+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 ve 5

Konu: Hacı Hoca Röportajı

  1. #1
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart Hacı Hoca Röportajı


    Diyanet’e Bediüzzaman’ın sözünü hatırlattım
    14 Ocak 2010 / 11:39
    Emekli müftü Mehmet Arslan’la (Hacı Hoca) yaptığımız röportajın birinci bölümü

    Röportaj: Nurettin Huyut-Risale Haber

    Mehmet Arslan (Hacı Hoca) Kimdir?

    1953’de Şanlıurfa'nın Bahçeli köyünde doğar. Doğarken ismi “Hacı” olarak konur, fakat babası nüfus kaydı yaptırırken “memurlar zorluk çıkarırlar” düşüncesi ile Mehmet yazdırır. Fakat aile içinde hep Hacı olarak çağrılır. 1973 yılında imamlığa başlayınca oradan da hoca ismini alır ve ondan sonra nüfustaki adından ziyade “Hacı Hoca” olarak bilinir.

    İlkokulu köyde bitirdikten sonra bir yıl eğitime ara verir. Daha sonra İmam Hatip okuluna kaydolur. O yıllarda İmam Hatip Okulları ortaokuldan başlamaktadır. O nedenle ortaokul ve liseyi beraber okur. 1973 senesinde İmam Hatip'i bitirir. Aynı yıl Birecik merkez Mahmut Paşa Camii'nde imam olarak çalışmaya başlar.

    Daha sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat fakültesini kazanır ve 1981’de mezun olur. Askerlik dönüşü altı ay Nizip'de Kur'an Kursu hocalığı, Adana'da iki yıl vaizlik, 1986 yılında 2 sene Samsat'ta ilçe müftülüğü, 1989’dan itibaren iki buçuk sene de Adıyaman'da İl müftü yardımcılığı, 6 yıl da Adıyaman İl müftüsü olarak görev yapar. Süresi dolunca 1998’de emekli olur. Üçü erkek, biri kız olmak üzere dört çocuk babası olan Mehmet Arslan Risale-i Nur gönüllüsü olarak Gaziantep’te ikamet etmektedir.

    NAMAZINI KILDIKTAN SONRA GENÇLERLE KUR'AN OKURDUK

    Risale-i Nurları ne zaman, nerede ve nasıl tanıdınız?

    İlahiyat okuyan bir amcaoğlum vardı. Çok muttaki bir insandı. İlk Nur talebelerinden sayılırdı. Çok kitap okurdu. Risale-i Nurları onun vasıtasıyla tanıdım. Biz daha ortaokuldayken vefat etti. Daha doğrusu şehid oldu. Onun İmam Hatip'te okuyan bir kardeşi vardı. Hastaydı. Ona bir not bırakmıştı. Çok enteresan, “Kararan ufkumdan kara haberim gelirse şaşma! Beni sana sorarlarsa şöyle söyle; Onun gönlü her güzelin tutkusuyla tutuşan bir çöldü. Sevdi, sevildi, nihayetinde öldü.”

    Askerlik yapıyordu. Birinin yerine nöbetteyken trafik kazası geçirdi ve şehit oldu. Onu Urfa'ya getirdiler. O zaman Süleymanpaşa Camisi vardı. Orada iki oda bulunuyordu. Bir odada Mustafa Kılıç Hoca kalıyordu, diğerinde de o amcam oğlunun kardeşleri kalıyordu. İsimleri Mustafa ve Mehmet'ti. Ben bir sene onların yanında kaldım. Orada Mustafa Hocayla beraber derslere gidip geldik. Orta birinci sınıfta Risale-i Nurları okumaya başladık.

    Birecik’e gittiğimde daha önceden bir dershane açılmış, kapanmıştı. Caminin yanındaki lojmanı dershane yaptık. Orada Eczacı Kamil vardı askere gitmişti daha sonra geldi birlikte çalıştık. Yine Allah rahmet eylesin Mehmet Temel isimli bir kardeş vardı, hastaydı ama iki sene onunla da berber olmuştuk sonra vefat etti. Daha başka gençler de vardı, onlarla beraber Birecik’te hizmetlere başlamış olduk.

    Caminin lojmanında beş sene bekâr olarak kaldım. Daha sonra bir dershane açtık. Camide imamlığım döneminde ikindi namazını kıldıktan sonra gençlerle Kur'an okurduk. Çay içip, ikramlarda bulunurduk. Gençlere gösterdiğimiz bu yakın ilgi onların da hoşuna gitmiş olacak ki, liseden birçok talebe arkadaşlarını da alıp gelirlerdi. Hem bu gelenler lisenin en çalışkan talebelerindendi. Hatta içlerinde ödül alanlar oldu. Mesela onlardan birini biliyorum daha sonra Konya'da çocuk doktoru oldu.

    O gençler arasında bugün Risale Haber’de yazı yazan Mehmet Nuri Bingöl vardı. Hüseyin Soysal vardı. Bunlar bölgede birinci seçildiler. Gelenler içinde İbrahim Sözmen adında bir genç vardı. O camiye gelmeye başlayınca babasının iyi bir sol görüşlü arkadaşı çayhanede kâğıt oynarken, “Senin bu oğlun Nurcuların yanına gidiyor. Onu bozacaklar” demiş. O da hiç çekinmeden, “Bırak gitsin, bak oradan çıkanların hepsi doktor veya eczacı oldular. Kültürlü insan oldular. Onlardan zarar gelmez” demiş. O adam bizim gibi düşünmemesine rağmen, oğlunu bırakıyordu. Hakikaten kısa bir zaman içinde dediği gibi oldu o çocuk gayet başarılı oldu.

    Diyebilirm ki, o dönemde bizim oraya uğramayan genç yoktu. Çok güzel hizmetler oldu. Dershaneyi zamanla büyüttük. Hala da o hizmetler devam ediyor. Birecik küçük bir ilçe olmasına rağmen büyük hizmetler oldu.

    Ankara Üniversitesi İlahiyat fakültesinin İlk üç senesini devam etmeden okudum, fakat daha sonra “devam etmen gerek” dediler. Buna rağmen çalıştığım için çok fazla devam etmeden idare ettim ve bitirdim. Anlatsam uzun hikâye, Allah'ın bir lütfu, Risale-i Nurların kerameti sayesinde telefonla eğitim gibi bir şey oldu bizimkisi. Çok enteresan bir maceraydı. Allah da yardım etti, sene kaybı olmadan 1981 yılında bitirdim.

    Resmi olarak çalıştığım yerlerde Allah nasip etti hep hizmetle iç içe bulundum. Ancak bir müftünün fiili olarak cemaatin içinde olması zordu. Hizmete engel oluyordu. O sebeple emeklilik süresinin dolduğu gün dilekçe verdim ve 1998’de emekli oldum.

    AĞABEYLER ÇOK ŞEFKAT GÖSTERİYORDU GENÇLERE

    Yetmişli yılların hizmetlerinden biraz bahseder misin? O zamanki hizmetler nasıldı?

    O zaman hizmetlerdeki şevk bence daha farklıydı. Piknikler, geziler gençleri çok şevklendiriyor ve hizmete bağlıyordu. Aynısını biz Birecik'te de uyguluyorduk. Bir de ağabeyler çok şefkat gösteriyordu gençlere. Mesela Mustafa Hoca bana ortaokul ikide Lem'alar kitabını vermişti. Ben anlamıyordum ama Hocam vermiş diye okuyup bitirdim. Ağabeyler çok ilgileniyorlardı. Mesela İsmail Şentürk vardı. Onlar da her zaman dershaneye gelir giderlerdi.

    O dönemde Abdülkadir Badıllı ağabey'de vardı değil mi?

    Evet vardı. Bazen biz Badıllı ağabeyin yanına giderdik. Orada Zehraiye camisinde Mustafa Sungur ağabey gelmişti ben de orada kalıyordum. Cemaatin bir birlik ve beraberliği vardı. Badıllı ağabeyin ağırlığı vardı. Hem de kendini yetiştirmişti. Büyük bir ilmi vardı. Üstadla görüşmüş olmanın da bir etkisi vardı. Mesela biz Urfa’da öğrenciyken Badıllı ağabeyi görürdük. Yolda giderken başında külahı, elinde risalesi... Bir şeyh gibi, bir aşiret reisi gibi, dik dik yürürdü. Hakikaten çok farklı bir insandı. Hala da öyledir.

    Mustafa Kılıç Hocayla ilgili hatıralarınız var mı?

    Onunla beraber kalmadım tabii. Onun odası yandaydı, benimki ayrıydı. Daha sonra kendi evime geçtim. Ama irtibatı kesmeden her sabah namazından sonra Dergâh’a yakın olan büyük yolun oradan kalkıp gelirdik. Tahminen iki kilometreden fazla bir yolu yürüyüp gelirdik. Bir iki arkadaş daha vardı yanımda onları da getirirdim. Mustafa Hoca gelip ders yapardı. Cemaatten de çok arkadaş gelirdi. Hakikaten hizmetlere bağlanmamız için o derslerin devamı bize çok şevk ve gayret vermişti. İmamlık yapana kadar böyle devam etti. İmamlık yaptığım o beş yıl talebelerle birlikteliğimiz bizi hayli yetiştirdi.

    Daha sonra Eczacı Kamil Bey askerden geldi. Onun arabası vardı. Biz her hafta bir ile, bir ilçeye gidiyorduk. Ta Elbistan'a, Maraş'a kadar, Adıyaman'a, Urfa'ya kadar gidiyorduk. Yılda bir iki defa üç beş kişiyle Türkiye turu yapıyorduk. O da ben de bekârdık. Rahatça geziyorduk. Böylece etrafımızda çok gençler toplandı. Yani eğer mesai dışında biraz daha gayret sarf ederse insan, hakikaten çok güzel hizmetlere vesile oluyor.

    URFA’DAKİ BEDİÜZZAMAN MEVLİTLERİ

    Biraz bize o günkü Bediüzzaman Mevlitlerinden bahseder misin? O günkü şartlarda mevlitler nasıl oluyordu?

    Urfa mevlidi, Üstad hazretlerinin vefat yıldönümü olarak yapılmaya başlandı. Yani Ramazan ayının 25. gününü, 26. gününe bağlayan gece... Her sene o mevlit yapılıyordu. Hakikaten ilk başlarda, öğrenciyken ve daha sonra memurken, çok şevkli ve çok heyecanlı oluyordu. Cemaatin çoğu da birbirini tanıyordu. Bir buluşma gibi oluyordu. Büyük bir muhabbet zemini oluşuyordu. Daha önce Ulu Cami'de yapılıyordu. O sokaklar insanla dolup taşıyordu.

    Tahiri Mutlu ağabey geldi mi hiç?

    Tahiri ağabeyi ben İstanbul'da ziyaret ettim. İstanbul'da görüştük. Orada Mustafa Sungur ağabey, Bayram Yüksel ağabey, Abdullah Yeğin ağabeylerle görüştüm.

    Urfa şimdi de söylendiği gibi kardeşlik merkezi gibi “Haliliye” adıyla da anılıyor.

    Hakikaten öyle. Bizim cemaatlerimizin ayrı kulvarlarda hizmet etme olayı başladığında bile Urfa bir platform gibi bir araya gelme, görüşme, birleşme yeri olmuştur. Hatta şu son dönemlerde bile, 1980’lerden sonra özellikle mevlide destek vermek için bir araya geliyorlar. Üç dört tane Nur cemaati birleşip hizmeti göğüslüyor. O “Haliliye” anlayışı gerçekten oraya sirayet etmiş. Risale-i Nurla ilgisi olmayan halk bile evinde misafir ağırlıyor. Sonuçta Bediüzzaman’ı herkes tanıyor, biliyor. Gelenleri iftara davet edip, evlerinde yatırıyorlar. Bu büyük bir hizmete vesile oldu/oluyor inşallah. Hatta dışarıdan gelenler için büyük bir şans oldu bu mevlitler.

    Hz. İbrahim'in dostluk anlayışı Urfa’da hemen her evde var demek ki?

    Evet var. Bu çok farklı bir şey… Ben 1984 yılında karayoluyla hacca giderken şahit oldum. Karayolu ile Hacca gidenler orada birkaç gece konaklıyorlar. Mesela diyelim ki Karadeniz’den, Orta Anadolu’dan, batıdan gelmiş bu hacılar. Önce Urfa’ya uğrayıp, ardından hacca geliyorlardı.

    Öyle bir gelenek mi varmış?

    Evet, işte o karayolu ile gelen hacıları da Urfalılar evlerinde misafir ederlerdi. Akşam ağırlayıp, yemek yedirirlerdi. Urfa’nın öyle bir özelliği var. Üstad’ın dediği gibi Türkiye’nin Medine’sidir. Ve Alem-i islam’ın da ileri de merkezi olacak inşallah.

    Üstad Medresetüzzehra projesi için, Arapça vacip, Kürtçe caiz, Türkçe lazım demiş ya, birleştirmiş. Mesela Urfa’nın merkezinde bu durum var. Yerli halk bir kısmı Kürtçe bilmezler ve Kürt değiller. Esnaf oldukları için köylülerle falan konuşurken bir miktar öğreniyorlar. Bir kısmı da Kürt, bir kısmı da Arap... Bu üç millet var Urfa'da. Mesela, Harran, Akçakale, Viranşehir'in bir kısmı, Suruç'un bir kısmı Arap. Diğer ilçelerde Kürt, merkezde de Türkler var.

    İlahiyattan sonra müftülüğe nasıl başladınız?

    1984 yılında Osmaniye Bahçe'de göreve başladım.

    DİYANET’E BEDİÜZZAMAN’IN SÖZÜNÜ HATIRLATTIM

    Diyanetin Risale-i Nurlara bakışı nasıl? Bildiğimiz kadarıyla çok fazla ilgili değiller. Bu kurumdan emekli olduğunuza göre bunun nedenlerini biliyor musunuz?

    Bu bir devlet politikası olarak belki de Diyanet'e yansımış. Bediüzzaman ve Risalelere karşı biraz daha resmi bir duruş var. Ama şahsi ilişkilerimizde o duruşu kırmaya çalışıyorduk. Hatta bazı toplantılarda İl Müftüleri ve Din İşleri Yüksek kurulu üyelerinin katıldığı toplantılarda açılım o zaman da konuşuluyordu. İşte; “Bazı hizmetleri nasıl götürürüz” diye. Tabii guruplara ayrılmıştık. Selahaddin isimli biriydi bizim gurup başkanımız. Ben ona, “Herkes bir fikir öne sürüyor. Bediüzzaman diyor ki mealen, ‘Her milletin kendi dilini bilen birisiyle yönetilmesi daha iyidir’ gibi şeyler söyledim. Hemen kapattı orayı. Umumi toplantıda da gene o şekilde bir şeyler konuştum. O zaman Yaşar İşcan vardı. Ben lavaboya gittiğimde arkamdan gelmiş, ‘Hocam senin o söylediğin şey nedir?’ diye sordu. Çok dikkat çekmişti yani.

    Güneydoğu ve Doğu illerinde oradaki halkın dilini bilen insanların hitap etmesi daha uygundur diyorsunuz öyle mi?

    Tabii ki. Mesela şu an Şırnak'ta Abdullah Hocamız var. Halen orada müftü… Bu Hoca oradaki insanlarla hemhal olmuş. Zaten oralı... Kültürünü biliyor. Dilini de biliyor. Diğer dışarıdan gelen insanlar eğer oranın dilini, kültürünü bilmiyorsa orada çok etkili olamıyor. Onlarla kaynaşması sorun oluyor. O noktada Bediüzzaman’ın tavsiyesi var. Ki, Diyanetin de buna dikkat etmesi lazım.

    Son zamanlarda kısmen buna dikkat ediliyor ama yeterli değil. Şu an mesela Urfa'ya hiç Kürtçe bilmeyen bir Müftünün atanması uygun değil. Özellikle Arapça bilecek biri olması lazım. Orada alim insanlar çoktur. Yine Batman'a, Şırnak'a vs. diğer illere oraların diliyle konuşan müftüler, hocalar atanması uygun olur kanaatindeyim. Örf ve adetleri iyi bilmeleri lazım…

    Şunu da söyledik onlara, “Risale-i Nur asrı saadeti tam olarak yansıttığı için, İslam kardeşliğini pekiştiren bir hakikattir.” Yani maahaza ırkçılık Risale-i Nur'da hiç yok. Vatanını, milletini, akrabanı sevmek, o ayrı. İslamiyet insanları bir vücudun azaları gibi kaynaştırmış. Risale-i Nur bu asırda İslamiyet’in tam tecellisi desek yerinde konuşmuş oluruz.

    Yani Edirne'deki bir Nur talebesi ile Van'daki bir Nur talebesi birbiriyle kaynaştığı gibi, Van'daki bir Nur talebesiyle Edirne'deki bir tarikat ehli birbirini kucaklıyor. Tüm Türkiye birbiriyle dost, düşmanlık hissi yok. Mesela İstanbul'daki, Afyon'daki bir Türkle, şarktaki ehli iman bir Kürt kardeş oluyor. Bu şuuru Risale-i Nur veriyor. Mesela Doğu'da bakıyorsun bir çok alim var. Adam Kürtçü... Menfi ideolojileri savunan bir duruma gelmiş. Yani acıyor insan. Risale-i Nur'dan haberi olan insan o yanlışı düzeltiyor. Devlet Risale-i Nur'u, Üstad da öyle söylüyor ya, Risale-i Nur hizmetini Diyanet kendi eliyle yayması lazım. Eğer birliği, beraberliği, kardeşliği istiyorsa, bu anarşinin ortadan kalkmasını istiyorsa bu hakikatleri yayması lazım. Devletin bunu Diyanet eliyle yaptırması lazım…
    (Devam edecek)
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  2. #2
    Pürheves hafizsultan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Yaş
    34
    Mesajlar
    208

    Standart

    "Diyanetin Risale-i Nurlara bakışı nasıl? Bildiğimiz kadarıyla çok fazla ilgili değiller. Bu kurumdan emekli olduğunuza göre bunun nedenlerini biliyor musunuz?

    Bu bir devlet politikası olarak belki de Diyanet'e yansımış. Bediüzzaman ve Risalelere karşı biraz daha resmi bir duruş var. Ama şahsi ilişkilerimizde o duruşu kırmaya çalışıyorduk. Hatta bazı toplantılarda İl Müftüleri ve Din İşleri Yüksek kurulu üyelerinin katıldığı toplantılarda açılım o zaman da konuşuluyordu. İşte; “Bazı hizmetleri nasıl götürürüz” diye. Tabii guruplara ayrılmıştık. Selahaddin isimli biriydi bizim gurup başkanımız. Ben ona, “Herkes bir fikir öne sürüyor. Bediüzzaman diyor ki mealen, ‘Her milletin kendi dilini bilen birisiyle yönetilmesi daha iyidir’ gibi şeyler söyledim. Hemen kapattı orayı. Umumi toplantıda da gene o şekilde bir şeyler konuştum. O zaman Yaşar İşcan vardı. Ben lavaboya gittiğimde arkamdan gelmiş, ‘Hocam senin o söylediğin şey nedir?’ diye sordu. Çok dikkat çekmişti yani.
    "
    Mısır el ezherde ders kitabı olarak okutulan risalei nurlarımız,bırakın bizim üniversitelerimizi,basit bir Kuran kursunda dahi okutulmaya müsaade edilmiyor,gerçekten çok acı.....
    ha el altından yapıyoruz yapmaya,neyi,neden sakladığımızı bilmeden..,
    öğrencilerin nurlardan istifadesi öyle muhteşem ki..,onları anlatmamıza hiç bir şey engel olamaz,olmasın inşallah,,,,
    Rabbim Mehmet arslan hocalarımız gibi müftüler koysun başımıza,,,,yada müftülerimizin başlarına Risalei nur eserlerini koysun başka ne deyim ,,,,
    vesselam
    Basiretli Nur naşirleri istedikleri taktirde dünya ganimetleri kendilerine yar olduğu halde,her türlü şahsi, dünyevi,varlıklardan feragatla ömürlerini RİSALE-İ NUR'un hizmetine vakfetmişlerdir.Aceba ;RİSALE-İ NUR şakirdlerindeki,bu feragat ve fedakarlığın ve bu derece sebat ve sadakatın sebebi nedir?diye bir sual edilse,elbette cevabı şu olacaktır.
    RİSALE-İ NURDA Kİ CERHEDİLMEZ YÜKSEK HAKİKATLER
    VE
    İMAN HİZMETİNİN SIRF RIZA-İ İLAHİ İÇİN YAPILMASI

  3. #3
    Ehil Üye Bilal-i Sivasi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    1.298

    Standart

    Kimi camilerin kitaplıklarında ne idüğü belirsiz bid'atçıların kitapları rahatça duruyor kimse onlara bişey demiyor.. (gerçi onları da okuyan yok ya) Ama Risale-i Nurları göremiyorum. Bizim oradaki camiye umumun istifadesi için bir tane Asay-ı Musa koymuştum epey durdu. Yeni bir imam efendi geldi baktım kaybolmuş sevindim birisi okumak için aldı diye. Bir süre sabredip hocaya sordum: " Burada bir Risale vardı gördünüz mü?diye" O da" bende, ben okuyorum" dedi. Ben de:" Okuyun tabi de onu ben koymuştum buraya bırakmayacaksanız geri alayım dedim." O ; "Yok ben okuyorum dedi" 2.5 senedir kitaplığa koyacak güya." Üstüne vakıftır yazmıştım. Vebali ona artık. Bütün hocalar aynıdır diyemeyiz ama Diyanet Risalelere mesafeli yaklaşıyor, öyle olunca hocalarda memur nihayetinde. İnşallah daha ısınırlar.

    selam ile..
    Ey muhataplarım!
    Ben çok bağırıyorum. Zîra, asr-ı salis-i aşrın, yani on üçüncü asrın minaresinin başında durmuşum,

    sûreten medenî ve
    dinde lakayd ve
    fikren mazinin en derin derelerinde olanları
    camie davet ediyorum.


  4. #4
    aouba
    Guest aouba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Alıntı Bilal-i Sivasi Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Kimi camilerin kitaplıklarında ne idüğü belirsiz bid'atçıların kitapları rahatça duruyor kimse onlara bişey demiyor.. (gerçi onları da okuyan yok ya) Ama Risale-i Nurları göremiyorum. Bizim oradaki camiye umumun istifadesi için bir tane Asay-ı Musa koymuştum epey durdu. Yeni bir imam efendi geldi baktım kaybolmuş sevindim birisi okumak için aldı diye. Bir süre sabredip hocaya sordum: " Burada bir Risale vardı gördünüz mü?diye" O da" bende, ben okuyorum" dedi. Ben de:" Okuyun tabi de onu ben koymuştum buraya bırakmayacaksanız geri alayım dedim." O ; "Yok ben okuyorum dedi" 2.5 senedir kitaplığa koyacak güya." Üstüne vakıftır yazmıştım. Vebali ona artık. Bütün hocalar aynıdır diyemeyiz ama Diyanet Risalelere mesafeli yaklaşıyor, öyle olunca hocalarda memur nihayetinde. İnşallah daha ısınırlar.

    selam ile..
    Yanmadan ısınsalar bari

  5. #5
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart




    Vahhabi de Şia da Risale-i Nur’u okuyor
    15 Ocak 2010 / 23:56
    Emekli müftü Mehmet Arslan’la (Hacı Hoca) yaptığımız röportajın 2. bölümü

    Röportaj: Nurettin Huyut-Risale Haber



    II. BÖLÜM:

    DİN ŞURALARI ÇOK GÜZEL ORGANİZASYONLAR

    “Müftüyken hizmet etmek biraz zor oluyordu” dediniz. Hâlbuki Risale-i Nur'u yaymak da Diyanetin bir görevi. Nasıl bir zorluk çıkıyordu?

    Şimdi zorluk şurdan kaynaklanıyor: Fıtratlar farklı farklı... Şu an hala devam eden arkadaşlarımız da vardır. Bazı arkadaşların biraz daha fıtratı sakin, derse, sohbete gidiyor fakat çok fazla ortada görünmekten sakınıyor. Ama ben bu hizmetin her kademesinde görünmek istediğim için, fıtratım böyle olduğu için, bir de bizim müftülüğümüz küçük bir şehri kapsıyordu. İstanbul gibi bir yer olsa fark etmeyebilir de, ama o gibi küçük yerlerde başka cemaatler “Şu cemaatin adamı” şeklinde hizmet noktasında seni belirliyor. Yani işte bir müftü cemaatte gibi...

    Ama Allah'a şükür biz her gurupla anlaşıyor ve diyalogu en üst düzeyde sağlıyorduk. Yani altı sene küçük bir ilde hiçbir problem olmadan kaldık. Bir de şu noktadan bakıyorum. Hizmetin her kademesine el atmak, her türlü şeyin merkezi olması noktasında bir problem oluyordu. Yoksa insanlar bizi kucaklamıştı. Onlarla bir problem yaşamıyorduk.

    Diyanetin organize ettiği Din Şurası oluyor. Onlara katıldınız mı? Ya da Din Şuraları hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Ben o toplantılara katılmadım. Bizden sonra organize edildi o Şuralar. Zaten ben on iki senedir ayrıyım Diyanet'ten. Ama o da güzel bir şey tabii. Dünyadaki ehl-i ilim insanlar, müftüler ve din adamları bir araya geliyor. Herkesin ortak bir noktada hareket etmek için çabası var. Bu bağlamda bazı iyi girişimleri var. Mesela “Rü'yet-i Hilal” meselesi daha önce başlamıştı. Tüm İslam âleminin aynı günde oruç tutması, aynı günde oruca bozması, aynı gün bayram yapması gibi... Fakat o fazla tutmadı. Anlaşmalara rağmen Türkiye istikrarlı gitti fakat diğer devletler buna uymadı.

    DİN HİZMETLERİ RESMİ İDEOLOJİYLE GİTMİYOR

    Din Şurasının son dönemlerdeki kararlarına baktığımızda sanki Diyanet'le sınırlı kalmış gibi. Yani Diyanetin işleriyle sınırlı kalmış gibi. Oysaki Türkiye’de dine hizmet eden bir çok cemaat var. Onları kapsayıcı bir Şura yapılmıyor gibi...

    Aslında şimdi Diyanet İşleri Başkanlığı devletin resmi kuruluşları bünyesinden çıkmalı. Çünkü bu din hizmetleri resmi ideolojiyle gitmiyor. Şimdi bir yeri oradaki idarecilerle götürmek zorundasınız. Atamayla gelen, siyasi konuma bağlı olan, müftü de olsa, Diyanet İşleri Başkanı da olsa, rahat hareket edemiyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığı devletten ayrılırsa nereye bağlanabilir?

    Uzun bir süreci kapsıyor bu konu. Ama sizin de dediğiniz gibi bütün, herkesi kucaklayan, cemaatleri içine alan, bütün frekansları birleştiren bir hüviyeti olması lazım. Yani şimdi belki gayri resmi olarak var ama devlet politikası olarak Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’deki o dini cemaatlerle beraber açık olarak iş yapamıyor.

    Oysaki Bediüzzaman Hazretleri Sünuhat'ta bu meseleye ışık tutuyor. Her bölgeden birer mütehassıs kişinin seçilmesiyle Diyanet İşleri Başkanlığının daire başkanlarının da katılımıyla bir meclis oluşmalı ve dini konularda nezzare olmalı ve Devletin Müftüsü gibi çalışmalı.

    Evet önemli bir noktaya değindiniz. Dediğiniz gibi Üstad o meseleye ışık tutacak ve ne yapılması gerekecekse o esasları belirlemiş. Yani hem seçkin insanlardan oluşmalı, hem bağımsız olmalı, hem itimat edilir olmalı ve de toplumun dini problemlerini çözecek evsafta olmalı. Ben onun sözlerinden şunu anlıyorum. Böyle bir şura olursa o zaman hükümet hangi şekle girerse girsin bu milletin inancına zarar veremeyecektir. Çünkü, böyle bir meclis dini konularda her problemi çözecek ve fetvasını verecektir. Hükümeti oluşturan insanlar müslim de olsa gayr-ı müslim de olsa önemli değil çünkü o durumda onlara sadece teknik konular kalıyor. O nedenle bana göre Diyanetin o şekle dönüştürülmesi gerekiyor.

    DİYANET HACCIN TİCARİ KISMINI BIRAKIP DENETLEYİCİ OLMALI

    Peki, emekli olduktan sonra hac işleriyle uğraşmaya başladınız. İlk başladığınız dönemle şimdiki dönem arasında ne gibi farklar var? Yani hacca gelen insanların İslami yaşayışları olsun, kültürleri olsun, oradaki fiziki durum olsun ne gibi farklar var?

    Ben ilk olarak 1984 yılında Hacca gittim. Diyanetle on beş defa gidebildik. Sonrasındakilerle beraber toplam otuz kere haccı ziyaret ettik (Allah'ın izniyle). Tabi zaman içerisinde her yerde olduğu gibi hacda da birçok gelişmeler oldu. Haccın bize bakan yönü var. Suudi Arabistan’a bakan yönü var. İslam âlemine bakan yönü var. Türkiye’ye bakan yönüne baktığımızda bu işin Diyanet İşleri Başkanlığının tekelinde olduğunu görüyoruz. Ben bu işin içinde olan ve Diyaneti de çok iyi bilen birisi olarak söylüyorum. Diyanet bu işin ticaret yönünü bırakmalı. Ama kesinlikle kontrolü elden bırakmamalı. Denetimi Diyanet muhakkak yapmalı. Eğer Diyanet'in denetimi olmazsa çok yanlışlar çıkar ortaya. Ama Diyanet bu işin taraftarı olarak rakip olmamalı. Çünkü çok büyük bir kitleyi alıp götürüyor. Birçok resmi kişilerle bu işi yapıyor. Ama bunu daha özerk bir hale getirse ve daha rekabete dönüşecek bir noktaya getirse daha iyi olur. Hac dini bir vazife olduğu için Diyanet bu işin içinde olmalı ama denetleyici olmalı, kontrol edici olmalı, bir de dini noktada onlara rehber olmalı.

    Buna rağmen gittikçe gelişen bir durum var. Daha önceleri yüzde 90 hacılar apart binalarda otuz kişi bir dairede, dört beş kişi bir odada kalıyordu. Şimdi bu durum çok değişti ve gelişti. Müstakil odalar, iki kişilik, üç kişilik lüks odalar devreye girdi. Ve insanlar ona yöneldi. Daha önceleri yemek de yoktu. İnsanlar halılarda, kilimlerde yatıyordu. Sonra çok ince 2-3 cm süngerler getirildi. Biraz daha şirketlerin de girişimiyle 2000 yılında ranza olayı başladı. Daha önce yoktu ranza, herkes yerde yatıyordu. Sonra millet ranzaya geçti. Ardından biraz daha gelişme oldu. Öyle gelişti ki, şimdi bütün hacılara yemek mecburiyeti getirildi.

    Bana göre en büyük sıkıntı şurada; hacda kalınan günler çok fazla. En az otuz beş gün... Bu elli beş güne kadar uzayabiliyor. Yani uçaklar yeterli değil. Buna bir çözüm bulmaları lazım. Bir de uçak biletleri çok yüksek olduğu için maliyet çok yükseliyor. Onu da indirirlerse, fiyatlar biraz daha aşağı çekilebilir diye düşünüyorum. Ama Türkiye'nin gerek bu şirketlerde tecrübeli elemanları olması, gerek Diyanet'te tecrübeli elemanlarının olması cihetiyle seksenlerle, doksanlarla kıyaslanmayacak kadar büyük bir gelişme var.

    Mesela Arafat'tan iniş rahatlamış, ta Müzdelife'ye kadar. Müzdelife'den sonra biraz sıkıntı oluyor. Nedeni de orada Diyanet büyük bir kitleyi götürüyor. Yüzde atmış, seksene kadar çıkıyor kişi sayısı. Tabi orada bir yer ayrılmış ama oraya insanlar sığmıyor. Oradan itibaren biraz yürüme mesafesi fazla. Ve orada durup istirahat etme imkânı olmadığı için, büyük bir sıkıntı meydana geliyor. Yürüyemeyen, hasta olan, ayakta fazla duramayan hacılar oluyor. Oraya bir çözüm getirilmesi gerekiyor bence.

    Eskiden Arafat'tan Müzdelife'ye arabalar inemiyordu. Birçoğu yollarda kalıyordu. Ama şimdi “Reddeyn” denilen o dokuzuncu yola başka hiçbir arabayı bırakmıyorlar, Türk hacıları veya Diyanetin hacıları otobüse bindikten sonra en geç yirmi dakika, ya da yarım saat sonra Arafat'tan inebiliyorlar. O biraz rahatlık getirmiş. Şimdi bu son senelerde Şeytan taşlama yerini de dört katlı yaptılar. Dört kat şu anda bilfiil çalışıyor. Rahat yani Hacılar elini kolunu sallaya sallaya oraya çıkıp taş atıyor ve geri dönebiliyor.

    Bu işin Suudi Arabistan’a bakan yönü nedir?

    Ben biraz maddi tarafına bakıyordum. Son hacda dikkat ettim Arafat'tan inerken, kolonlar atılmış, Arafat'tan, Müzdelife'ye raylı sistem çalışması yapılıyordu. Her halde onu gerçekleştirecekler. Tabi Suudi Arabistan da çok çalışıyor. Çaba sarf ediyor. Çünkü büyük bir topluluk üç dört milyon insan bir araya geliyor. Çok zor tabi bunların zapt edilmesi, Polisiye tedbirler çok önemli ama, gerek polis gerekse trafik elemanları hem nitelik olarak hem de nicelik olarak yetersiz kalıyor.

    Mesela üç dört günlüğüne dışarıdan getiriliyor. Bu dışarıdan gelen elemanlar geçici oldukları için işi bilmiyorlar. Acemi insanlar. Bir de geldikleri ülkede polis veya yer hizmeti veren elemanlar değilse ki, değiller o zaman problem oluyor. Aslında oraya profesyonel bir ekip lazım. Ulaşımdaki otobüs şoförlerinden tut, trafik polislerine kadar, asayişi sağlayan askere kadar biraz daha profesyonel insanların olması gerekir. Çalışıyorlar ama zannedersem çok beceremiyorlar.

    Bir de Mekke 'de bakımsızlık var. Medine çok güzel. Yani Mekke o kadar çok gelene rağmen biraz daha modernleşebilir. Bir yağmur yağıyor. Her tarafı su basıyor. Geçemiyorsun bir yerden. Tahliye kanalları yok. Varsa da çok yetersiz… Zannedersem alt yapıları bile yok.

    Yerli halkın hacılara olan ilgisi nasıl?

    Oradaki halkın hacılarla muhatap olanlarının yüzde 80-90’ı Suud'lu değil. Dışarıdan gelen insanlar gerek bu ticaret merkezlerinde, gerekse alt yapı işlerinde, yemek işlerinde falan ta bakkala kadar daha çok dışarıdan gelen insanlar. Pakistan'dan, Türki Cumhuriyetlerden falan geliyorlar. Yerli halk çok az. Hal böyle olunca orada çok hata, yanlış yapan insanlar oluyor. Orada sürekli kalmanın verdiği alışkanlıkla, oranın ehemmiyetini, önemini unutan çok insanlar var.

    Tabi biz “Allah'ın evine geldik. Buradaki insanların hepsinin çok mübarek olması lazım” diye düşünüyoruz, öyle bekliyoruz. Bu durum biraz hayal kırıklığı gibi bir şey oluyor. Ama Medine'nin hem bakımı, hem temizliği, hem de oradaki insanlar çok farklı... Sanki Resulullah'ın (asm) manevi havası oraya sinmiş. Hakikaten bir sükunet, bir rahatlık... İnsanlar güler yüzlü, birbirlerine yardım ediyorlar. Çok hoş bir hava var. Gerçi Mekke'de de öyle. Yani siz düşünün bir futbol maçında binlerce insan bir araya geliyor. Sandalyeler kırılıyor, fırlatılıyor falan. Hacda dört milyon insan bir araya geliyor, bir tavafta insanlar birbirini yiyecek durumda oluyor. Gene de kimse kimseyi rahatsız etmiyor. “Aman ben yanımdakini rahatsız etmeyeyim”, “günah kazanmayayım” diye kimse hadise çıkarmıyor. Hakikaten bu İslam’ın verdiği ortak bir şuurdur. Tabi biraz da gelen hacılar şuurlu olsa, Suud'un da işi kolaylaşacak.

    Ama hem Mekke hem Medine de bu Harem-i şerifler de, Mescid-i Haram ve Mescidi Nebevi'de çok güzel bir bakım var. En ufak bir yer kirlense, hemen temizliyorlar. O mescitleri her gün baştanbaşa yıkıyorlar. Mescid-i Haram'ın hepsini... Dört kat... Şimdi beş kata çıktı Safa Merve... Altını da yaptılar. Onu da büyüttüler. İki kat yaptılar. Daha önce esas sıkıntı tavaftan çok Sa'y de oluyordu. Yani Safa Merve arasındaki o gidiş ve gelişler çok sıkıntılıydı. Yedi turda tamamlıyorsun Sa'yi. Orası kısaydı. Daha sonra üst kat yaptılar. Çok rahatladı. İlk katında yine bir boğuşma var ama üst katlara çıktıkça rahatlıyor.

    Bir de tecrübeli insanlar arttıkça hacıları çok güzel yönlendiriyorlar. Şirketlerde o problem kalmıyor. Sebebi de rekabet olmasındandır. Ben götürdüğüm hacıları memnun edeceğim ki o da akrabalarını bana yönlendirsin. O sebeple Diyanet her kırk kişiye bir görevli şirketlere de veriyor. Her üç yüz kişiye bir müftü de veriyor. Kafile başkanı... Ama o insanların çoğu ilk defa geliyor, bazısı ikinci defa geliyor. Yani çoğu bilmiyor. Rehberler oldukça gayret sarf ediyorlar ama onlar da yeterli gelmiyor. Bir de adım adım gidiyoruz. Şoförlüğe benziyor aynı. Hani yeni şoförlüğe başlayan bir insanla, yirmi senedir araba kullanan bir insanın aynı kefede olmayacağı gibi, nerede, nasıl hareket edeceğine orada karar vereceksin. Anlatmakla olmuyor.

    Diyelim ki biz Arafat'tan inerken Müzdelife'ye inen hacıların bir kısmında on beş saat yürüyen Hacılar varken, bizim ortalama yürüyüşümüz bir saat on beş dakikadır. Yani bir buçuk saati geçmez diyorum ben. Yani o işin trafiğini bilmek çok önemli. Burada Diyanet'e de çok görev düşüyor. Herkes kendi işi gibi yapmıyor bunu, devlet işi gibi yapınca, insanlar bir şey anlamıyor.

    MEKKE VE MEDİNE’DE RİSALE-İ NUR SOHBETLERİ

    Mekke ve Medine'de dershane var değil mi?

    Evet, ben 1984’lerden beri Mekke'de dershane olduğunu biliyorum. Mesfele tarafında bir dershanemiz var. Orada yine Nur talebeleri var. Bir araya gelip, konuşuyorlar, ders yapıyorlar. Daha sonra müstakil bir yere geçildi. Üst tarafı da kullanılıyor. Hacca gelen birçok Nur talebesi orada da kalıyor. Çok büyük bir hizmete vesile oluyor. Ve en son mülk dershane yapılıyor. Harem-i Şerif'e yürüyüşle on beş dakika. Üç dört katlı… Zannedersem bitme noktasına gelmiş. Türkiye'den de büyük destekler sağlanıyor. Çünkü Mekke’de insanlar cemaat farkı gözetmiyor. Her türlü cemaat, insan oraya geliyor. Özellikle Türkiye'de hizmet eden bütün Nur cemaatleri oraya geliyor.

    Medine de ise dört sene önce bir mülk aldılar. Çok şahane bir terası da var. Çok güzel bir salonu var. Çok büyük hizmetlere vesile oluyor. Bir de Mekke’de haftada bir semt dersleri oluyor. Orada Suudlulardan da Risale-i Nurları tanıyan Seyyitler var. Onların evlerinde de dersler yapılıyor.

    Arapça olarak mı yapılıyor?

    Arapça da yapılıyor. Türkçe de fark etmiyor. Dershaneye de haftada iki gece onlar gelip Arapça ders yapıyorlar. Herkes eline bir kitap alıyor. Herkes sırayla okuyor.

    Hanımların faaliyetleri nasıl?

    Medine’deki dershanede ikinci kat hanımlara ait. Onların hizmetleri de orada devam ediyor. Fakat büyük bir gelişme daha var Suudi Arabistan’da. Daha önce kitapları içeri bırakmıyorlardı. İşte Hizbul Kur'an, Cevşen falan... Şimdi öyle bir gelişti ki, Cidde’de yayınevi kuruldu. Risale-i Nuru basan bir yayın evi. Arapça olarak basıyorlar Risaleleri. Geçenlerde orada bir kitap fuarı da düzenlendi. Araplarda, Suudlarda Risale-i Nuru tanıyan çok insan var. Hatta Risale-i Nurla ilgili, Kralın bir sınıf arkadaşı var, şu anda Üstad’la alakalı bir kitap hazırlıyor.

    VAHHABİ DE ŞİA DA RİSALE-İ NUR’U OKUYOR

    Hacda İslam alemi nasıl? Yani üstadın anlattığı gibi tanışma, yardımlaşma ve dayanışma gibi bir sonuç ortaya çıkıyor mu?

    Orada bir eksiklik var. O da dil problemidir... Yoksa bakıyorsun bir Türk bir Arabı karşısına almış anlatıyor. Tarzanca... Veya bir Arap, diğeriyle konuşuyor. İngilizce... Ama bir harikalık var ki, o kaynaşmalar oluyor. Bu fikir alış verişlerinde Nurun hakikatleri anlatılıyor. Risale-i Nurun bu hususta büyük bir zenginliği var. Mesela ben iki üç sene önce bir mühendisle arkadaş oldum. Her ramazan da geliyor. Ben de orada bulunuyorum çok şükür. İkindiden sonra geliyor orada risalesini açıyor okuyor.

    Tanıştıktan sonraydı. Bir gün Bediüzzaman’dan bahsettik. Dedi ki, “Varsa O'nun bir tarihçesini bana getir.” Ben de küçük bir Arapça kitabını ona götürüp verdim. Bediüzzaman’ın hayatı kısa şekilde yazılmıştı. Dedi, “Ya çok güzel. Bu zatın bir kitabı yok mu? Bana getir.” Arapça olarak Hastalar Risalesini götürdüm. Okudu geldi dedi ki, “ Bundan dört tane daha getir. Bu Said Nursi çok acayip bir insan.” “Neden?” dedim. Hani onlarda biraz Vahhabilik var ya, “Bu sufi değil” dedi. Üstad tevhid meselesinde “Yüzde yüz tamdır” dedi. Sadece Hastalar Risalesinde Üstadın itikadını tam mükemmel olarak anlamış.

    Şimdi tam zıt kutuba git. Cevşen'i bir Şia'ya veriyorsun. Bakıyorsun çok güzel karşılıyor. Yani Üstad birbirine zıt olan Vahhabi ve Şia gibi iki gurubu kucaklamış. Yani herkes kendine göre bir şey buluyor Risale-i Nurda. Acayip bir iş... Hatta orda devam ettik. Bizim Selim kardeş var. Suriyeli, Türkiye'de okumuş. Güzel hizmetler yapıyor. Çok güzel Türkçe ve Arapça konuşuyor. Onunla da tanıştırdık o mühendisi.

    Yani sen oturmuş Cevşen okuyorsun. Bakıyorsun yanındaki Arap, “Onu bana verir misin?” diyor. Adam böyle mest oluyor. Arapça Risale veriyorsun. Çok memnun oluyor. Yani aslında bizim oralara -bir seferberlik gibi- Risale-i Nuru götürmemize ihtiyaç var. Mesela diyelim ki yüz kişi sadece bu işle meşgul olsa. Hakikaten büyük hizmetlere vesile olabilir.

    BUGÜN BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN GÜNDEMİNE OTURMUŞ DURUMDA RİSALE-İ NUR

    Risale- i Nur'un bugün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

    Tabi biz şimdi hem Türkiye, hem de İslam âlemi cihetiyle bakıyoruz bu olaya. Said Nursi... Onlar “Nevarsi” diyor. “Said Nevarsi” diyenler var. İslam Aleminde Üstad'ı hemen hemen işitmeyen çok az insan var. Türkiye’de de öyle. Said Nursi dediğin zaman herkes duymuş. Saygıyla, hürmetle anılıyor. Kimse aleyhinde bir şey söyleyemiyor. Birkaç tane istisna insanların dışında her gurup, her ehli iman, her ehli tarik Üstadı sitayişle kabul ediyor. Ve Üstadın yüz sene, atmış sene önce söyledikleri bugün tahakkuk ediyor. Türkiye'nin hürriyete doğru gittiği görülüyor. Ferdi teşebbüsün önemi artıyor. Özelleştirmeler bunu gösteriyor.

    Bugün Risale-i Nur herkesin evinde var. Muhalif gurupların evinde bile var. Kendini Üstadın bir talebesi, Nur talebesi olarak görmeyen insanlar bile, Risale-i Nurdan istifade ediyor. Üstad'ın müjdelerinde de geçen, hani siz Risale Haber’de de demiştiniz. Badıllı ağabeyin bir hatırası vardı. Bugün Suriye’nin kapılarının açılmasına kadar, Üstad bunları istiyor, temenni ediyor. İslam âleminin gelişmesine, İttihad-ı İslam’ın gelişmesine Risale-i Nur büyük bir önayak olacağı görülüyor. Bu gün Filipinler’de, Malezya’da, Avrupa’da, Mısır'da, Ürdün'de, Suriye’de Risale-i Nur sempozyumları yapılıyor. Ve İslam âleminin ittifakını sağlayacak noktaya geldi Risale-i Nur. Şimdi bu gün 40-50 dile çevrilmesi bunu gösteriyor. Bugün Birleşmiş Milletlerin gündemine oturmuş durumda Risale-i Nur.

    Bütün Nur cemaatleri arasında da güzel bir yakınlaşma başladı.

    Evet. İşte onu da görüyoruz. Özellikle Mekke ve Medine’de bu daha güzel bir şekilde ifade ediliyor. Aradaki sebepler kalkıyor tabiri caizse. Bu Türkiye'ye de yansıyor. O lüzumsuz gerginlikler ve sürtüşmeler artık kalkıyor. Teavün başladı.

    Geçenlerde Medine’de bir vakıf arkadaşımız ders okudu. Artık kimse “Bu bizim cemaatimizden değil” demiyor. Herkes hizmet yapıyor. Nur talebeleri, diğer ehl-i İslam herkes hizmetini yapmakla meşgul. Zaten Nur talebelerinin her cemaati kucaklaması, kardeş olması gerekiyor. Onların aleyhinde olmanın gıybet olduğunu söylüyor herkes. İşte bu noktaya gelindi. Hani Üstad diyor ya, “Senin mesleğin hak olabilir. Ama senden başka haklılar da var.” Yani meslekleri, yolları hak olan çok guruplar var. Bu çok önemli… Bir de hizmet de insanın yaşına benziyor sanki. Kemale eriştikçe o noktada daha iyi anlaşılıyor diye düşünüyorum. Ve hakikaten kaynaşmalar, yakınlaşmalar oluyor elhamdülillah.

    RİSALE HABER ÖNAYAK OLDU

    Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

    Son olarak söyleyeceğim nokta şu; belki de sizin son sorunuzun cevabının mütercimi olur. Şimdi tabi birçok insan birbirini tanımıyor. Zamanla guruplara ayrılırken aradaki açı büyümüş ve yeni katılan insanlar birbirini tanımamış. Bu nokta da Risale Haber’in yaptığı büyük bir hizmet var. Risale Haber sayesinde herkes birbirini tanımaya başladı ve insanlar fikirlerini söylüyor, orada yayınlanıyor. Yani herkes hizmetin bir ucundan tutmuş veya elini taşın altına koymuş görünüyor. Risale Haber bunu gösteriyor. Ve insanlar görüyor. Hac da İslam aleminin kaynaşmasına büyük bir vesile oluyor ama Türkiye'de Risale Haber buna önayak oldu. Ucundan tuttu diyelim. Ben sizi bütün arkadaşları tebrik ediyorum Risale Haber olarak.

    İnsanları sevmek lazım… Muhabbet etmek lazım… Hele Nur talebelerini itmemek, kakmamak lazım… Düşman olmamak lazım… Dışlamamak lazım. O gayrıdır, diğeridir dememek lazım... Yani herkes bize lazım… Herkesi kucaklamak lazım… Hele hele kapasiteli, fikir üreten, güzel projeler üreten insanların herkesi kucaklaması lazım. Üstad onu öyle yapmış. Bakın herkesi idare etmiş. Herkesi o şefkat kanatlarının altına almış. “Yok gözünün üstünde kaşın vardır” diye insanları dağıtmamak lazım diye düşünüyorum. Biz bundan sonra daha toparlayıcı olacağız inşallah diye düşünüyorum.

    VALİYE BAYRAM NAMAZINI “NEREDE KILACAKSINIZ” DEYİNCE

    Bir de özellikle hizmetlerle ilgili şunu söylemek istiyorum: 1970 yılları inkarcılığın ve komünizmin kasıp kavurduğu dönemdi. Türkiye de bundan çok etkilenmişti. Bilhassa üniversite ve liseli öğrenciler karasaban gibi gelen bu musibete karşı çok etkileniyordu. Deccalizm de diyebileceğimiz inkarcılığın ilimden gelmesi büyük tehlike arzediyordu.

    Tam bu helaket ve felaket döneminde Kur’an hakikatlarının tefsiri Risale-i Nur imdada yetişti. İlmi olduğu gibi, akla kabul ettiren delillerle inkarcılığa karşı koymuş. Gençlere bilhassa öğrencilere bir sığınak ve kale olmuştur. Kasırga gibi gelen inkarcılık fırtınasını kesmiş, etkisiz hale getirmiş hatta mağlup etmiştir. Üstad’ın belini kırmış olduğu dinsizliğin nefesi çıkmaz olmuş.

    Tam bu sıralarda Anadolunun her yerinde olduğu gibi liseli gençlerin merkezi, uğradığı ve nefes alıp huzur bulduğu yerler dershaneler olmuş.
    O dönemde Kur’an okumaya gelen ve Risale-i Nurları tanıyıp muvaffak olan çok genç vardı.

    O dönemlerde Mustafa Sungur ağabey sıkça uğrardı. Her sene Urfa mevlidinden sora Kadir gecesi Birecikte Fevzi Allahverdi ağabeyin babasının evinde iftar ve ihya için birçok ağabey de gelip iştirak ederdi. Fevzi ağabeyin kendisi de gelirdi.
    Mahmut Paşa camiinde dersane olarak kullandığımız oda vardı. Kitaplarımız hep ordaydı. Tabi ben kime ne verileceğini biliyordum. İzine ayrıldığım sırada arkadaşlar gençlere kitap veriyorlar. Halk partili birisinin oğluna da küçük kitaplardan vermişler. Babası kitabı almış Emniyete şikayet etmiş. Onlar da arama kararı almışlar. Kitapları aldıkları gibi beni de istemişler. Hemen geri döndüm. Emniyete gittim. Kitapların benim olduğunu, okuduğumu söyledim.

    Emniyet beni alıp savcılığa sevk etti. Peşimize insanlar, cemaat takılmış, 1974 yılı idi. İçişleri bakanı Oğuzhan Asiltürk’tü. Büyük bir cürüm işlemiş gibi savcılık ifademi aldı. İfade sırasında Ene ve Zerre Risalesini verdi “oku” dedi, bir şey anlıyor musun. Bu kitaplardan bir şey anlaşılmıyor zaten diyordu. Ben okudun izah ettim. Savcı “ezberlemiş” dedi. Tutuksuz yargılama devam etti. Neticede kitaplarımızı da aldık.
    Bu sırada adliyenin üstünde kaymakamlık vardı. Kaymakam da Üstadın kardeşi Abdülmecid abinin damadı, ismini yanlış hatırlamıyorsam İbrahim Kaymak idi.

    Adıyaman’da uzun bir süre kaldım. On yıl kadar başta valiler olmak üzere Emniyet ve diğer dairelerle iyi diyaloglarımız ve hizmetimiz oldu. Adıyaman’da Alevi vatandaşlarımızla da iyi diyaloglarımız oldu. On iki senedir ayrılmışım, halen arayan alevi vatandaşlarımız var. Mübarek gün ve gecelerde mahalli TV’de programlarımız oluyordu. Bir Beraat gecesinde halkın da telefonla soru sorduğu programda Alevi kardeşlerimizden Mustafa Bayır, daha sonra da iyi dost olduğum ve halen görüştüğüm zat soru sordu.
    “Devlet cami yapıyor, niye cemevi yapmıyor?”
    Ben de; “Devlet cami yapmıyor halk yapıyor. Ayrıca cami bütün müslümanların ortak ibadet yeridir. Alevi, Tarikatçı, Nurcu, Süleymancı, yani herkes gelir beraber namazını kılar. Sonra kendi cemaatlerinin özel mekanına gider. Devlet Nurculara Medrese, Süleymancılara Kur’an Kursu, Tarikatçılara Tekke yapmadığı gibi Alevilere de Cemevi yapmıyor” dedim.
    Bunun gibi birkaç soru daha sordu, gerekli izahı yaptık. İkna oldu. Halen dostluğumuz devam ediyor.

    Biz Adıyaman’da önemli bir şey daha yaptık. 1993 yılı yaz tatilinde bütün okullarda yaz Kur’an Kursu açtık. Danıştay saldırısında öldürülen Mustafa Yücel Özbilgin vali olarak izin verdi. Hatta yaz kurslarını resmi bir programla açtık. Açılışını da Vali yaptı. Tabi atv bir gün flaş olarak duyurduğu bu hizmeti büyük bir cinayetmiş gibi birinci haber olarak verdi. Bunun üzerine çok tebrikler aldığımız gibi tehditler de aldık.

    Bir arefe günü adı geçen valimizin makam arabasında Alay Komutanı ile beraber köyden geliyorduk. Valimiz camiye gitmiyordu. Ben Valiye, “Yarın bayram namazını hangi camide kılacaksın dedim.” Vali “benim dinime karışma” dedi. Ben de, “siz bir vali olarak sevmeseniz de ilin takımının oynadığı maça seyirci ve Adıyamanlılar için de olsa gitmeniz gerektiği gibi;halkın çoğunun gittiği bir bayram namazına da gitmeniz gerekmez mi?” dedim. Alay komutanı “Müftü Bey doğru söylüyor “ dedi.

    Adıyaman’da hizmetlere omuz veren şevkli, gayyur, mütesanid bir cematimiz vardı. Aynı minval üzere devam ediyor. Nurettin abimiz halen her sabah dershaneye gelir, gençlerle sabah namazını kılar ve derslerini okurlar. Hizmette şunu esas almak gerektiği kanaatına vardım: Cemaat içinde mütevazi olmak. Herkes beni dinlesin, en iyiyi ben bilirim noktasından uzak durmak. Hep konuşmak değil, dinlemesini de bilmek lazım. Hep ben önde görüneyim, kimse beni geçmesin gibi kıskançlık duygulardan uzak kalmak. Gençlere değer verip önlerini açmak. En önemlisi de kucaklayıcı olmaktır.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 36
    Son Mesaj: 08.07.08, 10:20
  2. Şeyh Hacı ALİ Efendi..
    By alanyali in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 28.01.08, 22:55
  3. Cemil MERİÇ'le BEDİÜZZAMAN Röportajı
    By SeRDeNGeCTi in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 22.12.06, 17:51
  4. Hacı Ali Aras
    By muntehab in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.12.06, 11:55

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0