SIDDIK SÜLEYMAN (KERVANCI)

Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin sekiz yüz sene evvel işaret ettiği Risale-i Nur talebelerinden biri de Sıddık Süleyman’dır.

http://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150102847360706&set=a.40617036070 5.185945.217420270705&type=1&relevant_count=1

SIDDIK SÜLEYMAN (KERVANCI)

Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin sekiz yüz sene evvel işaret ettiği Risale-i Nur talebelerinden biri de Sıddık Süleyman’dır.
Bediüzzaman Hazretleri Barla’ya geldikleri zaman onun mahallesinde bulunan köy odası
na yerleşir (Şimdiki Barla’daki Üstadın evi). Üstadımıza ilk ziyaretinde ona talebe olur. Hizmetine girer, sadakatle sekiz sene hiç gücendirmeden şahsi hizmetinde bulunur. Hiçbir karşılık beklemeden yaptığı bu hizmetlerinden dolayı Bediüzzaman Hazretleri “sıddık” unvanı ile onu yâd etmiştir.

İsmi Risale-i Nur’da Sıddık Süleyman, Barlalı Süleyman, Süleyman Efendi ve Süleyman olarak geçen Sıddık Süleyman, Üstad Hazretleri’nin “…bana kemal-i sadakatla hasbî olarak hizmet eden ve hârika olarak benim gibi bir asabî adamı hiç bir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtibliğini daima yapan…” (Barla Lahikası) ve “Ben ölünceye kadar onun sadakati ve selâmet-i kalbini ve bana ve Risale-i Nur’a hâlisane hizmetini unutamıyorum.” ( Kastamonu Lahikası) ifadelerine muhatap olan mümtaz Nur talebelerindendir.

Üstadımıza ilk günden başlayan sadakati ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. Üstad’ıyla olan samimi alakası, tüm baskılara rağmen, hiçbir zaman eksilmeden devam etmiş ve “sıddık” lakabıyla anılmasına sebep olmuştur.

Sıddık Süleyman’ın “Dere bahçesi” (Lahikalarda geçen bahçenin ismi) Risale-i Nur Külliyatı’ndan 28. Söz olan Cennet Bahsi’nin telif edildiği yerdir. O günden bugüne kadar Dere Bahçesi, içinde kaynayan suyuyla “Cennet Bahçesi” olarak anılagelmiştir. Şimdi bu bahçe Risale-i Nur hizmetine verilmiştir. Ziyarete açıktır.

Üstad hazretlerinin “Sen ile Sıddık Süleyman, benim nazarımda ve fikrimde ve duamda daima beraber bulunduğunuzdan, senin ile konuştuğum vakit, omuz omuza ikinizi beraber görüyorum. Masum ve mübarek çocuklarınız duadan hissedardırlar. (Kastamonu Lahikası) dediği Sıddık Süleyman aleyhinde, Barla’da bazı kişiler konuşunca Üstad Hazretleri onu müdafaa eder. Şöyle ki;

“(Ehl-i bid’anın şiddetli hücumuna maruz kalan Süleyman hakkındadır)
Sual: Süleyman nasıl adamdır? Başta buranın memuru, çok adamlar onu tenkid ediyorlar. “Lüzumsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdeta münafıklık ediyor” derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mahiyeti nedir bildir?
Elcevab: Süleyman sekiz sene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeden, hiçbir menfaat-ı maddî mukabilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemal-i sadakatla lillah için hizmeti bu köyce malûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilayet iftihar etmeli. Bu tarz ahlâk bu zamanda bulunması, medar-ı ibrettir. Ben hem garib, hem misafirim. Benim istirahatımı temin etmek köyün borcu idi. Bu köy namına Cenab-ı Hak onu ve Mustafa Çavuş’u ve Muhacir Hâfız Ahmed’i ve Abdullah Çavuş’u bana ihsan etti. Ben de Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar bana yüzer dost kadar kıymetdar göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben, bu köyün hayatta ve vefat edenleriyle alâkadar olup; onlara her zaman dua ediyorum. Sadakatça Süleyman’dan geri kalmayan Mustafa Çavuş’la, Muhacir Hâfız Ahmed, şimdilik hücuma maruz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleyman’dan bahsedeceğiz. Şöyle ki:

Süleyman, benim her hususî işimi ve kitabetimi kemal-i şevk ile minnet etmeyerek, mukabilinde birşey kabul etmeyerek, kemal-i sadakatla yapmış. Hattâ o derece hizmeti safî ve hâlis, lillah için yapıyordu; belki yüz defadan ziyade arzu ettiğim dakikada, ümid edilmediği bir tarzda geliyor; fesübhanallah diyordum “Benim arzu-yu kalbimi, bu işitiyor mu?” Anladım ki o istihdam olunuyor, sadakatının kerametidir. Hattâ hizmetimde bulunduğu bir gün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan, taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadakatının bir ikram-ı İlahî olarak, o çocuk hiçbir teessür ve hastalık görmediği gibi; sütten, memeden bile kesilmedi. Her ne ise, bu tarz sadakatının lem’alarını çok gördüm.

Süleyman’da sadakatla beraber esaslı bir ihlas gördüm. Evet bugünlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede, hakkında işaalar izhar ettikleri zaman, ona teselli nevinden dedim ki: “Sana bu sû’-i şöhreti takmakla riyadan kurtulursun.” O da kemal-i sürur ve ciddî bir surette o teselliyi kabul etti.

Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zât bende gıybet hakkında ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için, mümkün olduğu kadar cevaz da olsa, söylemiyor. Ve bilhâssa Ramazanda, bütün bütün içtinab eder. Zâten ahlâkında, başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işaasına sebeb, bu kadar olmuş: Birisi sormuş: “Hoca Efendi, filan adama şöyle demiş mi?” O da geldi, bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevab versin. Halbuki o sözde ne gıybet var, ne de birşey. Her ne ise…
Ben bu köyde ümid etmiyordum ki, benim en ziyade itimad ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyanetlerine kanaat ettiğim Mustafa Çavuş, Süleyman Efendi gibi kardeşlerimi tenkid etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra, burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümidim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdir edecekler. Birkaç insafsızlar tenkid ededursunlar, o tenkidlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek, doğrudan doğruya bana ilişmektir. Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiçbir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabul etmeyerek ve bilakis kendi keselerinden bana ve misafirlerime bakıyorlar. Hattâ Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit, hatırımı kırmayarak alır. Fakat kat’iyyen mukabelesiz almıyor. Ona mukabil evinden getiriyor. Arasıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhahıma karşı istinkâf ediyordu. Ne için böyle yapıyorsun derdim; “Hizmetimize maddî faide girmeyip, fîsebilillah, ihlaslı olmak istiyoruz” derdi.

Hattâ bu Süleyman ve Mustafa Çavuş, misafirlerim için çok hizmet ettikleri halde, hiçbir vakit hiçbir misafir bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey bir defa Süleyman’ın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukabil Süleyman -bildiğime göre- birkaç defa patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip, ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misafirlerin hayvanatına saman, arpa verir.

Bunun bu ahlâkı zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim bir düstur-u hayatım olan istiğna ve insanların hediyelerini almamak kaidesi, onun aslî ahlâkına muvafık gelmiş. Daha ziyade, insanların değil hediyesini kabul etmek, onlara ettiği iyiliklere mukabil dahi birşey kabul etmiyor. Hattâ yüz defa ben ısrar etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabul etmiyor.

Hattâ bir defa, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal ben yemiyordum. Misafirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrar ettim, “Bu hediyemdir, teberrükümdür, çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbursun.” dedim. Aldı, iki şinik buğdayını, bana -değirmende öğüterek- getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.

İşte bu zâtın hakikî hali bu surette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işaa ediyorlar ki; Said’in sayesinde yaşıyor. O da kemal-i iftiharla dedi: “Evet üstadımın sayesinde kanaatı ve iktisadı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyadan kurtarır, ihlasa sevk eder.” dedi.

Ben de dedim: Sana iyidir, hizmet-i Kur’an’a zarardır. Onun için hakikat-ı hâli beyan ediyorum, tâ ehl-i bid’a bilsin ki, ihlas ile lillah için çalışıyorlar.” (Barla Lahikası)
Said Nursî

Sıddık Süleyman’ın Risale-i Nur hakkında Üstad’ına yazdığı bir mektubu şöyledir;
“Efendim Hazretleri!
Evvelâ mübarek ellerinizi öper, mukaddes dualarınızı beklerim. Fakir hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleyman, şimdiye kadar te’lif olunan mübarek Nurları birer birer mütalaa ederek her birisinden ayrı ayrı ve büyük nurlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifade ettim. O nurlar uhrevî yolumu irae ettiler. Allah sizden razı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksanlarımı gösterdiler, teşekküründen âcizim. O nurları temsil ve tasvir edecek kudreti kendimde görmediğimden, ruhumu yoklayarak hissiyat-ı kalbiyemi şöyle tasvir etmeğe -min-gayr-i haddin- cür’et eyleyeceğim. Hata vaki’ olursa da afvımı istirham ediyorum.

Efendim, görmüş olduğum Risale-i Nur deryasındaki lezzet ve saadetin dünyada hiç emsalini göremediğim gibi, kendi vicdanî muhakemem neticesinde kat’iyyen anladım ki; o Risaleler her biri başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsir-i Kur’andır. Mahlukat içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakikat noktasında insaniyetten sukut eden ve serâpâ manevî yaralar içinde bulunan insanlara bu Nurların mütalaası seri’ şifalı bir ilâç ve yaralarına gayet nâfi’ bir tiryak ve merhem olduğunu ufacık karihamla anlayabildim. Bu Nurların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek itikadındayım. Ve inşâallah Avrupa’ya karşı dahi Kur’anın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.

Tekrar ellerinizi öperek, duanızı isterim efendim hazretleri.”
Süleyman (Barla Lahikası)

Mustafa Sungur Ağabey, Sıddık Süleyman hakkındaki bir hatırasını şöyle anlatıyor;
“Barla’da Zübeyir, Ceylan ve ben, aziz Üstad’ımla beraber üç ay kadar kalmıştık. Bir gün kırlara çıkmıştık. O gün Sıddık Süleyman Ağabey’de bizimle beraberdi. Üstad’ın abdest alması icabetti. Suyu Üstad’ın eline Sıddık Süleyman Ağabey döküyordu. Abdest aldıktan sonra Üstad, Sıddık Süleyman’a hitaben, “Sen hapishaneye hiç girmedin değil mi?” dedi. O da “Maalesef ben o hayırlara nail olamadım” diye cevapta bulundu. Bunun üzerine Üstad “Hayır! Senle Hulusi vazifenizi tam yaptığınızdan size hapse lüzum görülmedi” diye latifane latifede bulunmuştu.”

Sıddık Süleyman 1898 yılında Barla’da doğdu. Ankara’da ikametinde hastalandı ve 1965 senesinde vefat etti. Cenazesi Barla’ya getirildi. Barla’da Yukarı Mezarlık’a defnedildi. Kabri Bayram Ağabey’in mezarının başucundadır.

Rahmetullahi Aleyh…