i’damhane tevehhüm edilen mezaristana kalb penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştan başa bütün ölüler dirildiler.

    Ve “Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz” lisan-ı hal ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçler ve ferahları, iman bu dünyada dahi vermesiyle isbat eder ki: İman hakikatı öyle bir çekirdektir ki, eğer tecessüm etse, bir cennet-i hususiye ondan çıkar; o çekirdeğin şecere-i tûbâsı olur dedim.



    O muannid döndü dedi: “Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.”

    Cevaben dedim: “Hayvan gibi olamazsın. Çünki hayvanın mazi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar. Hâlıkına şükreder. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, birşey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister, fakat o his dahi gider. O elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet, bir şefkat-i İlahiye, gaybı bildirmemektedir ve başa gelen şeyleri setretmektedir. Hususan masum hayvanlar hakkında daha mükemmeldir.

    Fakat ey insan, senin mazi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr-i gaybdan hayvana gelen istirahattan tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firaklar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler; senin cüz’î lezzetini hiçe indirir.
    Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Madem hakikat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul veya aklını imanla başına al, Kur’anı dinle. Yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi safi lezzetleri kazan!..” diyerek onu ilzam ettim.

    Yine o mütemerrid şahıs döndü dedi: “Hiç olmazsa ecnebi dinsizleri gibi yaşarız.”

    Cevaben dedim: “Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsın. Çünki onlar bir Peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemalâta medar bazı seciyeleri bulunabilir.

    Fakat bir müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve daveti umumî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir Peygamberi, hattâ Allah’ı kabul etmez. Çünki bütün Peygamberleri ve Allah’ı ve kemalâtı onunla bilmiş.

    Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar. Ve hiç bir Müslüman, hakikî Yahudi veya Mecusi veya Nasrani olmaz. Belki dinsiz olur, seciyeleri bozulur; vatana, millete muzır bir halete girer.” isbat ettim. O muannid ve mütemerrid şahsın daha tutunacak bir yeri kalmadı. Kayboldu, Cehennem’e gitti.

    İşte ey bu Medrese-i Yusufiyede benim ders arkadaşlarım! Madem hakikat budur. Ve bu hakikatı Risale-i Nur o derece kat’î ve güneş gibi isbat etmiş ki; yirmi senedir mütemerridlerin inadlarını kırıp imana getiriyor.

    Biz dahi hem dünyamıza, hem istikbalimize, hem âhiretimize, hem vatanımıza, hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan iman ve istikamet yolunu takib edip, boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde Kur’andan bildiğimiz sureleri okumak ve manalarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazaya kalmış farz namazlarımızı kaza etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishaneyi güzel seciyeli fidanlar yetiştiren bir mübarek bahçeye çevirmek gibi a’mal-i sâliha ile hapishane müdür ve alâkadarları, câni ve katillerin başlarında zebani gibi azab memurları değil, belki Medrese-i Yusufiyede Cennet’e adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezaret etmek vazifesiyle memur birer müstakim üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız.

    Zuhal Hanım dersi Âlemlerin Rabbine hamd ile bitirdi. Bir Fatiha daha okundu. Şifanur ile Lahura bir Aşr-i Şerifi paylaştılar… Emine teyze her zamanki yerindeydi…



    Yavaş yavaş vedalaştılar. Nilay, Şifanur, Lahura sonraya kalıp Hatice ablaya bütün ısrarlarına rağmen yardım ettiler. Ve evden çıktılar… Hatice abla arkalarından baktı ve uğurladı onları, emanetledi. Emine teyze, bir dua taktı başları üstüne.

    Haftaya diye sözleştiler.Kol kola çıktılar sokağa…Sıkı sıkı yaslandılar bir birlerine ve yürüdüler..Adımlar mutlu…kalpler mutlu…Anneler mutlu…yarınlar mutlu…

    Nilayı evine bıraktıktan sonra, Şifanur ve Lahura da evlerine yöneldiler. Nilay da onların arkalarından baktı… Ne kadar güzel dedi… Evet, güzeldi ama artık Nilay da onlarda ebediyen kardeşti…

    Birazdan ikindi namazının vakti girecekti.… Ve Nilay emindi ki; Bu Namaz çok başka olacaktı…



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


  7. #7
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart

    “Nazar, eşyanın mahiyetini tağyir eder” diyordu Bediüzzaman… "Nasıl bakarsan öyle görürsün, ağlayan bir kalp, dünyayı bir matemhane görür" diye söylüyordu. "Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür güzel düşünen hayatından lezzet alır" diye, bu bakış sentezini işliyordu…

    Bu bakış açısı ve niyeti, öyle, kişisel ve zihinsel bir manatonluğa ait değildi… Kainatla insan arasında fıtri bir münasebeti müesses idi; tesis ediyordu… Hadiseler hayra yorulduğun da er geç hayır göründüğü gibi.. şerre yorulduğunda ondan ilk başta hayır görülmediği gibi…

    İnsanlar aynı hayatı yaşarlar… Hak aynı eşitlikte verir havasını suyunu… Ve kabiliyetlere göre tanzim eder nasipleri… Ve her ne konumda olursa olsun, insanlar alışırlar paylarına düşene… Gerçek gereksinime tanzim eder ve gerçek gerekliliğe bakar taksimat… Ve keyfe göre dönmez çarklar… Eğer öyle görünüyorsa bazıları için, şöyle diyor Kitab;
    ”Bırak oyalansınlar”…

    Bir yanları eksikse insanların, başkalarına göre diğer yanları hep tamdır… Bir yanında bir meyveli acı varsa, başkasının donduğu yerde o acının sımsıcak bir gülüşü vardır…

    Dertleri insanların, İnsanlardan yanaysa.. hani içteyse.. hani yakınsa üzüntü kaynağı.. hep hayatın mecaz olarak anlılaşındandır… Bu zaviye kederdir…İnsan aciz…Ve Öyle diyor Kitab;”İsteyen de aciz İstenen de”…

    Varlığını hissetmek için vitrine koşar insanlar… Peşine taliptir… Sanki;

    —Ey yokluk, bir ben ver bana hayali olsun. Bir derde sarıver adı ne olursa olsun… Yalnızlık de! Aşk söyle! Ayrılık ateşinden tutuştur ocağımı… Elemden doldur şıramı… Karanlığın buhurundan buhurla yaramı… Elimi kimse tutmasın…

    Yaşamak tadını kaybetmiş. Ah siyah gözlükler… Demediler mi sana söylemediler mi;”Helal dairesi keyfe kâfidir. Harama girmeye lüzum yoktur”… Güzel bir tenezzüh yap diye güzellikten bir ses gelmedi mi kulağına…

    Manzara burada gizli… İyi denilendeydi iyilik ve kötülük, kötü denilendeydi… Hidayet denilen şey ise bunları bir birinden ayıran ferasetti…

    Miri malından çaldı hırsızlar… Yutmak için çaldıklarını herkesi hırsızladılar… Boyadılar bu yaşlı dünyayı.. genç bir alem diye sattılar… Kelebekler ateşe koştu yandılar… Saz aynı saz…Birinde bir hasreti kavurur ozan.Birinde bir isyan çıkartır lafazanlar…

    ”İnsan bu alemi itikad-ı kalbine göre görür” Bu yolsuzlukta yutulur gibi değildir. Geviş getirdiler sadece geviş getirdiler… İhtiyarladılar… Fikirleri hiç gelişmedi… Hiçbir felsefesi de olmadı… Üç beş cümleyle bağladılar ufuklarını… "Eğlenmene bak…"

    Oluk oluk akarken insanlar mezaristana... Ve her lezzet gibi görünen heves tüketiminde binler elem varken.. Yokmuş gibi davran dediler… Kendi kendilerinin başlarını yediler…

    Nilay… Onun gözleri bugün parlıyor… O babaannesinden yadigâr bir edeple tuttu başını… Kulaklarını tıkadı. Kaçırdı adımlarını sadece… Aynı dünyada aynı manzarada, başka bir pencerede aynı zamanda yep yeni hayat buldu…

    Şimdi kulaklarında selam sesleri var, kalbinde selamet esintileri… Ve bir gün daha geçti… Bu özgür kuşun dünyasında… Sabah henüz mahmurluğunu atmamıştı… Hava da serindi. Ev haliydi işte. Günün işlerine başlamışlardı… Nilay'ın Duygularında dünden kalma taptaze esintiler vardı… Haftaya çok vardı. İhtiyaç ise her zaman. O kitaplar neler anlatıyordu; aklında birkaç kelimeden başka bir şeyde yoktu.

    Biri :”Bismillah her hayrın başıdır”Diğeri: Neden hapishanenin penceresinden bakarken ağlamıştı o insan? İnsanlar oynuyordu ve gülüyordu genç kızlar. Neden ağlamıştı? Nedenini hatırlamıyordu.

    Birşey vardı ama diye düşündü. Sonra yine duygu seline bıraktı kendini. "Saatler zor geçecek" dedi.


    Kapı sesi geldi. Annesi açmıştı. Nilay pek ilgilenmedi bu sefer. Annesi kapıdan içeriye doğru seslendi;

    —Nilay!

    Nilay annesinin seslenişini duymuştu. Kapıya doğru yöneldi.

    "—Geliyorum anne." Dedi.

    Kapıya geldi. Tatlı bir heyecan hissetti. Hatice ablaydı karşısındaki. Bir kez daha kuvvet buldu. Hatice ablanın çocuğu yanında yoktu. Demek çabuk gidecekti. Biraz ezildi sevinci. Yine de kararlı bir tonlamayla;

    "—Abla girsene içeriye." Dedi.

    Hatice abla;

    "—Nilay gideceğim. Sana Kitab getirdim, dünkü okuduklarımızdan. Çıkarken verecektim, dalgınlık işte.." Dedi.

    Nilay öylece ellerine baktı Hatice ablanın. Bunlar evdeki kitaplara benzemiyordu. Hatice abla iki adet küçük ve ince kitabı Nilay’a uzatırken;

    "—Bunlar dün okuduğumuz kitaplardan bazı dersler olarak hazırlanmış, Bunları okursun inşallah. " Dedi. Nilayın annesi;

    "—Hatice kızım gelsen, çay içsek" dedi.

    Hatice abla kitapları Nilayın eline tutuşturmuştu. Nilay kitaplara bakıyordu. Üzerlerinde; KÜÇÜK SÖZLER ve MEYVE RİSALESİ yazıyordu.

    Hatice abla;

    "—Sağ ol Lütfüye ablacığım, işleri öyle bıraktım. Muhammed de üzer babaannesini. Gideyim sonra uğrarım inşallah." Dedi.

    Lütfüye hanım;

    "—Peki, sen bilirsin kızım, Sıkça uğra inşallah. Emine Hanımı da getir" dedi.

    Hatice abla;

    "—İnşallah" dedi. Nilaya bakarak;

    "—Hoşça kal Nilay görüşmek üzere."

    Nilay kitaplara dalmış bakışlarını kaldırarak, mesrur bir ifadeyle;

    "—Güle güle abla. Yine gel." Dedi.

    Hatice abla;

    "—İnşallah" dedi.

    Her şey bu izne bağlıydı. Herşey O’nun meşietiyle hallolur… Her müşkül onun izniyle aşılırdı. Bu hep öyleydi ve ebediyen öyle kalacaktı. Bir kere bu talimgâha gönderilen ve kazananlar için bir daha hiç müşkülat da olmayacaktı… Bütün zorluk gibi görünen berzahlar meyvelerini verip burada kalacaktı.

    Kapıyı sokağa kapadılar. Kalpler dosta açık içeriye girdiler. Annesi evin işlerine başladığında, Nilay yeni işine başlamıştı; KENDİNİ TANIMAK…

    Yemek ve namaz dışında yerinden kalkmamış, iki kitabı da akşama doğru bitirmişti. Hava kararıyordu. Perdeleri çektiler. Nilay yine birkaç cümle anlamıştı. O da Dün hatırında kalanların aynıydı;

    ”Bismillah her hayrın başı, Biz dahi ona başlarız idi” Ve Bediüzzaman hapishane penceresinde neden ağlamıştı. “Biz hayatın her bir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz, bize karışma.”diyen kimdi?



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


  8. #8
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart

    “Nazar, eşyanın mahiyetini tağyir eder” diyordu Bediüzzaman… "Nasıl bakarsan öyle görürsün, ağlayan bir kalp, dünyayı bir matemhane görür" diye söylüyordu. "Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür güzel düşünen hayatından lezzet alır" diye, bu bakış sentezini işliyordu…

    Bu bakış açısı ve niyeti, öyle, kişisel ve zihinsel bir manatonluğa ait değildi… Kainatla insan arasında fıtri bir münasebeti müesses idi; tesis ediyordu… Hadiseler hayra yorulduğun da er geç hayır göründüğü gibi.. şerre yorulduğunda ondan ilk başta hayır görülmediği gibi…

    İnsanlar aynı hayatı yaşarlar… Hak aynı eşitlikte verir havasını suyunu… Ve kabiliyetlere göre tanzim eder nasipleri… Ve her ne konumda olursa olsun, insanlar alışırlar paylarına düşene… Gerçek gereksinime tanzim eder ve gerçek gerekliliğe bakar taksimat… Ve keyfe göre dönmez çarklar… Eğer öyle görünüyorsa bazıları için, şöyle diyor Kitab;

    ”Bırak oyalansınlar”…

    Bir yanları eksikse insanların, başkalarına göre diğer yanları hep tamdır… Bir yanında bir meyveli acı varsa, başkasının donduğu yerde o acının sımsıcak bir gülüşü vardır…

    Dertleri insanların, İnsanlardan yanaysa.. hani içteyse.. hani yakınsa üzüntü kaynağı.. hep hayatın mecaz olarak anlılaşındandır… Bu zaviye kederdir…İnsan aciz…Ve Öyle diyor Kitab;”İsteyen de aciz İstenen de”…

    Varlığını hissetmek için vitrine koşar insanlar… Peşine taliptir… Sanki;

    —Ey yokluk, bir ben ver bana hayali olsun. Bir derde sarıver adı ne olursa olsun… Yalnızlık de! Aşk söyle! Ayrılık ateşinden tutuştur ocağımı… Elemden doldur şıramı… Karanlığın buhurundan buhurla yaramı… Elimi kimse tutmasın…

    Yaşamak tadını kaybetmiş. Ah siyah gözlükler… Demediler mi sana söylemediler mi;”Helal dairesi keyfe kâfidir. Harama girmeye lüzum yoktur”… Güzel bir tenezzüh yap diye güzellikten bir ses gelmedi mi kulağına…

    Manzara burada gizli… İyi denilendeydi iyilik ve kötülük, kötü denilendeydi… Hidayet denilen şey ise bunları bir birinden ayıran ferasetti…

    Miri malından çaldı hırsızlar… Yutmak için çaldıklarını herkesi hırsızladılar… Boyadılar bu yaşlı dünyayı.. genç bir alem diye sattılar… Kelebekler ateşe koştu yandılar… Saz aynı saz…Birinde bir hasreti kavurur ozan.Birinde bir isyan çıkartır lafazanlar…

    ”İnsan bu alemi itikad-ı kalbine göre görür” Bu yolsuzlukta yutulur gibi değildir. Geviş getirdiler sadece geviş getirdiler… İhtiyarladılar… Fikirleri hiç gelişmedi… Hiçbir felsefesi de olmadı… Üç beş cümleyle bağladılar ufuklarını… "Eğlenmene bak…"

    Oluk oluk akarken insanlar mezaristana... Ve her lezzet gibi görünen heves tüketiminde binler elem varken.. Yokmuş gibi davran dediler… Kendi kendilerinin başlarını yediler…

    Nilay… Onun gözleri bugün parlıyor… O babaannesinden yadigâr bir edeple tuttu başını… Kulaklarını tıkadı. Kaçırdı adımlarını sadece… Aynı dünyada aynı manzarada, başka bir pencerede aynı zamanda yep yeni hayat buldu…

    Şimdi kulaklarında selam sesleri var, kalbinde selamet esintileri… Ve bir gün daha geçti… Bu özgür kuşun dünyasında… Sabah henüz mahmurluğunu atmamıştı… Hava da serindi. Ev haliydi işte. Günün işlerine başlamışlardı… Nilay'ın Duygularında dünden kalma taptaze esintiler vardı… Haftaya çok vardı. İhtiyaç ise her zaman. O kitaplar neler anlatıyordu; aklında birkaç kelimeden başka bir şeyde yoktu.

    Biri :”Bismillah her hayrın başıdır”Diğeri: Neden hapishanenin penceresinden bakarken ağlamıştı o insan? İnsanlar oynuyordu ve gülüyordu genç kızlar. Neden ağlamıştı? Nedenini hatırlamıyordu.

    Birşey vardı ama diye düşündü. Sonra yine duygu seline bıraktı kendini. "Saatler zor geçecek" dedi.


    Kapı sesi geldi. Annesi açmıştı. Nilay pek ilgilenmedi bu sefer. Annesi kapıdan içeriye doğru seslendi;

    —Nilay!

    Nilay annesinin seslenişini duymuştu. Kapıya doğru yöneldi.

    "—Geliyorum anne." Dedi.

    Kapıya geldi. Tatlı bir heyecan hissetti. Hatice ablaydı karşısındaki. Bir kez daha kuvvet buldu. Hatice ablanın çocuğu yanında yoktu. Demek çabuk gidecekti. Biraz ezildi sevinci. Yine de kararlı bir tonlamayla;

    "—Abla girsene içeriye." Dedi.

    Hatice abla;

    "—Nilay gideceğim. Sana Kitab getirdim, dünkü okuduklarımızdan. Çıkarken verecektim, dalgınlık işte.." Dedi.

    Nilay öylece ellerine baktı Hatice ablanın. Bunlar evdeki kitaplara benzemiyordu. Hatice abla iki adet küçük ve ince kitabı Nilay’a uzatırken;

    "—Bunlar dün okuduğumuz kitaplardan bazı dersler olarak hazırlanmış, Bunları okursun inşallah. " Dedi. Nilayın annesi;

    "—Hatice kızım gelsen, çay içsek" dedi.

    Hatice abla kitapları Nilayın eline tutuşturmuştu. Nilay kitaplara bakıyordu. Üzerlerinde; KÜÇÜK SÖZLER ve MEYVE RİSALESİ yazıyordu.

    Hatice abla;

    "—Sağ ol Lütfüye ablacığım, işleri öyle bıraktım. Muhammed de üzer babaannesini. Gideyim sonra uğrarım inşallah." Dedi.

    Lütfüye hanım;

    "—Peki, sen bilirsin kızım, Sıkça uğra inşallah. Emine Hanımı da getir" dedi.

    Hatice abla;

    "—İnşallah" dedi. Nilaya bakarak;

    "—Hoşça kal Nilay görüşmek üzere."

    Nilay kitaplara dalmış bakışlarını kaldırarak, mesrur bir ifadeyle;

    "—Güle güle abla. Yine gel." Dedi.

    Hatice abla;

    "—İnşallah" dedi.

    Her şey bu izne bağlıydı. Herşey O’nun meşietiyle hallolur… Her müşkül onun izniyle aşılırdı. Bu hep öyleydi ve ebediyen öyle kalacaktı. Bir kere bu talimgâha gönderilen ve kazananlar için bir daha hiç müşkülat da olmayacaktı… Bütün zorluk gibi görünen berzahlar meyvelerini verip burada kalacaktı.

    Kapıyı sokağa kapadılar. Kalpler dosta açık içeriye girdiler. Annesi evin işlerine başladığında, Nilay yeni işine başlamıştı; KENDİNİ TANIMAK…

    Yemek ve namaz dışında yerinden kalkmamış, iki kitabı da akşama doğru bitirmişti. Hava kararıyordu. Perdeleri çektiler. Nilay yine birkaç cümle anlamıştı. O da Dün hatırında kalanların aynıydı;

    ”Bismillah her hayrın başı, Biz dahi ona başlarız idi” Ve Bediüzzaman hapishane penceresinde neden ağlamıştı. “Biz hayatın her bir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz, bize karışma.”diyen kimdi?



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


  9. #9
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart

    12. NCİ BÖLÜM


    Bediüzzaman'ın ismini Bediüzzaman diye telaffuzunda hiç zorlanmamıştı ve öyle söylemekte istiyordu. İçinde zaman geçen şeyleri artık seviyordu. Çünkü zaman artık mutluluğa işliyordu…

    O gece huzurlu bir yoğunlukla geçti. Ertesi gün Nilay Hatice ablaya gitti. Kitapları bitirdiğini söyledi. Hatice abla memnuniyetini sevinçlerle ifade etti.. Biraz konuştular.. Hatice abla okumanın öneminden ve Risale-i Nur’un imana yaptığı delilli, ispatlı hizmeti.. Ve tasavvur ve hayale bağlı bir inançtan; bürhanlı yaratılmış her şey üzerinde yaratıcının varlığını, eserini, mührünü görerek tahkiki iman dersi verdiğini anlattı.

    İbadetin öneminden ve namaz tesbihatının asla ihmale gelmez ciddiyetinden söz etti. AYET-ÜL KÜBRA risalesini verdi. Dualaşmak için sözleştiler ve Nilay Emine hanımın selam emanetiyle eve geri döndü.

    “Kâinattan Halikını soran bir seyyahın Müşehadatıdır” diye başlayan bu kitabı okumaya başladı. Bu kitap kâinatı okuyacak o; o okumayı takip edecekti. Sonra o da, o kitap gibi kâinatı okuyacaktı.

    Okudu okudu… O da bitti… Hatice abla başka kitap verdi… OTUZÜÇ PENCERE idi… Onu da okudu… Bir şevk rüzgârında uçuyordu… Bir daha gitti Hatice ablaya… Bir küçük kitap daha aldı… MÜNACAT … Okudular... Annesiyle bütün okuyanlara katıldılar… Ve Âminleriyle bir dünya oldular…

    Nilay okudukça, hislerini paylaşmak istiyordu. En yakınında Annesi vardı. Onunla konuşuyorlardı… Annesi dualar ediyordu.. Nilay da dualar ediyordu… Unuttuğu anmaları yapıyor babasını ve babaannesini fatihalarla her gün yâd ediyordu…

    Bir Cumartesi daha gelmişti… Nilay bir haftadır dışarıda ne olduğunu da fark etmiyordu…Öylesine hedefine yürüyor, çabukça eve dönüyordu.. Yağmur yağmıştı bir iki gün ara ara.. Ve ağaçlar çiçekten yaprağa dönmüşler, erik ağaçlarında meyveler yeni mevsime ayniyet derecesinde misliyetle iade edilmişti…Ve kumrular en tehlikeli yerlere yuvalarını yapmaya devam ediyorlardı…

    Çiçekler daha bir coşmuş 'bizde varız bize de bakınız' diyerek saksılardan başlarını uzatıyorlardı… Maşallah diyordu ve Barekallah söylüyordu, Sübhanellah işliyordu, Lailaheillallah nakşediyordu mevsimi…

    Gündüzleri sıcaktı hava.. geceleri epeyce serinliyordu… Nilay bir müşahedenin içindeydi…Müşahede edecekti… Bir duaya düştü gönlü; anacaktı ve anılacaktı… Kendine istediğini ümmete isteyecekti, 'kardeşim' diyecekti, ümmet olacaktı ve kardeş olacaktı… O çalışıyordu ve çalışacaktı…

    Emindi adımları… Yavaş ve sakin… Sohbete gidiyordu… Vakit gelmişti… Zile bastı. Kapı aynı kapı. Ama Nilay aynı Nilay değil… Yukarı çıkıp içeriye girdi… İlk o gelmişti. Emine Hanımın elini öptü. Annesinin selamlarını söyledi. Hatice ablayla musafahalaştılar. Az sonra arkadaşları geldi, sevinçle sarıldılar. Kardeşlik için tutulmuş elleriyle bir daha tutuştular.

    Yine kitaplar okundu… Gün yeni bir gündü… Ömürden günler düşüyordu… Bereketleştirip hayatı, ileriye ışık göndermek lazımdı. Öyle de yaptılar…

    Nilay sohbetten yalnız çıkmıştı. Eve doğru yöneldi. İçindeki bu değişikliği yaşarken, bir şefkat hissi onu etkilemeye başlamıştı… Madem böyle güzellikler vardı insanlar bunları duymalıydı. Kimse yok olmamalıydı. Aldanmamalıydı. Madem ömür geçiyor ve madem her gün binlerce insan bu dünyadan ister istemez çıkıyordu; aziz olarak çıkmak lazımdı… Yazık olmasındı…

    Bediüzzaman niye ağlamıştı… Aklına Yasemin geldi. Kim bilir ne haldeydi. İçi burkuldu, ona ulaşmak lazımdı… Bir haftayı geçmişti görüşmeyeli… Hiç bu kadar birbirlerinden habersiz kalmamışlardı. Ve Şebeke durmuyordu ve hep kulaklara aynı şeyi söylüyordu;
    “Biz hayatın her bir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz, bize karışma.”

    Ve o sese kulak verenler de şöyle diyordu;

    "Ben bütün rahatımı, keyfimi, onu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesadüfî ve karma karışık işlerdir; kendi kendine dönüyor. Benim neme lâzım?"




    O elemli kederli zevklerinden vaz geçmeyip, inkâr etmeleriyle; inkâr ettikleri onların yakalarını bırakmadığından, çok pişman olacaklar…

    Ve İnsan yüz kapılı bir saray gibi, doksan dokuz kapı kapalı olsa, bir kapının açıklığı diğer kapılarında açılmasına sebep olabilirdi…

    Nilay, yasemini düşündü biraz.. Kişiliğini yokladı hafızasında.. Sonra kendini kıyasladı onunla. Bir kaç farktan başka bir şey bulamadı. Aynı şeylerden hoşlanıyorlardı. Neden olmasındı.. O’nun içini dolduran güzellik, neden onun kalbinde de doğmasındı. Elbette olabilirdi… ”Çünkü O; Vermek istediğinde kabiliyetin darlığına bakmazdı.”

    Evine gelmişti. Annesi onu gelirken görmüş kapıyı açmıştı.

    "—Hoş geldin kızım." Dedi.

    Nilay;

    "—Hoş bulduk Anne" dedi.

    Annesi;

    "—Sen çıktıktan sonra Yasemin geldi." Dedi.

    Nilay şaşırmıştı.

    "—Yasemin mi?" Dedi.

    Annesi;

    "—Evet, peşinden gönderdim. Tarif ettim gelmedi mi?" dedi. Devamla;

    "—Senin Namazlarını kıldığını ve sohbete gittiğini ve çok mutlu olduğunu, seni mutlaka görmesi gerektiğini söyledim. Sen de git kızım, Nilay çok sevinir dedim. Demek gelmemiş, Allah Allah." Dedi.

    Nilay bir şey söylemeden içeri girdi. Duyguları alt üst olmuş bir acımak hissi kalbini sızlatıyordu. Annesine dönüp sordu;

    "—Anne sen bunları söyleyince Yaseminin tepkisi nasıl oldu?"

    Annesi;

    "—Önce tebessümle dinliyordu. Sonra başını eğdi." Dedi.

    Nilay;

    "—Tamam Anneciğim." Dedi.

    Annesi;

    "—O da gelir inşallah, iyi kızdır yasemin" dedi.

    Nilay;

    "—Evet, anne İnşallah" dedi.


    Nilay, Yasemini birkaç gün beklemeye karar verdi. Kendinin gelmesi ve annesiyle yaptıkları konuşma Nilayın hedeflerini hızlandırmıştı. Ve kendindeki değişiklikten haberi olması da güzel olmuştu… Bütün yaseminler için dua zamanıydı…

    Hatice abla bu kez büyük kitap vermişti. Kırmızıydı üzerinde “LEM'ALAR”yazıyordu. Kitabına sarılarak odasına geçti…



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


  10. #10
    Müdakkik Üye m_safiturk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Mesajlar
    773

    Standart

    Aradan birkaç ay geçti… Her şey biraz daha karara bağlanmıştı… Arası açılmıştı dünyaların ve huzur imtihan ikliminde sarmıştı kendine koşanları…

    Nilay okudukça hislerindeki açlıkla karşılaşıyor ve öğrenmenin vaz geçilmezi olan sorular ortaya çıkıyordu… Sual ve cevabın ard arda döndüğü âlemi istifadeyi en duru şekliyle mas ediyordu…

    Yine bir cumartesiydi… Nilay sohbetten dönüyordu… Yeni arkadaşları da olmuştu… Artık değişik insanlar evlerine uğramaya başlamış ve hayatları başkalaşmıştı… Dolu doluydu kendince her şey…

    Güzel sohbetler ediyorlardı… Anlamlı şeylerle dünyalarını dolduruyorlardı… Umud hem günlerini hem yarınlarını hem de daha öteleri aydınlatıyordu…

    Annesi yine onu camdan görmüş ve kapıyı açmıştı.

    Nilay;

    —Selamünaleyküm anneciğim. Dedi.

    Annesi artık bu eve giriş ve çıkışların düzeninden çok memnundu… Tebessümle;

    —Ve aleykümselâm kızım. İçeride misafirimiz var. Dedi.

    Nilay merakla içeri girdi. Salona geldiğinde;

    —Aaa Yasemin. Nereden çıktın kız sen? Nerelerdesin hayırsız dedi.

    Yasemin;

    —Benmiyim hayırsız? Diye sitemli serzenişte bulundu.

    Nilay;

    —Boş ver şimdi, geldin ya. Dedi.

    Lütfüye hanımda salona girmişti;

    —Kızım ben Emine hanımlara gidiyorum. Siz çayınızı yaparsınız dedi.

    Birkaç haftadır Annesi de Hatice ablalara gitmeye başlamış ve Emine hanımla güzel arkadaşlıkları olmuştu. Bir iki defa derse de katılmış-Kızım ben anlayamıyorum ama bir güzellik bir huzur hissediyorum-demişti… Hatice içinde çok güzel dualar olan Cevşen’i kendisine vermiş onu okumasını ve fırsat buldukça gelmesini söylemişti.

    Hiç ihmal etmez her gün biraz okuyor ve özellikle Cuma günleri daha fazla meşgul oluyordu… Öyle ya bu büyük ve güzel bir bahçeydi kimse hissesiz kalmazdı…

    Nilay ;

    —Tamam, anneciğim biz hallederiz sen rahatına bak dedi. Ve annesini uğurlamak için yerinden kalktı.

    Yasemin anne kızın bir birinin gözlerine bakışından ve bu mutluluk iklimini tam anlayamasa da büyük değişiklikler olduğunu hissediyordu.Hele Nilay annesine anneciğim diyecek ve uğurlamak için kalkacak..hayretlikti kendi tabirince…

    Nilay geri döndü. Tam kapıdayken;

    —Ben çay koyayım. Dedi.

    Yasemin;

    —Nilay boş ver hiç keyfim yok. Ne bir şey içeceğim ne de bir şey yiyecek halim var. Seni özledim geldim. Dedi.

    Bir an önce konuşmak istiyordu. Nilay da onu evde kendini bekler görünce içi hayli burkulmuştu.

    Nilay;

    —Peki, ne var ne yok Yasemin? Neler yapıyorsun? Dedi.

    Yasemin;

    —Bildiğin gibi bi değişiklik yok. Dedi

    Nilay yüzüne bakıyor ve devam etmesini bekliyordu. Zaten Yasemin de duracak gibi görünmüyordu. Gözleri sulanmıştı… Nilayın bakışları şefkat yüklü, sanki Yaseminin gözlerinden kalbine bakıyordu.

    Nilay;

    —Yasemin bir şey mi oldu. Diyerek anahtar soruyu sordu.

    Yasemin;

    —Ne olmadı ki dedi. Çok sıkıldığından, artık bir şeyden lezzet almadığından ve Nilayın vefasızlığından ve sair ne varsa bir çırpıda döktü içini. Ve gözyaşlarını serbest bırakarak;

    —Biz ayrıldık. Dedi.

    Nilay;

    —Kimimle? Dedi.

    Yasemin;

    -Hani dedi çekinerek,tanıştırmıştım ya ..Engin..

    Nilay buz gibi olmuştu..Elini uzatarak susmasını ister gibi bir işaret yaptı.Sonra onu sabırla dinlemesi gerektiğini düşündü;

    —Tamam, tamam dedi.

    Yasemin meselesini anlatma telaşındaydı. Nilayın tepkileriyle uğraşacak vakti yoktu…

    —Nasıl olur yaa dedi.

    Nilay;

    —Ne nasıl olur? Dedi

    Yasemin;

    —Böyle olmuyor bu işi ciddiye bağlıyalım dedim. Adam oralı değil. Bak biter filan dedim. Sen bilirsin dedi. Telefonu yüzüne kapattım. On gün oldu daha tek bir kelime yok. Dedi ve ağladı ağladı…

    Nilay mutfağa gitti.Çay kahvaltı hazırlığı yapmaya başladı.Bir yandan da neler yapması gerektiğini..Neler söyleyebileceğini düşünüyor aklına bir şey gelmiyordu.İçinden;

    “Allahım bana da ona da yardım et”dedi. Ve onu çokça da söylemişti. Yasemin ardından geldi. Sakinleşmişti. Yardım etmek istediğini söyledi.

    Nilay;

    —Bırak Allah aşkına dedi.

    Yasemin;
    —Olurmu öyle şey. Dedi.

    Hazırlıklarını yaptılar salona geri döndüler. Karşılıklı oturdular.

    Yasemin;

    —İşte öyle dedi.

    Nilay sadece;

    —Canını sıkma diyebildi…

    Yasemin Nilayı beklerken Kitapları görmüş üstünden bakmıştı. Nilayın nereye gittiğini ve ne sohbeti yaptıklarını nasıl böyle güven verici bir hal aldığını, nasıl böyle olgunlaştığını çok merak ediyordu. Kitapları göstererek;

    —Nilay bunlar ne dedi.

    Bu soruyla Nilayın ne yapacağını bilmez tavrına yol göstermiş de olmuştu. İçi aydınlandı Nilayın. Arkadaşı Hayatını soruyordu. Bu aşkı mecazinin hüzünleri bile ne kadar geçici diye düşündü bir an. Bir anda her şeyi değişmişti Yaseminin. İnsanların aşk-ı hakikiyi ararken bulup yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları dertten başka bir şey değildi.

    Nilay kitaplarına doğru baktı ve Yasemine;

    —Her şey, bu kitaplar her şey dedi.



    Yâni: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra nûr-u mütecessim gibi dimağdan erimiş sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.



    Bediüzzaman



    Muhakemat


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bu hayat gidiyor, bâki bir hayat geliyor.
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 26.05.15, 02:31
  2. Mütevazi Hayat mı Hayırlı, Müsrif Hayat mı?
    By havf_reca in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 19.01.09, 15:51
  3. İslami Hayat Asıl Olan, Seküler Hayat Türedi Olandır
    By mirkat in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 12
    Son Mesaj: 15.12.08, 01:30
  4. Hayat İçinde
    By m_safiturk in forum Edebiyat
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.09.07, 19:48
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.07.07, 20:29

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0