Her tarafı kar kesilen Antarktika’da geçen bir filmden bahsedeceğim. Kutup Macerası’ndan… Kar beyazının içinde kurulmuş üs’te görevli bir adamın ve kızak köpeklerinin hikâyesine odaklanmış bir film bu. Merkezden üsse gelen haber üzerine ekip oradan ayrılmak zorundadır. Sadece ekibi alabilecek bir uçak vardır. Altı adet kızak köpeği orada öylece bırakılacaktır. Üs görevlisi, oradaki hayatı kolaylaştıran, oralara kadar gelmiş bir araştırmacıyı boğulmaktan kurtaran köpeklerinin öylece bırakılmalarını zor kabullenir. Ancak ayrılmak zorundadırlar. Araştırmacının bacağı kırılmıştır, kendisinin de parmakları aşırı soğuklar sebebiyle donmuş ve kesilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ama her bir köpek onun için çok şeydir; birisi kızı, birisi oğlu, diğerleri başka şeyleri gibidir. Köpeklerden her birinin kalbinde ve hayatında karşılığı vardır. Köpekler sadece köpek değil, ‘can’ları olan birer candırlar. Ancak, köpekleri de alacak kadar büyük bir uçakları yoktur. ‘Uçak köpekleri almak üzere tekrar geri gelecektir.’ şartıyla oradan ayrılırlar.

Daha merkezî bir yerde tedavisi biten üs görevlisi öğrenir ki, uçak köpekleri almak üzere üsse gitmemiş, gitmesine izin verilmemiştir. Köpekleri almak için üsse gitme yollarını arar, çaldığı her kapı yüzüne kapanır. Günler geçer, şurada burada geçen hayatı, köpeklerin içindeki sesini bastırmaz, orada öylece bekleyişleri gözlerinin önünden gitmez. Hayatına o kadar giren, oradaki zorlu hayatını kolaylaştıran, iyi bir şey olarak hayatına katkı yapan hayvanlardan vazgeçemeyeceğini anlar. Sanki şöyle düşünür: Hayatıma neyi almışsam, onlar biraz ben olmuşlardır; onlardan vazgeçmem, kendimden vazgeçmem olacaktır.

Üsteki arkadaşları ve köpeklerin yardımıyla boğulmaktan kurtulan araştırmacıyla birlikte bir yolunu bulup üsse giderler. Köpeklerden biri ölmüş, gerisi sağ kalmıştır. Hem o adamı, hem de birkaç ay bu adamı bekleyen köpekleri izlemeliydiniz. İnsanın hizmetini gören canlıların da bir kalb taşıdıklarını; ayrılığı, hüznü, beklemeyi, umudu, hayal kırıklığını ve kavuşmadaki sevinci bildiklerini derinden hissedecektiniz. Ben o hep bekleyen köpek gözleriyle, bakışlarıyla vuruldum. Ayrılık hep böyle kıyıcı mıdır, beklemek hep böyle koskoca bir boşluk şeklinde mi büyür?

Bir filmin hayatın kendisi olmadığının farkındayım, ama şunu da biliyorum, her film biraz da hayattan çıkar, hayatın gözümüzden kaçan derinliklerine vurgu yapar.Bu film bana ne anlattı, neyi düşündürttü?

Hayatıma giren insanları, sevdiklerimi, sonra eşyaları, sonra hayvanları, sonra hayatımın devamı adına hizmetime verilmiş her şeyi… Bir şekilde ilişkili olduğum insanlardan ne kolay vazgeçebildiğimin ayrımına vardım. Hayatıma girmekle bana katkıda bulunan, hayatı benim için yaşanılır kılan o kadar insanı nasıl da geri(m)de bırakmışım. Şimdi bunlardan her biri acaba ne yapıyordur? Ayrılığımla incinen kalbler nasıl da yaralıdır. Giydiğim, eskittiğim, sonra onlardan soyunduğum, bir köşede unuttuğum elbiseler gibi içimden düşmüş o kadar insan ne hissediyordur? Hayatımın insanlarından ve kullandığım herhangi bir nesneden bu kadar kolaylıkla vazgeçmem, sonra bunları unutmam size problemli gelmiyor mu? Kullandığım o kadar şeyde hiç mi benden bir şey kalmamıştır? Mesela çocukluğumun ayakkabılarını bulsam şimdi, bayram öncesinde bana alınmış bayramlıklara yeniden kavuşsam ne hissederim? Bana anlatacakları ve hissettirecekleri çok şey olmaz mı? Doğduğum eve dönsem, o evin odalarında gezinsem, bir gece tekrar orda uykuya dalsam hangi rüyalara düşerim sizce?

Şunu diyorum: İçine doğduğumuz, yürüyüp yaşadığımız bu hayatta karşımıza çıkan, bir şekilde hayatımıza giren, bizimle yaşamaya başlayan, yaşarken bize çok şey yaşatan o kadar şeyi geride bırakıyor, bir daha bunlara dönmüyoruz. Bu doğru bir şey mi? Terk ettiğimiz evlerde bıraktığımız bir kedinin, bir köpeğin içinde hiç mi bir şey kopmaz? Özlemez mi, beklemez mi bizi? Bize o kadar yakışan bir elbiseyi, nasıl oluyor da bir daha giymemek üzere bir yerlere bırakıyoruz? Oysa o elbiseyle ne çok şey hissetmiştik. Hissettiğimiz o çok şey az mı değerli şeylerdi? Bu değerli şeyleri hissettiren elbisenin bir değeri olmaz mı?

İnsan bu acıyı bilir herhalde, bilmelidir. Çünkü çok şey verdiği bir insan ona sırtını dönüp gitmiş ve kendisi orada öylece kalmıştır. Çekip gidenin hayatından düşmüş, ayrılığın soğuğunda üşümüş, ‘belki geri döner’ deyip umutlanmış, beklemiş ve çoğu zaman hayal kırıklığı yaşamış birinin, filmde köpeklerine dönen o adam gibi, hayatından düşen veya geride bıraktığı o kadar insanı, o kadar şeyi hatırlaması ve onlara dönmesi gerekmiyor mu?

Nihat Dağlı Yağmur 37.Sayı