EVREN nedir? Bir başlangıç anı var mıdır? Ne tür bir sona doğru gitmektedir? Bunlar ve benzeri sorular insanoğlunun beynini binlerce yıldır meşgul ediyor. Ancak, doğrudan doğruya bu sorular üzerine düşünerek pozitif bilim yapmanın, ilerlemenin mümkün olmadığını bir kaç asır önce keşfeden insanoğlu evreni anlama macerasında daha basit sorular sormaya yöneldi. Örneğin, havası boşaltılmış bir ortamda belli bir yükseklikten bırakılan cisimler, büyüklüklerinden, kütlelerinden ve şekillerinden bağımsız olarak neden aynı anda yere düşerler?

Baştaki, evrenle ilgili, temel ve felsefi yönden derin sorular yanında bu soru çok basit kalabilir. Ama fizikçiler, bu basit sorunun cevabını ararken açtıkları kapının ardında evrenin büyük sırlarını keşfettiler. 17. yüzyılda Galileo Galilei tarafından ortaya atılan bu soruya makul bir cevap, ancak 1916 yılında, Albert Einstein’ın meşhur Genel Görelilik Teorisini bulması ile verilebilmiştir. Ve Genel Görelilik Teorisi de bizi Big Bang (Büyük Patlama) ile başlayan bir evren modeline götürmüştür.

Ve atom keşfedildi

Yere düşen nesnelerle ilgili, son derece basit görünen bir soru, evren ve zaman ile ilgili bize tutarlı bir bakış açısı getirmiştir. Fizikçileri uzun süredir meşgul eden bir başka ‘basit’ soru da elimizdeki bir parça odunu bölünemeyecek kadar küçük parçalara ayırdığımızda ne elde edeceğimiz sorusudur. Yani en temel düzeyde evrenin yapı taşları nelerdir?

Bu soruya bir cevap aranırken atılan en önemli adım, 100 yıl önce atomun keşfi ile oldu. Bu keşiften sonra fizikçiler evrenin en temel yapı taşları olan atom-altı parçacıkları bir bir avlamayı başardılar. Bu süreçte, hem düşünce ve felsefe zemininde, hem de teknolojide muazzam devrimler gerçekleşti. Örneğin, atom ve atom-altı mikro-álemde geçerli olan fizik kurallarının, yani kuantum fiziğinin, gözümüzle gördüğümüz álemdeki, arabaların, taşların, gezegenlerin ve her türlü nesnenin uymak zorunda olduğu klasik fizik kurallarından çok farklı olduğunu anladık. 300 yıl önce Isaac Newton’un yazdıkları ve hala günlük hayatımızdaki her türlü fiziksel olayı (mesela uçağın uçması) izah edebilen mekanik, boyutlar küçüldükçe veya hızlar büyüdükçe anlamsız sonuçlar vermektedir.

Tıpkı hayat gibi...

Yine son 100 yılda öğrendiğimiz çok önemli bir başka gerçek de kütlenin enerjiye (ışığa veya hareket enerjisine), hareket enerjisinin de kütleye dönüşebildiği gerçeği idi. Bu gerçek, güneşin yakıtı tükenmeden 5 milyar yıldan beri yanmaya nasıl devam ettiğini anlamamızı sağladığı gibi, maalesef atom bombası yapılmasına da neden oldu.

Temel parçacıkları arayışımızda çok ilginç bir noktaya gelmiş bulunuyoruz: Öyle görünüyor ki etrafımızda gördüğümüz, kararlı bir şekilde hayatına devam her madde proton, nötron ve elektronlardan oluşmuş. Proton ve nötronların içerisinde ise iki çeşit kuark var. Biraz basitleştirmiş olsak da, elektron ve kuarklar gibi bir kaç temel parçacığı kullanarak gördüğümüz her türlü maddeyi oluşturabiliriz, adeta 20 küsur harf ile istediğimiz kadar sözcük oluşturabileceğimiz gibi.

Ancak bu resimde çok ilginç bazı anlamadığımız noktalar var. Elimizdeki birkaç parçacığın tutarlı bir fizik teorisini yapabilmek için, saniyenin milyarlarca katı daha düşük sürelerde var olup sonra yok olan, enerjiye ve maddeyi oluşturan kararlı parçacıklara dönüşen, başka parçacıklara ihtiyacımız var.

Her şey Higgs’e bağlı

Bu parçacıklar çok az bir süre yaşadıkları için bunlara kararsız parçacıklar diyoruz. Bunlar, enerjinin maddeye dönüşebilmesi prensibini kullanan hızlandırıcılarda kısa süreliğine üretilmektedirler. Fizik teorileri, káğıt ve kalem ile yapılan hesaplar sonucunda, bu kararsız parçacıkların özelliklerini, bu parçacıklar henüz deneyle bulunmadan, tahmin edebilmektedirler. Örneğin, son 80 yılda pek çok kararsız parçacığın varlığı teorik fizikçiler tarafından ortaya atılmış ve bu parçacıklar ya dünyaya çarpan kozmik ışınların atmosferdeki yaptıkları çarpışmalarla oluşturulmuşlardır veya parçacık hızlandırıcılarında üretilmişlerdir.

Hızlandırıcılardaki muazzam teknoloji sayesinde anlık var olup yok olan bu parçacıkların kimlikleri, yükleri, kütleleri, tespit edilebilmektedir. Ancak, 40 yıldır fizikçilerin avlamayı düşündükleri çok önemli bir parçacık bir türlü kendini bu deneylerde göstermemiştir. Kendisini ortaya atan fizikçinin soyadını alan Higgs isimli bu parçacık, diğer bütün parçacıkların kütle kazanmalarını sağlayan parçacıktır ve temel fizik teorilerinin tutarlı olması için muhakkak evrende var olması gerekir.

Dünyaya zararı yok

Eğer bulamazsak çok güvendiğimiz, başka deneylerle mükemmel bir şekilde uyum gösteren, teorilerimizi yeniden gözden geçirmek zorunda kalacağız. Bu kadar önemli etkiye sahip bu parçacığın, gözle göremesek de bütün uzay boşluğunu doldurduğunu düşünüyoruz. CERN’deki bu deney aslında bizim evrenle ilgili başka teorilerimizi de test edecek. Bunlardan çok önemli bir tanesini söyleyelim. Büyük patlama teorisine göre, evrendeki bütün madde (trilyonlarca galaksi içindeki trilyonlarca yıldız ve onun beş katı kadar göremediğimiz karanlık madde) yaklaşık 15 milyar yıl önce bir arada, çok yoğun ve çok sıcak bir şekilde bulunuyordu.

CERN’de kurşun atomunun çekirdekleri çarpıştırılarak kısa bir süreliğine evrenin başlangıcındaki şartlar oluşturulacak (örneğin iğnenin ucundan çok daha küçük bir alanda 100 trilyon derece sıcaklığa ulaşılacak). Tabi ki bu sıcaklık çok küçük alanda ve çok kısa süreliğine olduğu için, hiç kimseye zarar vermeyecek.

Dünyaya zarar verecek kara deliklerin veya başka zararlı herhangi bir maddenin bu deney sonucunda oluşma, ihtimali, basında şu ana kadar yazıldığının aksine, sıfırdır. Yerin altında 27 kilometrelik bir tünelde evrenin sırlarını anlayabilmemizin en önemli nedeni, Albert Einstein’ın hayret içinde ifade ettiği gibi, evrenin anlaşılabilir olmasıdır.

*Doç. Dr. ODTÜ Fizik Bölümü Öğretim Üyesi (Teorik Yüksek Enerji Fizikçisi)