Başlamak cesaret ister. Sağlamlık, birikim ve güç ister.

Başlamak, herkesin işi değildir. Her başlangıç, cesur bir adım ister. Cesur bir adım varsa atılacak, üstünde gidilecek dosdoğru bir yol ister.

Yanlış yolları adımlamak cesaretle, cahilliği gösterir her seferde. Sonu hüsran olur yanlış yolların. Sonu, harcamak olur koca bir ömrü...

Aydınlık seferlere açmışken, aydınlık yollar bağrını, ey cesur adım sahibi girişimciler! Başka yollara, göz ucuyla bile bakılmaz.

Herkese “Hadi başla” demez Rabbim. Herkese cesur adımlar atacak ayaklar vermez. Kıymetini bilerek bu nimetin, nankörlük etmeden, O’nun verdiği güçle, O’nun yoluna hizmet etmek gerekir.

“Ne güzel konuşuyorsun” diyorlar, inanma! Ses senin değil, dil senin değil! Kelimeleri sen sıralamıyorsun. Sahibinin tüm bu güzellik. Almak isterse alır.

Benim değil duyduğunuz ses! Benim değil aldığım nefes! Sahibinin...İstediği anda almaya kâdir olanın.

Ses dediğin nedir? Gırtlağına bir tümör musallat ediverir Rabbim, ânında kaybedersin. Dil dediğin nedir? Kaslarına bir gevşeklik getirir de Allah, döndüremezsin.

Sözden sorarsan, Rabbim izniyledir sıralanışı. O dilemezse, adını bile söyleyemezsin.

O’ndan gelir bütün lütuf, O’ndan gelmesi gibi cefanın. Hepsinde bir ayrı hikmet! Takdir edip, hakkıyla, çoğu zaman bilemezsin!

Başlamak cesaret ister. Sağlamlık, birikim ve güç ister!

Herkese nasip olmaz “Hadi bismillah !” demek! Rabbim, dilediğine söyletir, dilediğine verir gayreti.

Vermek dilediğinde, istemek verir. Hakkıyla istemeyi bilene açar hazinesini. Geniştir lutfu. Büyüktür rahmet denizi. Dileyeni alır içine, hatta dilemeyeni bile, farkında olmadığı hazinelerle zenginleştirir.

Sanma ki kahırdır, sanma ki zulümdür ondan gelen. Yalnızca hakkıdır, hak edenlerin. Gelen cefa hakkımızdır. Zulüm değil, karşılıktır.

Hayırsız evlada vurulan tokat, şefkatten uzak mıdır?

Sevgiliye sitem etmek, onu sevmemek midir?

Tembel öğrenciye zayıf not veren öğretmen, zalim midir?


Zulüm yok! Adalet var! Hak’tan halka yalnızca, şefkat dolu bir mesaj var. Okuyabilen mesut. Okuyamayanda bir hayret! Ne oluyor?! Neden oluyor?!

Bu hayret bile rahmet. Nedenini sorup, öğrenmek için...

Her şeyin boş ve yalan olduğunun anlaşıldığı o noktada, aslında hiçbir şeyin sebepsiz olmadığını da anlamak ne saadet!...

Laf dinlemeyen yavrusuna olanca şiddetiyle kızıp vururken, kendi laf dinlemez halini unutuverip, gelen belalara isyan etmek ne cahillik!

Nimete isyan, kadere isyan...

Emre uymadan, uyarıları duymadan, hayırlı olmadan, yalnızca istemek... Sınırsızca, kayıtsızca,daima ve mutlaka istemek.

Oysa bulmadan önce aramak, aramadan önce ihtiyaç duymak vardır.

Muhtaç olduğumuzu bile, O’nun kudretiyle biliriz. Muhtaç olduğumuzu, gerekirse bir süre ertelemeyi ve bulunca şükretmeyi, O’nun kudretiyle biliriz.

Ama unutup bazen “Ben” deriz. Hep “Ben”deriz.”Ben yaptım, ben söyledim, ben verdim, ben kazandım, ben,ben var ya ben!...”

Hey gidi ben!

Sana acıyorum. Aslında ne acizsin. Acizliğini bile göremeyecek kadar aciz... Kaslarındaki kuvveti bir alsa Allah, günde üç-dört kez etrafı pisletirsin de, haberin bile olmaz!

Böbreklerin iş yapmasa, idrar torban sıkışıp haber vermese, tuvalete gitmeyi bile akıl edemezsin!

Miden sinyal vermese, acıktığını da doyduğunu da anlamazsın!

Sen nesin ki? Sen kimsin ki?

Ne güzel gözlerin var derler sana. Senin mi sanırsın o gözleri? Onlar yaratılırken katkıda bulundun mu? Sordular mı sana, “Rengi ve biçimi hakkında nasıl bir tercihiniz olur?”diye...

Hiç uğraşmadıysan, hiç karışmadıysan, nasıl hak iddia edersin o gözler için? Nasıl “Benim gözlerim” dersin?

Nasıl övünürsün gözlerinle? Ne hakla övünürsün kaşlarınla? Nasıl övünürsün boyunla?

Sen ne yaptın ki onlar için? Hiçbir şey!

Emeksiz övünmek de ne oluyor, emeğiyle bile övünmemek gerekirken?..


Kudretiyle yaratan Rabbim!

Kudretinle, verdiklerinin emanet olduğunu da hatırlat!

Bir trafik kazası, benim sandığım bacağımı kestirebilir!

Bir gırtlak kanseri, benim sandıkları sesimi alabilir!

Bir nezle, bir grip bile yataklara düşürebiliyorken insanı, ne bu gurur, ne bu hal ey insan? Kendini ne sanıyorsun?..

Güç O’dur! Güzellik O’dur! Şefkat O’dur! Kaş O’nundur, göz O’nundur, el, kol, bacak O’nun. Ses O’nundur, söz O’nundur, ağız, dil, kulak O’nun.

Yalansın sen, yalan dünya gibi...

Bu yalanı görmek nasip olmaz herkese... Hayırlı son nasip olmaz herkese... Hayırlı bir adım ile başlamanın nasip olmadığı gibi...

Vermek O’nundur, almak O’nun. Vermek dilediğinde, istemek verir, hakkıyla isteyene açar hazinesini.

Takdir, çalışanındır. Ödül, kazananındır, ceza da...

Sanma ki zulümdür ondan gelen... Yalnızca hakkıdır hak edenlerin. Gelen cefa hakkımızdır. Zulüm değil, karşılıktır. Şefkat dolu bir tokattır!

Gözlerimi kapattım. Yine de gördüm. Duyduklarım bir resim olup canlandı hayalimde.

Kulaklarımı tıkadım. Hayalimdeki o resim, yine de silinmedi. Anladım ki, ne gören gözdür, ne duyan kulak...Akıl, resimleri çizer. Akıl acı verir ve mutlu eder akıl... Ya aklı kim verir?

Nasıl övünürsün gözlerinle? Nasıl övünürsün aklınla?

Veren Allah değil mi? Almayı bile bilmediğin zamanlarda sana veren onları, kim?

Bir gecede aklını kaybedip, sabaha deli çıkanları hatırla.

Bir anlık korku ile dili lâl olanları hatırla!

Bir kaçılmaz hastalık yüzünden, âmâ kalıverenleri hatırla!

Tığ gibi yiğit delikanlının, akşam yatağına yatmadan önceki o canlı, o hayat dolu halini ve sabaha yıkanan cenazesini hatırla!

NİCELERİ KENDİSİNİN SANDI.

Niceleri sahiplendi emaneti.

Sarı saçlarıyla hava atardı. Saçkıran olalı iki yıl geçti.

İpek gibi cildim var diyordu. Halbuki dört-beş aydır yüzünde sivilceler çıkıyor da, doktorlar çare bulamıyorlar.

Malı mülküyle pek övünürdü. Son depremde sahip olduğu bütün binalar, kağıt helvaya döndü.
“İlah benim !” diyordu Nemrut, bir sineğe güç yetiremedi de, başını duvarlara vura vura öldü.

NİCELERİ BENİM SANDI....

AMA O’NUN OLDUĞUNU, ER GEÇ, ÖĞRENDİ HERKES!