+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 ve 2

Konu: Mehmet Baytekin'in Hatıraları

  1. #1
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart Mehmet Baytekin'in Hatıraları


    Z.Gündüzalp ve T.Mutlu’nun tavsiyeleri
    06 Ocak 2010 / 23:55
    Risale-i Nur gönüllülerinden Mehmet Baytekin, Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerinden Zübeyir Gündüzalp ve Tahiri Mutlu ile olan hatıralarını anlattı

    Röportaj: Nurettin Huyut-Risale Haber
    Mehmet Baytekin Kimdir?
    1953’te Kayseri’de doğdu. İlk ve ortaokulu burada okudu. 1967’de Risale-i Nur'u tanıdı. 13 yıl gönüllü olarak Risale-i Nurlara hizmet etti. 1980 yılında evlendi. Üç çocuğu var. Emekliliğini yaşıyor.
    KOMUTAN ÜSTAD’IN ALEYHİNE KONUŞUNCA…
    Risale-i Nur'u ilk defa nasıl tanıdınız?
    Risale-i Nur'u ilk olarak teyzemin eşinde görmüştüm. “Hakikat Nurları” isimli bir kitaptı. Üstad'ı daha evvelden duymuştum zaten. Duymam da şöyle olmuştu: 1960 senesiydi. Çocuktum o zaman, ağabeyim geldi: “Said Nursi vefat etmiş” dedi. O zaman bir alim vefat etmiş diye üzülmüştüm. Daha sonra ikinci kez asker Faruk Güventürk'ten duymuştum bu ismi. Kayseri'de Cumhuriyet meydanında eski bir medrese vardı. O binanın içinde bir sendika vardı. O sendikanın toplantılarından birinde, Faruk Güventürk resmi üniforması ile oraya gelip konuşma yaptı. Konuşma Üstad'ın aleyhindeydi. Ben de o toplantıdaydım. On beş yaşlarındaydım. Bu toplantı ve konuşma gazetelerde çıktı.

    Konya'dan Said Gecegezen isminde bir Nur talebesi ağabey Faruk Güventürk'e bir telgraf çekmiş. Telgrafta, “Sen resmi elbiseyle, bir sendikada konuşma yapıyorsun. Bu, kanunen suçtur. Sen Türk Ordusunun subayı mısın? Yoksa muhafız subayı mısın?” diye ağır bir ifadede bulunuyor. Altına da Said Gecegezen ismini yazıyor. Said ağabeyi altı ay tevkif ettiler. Fakat iddiasından da vazgeçmedi. “Bu adam suç işliyor” dedi. Sonunda Said ağabey beraat etti. Faruk Güventürk bir daha böyle bir konuşma yapamadı. Onun sonu oldu yani bu konuşmalar açısından.
    Büyük bir cesaret örneği sergilemiş...
    Evet. Çok cesur, çok kahraman bir insandır. Şu an hala Konya'da hayattadır. Mümtaz Nur talebelerinden birisidir. İşte Risale-i Nurları ikinci defa o olaylarda duymuştum. Üçüncü defa da dediğim gibi teyzemin eşinde gördüğüm Hakikat Nurları adlı kitabı okudum. Nurları tanımam o kitap sayesinde oldu. Matbaa baskısı olarak ilk Sözler vardı, bir de Hakikat Nurları adlı eser... Ben hastaydım, evde yatıyordum. Hakikat Nurları isimli kitabı eniştemden istedim. Kitabı getirdiler. O kitabı okuduktan sonra namaza başladım. Hafta sonları, özellikle pazar günleri daima sinemaya giderdim. Sinemayı terk ettim. Amatör takımda futbolcuydum. Onu da terk ettim. Ama henüz cemaatten kimseyi tanımıyordum.

    O zaman akşamları okula gidip, gündüzleri çalışıyordum. Bir gün gene okula giderken baktım, bir genç yeni abdest almış, suları yere damlayarak namaz kılıyor. “Sen kimsin?” diye sordum. “İsmim Hasan” dedi. Zaten çocuğu çalıştığım piyasadan tanıyordum. Namazdan sonra Risale-i Nurdan bir ders okudu ve bir dershane olduğundan bahsetti. “Ben de sizi arıyordum” dedim. Bir cumartesi gününe sözleşip, dershaneye gittik. Ama o hafta dershane kapalıydı. İkinci hafta tekrar gittik. Şerafettin Kartal ağabey, Mersin'den tahliye olmuş, oraya gelmiş. Biz orada dershanede tanıştık. Risale-i Nur'a hazırdık, bir itirazımız da yoktu. Böylece hizmetlere başlamış olduk. Tabi Şerafettin ağabey Risale-i Nur'u doğru anlamamıza vesile oldu. Oldukça bize emek verdi. Şerafettin ağabey orada vakıftı.
    ONLAR BİZİM ÖNÜMÜZDE BİRER ÖRNEK TEŞKİL EDİYORLARDI
    Sizin hizmetleriniz de bu yıllarda mı başladı?
    Bizimki asıl 1967 senesinde başladı. Kayseri'de cemaat çok azdı. On kişiyi bulmazdı. Bir sene süresince aynı kişilerle ders yaptık. Ama onlar Kayseri'nin temeli oldular. Osman Kaya, Hasan Tahsin, Ömer Balıkçı, Şerafettin Kartal, Celaleddin İstanbullu, Mustafa Alçı, Ahmet Gültekin... Bu isimler güzel hizmetler yaptılar. Daha sonra bunlara başkaları da katıldı. Ali Küsen mesela, Kayseri'de oldukça hizmet etti.
    Hizmette vakıf olma isteğine kendiniz mi karar verdiniz?
    1962 senesiydi... Şerafettin ağabey astsubayken ordudan atılmıştı. Onun teşvikiyle biz de vakıf olmaya karar verdik. Bu arada Ankara'ya gelip gidiyordum. Adana'ya gelip gidiyordum. Ankara'da Bayram ağabeyle görüşüyordum. Adana'da Abdullah ağabeyle görüşüyordum. Sonra da G.Antep kahramanları… Nazım Gökçek, Mehmet Kaya, Bekir Yalın, Mehmet Polat...
    G. Antep'te hizmet eden böyle yedi sekiz tane vakıf vardı. Onlar bizim önümüzde birer örnek teşkil ediyorlardı. Şerafettin ağabeyin yönlendirmesiyle biz de vakıf olmaya karar verdik. Ankara'ya geldim. Daha on sekiz yaşında olmadığım için, babam gelip beni götürdü. Sonra Erzurum'a geldim. Erzurum’dan da gelip götürdü. Daha sonra on sekizimi doldurunca, bir sabah yanıma Hiçbir şey almadan, üzerimde ne varsa onunla Kayseri'den otobüse binip, Ankara'ya geldim.
    1970 yılında... Bayram ağabeyin yanında bir hafta kadar kaldım. Bayram ağabey benim Bursa'ya gidip, oradaki dershanede kalmamı söyledi. Ben o zaman bütün ağabeyleri tanıyordum. Ama Zübeyir ağabeyi hiç görmemiştim. “Eğer izin varsa, İstanbul'a gidip Zübeyir ağabeyi göreyim, ondan sonra geçeyim Bursa'ya” dedim. O da “Tamam… İsabetli olur” dedi. Bir kutu bal verdi, bir de Zübeyir ağabeye verilmek üzere bir mektup verdi. Ekrem Bedük de İstanbul'a geliyordu. Onunla beraber bir Mayıs günü İstanbul'a geldik. Süleymaniye'ye vardık. Zübeyir ağabeyle görüşemedik. Emanetleri Mustafa Ekmekçi ağabeye verdim. İki üç gün sonra Zübeyir ağabey bizi yanına çağırdı.
    Zübeyir ağabey nerede kalıyordu?
    Zübeyir ağabey üst katta kalıyordu. Süleymaniye’de özel bir odası vardı. O zaman gördüm odasını.
    Süleymaniye dışında kaldığı başka bir yer var mıydı?
    Zaman zaman Çamlıca'da kaldığı bir yer vardı. Bir de o zaman neşriyat yapılan bir dershane vardı. Orada bir odası vardı. Zaman zaman oraya gidiyordu, zaman zaman Çamlıca’ya gidiyordu. Ama Süleymaniye'yi hiç ihmal etmiyordu. Zübeyir ağabeyle görüştük. Bana, “Sen burada kalacaksın” dedi. Tabi önce “Hoş geldiniz kardeşim” dedikten sonra, “Benden ne duyarsanız ya aynen, ya da mealen Risale-i Nur'da vardır. Külliyatı okurken bunlar karşına çıkar” diye bir cümle sarf etti.
    KARDEŞİM KÜLLİYATI BİR DEFA YÜKSEK SESLE BAĞIRA, BAĞIRA OKU
    O anki duygularınızı hatırlıyor musunuz?
    O an karşımda çok farklı bir insan gördüm. Yarım saat kadar ayaküstü konuştuk. Her şeyi kapsayan, farklı bir insan... Bakışları, duruşu, hareketleri, şefkatle yaklaşan bir baba, bir ağabey gibiydi. Bana “söylediklerim aynen veya mealen Risale-i Nurda vardır. Külliyatı okurken görürsünüz” deyince, ben iki üç defa külliyatı okumuş olmama rağmen, “Ağabey, ben külliyatı yeniden okumak istiyorum. Nasıl okuyayım?” diye sordum. “Kardeşim Külliyatı bir defa yüksek sesle bağıra, bağıra oku, hem kulağın, hem de dilin alışsın. Bir Sözler, bir Tarihçe-i Hayat… Bir Mektubat, ardından bir lahika… Yani imani mevzularla lahika mektuplarını karıştıra karıştıra oku. Bir ondan, bir ondan...” diye bana cevap verdi.
    Ben onun tavsiyesi üzerine Haliç’e bakan Süleymaniye bahçesine gidiyordum. Orada bir ağacın tepesine çıkıp, günde beş, altı saat yüksek sesle külliyatı okuyordum. Bu şekilde bir defa daha bitirdim külliyatı...

    Zübeyir ağabey ilk görüşmenizde mi, “Burada kalacaksın” dedi?
    Evet. Ben de “Bayram ağabey beni Bursa'ya gönderdi” deyince, “Ben onunla konuşurum, sen buradasın” dedi. Ben de Süleymaniye'de kaldım. Zübeyir ağabey 1971 yılında vefat etti. 12 Mart muhtırasına kadar orada kaldım. Toplam 7-8 ay falan. Zübeyir ağabey zaman zaman inerdi. Aslında çok az inerdi. Bazen de yanına çağırırdı. Ben o zaman içerisinde yedi sekiz defa ancak gördüm kendisini. Çünkü aynı odada yaşamadığımız için çok fazla göremiyordum.
    12 Mart'tan sonra ne oldu?
    O zaman Zübeyir ağabey dershaneyi boşalttı. Ahmet Gümüş, Ali Zeyrek, Mustafa Ekmekçi ve oradaki herkesi Süleymaniye’den gönderdiler. Ondan sonra ben de oradan ayrıldım.
    TARİHÇE-İ HAYATI ÜSTAD İKİ DEFA OKUTTU
    Zübeyir ağabeyle beraberken hatırladığınız başka neler var?
    Diyarbakır'da bir arkadaş vardı. Dershanede sürekli imani bahisleri okuyordu. Lahikaları ve Tarihçe-i Hayatı okumuyordu. Bazı problemler de çıkarıyordu. Onun babası Kayseri'ye geldi. Bekir Mutlu onun kızıyla evlenmişti. Ali Mutlu ağabeyin yeğeni... Ali ağabeyin Hacılardaki evinde Lahika ve Tarihçe-i Hayat için “Bunlara gerek yok” diye sözler sarf etti. Şerafettin ağabey ve Ali ağabeyler o konuyu cevaplandırdılar. Biz de beraber dinledik. Ben bu olayı gelip İstanbul'da Zübeyir ağabeye anlattım. “Kardeşimiz Tarihçe-i Hayat ve lahikaları kabul etmiyor. Bu ne demektir? Böyle bir şey olur mu?” diye sordum. Zübeyir ağabey güldü, “Bu asır çok bereketli bir asır. Çok mehdiler var. Bir insan neden tarihçe-i hayatı ve lahikaları okutmaz? Çünkü kendisi bir şeylere talip” diye cevap verdi. Bu konuyu böyle değerlendirdi.
    Sonra ben bu mealde Tahiri ağabeye de soru sormuştum. “Siz 1951 ile 1960 arası Isparta ve Emirdağ’da Üstadla beraber ne yapardınız? Bir gününüz nasıl geçerdi?” gibi bir soru sordum. O da bana, “Üstad sabahleyin kahvaltıdan sonra derse başlardı. Öğleye kadar her gün ders yapardık. Bazen ikindiden sonra da ders yapardık. Bu sırada Sözleri, Mektubat’ı ve Lemalar’ı birer defa okuduk. Tarihçe-i Hayatı Üstad iki defa okuttu” dedi. Ben bunun nedenini sordum. “Neden Tarihçe-i Hayat iki defa?” diye. Tahir ağabey cevaben, “Üstadın şahsiyeti maneviyesini anlamayan, Risale-i Nur'u anlamaz. Tarihçe-i Hayat bu anlamda çok önemlidir” dedi. Tahiri ağabey de bu şekilde yorumladı bu konuyu. Çünkü o kitapta, Üstadın meslek ve meşrebi var. Normal hayatı yok orada. Yani Zübeyir ağabeyle, Tahiri ağabeyin görüşleri aynı bu konuda.
    Zübeyir ağabey bizim, vakıfların her şeyiyle ilgilenirdi, hususi işlerimizle bile ilgilenirdi. Mesela ayakta konuşurken, zarfın içinde cebimize para bırakırdı.
    Haberiniz olmadan mı?
    Yani oluyordu da, istemiyorduk. “Yok, bu size lazım olur” diyordu. Zaman zaman böyle para veriyordu bize.
    Kendisi de çok zor şartlarda geçiniyormuş?
    Evet. Onun parası hep ayrı olurdu. Mesela Risalelerin parasını hiçbir şeyle karıştırmazdı. Sonra ben diğer vakıf ağabeylere de sordum, onlara da zaman zaman böyle para verirmiş.
    Süleymaniye'de bir gün şöyle bir olay olmuştu; İsmail Gültekin adında İttihad Gazetesinde yazı yazan birisi vardı. Milli Nizam Partisi de yeni kurulmuştu. Partililer gelip dershanelere insan ayartıyorlardı. “Sizin hizmetiniz yanlıştır. Asıl İslamiyet’e hizmet budur” anlayışıyla partilerine adam götürüyorlardı. Bir gün İsmail Gültekin geldi dershaneye. Nizam partisi hakkında bir münakaşa oldu. O gece de mübarek bir geceydi. Orada adamlar duramadılar. Gittiler. Birazdan Zübeyir ağabey geldi. İtiraz eden adamın yerini göstererek: “O adamın niyeti menfiydi” dedi. Sonra Ahmet Gümüş ağabeyi de şahit göstermişti…
    O Isparta'da Üstadın derslerine katılırmış, Rüştü Çakın ağabeyin komşusu, Isparta gazete baş bayiisiymiş. 1953'den sonra bütün gazeteleri Üstada gönderirmiş. Sadece Zübeyir ağabeye okuturmuş Üstad gazeteleri. Mesela işaret edermiş, “Şurayı oku, burayı oku.” gibi...” O da Üstada okurmuş. Her gün bu şekilde okurmuş. Üstad o sırada, “Neden size okutmuyorum da, Zübeyir'e okutuyorum biliyor musunuz?” diye sormuş. Oradakiler “Bilmiyoruz” diye cevap verince, Üstad, “Zübeyir ‘Üstad’ der, başka bir şey demez. Siz ise benim şahsımı siyasete alet edersiniz. Zübeyir camid kafalıdır. ‘Üstad’ der, başka bir şey demez” diye cevaplıyor.

    Bunu Zübeyir ağabey mi anlattı size?
    Evet. Ben ondan duydum. İşte o sırada Ahmet Gümüş'e bu olayı tasdik ettirdi Zübeyir ağabey. “Böyle olmadı mı?” dedi. O da “Evet. Böyle oldu” dedi. Üstad'ın, “Şahsımı siyasete alet edersiniz” dediği olay işte bu Nizam partisi olayıydı. Çünkü bazıları Nizam partisinden yana tavır içine girmişlerdi. Sadece Zübeyir ağabey çok net şekilde tavrını ortaya koymuştu.
    Zübeyir abi çok tedbirli bir insandı. Mesela ben İstanbul’a gelince Zübeyir ağabey ismimi değiştirdi. Ailemden kaçıp geldiğim için beni bulamasınlar diye… “Samsun'luyum” dersin, adını da “Salim yapalım” dedi. “Yalnız, Sıla-ı Rahimi, akraba ziyaretini terk etmek caiz değildir” dedi. “Hamdi Sağlamer kardeşimin adresini sana vereyim. Ona on beş günde bir mektup yaz Samsun'a gönder. Ben iyiyim… gibi şeyler yaz. O oradan postaya versin. Ailene göndersin. Bunu ihmal etme. Akraba bağını kesmek caiz değildir. Mektupla da sıla-ı Rahim olur” dedi. Bu şekilde yolladım mektupları aileme.
    Ailenizin yanına ne kadar zaman gitmediniz?
    1970 Mayıs'ında çıktım, 1972'nin Temmuzuna kadar hiç gitmedim. İki seneden fazla... Bu arada bir gün gene Süleymaniye'deyiz. Zil çaldı. Baktım kapıda Zübeyir ağabey. Beni görünce “Salim Kardeş kapıyı hep sen açıyorsun değil mi?” dedi. Zübeyir ağabey böyle söyleyince, yani “o işi sen yap bundan sonra demek” istiyordu. Biz öyle anlıyorduk. Emir eder gibi hitap etmezdi böyle nazikâne söylerdi.
    “Kapıdan kim girerse girsin, Nizam Parti rozeti varsa onu dershaneye bırakma. Çünkü burası iman ve İslamiyet’in talim dildiği yerdir. Burası siyaset yeri değildir. Onlara şöyle dersin, “Siz Risaleleri evinizde okuyun. Siyasi meselelerin taraftarları meydanlarda, siz derdinizi onlara anlatın” diyerek onları içeri bırakma. Bunu da nazik bir şekilde yap” dedi. Bu vazifeyi bana verdi Zübeyir ağabey.
    Daha sonra kapatıldı o parti...
    12 Mart’tan sonra kapatıldı.
    Peki, bu parti kurulurken 24 Nur talebesi Milletvekili olarak katılmış. Bu doğru mu?
    Evet. Hüsamettin Akmumcu, Vahdettin Karaçorlu gibi isimler olmak üzere 24 kişi katıldılar. Bizden önce Bekir ağabeyin yazıhanesinde üç dört gün üst üste uzun toplantılar yapılıyor. Siyasi meselelerle ilgili... Orada partiye girilmemesi kararı çıkıyor. Daha sonra Ahmet Tevfik Paksu bunu dinlemeyip parti kuruyor ve cemaatin adamlarını da alıp götürüyor.
    Ama mesela Biz Vahdettin Karaçorlu’yla, Ankara'da bayram ağabeyin yanında beraberce yemek yerdik. Nihayetinde hepsi de Nur Talebesi kardeşlerimizdi. Ama siyasi alanda böyle bir işe girdiler. Daha sonra da 1974’te partiden istifa ettiler. Hizmetlere ciddi manada zararları oldu bu siyasi girişimlerin.
    Tahiri abiye sorduğunuz aynı soruyu soralım. Zübeyir ağabeyle bir gün nasıl geçerdi?
    Zübeyir ağabeyle beraber yaşamak diye bir durumumuz yoktu. Zübeyir ağabey yanına çağırırdı. Yarım saat, on beş dakika kadar konuşurduk. Tekrar aşağı inerdik. O aşağı indiğinde de aynı şekilde yarım saat, bir saat kadar konuşur, giderdi. Sadece bizim değil, hiç kimsenin onunla dershane hayatı yoktu. Sağlığı buna müsait değildi. Hastaydı. Bizim medresemizde normal dershane düzeni devam ederdi. Ben zaman zaman Nurtaşı’na da giderdim. 1968 yılında satın alınmıştı. Orası da devam ediyordu.
    Bir gün Nurtaşı'nda kalırken, Şualar'ın ikinci baskısının çıktığını duyduk. O gün kapı çaldı. Kapıyı açtım ki Zübeyir ağabey kapıda, içeri aldım. Beş dakika kadar oturdu, ardından Abdulvahit Mutkan ağabey geldi. Meğer önceden haberleşmişler. Onun siyah bir çantası vardı. Şuaları çantasından çıkarıp, Zübeyir ağabeye verdi. Zübeyir ağabey kitabı aldı, açtı ve baştan sona tetkik etti. “Allah razı olsun bu Darendelilerden. Üstad zamanında bu kitapları basmışlar. Şimdi getirip, getirip bize veriyorlar” dedi. Ben şaşırdım. Çünkü Abdulvahit ağabeyi tebrik etmesini beklerken, o farklı şekilde konuştu.
    O dönemlerde polisler dershaneleri basınca sordukları ilk soru şu olurdu: “Bu kitapları nereden aldınız?” Biz de, “Efendim ben yatsı namazı için Beyazıt’a gitmiştim. Cami çıkışında baktım bir adam orada kitap satıyor. Ben de dini hakikatlere ihtiyaç duyduğum ve sevdiğim için, baktım bunlar da Kur'an tefsiri, aldım” diyorduk. “O adam kimdi?” diye sorduklarında, “Efendim karanlıktı, seçemedim yüzünü” falan diyorduk. Böyle ifade verirdik. Zübeyir ağabey aynı tarzı orada kullandı. Ben şaşırdım. Sonra anlaşıldı ki, 12 Mart'tan sonra bütün dershaneler dinleniyormuş. Bir davadan dolayı mahkeme kitapları, eşyaları iade ederken, yanlışlıkla dinleme bantlarını da vermişlerdi. Oradan anladık ki, dinleniyoruz.

    Telekulak o zaman da varmış demek ki...
    Evet. Zübeyir ağabey o konuda çok dikkatliydi. Bantlar da Bekir ağabeyin yazıhanesine getirilmişti. Oradan anlaşıldı ki, sürekli dinliyorlar bizi.
    Daha sonra ne yaptınız?
    Zübeyir ağabeyle olan dönemimiz yetişme dönemiydi. Kendimiz Risale okuyorduk. Akşamları derse gidiyorduk. Dershanenin bulaşıklarını yıkayıp, temizliğini yapıyorduk. Bu arada lise talebelerinin de dersleriyle meşgul oluyorduk. Ömer Çiçek, Ahmet Emin Dernekli, Ahmet Tanyeri ağabeylerle birlikte lise talebelerine yardımcı oluyorduk. Hayatımız böyle geçerken 12 Mart hadisesi oldu. Beni Aksaray’daki Zeytinburnu’na gönderdiler. Orada üç ay kaldım. Doktor Uçkun, Yaşar Doğan vardı. Onlarla beraber kaldık. Sonra Nurtaşı’na geldim. Orada Tahiri ağabey vardı. Onunla beraber iki ay kaldım. Daha sonra Bekir ağabeyin İzmir mahkemesi oldu. Ben mahkemeyi takip için gittim. Birinci ağabey de oradaydı. Üç ay kadar orada kaldım.
    Bekir abiye yardım etmek için gitmiştim. Bekir ağabeyin dışarıda yapılması gereken işleri vardı. Yemek meselesi, çeşitli ihtiyaçları oluyordu. Tireli Mehmet ağabeyle, Abdulkadir Badıllı ağabeyler onun işlerini görüyorlardı. Bir kısmını da bana verdiler.
    Birinci ağabeyin yiyecek aldığı bir gün Üstadın talebelerinden Adile Hanım vardı. “Bunları ona götür” dedi. “Bunlarla Bekir ağabeye yemek yapılması lazım… Ama burayı Polislerin bilmemesi gerekiyor” dedi. Bize de “Polisleri atlatarak gelin” dedi. Tabi yaşlıydı Adile Hanım. O her gün yemek yapardı. Tabi biz daima takip ediliyorduk. İzmir'in Kemeraltı’nda hanlar üç dört kapılı olduğu için, oraları öğrenmiştik. Orada polisleri atlatıp, Adile hanımın evinden yemeği alıp getiriyorduk. Bekir ağabeyin tahliye olduğu gün İstanbul'a geri döndüm. Gene Nurtaşı’nda kalmaya devam ettim
    O günlerde birden bire Tevafuklu Kur'anın basılması kararı çıkmıştı. Tahiri ağabey yaşlandığı için her yemeği yiyemiyordu. O zaman Kocamustafa Paşa'da Tevruz apartmanı vardı. Yedinci katında Tahiri ağabeyin kalması uygun görüldü. “Tahiri ağabeyin yemeklerini de sen yap” dediler. Ben gittim. Orada kalırken, bu Kur’an hizmeti başladı. Muhsin Demirel, Re'fet Kavukçu, İsmail Yazıcı gibi isimlerden oluşan bir kadro, bir araya getirildi. Kur'an hizmetine başladık. Ben onların yemeğini, çayını vs. getiriyordum, hazırlıyordum. 1972'nin Temmuzuna kadar Tahiri ağabeyle beraber kaldım. Zaman zaman boşluklar olurdu.
    Ne yapıyordunuz orada?
    Orada filimler üzerinden cüz cüz Kur’an okunuyor, hatalar tespit ediliyordu. Molla Hamit yazıyordu. Ama yanlışlıklar oluyordu. Üstün, esre eksikliği falan oluyordu. Onlar tekrar ayrı bir kâğıda not ediliyordu. Tekrar Hattat Hamit’e götürülüyordu. O da düzeltiyordu. O şekilde her sayfa, her cüz, tetkikten geçiriliyordu. Bu arada boş zamanlar olunca Tahiri ağabey hatıralarını anlatıyordu. Biz soruyorduk, o da tatlı tatlı anlatıyordu.
    Ben ona bir gün şöyle bir soru yönelttim. “Üstadın cenazesini Isparta şehir kabristanına sen kaldırmışsın diye duyduk. Bize yerini söyler misin? En yakınında bizler varız. Bize söyle” dedim. “Olmaz söyleyemem, söylersem yayılır” dedi. “Peki” dedik. “Üstad'ın kabri hep böyle gizli mi kalacak?” diye sordum. “Olur mu? İleride şartlar müsait olduğu zaman, Mevlana gibi bir külliye şeklinde kabri ortaya çıkacak” dedi. Böyle bir yorum yapmıştı.
    İhsan Atasoy'un Tahiri ağabeyle ilgili hatırasında da bu konu var.
    Tahir ağabeyin anlattığı hatıralar içinde bir de Üstad'ın Rus kumandanına karşı ayağa kalkma olayı var. O olayı anlattıktan sonra Üstad ile bir muhaveresi olmuş. Şöyle, “Ben Üstad'a “Üstadım, Abdurrahim Zapsu bu konuyu anlatıncaya kadar siz bize bundan hiç bahsetmediniz. Bizim haberimiz yoktu. İnsanlar en ufak askeri hatırasını anlatırlar. Siz böyle ciddi bir olayı neden bize anlatmadınız?” diye sordum. Üstad, “Delilim yoktu kardeşim. Anlatsaydım davamızı tekzip ederlerdi. Ama şimdi şahit var. Hemen neşredelim onu” dedi. Önce anlatmadı, ama şahit çıkınca sahip çıktı bu olaya, tasdik etti” diye anlattı bize Tahiri ağabey.
    Tahir ağabey denince aklınıza neler geliyor?
    Çok farklı bir insandı. Onun yanında dolu dolu bir medrese hayatı yaşadık. Birlikte olduğumuz süre içinde bütün namazları beraber kıldık. Sabah namazı dahil, sabah namazlarının birinci rekatında Yasin, ikinci rekatında Tebareke okurdu. Bazen hasta olursa, birinci de Tebareke, ikinci de Amme okurdu. Gene taviz yoktu o konuda. Namaz konusunda her şeye çok dikkat ederdi. Dershane işlerinde de çok titiz idi. Teçhizatına, nizamına dikkat ederdi. Tesbihatları ne hızlı, ne yavaş yaptırırdı. Hizmet olduğu zaman sürekli tuttuğu nafile orucu bile terk ederdi, tutmazdı. Hizmet erbabının bütün özelliklerini birebir taşıyordu. Onlar gibi çalışırdı yani. Ehl-i hizmet olan talebelere karşı farklı bir ilgisi alakası vardı. Onları ciddi manada takip ederdi.
    Külliyatı Osmanlıca mı yazıyordu?
    Osmanlıca yazardı ama o dönem daha çok Kur'an’ı yazmakla meşgul oluyordu. Bence tevafuklu Kur'anın çıkmasında iki tane isim vardır. Birisi Tahiri ağabeydir, diğeri Fırıncı ağabeydir. O ikisinin gayreti, himmeti, herkesten fazladır. Onların dikkati bu işi tahakkuk ettirdi.
    Fırıncı ağabey ne yapıyordu?
    Fırıncı ağabey, hattat Hamit’le bağlantıyı sağlıyordu. Muhsin ağabey de Refet ve İsmail ağabeylerle beraber tashihat işiyle uğraştılar. Zaten daha sonra Muhsin abi, Hattat Hamit'ten icazet aldı. Onların da hizmetleri büyük ama bana göre esas pay o ikisine ait.
    Daha sonra neler yaşandı?
    Daha sonra birlikte kaldığımız arkadaşlardan bir kişi sebebiyle huzursuzluk meydana geldi. Bütün ağabeyler toplandılar. O kişi hakkında askere gönderilmesi kararı çıktı. Bu karar şahsa münhasır olmasın diye de, “Askere gitmeyenler, askere gitsin” şeklinde karar almışlardı, öyle açıklandı. Oysa askere gitmeyen sadece ikimiz vardık. Bayram ağabey, “Böyle bir karar verdik” dedi. Ben de, “Ağabey adam suçlu, onun hakkında karar veriyorsunuz. Benim ne kabahatim var?” diye sordum. “Salim kardeş! Şimdi onu da rencide etmeyelim. Git gel, askerlikte aradan çıkmış olur” dedi. Böylece Erzincan'a askere gittim.
    Askerde peder, valide bizim eve döneceğimizi hesaplıyordu ama biz geri dönmeyeceğimizi hesaplıyorduk. Bir ara 17 gün iznim vardı. İzin aldım ama gene İstanbul'a geldim iznimi orada kullandım. Askerden sonra da eve uğramadan İstanbul'a geldim. Peder ve validemiz de bizden böylece ümidini kesmiş oldu.
    Tahiri ağabeyle olan hatıralarınıza devam edersek hatırladığınız başka neler var?
    Ben bir defasında Tahiri ağabeye, “Hüsrev ağabey hadisesinin aslı nedir?” diye sordum. Hatta, “Siz Hüsrev ağabeyin en yakın arkadaşısınız. Gül fabrikasında Rüştü Çakın, Hüsrev ağabey ve siz varsınız. Ama bakıyoruz ki Hüsrev ağabeyin yanından ayrılmışsın. Neden?” dedim. Ben bu meseleyi Sungur ağabeye anlattığım zaman, “Cahil cesur olur. Nasıl sordun? Böyle şey sorulur mu?” demişti. Ben de “Sordum işte…” demiştim.
    Tahiri ağabey eline bir kitap aldı ilk sayfasını açtı, “Ahirette amel defteriniz böyle açılacak. Bakacaksınız ki birinci sayfa boş, ikincisi boş, üçüncüsü boş... Diyeceksiniz ki “Ya Rabbi! Ben bu kadar hizmet ettim, namaz kıldım, oruç tuttum. Hani nerede?” O da diyecek ki size, “Evet sen güzel işler yaptın ama gıybet ettin.” Gıybet ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, amali salihayı yiyip bitirir. Ahirette müflis olarak kalkacak öyleleri” dedi.
    Ardından da: “Kardeşim! Konuşmayın. Müflis kalkmak istemiyorsanız konuşmayın. İşinize, hizmetinize bakın” dedi. “Tamam, ağabey, bunlar doğru ama bu mesele yazı meselesi değil, zaten bir Nur talebesi nasıl İslami yazıya karşı olur? Burada başka bir şey var” dedim. Tahir ağabey gıybet meselesinde çok hassastı. Başkaları hakkında kimseyi konuşturmazdı…
    Tahir ağabey bir hatırasını da şöyle anlattı, “1950 yılında Üstadımız, “İhtar var.” dedi. Hatta İmamı Ali emretti demişti. “İhtar var. Risaleleri Latince neşredeceğiz. Ama ondan önce İslam yazısıyla neşretmemiz lazım. Isparta'da toplanılsın, nerede, nasıl neşir yapılacağı kararlaştırılsın” Dedi… Toplandık işi başlatacağız ama kimse sahip çıkamıyor. Yani toplantıda kimse “bu iş benim evimde olsun” diyemiyor. Onun üzerine Savlı Mustafa Gül ağabey Diyor ki: “Benim amcamın oğlunun Sav'ın yukarısında bir evi var. Çoluk çocukları da yok. Evi de bahçe içerisinde, bu işe çok uygundur. Ben onunla bir konuşayım. Orada yaparız teksiri herhalde” dedi. Sonra haber geldi kabul edilmiş… Mustafa Gül'ün dediği evde, İbrahim Gül'ün evinde teksir işinin yapılması kabul edilmişti. Biz o eve kapandık her kitaptan bir tane olmak üzere tüm Külliyatı bastık, duyulmasın diye dokuz ay evden hiç çıkmadık. Bahçeye dahi çıkmadık. Sadece İbrahim Gül ev sahibi olarak çıkıyordu” diye anlatmıştı.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  2. #2
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart


    Bediüzzaman’ın dört ana gayesi vardı
    07 Ocak 2010 / 23:58
    Risale-i Nur gönüllülerinden Mehmet Baytekin, Bediüzzaman Said Nursi’nin talebeleriyle olan hatıralarını anlattı-2

    Röportaj: Nurettin Huyut-Risale Haber
    I. Bölüm için TIKLAYINIZ
    II. BÖLÜM
    TAHİRİ MUTLU BÜTÜN SERVETİNİ HİZMETE HARCADI
    Teksir kâğıtlarına Tahiri ağabey mi yazıyormuş?
    Hayır, Teksir kağıtlarına, mumlu kağıtlara yazan, Hüsrev ağabeymiş. Efe Şükrü adında aralarına yeni katılan birisi arada postacılık yapıyormuş. Biraz da aptal ve fakir rolü yaparak basılan kağıtları elma sepetlerinin altına koyar üstünü elmalarla kapatıp merkebine yükler Isparta'ya götürürmuş. Dönüşte de Hüsrev ağabeye uğrar, “Bu fakire verecek bir şeyin yok mu? Benim karnım aç” dermiş. Hüsrev ağabeyin kapısında da daima polis beklermiş. “Yine mi geldin be hey adam?” dermiş o da. “Dur sana bir şeyler vereyim” deyip mumlu kâğıtlara yazılı Risaleleri sepetlerin altına koyup, üzerine de elma bırakarak, “Al git, şimdilik bununla idare et, her zaman geliyorsun” diye polislere karşı böyle bir konuşma gerçekleştirirlermiş. İşte o Efe Şükrü Hüsrev ağabeyle, Tahir ağabey arasındaki münasebeti sağlıyormuş. Ve bütün külliyatı orada biner tane basıyorlar.
    O hizmet bitikten sonra İbrahim Gül rahatsızlanıyor. Üstad Hüsrev ağabeyi alarak o köye geliyor. İbrahim Gül'ün kapısına gelinde “Üstadımız geldi” diye haber veriyorlar. İbrahim Gül yerinden kalkamayacak kadar hasta bir vaziyetteymiş. Bu haberi duyunca birden fırlıyor ayağa, hemen Üstadı karşılıyor. Üstad o sırada, “Karşıdan cennetlik bir adam geliyor. İbrahim Gül, senin bu evinden semaya billur bir saray çıktı. Kazasız belasız bu hizmeti yaptınız. Bir tek sayfası bile zayi olmadı” diye Üstad onu taltif ediyor. Daha sonra İbrahim Gül bir hafta sonra vefat edince, Üstad yeniden gelip onun cenazesine katılıyor. Yani o evden Bayram ve Cuma namazları da dahil dokuz ay boyunca dışarı çıkmıyorlar. Ve orada mürekkeple, teksir makinasıyla çalışmak çok zor bir iş.
    Bu meseleyi Tahsin Tola ağabeye vefatından önce yeniden anlattırdım. “Kardeşim, Isparta kahramanlarına kimse yetişemez. Bu fedakârlığı Isparta kahramanlarından başkası yapamaz” dedi. Yani düşünün mumlu kâğıtlar, teksir makinesi, mürekkepler, doğru dürüst havalandırma yok, dokuz ay dışarı çıkamıyorsunuz, bu herkesin karı değil. Tam bir inziva, tam bir fedakârlık yani...


    Yine Tahiri ağabey bir defasında anlatmıştı. Kendisinin Üstadın yanında farklı bir yeri varmış. Üstad genellikle Tahiri ağabeyin olmadığı zamanlarda ders verirmiş. Kızdığı zaman kovarmış, “benim size ihtiyacım yok” diye. Ceylan ağabey buna “Resmigeçit dersi” tabirini kullanıyor. Tahiri ağabey Üstada, “Üstadım bunlar gençtir. Bunların kusuruna bakma. Sen bunları affet” deyince, Üstad, “Peki Tahiri senin hatırın için affettim” diyormuş. Üstad Tahiri ağabeyi kesinlikle kırmazmış yani. Farklı bir muamelede bulunurmuş. Mesela Tahiri ağabey hizmet için paraya ihtiyaç duyulduğunda, “Üstadım bana biraz izin verir misiniz?” dermiş. Çünkü zengin bir insanmış. Gül fabrikaları varmış. Diyelim on lira lazım. Gidip mülkünden on liralık satıyormuş. Getirip Üstad'a veriyormuş. Üstad da bunu alıyormuş. Hizmete kullanıyormuş.
    Tahir ağabey bütün malını satmış diye biliyoruz.
    Evet. Bütün malını hizmet için satmış. Bir gün gene kendisi anlatmıştı. İstanbul'a gelmiş bir defasında. Teksir makinesi almak için. Yahudi bir firma var. Teksir makinesinin Türkiye distribütörü. Oradan teksir makinesini alıyor, Trene verip hemen Isparta'ya gönderiyor. Bu arada Kastamonu'ya gelecek Üstadı ziyaret etmek için. Düşüncesi böyleyken sahaflar çarşısına uğruyor. Bakıyor ki Lemaat. “Hiç haberimiz yoktu. Bu şekilde eser basıldığını görmemiştim” diyor. “Sahaf kaç para isterse verdim. Aldım. Doğru Kastamonu'ya” dedi.
    Kastamonu’ya varınca sabaha karşıymış. Üstadın evi karakolun karşısındaymış. Herkesin uyuduğu bir vakitte Üstadın evine girmiş. Üstad Lemaatı görünce çok sevinmiş ve ona çok izzet ikram etmiş.
    ÜSTADIN TUTTURMADIĞI ORUÇ
    Üstadın ikramı nelermiş biliyor musunuz?
    Ceviz, zeytin, peynir gibi şeylermiş. Bizim için normal gelebilir ama Üstadın yaşam biçiminde bu bir ziyafet teşkil ediyor.
    Yine Tahiri ağabey Üstad'ın hizmetinde kalırken nafile oruç tutarmış. Üstad her dersten sonra “Ders baklavası” adıyla talebelere birer ikramlık verirmiş. Tahiri ağabey alıp cebine koymak isteyince, “Yok” diyormuş Üstad. “Bunu yiyeceksin” dermiş… Nafile oruç tutturmuyor Üstad. Orucunu bozmasını istiyor.
    Bunda da bir hikmet olmalı. Tahiri ağabey bununla ilgili bir şey söyledi mi?
    Yani oruç tuttuğu zaman insanlarda bir tembellik oluyor. Onlar hizmet ehli olduğu için Üstad izin vermiyor. Mesela yine Üstad dışarıdan gelen misafirlere lokantadan yemek aldırtırmış. Kendi dünyasında son derece iktisatlı bir insan halbuki. Ama misafirine böyle muamele ediyor. Tahiri ağabey anlatmıştı bunu da. Bu da çok özel bir durum. Hatta harika bir şey bence…

    Mesela yine buna benzer bir davranışı son senesinde 1960 yılında sergiliyor Üstad. Bir kilo kıyma aldırıp talebelerine yemek yaptırıyor. Yani falan kasaptan, falan yerden alın diye değil. “Gidin, kıyma alın” diyor. Biliyorsunuz kıyma hileye çok müsait bir şey. Ben bunlardan kendimce şunu anlıyorum; Normal cemiyetin akışı içinde iman hizmetini götürmek tarzında. Kutuplaştırarak değil yani. Hayatın akışı içerisinde götürüyor her şeyi…
    Peygamber usulü yani… Onun için de aynı şeyi söylüyorlar. Sahabelere soruyorlar, “Peygamberimiz (s.a.v) sizinle oturduğunda ne yapardı?” diye. Sahabeler, “O anda neyle ilgili konuşuyorsak, peygamberimiz de aynı mesele hakkında konuşurdu” diyorlar. Cemiyetten koparak değil, cemiyet içinde kalarak yerine getiriyorlar iman hizmetini... Tahiri ağabeyle alakalı bildiklerinizi anlatmaya devam edin dilerseniz...

    Tahiri ağabey İstiklal Savaşı gazisiydi. Madalyası vardı. Madalyasını daima ceketinin iç tarafına takardı.
    SEN DUA EDERSEN, SANA DA DUA EDERLER. ETMEZSEN, SANA DA ETMEZLER
    Gazi olduğu için maaş alıyor muydu?
    Maaş aldığına şahit olmadım. Ama kömür karnesi vardı. Onunla kömür aldığımızı hatırlıyorum. Kömürleri getirip, dershanede yakardık. O zaman fakirlik vardı. Kömür çok kıymetli bir şeydi. Kömürleri alıp onun kaldığı yerde yakardık. Hatta, “Neden madalyanı takmıyorsun?” diye sordum. “Boş adamlar takar” dedi.
    Bir gün Cağaloğlu'nda yürüyorduk. Sultan Abdülhamit Han'ın türbesinin önüne geldiğimizde dua etti. “Sen dua edersen, sana da dua ederler. Etmezsen, sana da etmezler” dedi.
    Bir de Zübeyir ağabey için, “Üstad demek, Zübeyir demek, Zübeyir demek, Üstad demek...” derdi. Zübeyir ağabeye karşı son derece farklı bir yaklaşımı vardı. Onu çok farklı görürdü. Zübeyir ağabey de onu çok farklı görürdü. Mesela hizmetler için Tahiri ağabeyi İstanbul'a çağıracağı zaman, telefon edip, “Ağabey, gel” demezdi. Elçiyle haber gönderirdi. “Durumu anlatın. Tahiri ağabey İstanbul'a gelsin” derdi.
    Biz içtimai bir meseleyi sorduğumuz zaman Tahiri ağabey, “Bunu Zübeyir bilir. Çünkü Üstadla beraber o yaşadı” derdi. Mesela Zübeyir ağabey olmadan Üstad bir şey yapmazmış. Namaz kılınacaksa Zübeyir ağabeyle beraber kılınır, ders yapılacaksa beraber yapılırmış. Yani Zübeyir ağabey Üstad'ın her şeyine vakıf.
    Askerden geldikten sonra başka neler yaşandı?
    Ben askerden geldim. Nurtaşı inşaatı başlamıştı. Üç katlı güzel bir binaydı. İstanbul'da risalelerin basımıyla alakalı ve başka sebeplerden ötürü bazı anlaşmazlıklar meydana gelmişti. Baktım Mehmet Fırıncı ağabey inşaatın başında. Bana, “Doğru hedefe” dedi. Hedef o zaman Beyazıt’ta neşriyatın yapıldığı bir dershaneydi. Daha henüz o zaman Sözler yayınevi yoktu. Risalelerin gizli basım yapıldığı dönemdi.
    Orada Abdullah Yeğin ağabey, İsmail Yazıcı, Ali Erkan Kavaklı, Yusuf Çınar, Edip Yılmaz, Mehmet Soslu gibi bir kadro bütün külliyatı bir sene bastılar. Arkasından Nurtaşı bitti. Biz geceleri oraya yatmaya giderdik. Daha sonra Sözler yayınevi kuruldu. Sözler yayınevi kadrosuna dahil olduk. Yine neşriyat, tashihler Hedef'te yapılıyor, biz Sözler'de kalıyoruz. Geceleri de Nurtaşı’nda yatıyoruz.
    Sözler yayınevi bir şirket miydi?
    Hayır. Sungur ağabey adına kurulan, şahsi bir neşir organıydı.
    Üstad neşriyat payından talebelerine verirmiş. Bu geleneği devam ettirir miydiniz?
    Evet o tayinat meselesi. Bize de tayinat verirlerdi. Günde bir ekmek parası olarak hesaplanırdı. Mesela 365 gün sene. 365 tane ekmek parası...
    Yani kârdan mı verilirdi?
    Hayır. Sözler yayınevinin beşte bir karı ayrılırdı. “Üstadın parasıdır o” denirdi. Sözler yayınevinde fiyat yükselmesin diye onda bire düşürüldü daha sonra. Bu para tayinat parasıydı. Üstadın talebelerine verilirdi. Bekar olsun, evli olsun fark etmezdi. Ehli hizmet insanlara verilirdi.
    Siz orada olduğunuz sürece bu devam etti mi?
    Evet. Devam etti. Biz her sene tayinatımızı aldık. 1980’den sonra bazı sıkıntılar olunca vermediler. Fakat bu tayinat meselesi devam etti yine de.
    Şu an on beş farklı yayınevinde risaleler basılıyor. Tayinat geleneği devam ediyor mu?
    Benim bildiğim kadarıyla Envar Neşriyat devam ettiriyor. Ahmet Aytimur ağabeyin bünyesinde olan yayınevi. Sözler yayınevi devam ettiriyor. Diğerlerini bilmiyorum. Bence o tayinatın ayrılması lazım. Çünkü bu Üstad'ın kesin bir emri.
    Beşte bir olarak verilmeli değil mi?
    Son karar onda bir olarak çıktı. Zaten o kararlara Üstad tabi oluyor. Kabul ediyor. Üstad hayattayken beşte birdi. Ama Sözler yayınevi kurulduğunda onda bir olarak karar verildi. Çünkü kitap fiyatı yükseliyor o zaman. Mesela beş bin kitap basıyorsunuz. Bin tanesini ayırıyorsunuz. Bu defa maliyet yükseliyor. Piyasayla rekabet edemez hale geliyorsunuz. Beşte bir yapılınca fiyat kabarıyor. O sebeple meşveret yapıldı ve onda bire çekildi. Bu tarz hareketlere Üstad sıcak bakıyor. Yani, “Naşirler kendileri meşveret etsinler” diyor.

    Sözler Yayınevinde neler yaptınız?
    On beş günde bir lahika mektupları neşrettik. Hamdi Hoca bana teksir makinasını öğretti. On beş günde bir o haftanın meselelerini teksir makinesiyle basıp, bütün Anadolu'ya neşrediyorduk. İçtimai, güncel konulardı. Adresler belliydi. O adreslere postalıyorduk. Onu da şöyle yapıyorduk: Avrupa yakasındaki her postaneye iki tane üç tane atarak gönderiyorduk. Bir günde bütün postanelere dağıtıyorduk bunu.

    Neden böyle bir tedbire ihtiyaç duyuyordunuz?
    Risale-i Nur daha serbest değildi ki. Yasaktı. Propagandaya girerdi.
    ÜSTADIN DÖRT ANA GAYESİ VARDI

    Lahikalar cemaatin elinde yok muydu?

    Cemaatte vardı ama Zübeyir ağabeyin söylediklerini anlatayım size. Zübeyir ağabey derdi ki, “Üstadımızın dört tane ana gayesi vardı. Bir, Mu’cizeli Kur'anı tamamlamak, iki Risale-i Nur'un neşri, üç medreselerin ihyası, dört lahika mektuplarının neşri.”
    Bu Üstadımızın isteğidir. Çünkü o sürekli lahika neşredermiş talebelerine. O prensibi biz devam ettirdik. Daha sonra 1979 yıllarında bazıları “gazete de bunun yerine geçer” dediler. “Gerek yok dediler” ve 1980 yılında bunu durdurdular.
    Neşredilen Lahikalar Üstadın yazdığı veya onun döneminde yazılan lahikalardı değil mi?
    Evet. Yeni bir şey yazmıyorduk yani. Olan lahikaları, Emirdağ Lahikası veya Kastamonu veya diğerlerinden yayın yapıyorduk. Bazen yeni şeyler yazıyorduk. Ama bunlar genelde havadis-i nuriye şeklinde oluyordu. Yani Nurlarla ilgili duyurulması gereken yeni bir haber oluyordu biz de yazıyorduk. Çünkü o hafta Türkiye’nin her yerinde cemaat onu derslerde okuyordu. Bu âdetin şimdi de devam etmesi gerekir kanaatindeyim. Zaman zaman Sungur ağabey ve Fırıncı ağabey de yapıyor. Ama bunun yılda bir iki defa değil de on beş günde bir yapılması daha iyi olur.
    Fırıncı Ağabeyle beraber kaldınız mı?
    1970 yılından 1980 yılına kadar beraberdik. O zaman Kutlular ağabey, Birinci ağabey ve Fırıncı ağabey vardı. Hepsiyle beraber Nurtaşı'nda kaldık. İki sene kadar Kutlular ağabeyle kaldık. O daha sonra evlendi. Diğerleriyle de altı sene kadar beraber kaldık.
    Fırıncı ağabey nasıl bir insandı?
    Fırıncı ağabey çok fedakâr bir insan, insan psikolojisini iyi bilir, halet-i ruhiyeden iyi anlardı. Vakıfların problem ve meselelerini iyi takip ederdi. Bir şey sorduğumuz zaman oturup saatlerce usanmadan cevaplardı. Biz ondan çok istifade ettik. Bazen gece 12’de gelir 3’e kadar sorduğumuz her soruyu cevaplandırırdı. “Benim uykum var, rahatsızım” demezdi. Bizlerin yetişmesinde ciddi emekleri olan bir insandı. Sabırlıydı. Az evvel de anlattığım gibi Mu’cizeli Kur'anın tab edilmesinde payı çok büyük.
    Şunu söylemeden geçmeyeyim. İstanbul’daki hizmetlerde Zübeyir ağabeyin muhatabı, Fırıncı ağabeydi. Bir mesele olduğu zaman Zübeyir ağabey Fırıncı ağabeye söyler, hizmet haberi vs. Fırıncı ağabeyden dağılırdı diğer insanlara. Mizacı da yumuşak olduğu için diğer insanlarla olan irtibatı kolay sağlardı. Yani orada başkaları da vardı ama onları değil, Fırıncı ağabeyi muhatap kabul ediyordu. Birinci derecede Fırıncı ağabey geliyordu. Zübeyir ağabey bir yere giderken, eğer bir problemi varsa Fırıncı ağabeysiz gitmezdi. “Fırıncı gel beraber gidelim” derdi. Fırıncı ağabey bazen bize otuz sene önceki hadiseleri bile anlattığı olurdu. Unutmazdı.
    Fırıncı ağabeyle alakalı unutamadığınız neler var?
    Mucizeli Kur'an basılmıştı. Yüz elli tane dağıtıldı. Bir haber geldi ki, “Kur'anlar toplatılacak.” Fırıncı ağabey dedi ki, “Ahmet Tanyelin yanına gidip bundan iki yüz elli tane bastıralım. Oradan kaçıralım. Elimizde olur, tekrar basarız. Diğerlerini toplatırlarsa toplasınlar” dedi. Biz oraya gittik. Yirmi dört saat basılan Kur'anların başında bekledik. Bizim bu kadar ehemmiyet verdiğimizi gören oradaki gençlerden biri, “Bu kitabın yazarı kimdir?” diye sordu. Kur'anın ne olduğunu bilmiyor çocuk. O böyle sorunca Fırıncı ağabeyin gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Adam kelam-ı kadimin ne olduğunu bilmiyor” dedi. Aradan bir iki dakika geçince, Kur'anın manası nedir? Resulullah kimdir? gibi meseleleri o çocuğa izah etti.
    Hizmetler ve dershane dışında başka faaliyetleriniz var mıydı?
    Vardı tabi. Yazları her hafta olmasa da ayda bir piknik yapardık. Bütün cemaati toplardık. Beykoz ormanlarından, Çamlıca'ya yıllarca piknik faaliyetini sürdürdük. Hatta fotoğraflarımız da var o günlere ait.
    Fırıncı ağabey kendisiyle alakalı şeyler yapar mıydı? Sizinle beraber ya da tek başına...
    Daha çok o gibi şeyleri Muhsin Demirel ağabeyle beraber yapardı. Çünkü bizim yayınevi vardı, hizmetlerimiz vardı, pek fazla başka şeylere ayıracak zamanımız yoktu. Muhsin ağabeyin şoförlüğü de vardı. Onları götürüyordu.
    Mehmet Birinci ağabeyde sizinle beraber miydi?
    Birinci ağabey de bizimle beraberdi ama o, hanım hizmetiyle ilgileniyordu. Bekir Berk ağabeyin bürosunda avukatlık işleriyle de ilgilenirdi. Fıtraten çok fazla konuşmazdı. Dinlerdi genellikle. Bazen sohbeti koyulaştırdığımız zaman “Eyyy! Hayali arkadaşlarım” diyerek bizi ikaz ederdi. İkazları kısaydı ama tesirli oluyordu.
    TEK ÇEŞİT YEMEK YENİRDİ
    Nurtaşı’nın bir sloganı vardı, “Çok ye, çok hizmet et” diye. Hatırladınız mı?
    Evet. Ama o şöyleydi. Süleymaniye’den başlayayım. Dershanemizde sadece bir çeşit yemek yapılırdı. Mesela pırasa yapılmış, on kişilik pırasa... Beş kişilik misafir daha gelir, suyu basarız pırasa çorbası olur. Yani başka yemek yapma şansı yoktu. Tek yemek... Ya çorba pişer, ya sebze pişer, ya pilav pişer... Tek çeşit olurdu. Haftada bir de Mustafa İpekçi ağabey vardı o da on beş kişiye tahin helvası alırdı. Mesela ayran var diyelim. Kişi sayısı artınca suyu basarsın, bol sulu bir ayran çıkar karşına. Bu şekildeydi yemeklerimiz. Şimdi bir de yaptığımız iş fiziki bir işti. Anadolu’dan bizi tenkit ederlerdi. “Bunlar çok yemek yiyor” diye. Hâlbuki sonuçta tek çeşit yemek yiyorsun. Bir tabakla karnın doymuyor. Gerektiği zaman depolarda çalışıyorsun, yeri geliyor ağır risaleleri taşıyorsun. Bu defa “Çok ye, çok çalış” manasında bir slogan çıktı ortaya. Yani biraz espri manasında…

    Bir defasında Hacı Yılmaz diye Erzurum'da bir kardeş vardı. Allah rahmet eylesin. Sungur ağabey, “O sizi çok tenkit ediyor ama o sadık bir talebedir. Buraya geldiği zaman onu depoda çalıştırın bakalım bir görsün buradaki durumu” dedi.
    Bir gün hakikaten Nurtaşı’na misafir olarak geldi. Birkaç gün sonra yedi tonluk bir kamyon yüklenecek ve boşaltılacaktı. Yükleme yaptığımız yer birinci kat, oradan alınan kitaplar başka bir apartmanın ikinci katına boşaltılacak. O arkadaş da epeyce zayıf bir insandı. Neyse ben Hacı’ya durumu bildirdim ve ikimiz beraber gittik. Kamyonun yarısına gelmeden Hacı kardeş teklemeye başladı. Alışkın da değil. Biz doldurma işlemini bitirdik. Dönüyoruz diğer ambara boşaltacağız. Yolda Nurtaşı’nın önünden geçmemiz gerekiyor. Geçerken Hacı kardeş, “Ya kardeş ben inebilir miyim?” dedi. Ben de “Tabi, buyur” dedim. İndi. Ben gidip tek başıma o koca kamyonu boşalttım geldim. Tabi hamal da tutamıyorduk. Gizli olduğu için, her şeyi kendin yapıyorsun. Daha sonra o kardeş için Sungur ağabey, “Öyle olmuş ki, değil aleyhinizde konuşmak artık kimseyi sizin hakkınızda konuşturmuyor” dedi.
    Tek çeşit yemek yeme olayı Nurtaşı’nda da iki sene kadar devam etti. O dönem Bekir Berk ağabeyin meselesinin tartışıldığı bir dönemdi, çok karışıklıklar olmuştu. Bekir ağabeye iftira ettiler. Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı.
    Daha sonra şartlar değişti, imkânlar arttı ve Nurtaşı’nda ramazan ayında yemek verilmeye başlandı, iftar yemekleri. İlk defa cemaate her akşam iftar vermeye karar verildi. O zaman Kutlular ağabey bakıyordu bütçe işlerine. Ondan para istedik verdi ama para yeteri kadar değildi. Arkadaşlarla oturup meşveret ettik. Ne yapalım diye. Sonunda patlıcanlı kebap yapalım dedik. En ucuzu oydu. Beş altı tepsi kadar yaptık. Cemaati çağırdık. Bu şekilde her gün iftara çağırıyoruz cemaati. Vefa dershanesinde, ordan, burdan, esnaftan geliyorlar. Dört beş gün böyle devam etti… Her gün patlıcan kebap, her gün patlıcan kebap dışarıdan gelenler değiştiği için onlara güzel geliyordu ama biz bu durumdan usandık tabi. Çünkü aynı yemeği gece sahurda da yiyorsun. Dedik ki, “Biz kendimize ayrı ufak bir kapta yemek yapalım.” Bu arada dışarıdan talebelerden de sekiz on kişi çağırılmadıkları halde her gün geliyorlar. Bir kardeş dedi ki, “Bunları kovalım.” Ben ona, “Kardeşim, bunları kovmayalım. Bu çocuklar yemek yemeğe geliyorlar. Kovmak bize ne fayda getirir? Bakıyor burada namaz kılıyoruz, ders yapıyoruz. Demek ki adamların yemeği yok ki, buraya geliyorlar. Yemeği olan adam buraya gelmez ki, neden gelsin?” Hakikaten de daha sonra o çocukların her biri birer Nur talebesi oldular.
    Bu şekilde yavaş yavaş cemaatin şekli değişti, imkânları değişti. Fakat ben şunu söylemek isterim. İzmir'de Zeki Akman adında bir ayakkabıcı vardı. O gazeteye ayakkabı yollamıştı. Ehl-i hizmete dediler ki, “Gidip oradan ayakkabı alın.” Çünkü bizim maaşımız falan yoktu. Günlük tayinatımız vardı. Harçlık da verilse çok cüz'i bir para olurdu. Mesela Nurtaşı'ndan Çarşamba'ya derse giderdik. Yayan giderdik. Paramız yoktu gitmeye. Neyse ayakkabılar geldi. Birer birer gidip ayakkabılarımızı aldık ama dikkat ettim her giden sadece birer çift ayakkabı alıyordu. Yani hiç kimse demedi ki, “Benim bir tane siyah, bir tane de kahverengi ayakkabım olsun.” Çünkü ahiretin meyvesini dünyada yemek istemiyordu kimse. Kalan ayakkabılar beş altı ay orada süründü ben şahidim. Kimse ikincisini almadı yani. Bu cemaatte böyle bir fedakârlık vardı. Herkes asgari düzeyde geçiniyordu.
    Hiç gözaltı veya hapis olayı yaşadınız mı?
    Evet. 12 Mart döneminde, Nurtaşı’nda haftada birkaç defa basıyorlardı. İçimizden birini genellikle de Hamdi Yüce'yi götürüyorlardı. Orada bir komutan vardı. Nur talebelerini muhafaza etti. Hamdi'yi de bir müddet sonra hemen serbest bırakıyorlardı. Ankara'da uzun tetkikler oldu ama İstanbul’da pek olmadı.
    Bir gün derse gitmiştik. Bünyamin Ateş ders yapıyordu. Tam ders esnasında bastılar. İki yüz elli kişi vardı derste. Otuz beş tanesini seçtiler içinden. Birisi de bendim. Fırıncı ağabeye ismin nedir? “Mehmet Güleç” diyor. Nufus kâğıdına bakıyorlar. “Mehmet Fırıncı'yı arıyorlar tabii.” Bulamıyorlar. Bizi birinci şubeye götürdüler. Orada on bir gün kaldık. Oradan Sıkıyönetime sevk ettiler. Tevkif ettiler bizi. “Artık kırk elli gün buradayız” diye düşünüyorduk… Çarşamba günü tevkif edilmiştik… Bir baktık “Cumartesi mahkemeniz var” denildi. Ya ne mahkemesi? Cumartesi mahkeme mi olur?” Şaşırdık biz. Orada avludan avluya götürürken bile kelepçe takıyorlardı. Neyse gittik saat üçte mahkemeye girdik. Saat beşte de tahliye olduk. Bir anda dışarı çıkmıştık. Çok sevinmiştik…
    Meğer Hadise de şöyle olmuş; Faik Tarımcıoğlu nöbetçiymiş. Bakıyor ki, masum insanların dosyaları var. Nur talebeleri var. “En iyisi komutan gelmeden tahliye edeyim bunları” diyor. Savcıyı falan ayarlıyor. Orada tek celsede ifadelerimizi aldıktan sonra bizi serbest bırakıyor. Karakola ifadeleri kabul ettirmişti. Adem-i takip kararı verildi. Biz tahliye olduk. Oradan çıktık, doğru derse... Gene derse gittik.
    Bu arada Sözler Yayınevindeyken bizi takip eden iki tane polis memuru vardı. O kadar çok gelip gittiler ki, sonunda onlarla dost olduk. Birinci şubedeyken, yani karakola götürüldüğümüzde bize çok yardım etmişlerdi. Hatta, bir gün biri dedi ki, “Biraz daha fazla yardım edersem, beni de yanınıza getirirler.”
    İşkence falan yapıldı mı size?
    Yok olmadı. Fiske dahi vurdurmadılar. Ama işkenceleri duyuyorduk. Gece yarısı feryatla uyanıyorsunuz mesela. Ben şunu söyleyeyim. Bir insanın öyle bağırdığını düşünmek mümkün değildir. Yani dehşetli bir bağırma. Hayal edemezsiniz.
    BU CAMİD MAKİNE NEYİ DİZDİĞİNİ BİLİYOR
    Yayınevinde basılan kitapların dağıtımını nasıl yapıyordunuz?
    Sözler yayınevinde siparişe göre basım yapıyorduk. Orada kâğıt üzerinde “Ceylan Çalışkan işletmesi” diye yazılmıştı. O isimle gönderiliyordu. Tabi Ceylan ağabey kırk sene önce vefat etmiş. Bir de eski nurcular hukuku çok iyi biliyorlardı. Bir gün Fırıncı ağabeyi yakalamışlar. “Söyle bakalım. Şunu nereden aldın? Bunu nereden aldın?” falan diye sormuşlar. O da ne kadar vefat etmiş Nur talebesi varsa hepsinin ismini vermiş. Tabi her tarafa telsizle haber gönderiyorlar. Bakıyorlar ki bu insanların hepsi ölmüş... Komiser gelip soruyor. “Bunların hepsi ölü” diyor. Fırıncı abi de, “Ben nerden bileyim, aldığım insanları takip mi ediyoru?” diye cevap veriyor.
    Gene bir gün Ceylan ağabey anlatıyor. “İstanbul'da ders yapamaz hale gelmişler. Öyle bir takip var ki, hareket edemeyecek kadar sıkı. Neyse bir gün baskın oluyor ve polisler Ceylan abiyi yakalıyor, “Ne yapıyorsunuz?” diye soruyor polis. O da, “Ders yapıyoruz” diye cevap veriyor. “Nerede yapıyorsunuz?” demiş polis. Ceylan ağabey, “Kumkapı sahiline iniyoruz. Oradan kayık kiralıyoruz. Bir arkadaş kürek çekiyor. Diğeri de ders yapıyor” diye cevap vermiş. Şimdi suçun sabit olması için, yerin de sabit olması gerekiyor ya... Kayıkla gezdikleri için yer sabit olmuyor. Polis memuru, “Gene elimden kurtuldun” diyor. Ceylan ağabey böyle hukuku çok iyi bilen, hazırcevap bir insandı yani.
    Bir de şunu anlatmak isterim. Üstadımızın siyasetle alakası noktasında önemli bir hatıra; Hamza Emek ağabey zaman zaman İstanbul'a gelirdi. Geldiğinde de Nurtaşı’nda misafirimiz olurdu. Bir gün, “Ağabey nereden icap etti de siz Demokrat Partiden ilçe başkanı oldunuz?” diye sorduk. Dedi ki, “Ben esnaftım. Manifatura dükkânım vardı. Siyasetle alakam yoktu. Bir gün Üstad beni yanına çağırdı, “Sen ilçe başkanı olacaksın. Çalışkanlardan falan falan da aza olsunlar” dedi. Çalışkanlar Nurcu olmadan önce Halk partiliydiler. Ben Üstad'la Adnan Menderes arasındaki köprüyü sağladım. Başka türlü çare bulamadık” diye anlattı. Tabi parti elemanı olunca Menderes’e kolayca ulaşıp Üstadın isteklerini söylüyormuş. Yani hizmetin sıkıntılarını ancak bu şekilde bertaraf ediyorlarmış.
    Bizim siyasete bakış açımızın da bu çerçeve içinde kalması taraftarıyım. Yani siyasetten bir şey beklemek değil de, iman ve Kur'an yolunda düşündüklerimizi aktarmak için bir vesile olarak görmeliyiz kanaatindeyim. Mesela Zübeyir ağabeyin Nurettin Tokdemir'e tavsiyesi var. Demiş ki, “Sen siyasete gireceksen, muhtar azalığından başlaman gerekir.” Yani kademeleri geçerek gel manasında. Bence bu güzel bir tavsiyedir. Siyasete atılmak isteyen çekirdekten yetişmeli. Oysa şimdi görüyoruz, siyasete atılan, hemen listeye alınmaya çalışıyor. Bana göre bu insanların yaptığı doğru değil… O Üstadın muradına uygun bir tarz değil. Dengeleri iyi ayarlamak lazım...

    Biz Nurtaşı’ndayken kitapların başlıkları altın sarısıyla yazılıyordu. Biz onları matbaada yazıyorduk. Bir defasında hatırlıyorum, matbaacı bizden çok para istedi. Şimdi ona o parayı versek, fiyat çok yükselecek. Ben Fırıncı ağabeye dedim ki, “Elde basan bir baskı makinesi alalım. Bunu ben basayım. Bu parayı veremeyiz” dedim. O gitti. Derme çatma bir makine buldu. Elde basmaya başladık. Kapakların üstündeki kitap ismini basıyoruz. Önce epeyce uğraşıp ayarlıyorduk. Sonra tek tek yazıyorsun falan.
    Ben bast-ı zaman olayını orada yaşadım mesela. Beş bin kapağı iki günde basıyordum. Ben bunu tahdis-i nimet olarak söylüyorum. İki günde mümkün değil yani. Zaman genişliyor. Ve sıkılmadan yapıyorsun. Her harfi tek tek basıyorsun. Şak şak basamıyorsun ki elde basıyorsun. Beş bin kapak iki günde basılıyor. Olacak iş değil. Hatta o dönemde risalelerin kapak çizgisini yapan bir zat vardı. “Bu camid makine neyi dizdiğini biliyor?” derdi. Şimdi baskı makinesinde harfler kurşunla yazılıyordu. Bir harfe basıyorsun kurşun çıkar yukarı, tekrar aşağı indirirsin, bir satır yazmak için on defa kalkarsın. Ama “Bu makinaya Risale-i Nur için oturduğum zaman Mektubat'a başlıyorum. Sonuna kadar kalkmadan yazıyorum. Bu camid makine neyi dizdiğini biliyor” derdi. Hizmetteki kolaylığı böyle anlatırdı.
    O DÖNEMDE SOKAĞA TEK BAŞIMIZA ÇIKMAZDIK
    Bir ara çalıştığımız matbaa bozuldu. Beyoğlu’nda bir matbaada basılacak dendi. Gittik orada iki ay çalıştık. Ama Beyoğlu’nun çirkinliğini hiç görmedik mesela. Bizzat yaşadığımız bir olay. O zaman gençtik de Allah bizi muhafaza etti. Bir de zaten o zaman tek başımıza çıkmazdık sokağa. Daima iki kişi veya daha fazla olarak çıkardık. Çünkü iki kişi birbirini daha iyi muhafaza edebiliyor. Günahlara girmemek için ona çok dikkat ettik.
    Dershane hayatında, Nurtaşı’nda kalırken ihlas düsturlarına tam riayet edilirdi. Mesela bir şey hazırlanacak. Orada herkes bakardı kim müsaitse hiç teklif beklemeden hemen o işi üstlenirdi. Bir açık varsa hemen o eksiği kapatırlardı. Herkes birbirine yardımcı olurdu. Dershaneciliğin bu olduğunu düşünüyorum. Çay gelmiş tabak gelmemişse diğeri kalkar hemen getirirdi. Tek ruh gibi hareket edilirdi.
    1967'de bir gün dediler ağabeyler gelmiş. Bir lokantayı tarif ettiler. Gittik. Tahiri ağabeyi ilk kez orada görmüştüm. Onu görünce çok ciddi bir insanla karşılaştığınızı anlıyorsunuz. Yarım saat kadar sohbet ettik. Tahiri ağabey Isparta’dan ev yapımı makarnalar getirttirirdi. Onu peynirli ve cevizli severdi. Üstüne de tereyağı yaktırır sürerdi öyle yerdi. Tahiri abi o ciddiyeti altında çok fazla alçak gönüllü bir insandı. Bizimle çok yakınlaşırdı ama biz onu suiistimal etmezdik.
    Bir de, bu da çok önemli bir ayrıntı ama önemli… Tahiri ağabey abdest alırken abdest elbisesi ayrı, namaz elbisesi ayrıydı. Odasında günlük giydiği kıyafeti ile çalışırdı ama Abdest alırken bunu çıkarırdı, abdest alırken giydiği bir elbisesi vardı onu giyerdi ve gelir namaz kılarken o elbiseyi tekrar yeniden değiştirirdi.
    Her vakit mi böyle yapardı?

    Her vakit böyle yapardı. Bizim gibi paçaları sıvayıp abdest almak yoktu onda. Elbiseleri pratikti ama gene de zor bir işti. Sanırım bu temizlik konusundaki hassasiyeti Üstadımızdan almıştı. Mesela Üstadımız da elbiselerini yıkamaya gönderir, elbiseler tertemiz gelirmiş. Ama o bununla yetinmez ayrıca ağabeylere su ile durulamalarını isterdi. Yani gerek Üstad gerekse talebeleri azami derecede takva ile hareket eder ve yine azami derecede sünnet-i seniyyeye riayet ederlerdi.
    Ben bu meseleleri şöyle yorumluyorum. Mesela ben bu gün kendi şehrimden uzaktayım. İsmail Bey bana “Seferi misin?” diye sordu. Ben “Üstadın talebelerinin hepsini gördüm. Hiç birisi seferiliği uygulamıyordu. Onlar Üstad'a tabilerdi. Bende bu sebeple seferi değilim” dedim.
    Sungur ağabey de namazı kıldıracak kişi Şafii ise onu uyarır, “Şafi mezhebinin gerektirdiği gibi kıldır” dermiş. Demek ki o da Üstad’dan böyle görmüş.
    Mesela ben gördüğümü söyleyeyim. Bütün ağabeyler imamın arkasında Fatiha okurlardı. Seferi kılmazlardı. Mesela bir hocayı gördüm. Ramazanda iki üç saatlik yol için oruç yiyor. Tamam dinimiz müsaade etmiş olabilir. Ama Nurculuk başka türlüsünü gerektiriyor. Üstad böyle yapmamış ki. Ona tabiysen onun gibi olman lazım.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Hac Hatıraları
    By muhibbülkurra in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 24.12.09, 12:56
  2. Bizim Radyo da Mehmet Fırıncı ve Mehmet Kutlular
    By İsRa_ in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 10.09.09, 16:07
  3. Mehmet Kutlular ve Mehmet Fırıncı, Mehmet Birinci'yi Anlattı
    By SeRDeNGeCTi in forum Sesli ve Görüntülü Risale-i Nur Sohbetleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 02.05.09, 10:43
  4. Bayram Hatıraları..
    By HüZnÜ HaZan in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 28.09.08, 19:14
  5. Ramazan Hatıraları
    By Majâz in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 03.09.08, 02:33

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0