Zaman darlığından şikâyet etmek de âdetten oldu günümüzde. Hep o kadar çok işimiz ve o kadar az vaktimiz var ki. Eski insanlarımızın kısacık ömürlerine sığdırdıkları büyük işler karşısında şaşırıp kalıyoruz. Bir taraftan da, günümüzde olmaz diyoruz, o zaman şartlar başkaymış.

O başka olan şartların aslında ne olduğunu düşünürken, bir gün bir mecliste “Kastamonu Lahikası”ndan bir mektup okunuyordu. “Ayrılık günlerinin dakikalarının âşireleri sayısınca selam, rahmet ve bereket” dileyen muhteşem selamla başlayan mektuplardan biri… Kitabı okuyan kişi “Âşire ne demek?” diye sordu. Sanırım oradakilerden çoğu benim gibi saliseden biraz küçük bir zaman ölçüsü sanıyordu “âşire”yi, bilenler de edebinden susmuş olmalı. O gün “âşire”nin ne olduğunu öğrendim.

Dakikayı altmışa bölüyorsun saniye oluyor. “Dakika” ince demek olduğuna göre ikinci dereceden, daha ince bir zaman dilimi demek bu, sonra bu ince dilimi üçüncü defa altmışa bölerek “salise”ye, dördüncü defa altmışa bölerek “rabia”ya ulaşıyorsun. İşte zamanın bu dilimlerini, “saat”ten sonra her seferinde altmışa bölerek ulaşılan onuncu safhada “âşire”yi buluyoruz. Zamanı bu kadar ince dilimlere bölmek hayatı bereketlendirmek gibi geldi bana. Zihnimde bir kapı açıldı.

Sonra “âşire” kelimesine önceden de birkaç defa okuduğum “31. Söz”de1 rastladım. Birkaç dakikalık bir zaman diliminde binler senelik mesafeyi kat’etmenin muhal olduğunu söyleyen itirazcıya “Sâni’-i Zülcelal’in san’atında harekât, nihayet derecede muhteliftir.” diyordu Hazret-i Üstad. Sonra sesin hızıyla, ışığın, elektriğin, ruhun, hayalin hızlarının ne kadar farklı olduğunu anlatıyordu. Rüyadaki zamandan bahsediyordu. Ardından on ibresi olan bir saat örneğiyle açıklıyordu meseleyi. Birinci ibre saati, ikincisi dakikayı, üçüncüsü saniyeyi ve en sonuncu ibresi âşireyi gösteren bir saat. Aynı süre içinde her ibre farklı bir hareket sergilediği hâlde hepsi doğru söylemiyor mu?

Zamanın izafiliği üzerine düşününce, zamanımın bereketsizliğinden öncelikle kendimi mesul tutmam gerektiğini bir kere daha anlıyorum. Her insanın hayatında timsaldeki saatin ayrı bir ibresi işliyor zannımca. Her insanın imtihanında kendi ömür kronometresi çalışıyor. Zaman geçip gidiyor, zamanla beraber ben nereye gidiyorum, önemli olan bu.

Bir zamanlar Asaf Halet’in “Mârâ” şiirini de çok severdim.
“...
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur
seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri
yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın
...”

Zamana önem vermek nasıl olur? Şair acaba zamana önem vermiyor mu gerçekten, yoksa küçük parçalara ayıra ayıra farkları bir çizgi üzerinde aynîleştirdi mi? Zamanı bölüp bölüp içini faydalı işlerle dolduramadıkları için bütün çabaları heba olanlar da mı var yoksa? Belki hayalim Hint sularında çokça seyahat eden şairimizle meşgul olduğu için, Tagore’un karanlık göğünde uçan “ateşböcekleri”nden birini görüyorum sonra.
“Kelebek ayları değil, fakat anları sayar
Ve yeter zamana sahiptir.” diyor.

Şaşırıp hak veriyorum Tagore’a.
Çokgenin köşeleri çoğaldıkça daireye yaklaştığını hatırlıyorum. En sivri köşeler üçgene ait. Acaba bir bingen koysalar önümüze çıplak gözle daireden ayırabilir miyiz? Zamanı çok ince dilimlere bölmek de süreğen bir sükûnete ulaşmayı mı sağlıyor acaba?
Evet, kim demiş kısa yaşayan kısa, uzun yaşayan uzun yaşadı. Önemli olan timsaldeki saatin hangi diline binebildiğimiz olmalı. Bu arada âşireyi gösteren ibre o kadar hızlı döner ki, çıplak gözle döndüğü görülmez.


Hüdayi Can Yağmur Sayı 37

Dipnot
1. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, 31. Söz.