Ortaokul üçe gidiyorduk hatırlarsan. Erzurum’un sokaklarını, caddelerini seninle birlikte arşınlardık durmadan. Senin yüzündeki o tatlı tebessüm hep bana huzur veriyordu. Hani hep gülerken, iki sivri diş belirirdi ya dudaklarının arasından, o zaman daha sevimli olurdun hep. Okulun geniş avlusunda topun arkasından ben koşturur, sen ise arkadan bana direktifler verirdin. Neden top oynamadığını bilmezdim ama hoşlanmıyorsun top oynamaktan diye düşünürdüm. Bazen çamura saplanmış ellerimle bilye oynarken, bana dikkat etmem gerektiğini hep söylerdin. Zamanımız böyle geçerdi işte; bazı zaman Erzurum caddelerinde, bazı zaman da beni götürmek istediğin yerlerde. Bazen de ben seni sürüklerdim ardımdan hatırlarsan. Derslerinde hep sen iyiydin, ben ise senin takipçindim. Sana özenirdim, özellikle matematikte sana hayrandım. Sınavlarda bazen ben seni geçerdim ama çoğunlukla sen öndeydin. Bazen de sınıfta o güzel sesinle patlatırdın bir türkü. Bütün arkadaşlarla mest seni dinlerdik. Ergenliğimizin ilk adımlarını seninle yaşadık o zaman. Büyüdüğümüzü seninle fark etmiştik o vakit.

Hatırlarsan bir gün beni biriyle tanıştırmıştın. Biz ona ağabey diyorduk. Gerçekten de bir ağabeydi. Bizden dört yaş büyüktü ama o da orta üçteydi. Gel demiştin, okulun çıkışında, eve giderken beni onunla tanıştırdın. Sebebini de şöyle açıklamıştın, sınıfın çalışkan öğrencilerine ders verecekler, her sınıftan birkaç tane böyle iyi öğrenciyi fen liselerine hazırlayacaklar. “Sen de gel.” demiştin. Sen benden çok önceleri onlarla tanışmıştın zaten. Ben de hiç tereddütsüz senin dediğini kabul etmiş ve onlarla tanışmıştım. Daha sonra seninle hep onlara gitmiştik. Hafta sonları bir yerde buluşur onlara birlikte giderdik. Gittiğimiz yer çok uzaktı ama biz seninle sohbet ede ede o ağabeylerin evine giderdik. Havanın yağmurlu olması, Erzurum’un soğuk olması bizler için engel değildi.

Matematik dersini üniversiteden bir ağabey veriyordu hatırlarsan. Kara kaşlı, kara gözlü; hayallerini ceplerine koymuş, o yola baş koymuş bir ağabeydi. Bizimle gelen diğer arkadaşlarla hafta sonlarını o ağabeyle geçiriyorduk. Ben matematikte sıçrama yapmıştım. Hatırlarsan sınavlarım hep yüz olmuştu. Zaten senin sınavların iyiydi, hatta bana da bayağı yardım etmiştin vaktinde. Bizim dershaneye gidecek kadar maddi gücümüz yoktu. Ama o zaman bir dergiye abone olmuştuk, adı hatırladığım kadarıyla Zirve’ydi. Onunla zirvelere tırmanacaktık, zirveler bizim olacaktı, oraları düşündüğümüzde güzel şeyler gelecekti aklımıza.
Zaman çok çabuk geçiyordu. O ağabeylerde bazen akşamları kalır, bazen hafta sonlarını onlarda geçirirdik. Bazen de onları evlerimize davet ederdik hatırlarsan. Hatta bir keresinde size gelmiştik.

Annenin o güzel mantılarından yemiştik. Yanılmıyorsam ramazan akşamı iftar yemeğiydi. Hayatımda o kadar güzel mantıları yememişimdir. Ceviz kadar büyüktü mantılar, tipik Erzurum mantısı. Daha sonra hep birlikte çay içmiştik sizde, sonra da Ulu Cami’ye gitmiştik teravih namazı için; uzaklardan, çok uzaklardan, aslında içimizde bize bizden yakın olan ve bizleri bekleyen o güzelliklere daha yakın olmak için oradaydık.

Bir keresinde hafta sonu seninle ağabeylerdeyken öğle yemeği için mutfağa girdik. Mercimek çorbası yapacaktık seninle. Çorbaya tüm marifetimizi katacaktık. Benim ilk çorbam olacaktı o evlerde, ama senin bilmem kaçıncı çorbandı. Kim bilir kaç kere içmişsindir o çorbadan, kokusunu ta yüreğinde duya duya. Şimdi seninle birlikte o mutfakta bizde yapacaktık o çorbayı. Çorbayı sen yapacaktın ben ise sana yardım edecektim. Senin o küçük ellerinle ve büyük yüreğinle yapacağın çorbanın yapılışını ben de öğrenecektim. Bana orda hiç duymadığım bir baharat çeşidi söylemiştin bir keresinde. İsmi hece hece çınlar içimde hâlâ: “İhlâs Baharat.” Hatta bana, “Ağabeyler hep bu baharatı kullandıkları için çorbaları çok lezzetli oluyor.” demiştin. Hem bak demiştin, ben bu baharatı çok yerlerde aradım anneme götüreyim diye. Bana da yapsın aynı çorbadan, aynı kokuyu aynı lezzeti bende tâ yüreğime kadar duyayım, hissedeyim diye. Ama hiçbir yerde bulamadığını söylemiştin bana. Sonra baharatın bu evlere özgü olduğunu da söylemiştin. Bu çorbalardaki lezzeti başka bir yerde bulamayacağımızı da…

Günler saçlarını toplamış güneşin ardından gülerek gidiyordu hiç durmadan. Hayallerimiz bizimle büyüyordu, uçurumun kıyısından dönen bir umut kelebeği gibi bizleri dolaştırıyordu Erzurum’un sisli ve tarih kokan sokaklarında. Alışmıştım ağabeylere artık, onlarlaydım her fırsatta. Hafta sonları, haftanın diğer günleri, bir yudum su gibi geliyordu ağabeylerle olmak bana. Hayallerim gerçekleşecekti artık, güzel bir okulu kazanabilecektik, hatta belki birlikte aynı liseye kayıt yaptıracaktık. Erzurum’un soğuğunda sıcacık kim bilir yurdumun başka bir şehrinde yürekten dostluklar kuracaktık birlikte; samimiyetimizle, küçük yüreklerimizle, ağabeylerimizle…

Zamanın çarkları arasında eriyen Liselere Giriş Sınavı tarihi hızla yaklaşmıştı. Girdiğimiz sınavda sen benden daha iyi bir sonuç almıştın ama sebebini o zaman tam bilemediğim bir şeyden ötürü kazandığın okula gidememiştin. Hayallerini kurduğumuz aynı okula gitme imkanını yakalamıştık. Sonra öğrenecektim ki, senin o küçük bedenini böbreklerin taşıyamamıştı. Ah sevgili arkadaşım, vücudun ağrılara dayanamaz hâle gelmiş, bedeninde şişlikler seni okuldan bile uzaklaştırmıştı. Haftanın büyük bir bölümünü daha o zaman bile ilk defa adını duyduğum bir makineye bağlı kalarak geçiriyordun. Vücudun buna nasıl dayanacaktı? Ben hayal kurmak için sana tutunuyordum o zaman. Küçük olan parmak uçlarımla dokunmaya çalışıyordum mutluluğa, seninle. Ama sen parmaklarını da zor kaldırabiliyordun artık. Neden ben top oynarken beni uzaktan izlemek zorunda kaldığını da artık biliyordum…

Seninle ayrılmamızın üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti. Sen Erzurum’da kalmış, ben ise başka bir ufuk’a yelken açmıştım bile. Erzurum’un dağlar arasında kalan beyazlığı hâlâ gözlerimin önünde. Palandöken’in eteklerini cömertçe açtığı o güzel şehirde sen kim bilir neler yapıyordun şimdi. Ama içimde bir umut vardı, senin iyileşeceğini biliyordum ve Yaradan’ın seni hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını da…

Bir bayram sabahı elimdeki eski telefon defterimi yokluyordu parmaklarım. Gözlerim senin ismini aramaktaydı. O yazdığım evinin numaralarına yüklediğim manaları göz pınarlarım sevinç çığlıklarıyla hayallerime kazımaktaydı. Yüreğimde tatlı bir çırpıntı, gözlerimden sevincin ışığı pırıldamaktaydı. Uzun bir aradan sonra sana ulaşacaktım. Senin o tatlı esintili sesini duyacaktım. Seninle yaşadığımız o güzellikleri fısıldayacaktık yüreklerimize. Bayramın coşkusuyla sana kucak dolusu sevgilerimi gönderecektim, kışın kar beyaz bulutlarıyla memleketimden, Van Gölü’nün kıyısından, evimden sana... Telefon kabloları aramızdaki mesafeleri azaltacak, senin o sesindeki sıcaklık, salonumuzda yanmaya çalışan gariban sobaya biraz gayret verecekti. Nihayet telefon numaranı buldum ve seni aramak için parmaklarım işe koyulmuştu bile. Her numaraya basışım senin ile aramızdaki olan uzak mesafeyi giderek yaklaştırıyordu. Çalıyordu işte, çok şükür telefon çalıyordu. Kısa bir beklemeden sonra ince bir alo sesi tüm mesafeleri yararak vardı; karşımdaki ablandı. İlk söylediğim şey “Mahmut orada mı?” oldu, kendimi bile tanıtmadan. Heyecanım giderek artıyordu, biraz sonra seninle konuşacaktım. Ama karşıda manasını tam çözemediğim bir sessizlik hâkimdi. Ne cevap vardı, ne de herhangi bir tepki. Kısa bir bekleyişten sonra titrek ve ağlamaklı bir ses tonu kulaklarımda çınladı. Ablanın ağzından çıkan kelimeler bir çığ gibi büyüyor ve benim heyecanlı yüreğime inanılmaz karmakarışık duygular yaşatıyordu. Kulaklarım duyduklarıma daha fazla dayanamayacak gibiydi. Hayallerim seninleydi yine, o geçmiş günler bir siyah beyaz film şeridi gibi ışık hızıyla geçiyordu gözümün önümde. Seninle yaşadığım o ilklerin yüreğimde bıraktığı bamtellerinin musikisi çalınıyordu kulaklarımda. O ses... “Mahmut’u iki ay önce kaybettik.” Allah (c.c) Rahmet Etsin.

Yağmur S.37 Erdem Balıkçı