+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: Zübeyir Ağabeyin Bütün Gayesi Nur Talebelerinin İttihadıydı

  1. #1
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart Zübeyir Ağabeyin Bütün Gayesi Nur Talebelerinin İttihadıydı

    Zübeyir Ağabeyin bütün gayesi Nur Talebelerinin ittihadıydı



    ARAŞTIRMACI-YAZAR HALİL USLU

    Zübeyir Ağabey ile tanışmanız nasıl gerçekleşti?

    Zübeyir Ağabey sevecen bir zattı. Bana çok lütufkâr sözler söylerdi. Model bir şahsiyetti. Eskiden Risâle-i Nur dersleri ekseriyetle evlerde yapılırdı. Kendilerini 6-7 yaşlarımda Konya’da, amcam merhum Abdülaziz Efendinin evinde, okudukları derste tanıdım. Kırk günlük bir teşrik-i mesaiden sonra Risâle-i Nurları ilk defa Zübeyir Ağabeye veren merhum Rifat Filizer Ağabey de oradaydı. 1955-56 yılları olabilir, ilkokul çağlarındaydık... Sonra onun Ziver Gündüzalp olduğunu öğrendim, o tarihte tanışamamıştık. Fakat göz kamerasıyla hafızama nakşetmiştim. Oturuş şekli bile hâlâ gözlerimin önünde. O sıralarda ne için Konya’ya geldiklerini bilmiyorum. Okudukları yer, Hz. Bediüzzaman’ın 1916-1917’de Rusya’daki esaret hayatından bölümlerdi. Kapının kenarından dinlediğim o ders bana çok tesir etmişti. Çünkü merhum babam da, Rusların istilâsında, Van ve yöresinde, Bitlis derelerinde, 1915 yıllarında, Hz. Bediüzzaman’ın gönüllü milis kuvvetlerinde 14-15 yaşlarında küçük neferi olarak bulunmuş ve yaralanmış. Uzun yıllar Hz. Bediüzzaman’ı bir resmî ordu komutanı bilirdim. Çünkü bu yerler çok okunurdu.

    Merhum Zübeyir Gündüzalp, 51 yaşında Hakkın rahmetine kavuştu. Yarım asırlık ömrünün çoğunu hizmete adamış biri. Bu ömrü değerlendirirsek neler söylemek istersiniz?

    Zübeyir Ağabey, kısa ömrünün büyük kısmını tamamen Hz. Bediüzzaman’a ve onun eserlerine vakfetmiş ve hizmeti şeref kabul etmiş bir zât. Bu benim ve birçok Nur Talebesi için numune-i imtisâl bir hareket. Ayrıca yarım asırlık ömründe unutulmayan eser ve hatıralar da koymuş ortaya. Zübeyir Ağabey ihtilâf ve tefrikalara şiddetle karşı duruyordu. Bütün gayesi Tüllab-ı Nurun bir meşveret çatısı altında ittihad etmesi idi.

    O Risâle-i Nur’un doğrudan doğruya Kur’ân’ın bu asırda eşsiz bir tefsiri olduğunu ve Kur’ân’ın bir mû’cize-i manevîsi olduğunu, konuşmasıyla, yaşantısıyla fiilen göstermiştir. Yani Risâle-i Nur varken hiçbir esere ihtiyaç duymazdı ve onun için Emirdağ Lâhikası neyse, Mektubat aynı idi. Tavizsiz bir istikrar âbidesi idi. Üstaddan başka üstad kabul etmezdi. Yani hem kanaat, hem de muhabbetle hayatını idame etmişti. Yakın görüşme ve hususî sohbetlerimde hep bunu hissettim. Üç kelimesinden biri ya Üstad, ya da Risâle-i Nur idi. Şimdi bu yaşantı modeline biz çok muhtacız. Ayrıca Sözler kitabının 25. Söz’ünde geçen “Elde Kur’ân gibi bir mû’cize-i baki varken başka burhan aramak aklıma zaid görünür / Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı hakikat varken münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?” sözü merhum Zübeyir Ağabeyde Risâle-i Nur cihetiyle tecellî ettiğini açık bir şekilde görebilirdiniz!

    Siz uzun yıllardır Konya’da ikamet ediyorsunuz. Zübeyir Ağabey de Konya Ermenek doğumlu. Bir vesileyle Konya’da Zübeyir Ağabey ile görüşmeniz oldu mu?


    Zübeyir Ağabey ile görüşmemiz çok oldu, ama Konya’da görüşmemiz 1967 senesinde Abdülmecid Nursî Ağabeyin vefatında gerçekleşti. Malûm, 11 Haziran 1967’de Hz. Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî Ağabeyimiz vefat etti. Zübeyir Ağabey İstanbul’dan bazı ağabey ve üniversite öğrencileri ile bu cenazeye gelmişlerdi. Üçler Mezarlığında Abdülmecid Efendiyi mahşeri bir kalabalıkla defnettik. Fakat bu defin işinde, kabir başında Zübeyir Ağabeyin unutamadığım bir haline şahit oldum.

    O hâli bizimle de paylaşır mısınız?

    Abdülmecid Ağabeyin tabutla kabre indirilmesine karar kılındıktan sonra, kabre ben, Zübeyir Ağabey ve Abdülmecid Ağabeyin oğlu Suat Ünlükul indik. Sonra başkaları da indiler, bizler çıktık. İnerken Zübeyir Ağabey ayakkabısını çıkardı. “Hayırdır niye çıkarıyorsun ağabey?” dedim. Cevaben “Kardaşım, burası ev makamındadır, çıkarmamız âdâptandır” dedi. O günden beri yakınlarımın kabrine çorapla inmekteyim…

    Akabinde, halıcı Sabri Amcanın riyasetinde Zübeyir Ağabey ve diğer zevâtla merhum Abdülmecid Nursî Ağabeyin kiracı olarak kaldığı eve gittik. Okunan aşr-ı şerif ve duâdan sonra Zübeyir Ağabey söz aldı ve oğlu merhum emniyet amiri Suat Ünlükul’a hitaben “Kardaşım Suad Bey, sen Hz. Üstadın yeğeni ve Abdülmecid Ağabeyin evlâdısın. Fakat bizim de öz kardaşımızsın, seni kabr-i kalbimize gömüyoruz, müsterih ol ve seni teselliye ihtiyaç görmüyoruz” dedi. Akabinde karşılıklı hatıralar, gözyaşları ve unutulmaz manzaralar… Söz merhum Abdülmecid Nursî Ağabeyden açılmışken bir şiirini de sizlerle paylaşmak istiyorum…

    “Ey mezarcı! O makamda bize de kaz bir mezar, olalım nazik Said’in komşusu leyl ü nehar / Dar-ı dünyada Said’i bizden ettinse cüda, dar-ı ahirde beraberce haşret ey hüda” … Ruhlarına binler Fatiha…

    Merhumun defin işinden sonra Zübeyir Ağabey tekrar İstanbul’a mı avdet etti?

    Hayır, o günün akşamı Halıcı Apartmanında Sabri Amcamızın evinin geniş salonunda hatm-i şerif tertip edildi. Türkiye’nin birçok yerinden gelenler vardı. Çok mümtaz ağabeylerimiz katılmışlardı. Hz. Üstada fiilen hizmet edenler vardı. Zübeyir Ağabey beni çağırdı, kulağıma “Mektubat’ı getir” dedi. Sabri Amcaya sordum, evde bulamadık. Zübeyir Ağabeye “Bizim evde var” dedim, “Koş getir” dedi. Gittim getirdim. O kitap hâlen bende mevcut, yeşil kaplı bir Mektubat. Kitabı, o zaman İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi talebesi olan, sonradan DYP milletvekili olan Nureddin Tokdemir’e verdi ve 20. Mektub’un Birinci Makamından vefatla ilgili bazı bölümler okuttu. Daha sonra yine İstanbul’dan beraber geldikleri Oktay ismindeki bir talebeye devamını okuttu.

    İkram edilen çaylardan sonra ikinci dersi Zübeyir Gündüzalp Ağabey yaptı. Okuduğu yer, Konya Evliyalarından Hacı Veyiszadenin yeğeni, şair ve mühim bir âlim Ali Ulvi Kurucu Ağabeyimizin Medine’den Hz. Bediüzzaman’a yazdığı “Gönüller Fatihi Büyük Üstada” başlıklı şiiri idi. Evin salonunda, yerde diz üstü oturur şekilde okudu, yan yana idik. Yalnız okumadan önce, bütün cemaate dönerek dedi ki: “Muhterem ağabey ve kardaşlarım, birçok şair gelmiş ve çok kitap yazmışlar, fakat koca kitaplarda bir kıta mânâ yok. Fakat Ali Ulvi Kurucu Ağabeyimiz Hz. Üstadımızın ifadesiyle ‘mühim bir âlim’, onun yazdığı bu şiirin her satırında Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı vardır.” Akabinde saat tuttum, tam 45 dakika bu şiiri okudu ve her satırında Risâle-i Nur’dan ve Hz. Bediüzzaman’ın hayatından örnekler sundu, hatıralar nakletti. Cemaat pür dikkat dinledi, çıt yoktu.

    Zübeyir Ağabey ve İstanbul’dan gelen öğrenciler, o gece Sabri Halıcı Ağabeyin evinde mi kaldılar?

    Diğer muhterem zevât gibi İstanbul’dan gelen ağabey ve kardeşlerimiz döndüler. Fakat Zübeyir Ağabey dönmedi, bir müddet kaldı. Yılların ıztırap ve çilesi neticesinde vücudu çok yıpranmış, zor yürüyordu. Çok sancı çekiyordu. Her yerinden âdeta sesler geliyor, fakat o kimseye hissettirmiyordu. Bizler de onun bu hâlini ilâçlarından seziyorduk. O günkü tabirle yeşil reçete ile satılan ağrı kesiciler kullanırdı. Her doktor yazmazdı. Bizim aile doktorumuz vardı. Merhum Dr. Hulusi Baybal’a gittim, durumu anlattım. O da İstanbul Tıp Fakültesi’nde okurken Zübeyir Ağabeyin sohbetlerine katılmış. İlâç yazdı ve eczaneden alıp Halıcı Sabri Amcamızın dükkânına getirdim.

    Dükkânda neler konuşuldu?

    Sabri Halıcı Amcanın büyük Halıcı dükkânının hizmet odasında üçümüz vardık. Zübeyir Ağabey teşekkürlerini sundu ve çok defa dediği “Büyük ruhlu kardaşım” taltifini tekrar etti. Halıcı Sabri Amca bu sırada Zübeyir Ağabeye beni şikâyet etti ve şark şivesiyle dedi ki: “Bu alçak, hem bu amucanızdan Kur’ân Kıraat dersi alıyor, hem de sabah akşam mahallede top oynuyor, hem de benim konuşmalarıma itiraz ediyor” diye… Daha bazı telâffuz edemeyeceğim kelimelerle beni müthiş azarladı o gün. Daha önceleri de aynı mahallede oturduğumuz için, topa vurduğumu görüyordu. Onun için kıraat dersinde yemediğim tokat kalmadı ve çok kızardı, mahreç dersi zordu. Allah razı olsun, harika bir zattı, emeğini asla inkâr edemeyiz… Onların yolunda toz ve toprağız…

    Şikâyet edince Zübeyir Ağabey ne yaptı? Size kızdı mı, yoksa ikinizi de memnun edecek bir tavır mı takındı?

    Zübeyir Gündüzalp Ağabey hemen araya girdi ve ellerini ikimizin arasına dayayarak ‘Ne yapıyorsun Sabri Ağabey, biz de gençliğimizde topa vururduk. Şehirlerde normaldir. Halil kardaşımız kötü bir niyetle topa vurmaz. Lütfen yapma, ben gerekeni söyleyeceğim” dedi. Biz iltifat beklerken buna duçar olduk. Üzüldüğümü, kızardığımı gören Zübeyir Ağabey beni hizmet odasının dışına çıkardı ve dedi ki: “Yarın öğle namazında Sultan Selim Camii’ne gel” Üzüntülü olarak oradan ayrıldım ve ertesi gün öğle namazında Konya Sultan Selim Camii’ne geldim. Kendi kalp ve aklımdan geçen, bütün ağabeyler gelecekler, Abdülmecid Nursî Ağabeyin kabrine gideceğiz… Bir baktım ki, koca camide müezzin mahfeli altında sadece Zübeyir Ağabey var ve namaz tesbihatını yapıyor. Bekledim, çıktık “Gel benim büyük ruhlu kardaşım, seninle özel sohbet edeceğiz, yürüyeceğiz, anlat bu top macerasını” dedi. Ben de mahallî futbol takımlarında futbol oynadığımı, ailemin müsaade ettiğini, fakat Sabri Amcadan azar işittiğimi ve dayak yediğimi söyledim. Zübeyir Ağabey büyük şefkat kahramanı bir zattı. Beni aldı, yürüye yürüye, kendisi bazen oturarak takriben 3 kilometrelik yolu kat ettik. Hz. Mevlânâ dergâhından şimdiki futbol sahasına kadar... Yolda bana Hz. Üstad’dan, Risâle-i Nur’dan, mahallî gazetelerde yazı yazmadan ve spor dünyasından çarpıcı hatıralar nakletti. Kerâmet gösteriyordu, benim iç dünyamı okuyordu. Benim hangi mevkide oynadığımı ve hangi takımı tuttuğumu sordu. Futbol sahasına vardık. “İşte kardaşım, beni burada iyi dinle. Ben Konya PTT’sinde çalışırken ve Nurları okumaya başladığımda, buralara gelir, buradan liseli gençleri, kira ile tuttuğum eve götürürdüm ve orada Risâle-i Nurları okur, anlatırdım. Ben sana bırak demiyorum, ahlâkî yapını muhafaza etmen ve buradan gençleri Risâle-i Nur derslerine getirmen şartı ile serbestsin” dedi.

    “…Sana ayrıca bir şey söyleyeyim, asla unutma ve hafızana yaz” diyerek devam etti:

    “Ben muhterem Rıfat Filizer Ağabey ile bu caddede yürüyerek ve sohbet ederek, Nur Risâlelerinin haberini aldım. Beni Halıcı Sabri Efendinin şimdiki halıcı mağazasına götürdü. Oranın üst katında bir oda var. Her gün PTT’deki görevden sonra oraya gelir ve Nurları okumaya başlardım. Böylece hatmettim. Şükürler olsun. Daima Cenâb-ı Allah’a duâ ederim. Eğer Cenâb-ı Allah bana cennette bir yer verecekse, evvelâ Halıcı Sabri Ağabeyin bu odasını versin. Çünkü ben orada Nurlara kavuştum, Nurları hatmettim, ayrı bir hayata kavuştum. Seni dövse de asla aleyhinde olma, elini öp, dersine devam et. Halıcı Sabri Ağabey Nurun saff-ı evvelidir, aman dikkat et. Amcana nasıl itaat ediyorsan, aynısını yapacaksın” dedi.
    Zübeyir Ağabeyin Konya’ya geldiğinde çoğunlukla uğradığı yer Halıcı Sabri Amcanın halıcı mağazasıydı. Ne zaman gitsem onu orada görürdüm. Evlâtları Feyzi ve Mehdi Halıcı’yı da çok severdi.

    Merhum Zübeyir Ağabeyin bu nasihatleri, bende çok etki yaptı. Çünkü o tarihte Hz. Bediüzzaman’ı görenler çok, fakat bizim seviyemize inip de sevecen kucaklama tabir ettiğimiz iletişim yok, varsa da çok az. “Ne yapacağız? Nerelere gideceğiz?” gibi bir ortamda, müşkülüme Zübeyir Ağabey yardımcı oldu. Sosyal hayatımda ve çok geniş bir sahada hizmet çalışmalarımda kısa dönem de olsa istifade etmişimdir. Yani evvelden aldığımız dersler, iletişim dediğimiz diyaloglarda çok faydalı olmaktadır. Yaşamayanlar yaşatamazlar. Arif olmak lâzım.

    Nur Talebelerinin Risâle-i Nur okudukları için hapse atıldığı bir dönemden geliyorsunuz. Siz hiç böyle bir muâmele gördünüz mü?

    4 Şubat 1966’da, gençliğimizin baharında Konya’da bazı muhterem ağabey ve kardeşlerimizle yaptığımız Risâle-i Nur sohbetinden ve tilâvet-i Kur’ân toplantısından, bir münafık adamın ihbarı ile polis kuvvetlerince emniyet müdürlüğüne götürüldük. 36 saat nezarette kaldık. Ev sahibi olmam itibarıyla, o günkü siyasî şubede görevli bazı sivil polisler tarafından işkencelere maruz kaldım. Akabinde nöbetçi mahkemece 10 kişi tutuklandık ve tam 117 gün Konya yarı açık ceza evinde kaldık. Sonra 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tahliye olduk ve akabinde iktidarda olan “Adalet Partisi”nin çıkardığı af yasası ile de mahkememiz düştü.


    ÖZKAN ERDEM
    Yeni Asya
    04.04.2009





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  2. #2
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart



    Halil Uslu : Zübeyir Ağabeyin hedefinde daima ‘koşmak, konuşmak ve yazmak’ vardı

    Tutuklandığınız yıllarda Zübeyir Ağabey hayattaydı. Bu yaşadıklarınız hakkında Zübeyir Ağabeyle bir diyaloğunuz oldu mu?

    Evet oldu. Nezarette olduğumuz ve işkenceye maruz kaldığımız sırada Zübeyir Ağabeyin İstanbul’dan bir tebrik ve ikaz telgrafı geldi. Özetinde “Bizleri tebrik ettiğini, kesinlikle ihtilâfa girilmemesini, şartlar ne olursa olsun, tesanüd, birlik ve metanetimizi muhafaza etmemizi ve bu cihetle bizleri kucakladığını” ifade ediyordu. Daha sonra öğrendiğime göre, 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki ilk duruşmamıza çok kişinin katılması için lâhika mektubu ile herkese ulaşmıştı Zübeyir Ağabey. İzdihamdan mahkeme salonu dışarıya taştı ve hükümet binası koridorları baştan sona dolmuştu. Bu müstesna bir hadise idi.

    Beraat ettikten sonra Zübeyir Ağabeyle görüşmeniz nasıl oldu?

    1966 Haziran ayında tahliye olduk. Sonra Zübeyir Ağabey bir ağabeyimize telefon ediyor ve benim İstanbul’a gelmemi istiyor. Benim de niyetim hem kendilerini, hem de İstanbul’u görmek. Ayrıca bizde çok emeği olan Dr. Sadullah Nutku Ağabeyi ve hasretinde olduğum Eyüb Sultan Hazretlerinin kabrini ziyaret etmek istiyordum. Bu sâik ile evden ve Nur ağabeylerden izin alarak İstanbul’a gittim. İstanbul’a ilk gidişim oluyor, sene 1966. Kirazlımescid sokağındaki merhum Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin kaldığı vakıf binasına vardım. Fakat bir sürprizle karşılaştım. Beni içeri almadılar. Almayanlar, sonradan öğrendim Ömer Örtlek ve Üzeyir Şenler. Onlara dönerek dedim ki: “Ben Konya’dan geliyorum. Beni Zübeyir Ağabey çağırmış ve ayrıca Ahmet Gümüş Ağabey de beni tanır. Ben şimdi Sultanahmet Camii’ne gidiyorum, Cumayı orada kılacağım beni oradan alsınlar, yoksa Konya’ya döneceğim.”

    Oradan yayan olarak Sultanahmet Camii’ne gittim ve Gönenli Mehmet Efendinin cazibeli hutbesini dinledim. Kapı çıkışında baktım ki, Ahmet Gümüş Ağabey, gazeteci Sinan Omur ve Necmeddin Şahiner kardeşimle birlikte beni bekliyorlar. Onlara feryat ettim “Bu ne biçim hâl? Bu ne biçim misafirperverlik?” diye. Ermenekli Ahmed Gümüş Ağabey “Takibatlar var, seni tanımamışlar. Zübeyir Ağabey de, ben de yoktuk, bunları hoş gör, geldik seni aldık...” dedi.

    Gece, vakıf binasının alt katında kaldım. Zübeyir Ağabey bir ara geldi beni kucakladı ve “Hoş geldin, seninle sabah namazında görüşeceğim, şimdi dinlen” dedi. Sabah namazını Mustafa Ekmekçi Ağabeyin imamlığında kılıp tesbihat ve ders yapıldıktan sonra, Zübeyir Ağabey beni kendisinin kaldığı yukarı kata çağırttı. Gittim ve beni tekrar kucakladı. Ortada küçük bir masa vardı. Karşılıklı oturduk, konuştuk.

    Neler görüştünüz,
    size neler tavsiye etti?

    Sohbete daldık. Karşılıklı sohbet hâlinde geçti. “Aramızda resmiyet yok, rahat ol ve rahat konuş, benim misafirimsin” dedi. Bu sohbetimiz tam 2 saat 40 dakika tutmuş. Benim sülâlemi, anne-babamı ve Konya’daki amcamı sordu. Medrese-i Yusufiye’deki, yani Konya Cezaevindeki durumlarımızı tebrik etti, teselli etti. Maddî ve manevî bütün durumlarımızı gayet açık konuştuk. Konya’daki hizmetleri ve bazı kişileri tek tek sordu. Odada bir de küçük bir masa vardı. Bu masanın üzerinde de Mektûbât isimli eser vardı. Bu kitabı çok okumamı tavsiye etti bana.

    Zübeyir Ağabey neşir hizmetlerinde
    nelere dikkat ederdi?

    Zübeyir Ağabeyle İstanbul’da görüştüğüm tarihlerde, Konya’da bir öğretmen “Bediülbeyan ve Nur” dergisi çıkarıyordu. Konya’dan muhterem Said Gecegezen Ağabey bunu sormamı istemiş ve ben de sormuştum. Bunu sorduğumda çok kızdı ve dedi ki: “Kardeşim, bu hareket hizmet anlayışımıza mugayirdir, infirâdî bir harekettir, zamanla neşriyata darbe vurur ve meşveretsiz bir harekettir. Hiçbir kimse kendi başına neşredemez. Hz. Üstad zamanında bu hareketler zaten yasaktı. Şimdi de ağabeylerden kurulu bir meşveretimiz var, onun ittifakı olmadan bu neşriyâtı yapmak külliyen hatadır. Başımıza işler açar. Bunu kabul etmiyoruz. Ortada Risâle-i Nur var, bizim vazifemiz ancak onun neşridir…” Yani kısaca neşriyat hizmetlerinin dahi bir meşveret sistemiyle yapılmasına dikkat etmemizi vurguluyordu Zübeyir Ağabey.

    Zübeyir Ağabey dershanede kalan kardeşleri
    namaza dâvet ederken nasıl bir metot izlerdi?

    Öncelikle şunu ifade edeyim. Zübeyir Gündüzalp Ağabeyle hatıraların hepsini anlatamayız. Mümkünse insanlara ve genç nesillere faydalı olanları anlatmamız lâzım. Bu mânâda ifade etmek istediğim bir hatıram var. 1967 senesinin güz aylarında Ankara’da, yine Risâle-i Nur dâvâsı var. Hz. Bediüzzaman’ı gören mümtaz şahsiyetler de yargılanıyor. Suçları “Laikliğe aykırı hareket, Risâle-i Nurları okumak ve neşretmek”. Bizler de Konya’dan bir otobüsle Ankara’ya vardık. Mahkemeye katıldık. Dinledik. Akşam ben 27 tabir edilen hizmet evinde kaldım. Gittiğimde yine Hz. Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan merhum Bayram Yüksel Ağabey beni salmazdı ve kal derdi. O tarihlerde Ankara’da bir numaralı hizmet evi orası idi. Küçük, fakat başşehrin manevî karargâhı idi. Zübeyir Gündüzalp Ağabey Ankara’ya gelince burada ikinci küçük odada kalırdı. Bugün o mânâ orada, yine fedakâr gönül erlerince devam etmektedir. Nice insanlar oradan yetişti ve aziz vatanımıza hizmet ettiler ve etmekteler.

    Ayrı bir oda var, hem yemek yenilir hem sohbet edilir ve hem de dışardan gelenler orada misafir edilir. Gece üniversite dersine katıldık. Sohbetten sonra geldim. Merhum Bayram Yüksel Ağabey bana bir battaniye ve bir şilte verdi. “Şu kenarda sabah namazına kadar yat, çünkü namazı burada kılacağız, başka yer yok” dedi. Genç uykusu. Gaflet ve yorgunluktan bitap yattım. Sabah ezanı okunmuş, beni uyandırmadılar. Fakat bir ses ve bir avazla irkilerek uyandım. Gözlerimi açtığımda, merhum Zübeyir Gündüzalp ve Bayram Ağabey sesli olarak Cevşenü’l-Kebir okuyorlardı. Battaniyeyi ve şilteyi kucaklamamla beraber odadan fırlayıp dışarıya çıktım. İşte böyle bir namaza kaldırılışım oldu. Çoklara bir derstir.

    Zübeyir Ağabeyin, Risâle-i Nurun şahs-ı manevîsi ile
    alâkalı bir hatırasını bizlerle paylaşır mısınız?

    Bir çok cihetle yakınımız ve büyüklerimizden olan Hz. Bediüzzaman’ın ilk talebelerinden merhum Halıcı Sabri Efendi benim küçük yaşlarımda, Kur’ân-ı Kerim kıraatinde “mahreç ve huruf” dersi hocamdı. Kendisi bu dersin erbabıydı. Ondan bu dersi ve talimi alırdım; bu cihetle ona medyun-u şükranım. 1967 senesinde Abdülmecid Nursî Efendinin vefatı münasebetiyle Konya’ya gelen ve bir müddet kalan merhum Zübeyir Gündüzalp böyle bir ders saatimizde, çalışma hücremize sessizce giriverdi. Ders bittikten sonra çeşitli sohbetler ve hatıralar dile geldi. Risâle-i Nurların neşri üzerine bir konu açıldı ve merhum Zübeyir Gündüzalp, Hz. Üstad’dan şu hatırayı nakletti:

    “1950'lerde Türkiye’de neşriyât sahasında birçok gelişme oldu. O sıralarda bazıları ‘Bu kadar tazyikat ve takibat var ve madem ki Risâle-i Nur hizmet ediyor, Bediüzzaman Said Nursî ve Risâle-i Nur Külliyatı demeden neşretsek olmaz mı?’ diyorlardı. Ben de bu meseleyi Hz. Üstad'a naklettim. Cevaben dedi ki; ‘Risâle-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursî demezseniz hizmet olmaz, bu isimlerin önemi vardır. Başka isimlerle neşrolunmaz ve Risâle-i Nur’un tek bir harfi dahi değiştirilemez, sadeleştirilemez. Çünkü mevhibe-i Rabbânî, sünûhat-ı İlâhî, ilham-ı kalbîdir.’”

    Ben de o gün bunları not defterime yazdım. Evet, doğru olduğuna inandım. Çünkü mal markası ile satılır, taklitçilik sahtekârlıktır.
    Başta Zübeyir Ağabey olmak üzere, saff-ı evvel talebeleri, yaşları itibariyle göremeyen bazı kişiler, bu ağabeylerin kendilerini Risâle-i Nur ve Bediüzzaman’ın hizmetine adamalarını anlamakta biraz zorluk çekebiliyorlar…

    Evet, Hz. Bediüzzaman’a o korkunç, felâket ve helâket günlerinde el uzatan ve yanında yer alan bütün şahsiyetlerin ayrı birer yeri vardır ve onların hepsi birer ölümsüz destandır. Çünkü onların çoğunu yakînen görmüş ve konuşmuşumdur. Kitaplara, röportajlara sığmaz, birer destandır, Nurlu birer kervandır. Çünkü hepsinin ayrı bir yeri ve mânevî makamı vardır, boş zâtlar değiller. O günkü Türkiye ile bugünkü Türkiye, o günün imkânları ile bugünün imkânlarını bilmeyenin anlaması çok zordur. Evet, buralara inmek lâzım, belgeseller lâzım…

    Son olarak anlatmak istediğiniz (önemli gördüğünüz) bir hatıranız var mı?

    Sene 1969. Merhum muallim Ermenekli Mustafa Özsoy Ağabeyle birlikte İstanbul’a gittik. Türkiye’ye hizmette cevap veren Kirazlımescid’de kaldık. Hem Zübeyir Ağabeyi ziyaret edeceğiz, hem de Edirne’ye gidip motor alacağız. Bize sordu: “Anlatın bakalım neler çeviriyorsunuz? Bu gelişinizin hikmeti nedir? vs.” Bizler de dedik ki; “Ağabey Bulgaristan’dan göçmenler geliyor. Onlar 3,5 beygir gücünde sepetli binek Rus motorları getiriyorlar, onlardan birkaç tane hizmet için alacağız ve göndereceğiz.” Bu arada merhum Mustafa Özsoy Ağabey kendisine şakalar yaptı vs. “Tamam, İstanbul’da birkaç gün kalın. Sonra oraya bir şartla gideceksiniz: Orada en az bir hafta kalıp hizmet edeceksiniz. Ancak o zaman izin var” dedi. Bizde “Peki” dedik.

    Birkaç gün sonra Edirne’ye bir taka otobüsle gittik. Fakat adres almadan gittik. Eskiden adres almayı zül kabul ederdik. Gidince tevafuklarla buluyorduk merkez efendileri… Nitekim anlatamayacağım bir tevafukla Edirne’deki sebze komisyoncusu merkez efendi ağabeyimizi ve ardından başta Selimiye Camii baş müezzini muhterem kardaşım Nadi Ersoy ve diğer arkadaşları bulduk. Meğer bu arkadaşlarımız 163. maddeden tutuklanmış ve 33 gün önce çıkmışlar. Bir araya gelip ders yapmıyorlar.

    Manzarayı görünce motor almayı unuttuk. Zübeyir Ağabeyin “Orada en az bir hafta kalıp hizmet edeceksiniz, ancak izin var” ifadesinin sır ve kerâmetini buraya gelince anladık. Çünkü bize bu olaylardan hiç bahsetmedi. Hemen harekâta geçtik. Bütün ağabey ve kardeşlerin kaldığı ev ve mekânlara giderek akşam yemeğine dershaneye dâvet ettik, yani biz ev sahibi olduk. 4 aydan beri açılmayan hizmet evini açtık. M. Özsoy Ağabey ile baştan sona temizledik süpürdük, güzel yemekler yaptık. O akşam tam 33 kişi geldi, fakat hepsinin elinde birer paket yiyecek, doldu taştı. Bir hafta kaldık, hizmetler tekrar rayına oturdu. Biz de iki adet motoru paramızla göçmenlerden aldık, mükâfat oldu. Oradan İzmit’e, oradan da Hz. Mevlânâ diyarına döndük.

    Bu hadisenin yorumuna gelince, merhum Zübeyir Ağabeyin hedefinde daima “koşmak, konuşmak ve yazmak” vardı. Yani külliyen hizmet. Biz de yakalamaya çalışıyoruz, fakat yakalamak çok zor. Onun için koşacağız, konuşacağız ve anlatacağız.

    Numune-i imtisâl olarak, inançlarını, meslek ve meşrebini yaşayarak ve taviz vermeyerek, müthiş bir istiğna ve iktisat ile binlerce kişiye Risâle-i Nurların ulaşması için vakf-ı hayat eyleyen, Hz. Bediüzzaman’ın namdar talebesi aziz Zübeyir Gündüzalp Ağabeyi, rahmetle anıyoruz, ruhu şâd olsun…


    —SON—

    ÖZKAN ERDEM
    Yeni Asya
    04.04.2009





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  3. #3
    Vefakar Üye Hamdım.Pişdim.Yandım - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Mesajlar
    317

    Standart

    Allah razı olsun... zübeyr abi mükemmel biriydi.. Allah böyle zübeyrlerin sayısını artırsın..



    Risale-i Nur'a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, "Risale-i Nur talebesi" ünvanını alır.

    B.Said NURSİ


  4. #4
    Vefakar Üye odanedir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2016
    Mesajlar
    344

    Standart

    Risâle-i Nur’un tek bir harfi dahi değiştirilemez, sadeleştirilemez. Çünkü mevhibe-i Rabbânî, sünûhat-ı İlâhî, ilham-ı kalbîdir.’
    .

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettedir.
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.09.14, 02:45
  2. Bütün Lezzetler İmanda Olduğu Gibi, Bütün Elemler de Dalalettedir.
    By Şahide in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.12.09, 01:21
  3. Zübeyir Ağabeyin Atmosferinde Yaşamak
    By Şahide in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 18.04.09, 15:23
  4. Gayesi Büyük Olanlarin Gayesi
    By edep in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 30.08.07, 17:47
  5. Zübeyir Ağabeyin Üstada Yazdığı Mektup
    By nurlu dağ in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.11.06, 19:53

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0