Cafer Çim Ağabey


Gönüllü iman ve Kur’ân hizmeti olan Risâle-i Nur mesleği, tarikat olmadığı için şahıslar üzerine bina edilmediği herkesçe bilinmektedir.
Bu nedenle, nur cemaatinde, dili, ırkı ve rengi ne olursa olsun, herkesin birbiriyle kardeşlik esasıyla bağlı olduğu da bir gerçektir.
Ancak, Allah demenin yasak olduğu yıllarda, Üstad Bediüzzaman’a selâm vermenin bile cesaret gerektirdiği günlerde bu dâvâyı omuzlamış, çilesini çekmiş olan saff-ı evvel ağabeylerin, nur talebelerinin kalbinde müstesna bir yeri bulunmaktadır.
Bu kahraman ağabeylerimiz bir yıldız gibi dünyamızdan maalesef tek tek kaymaktadır.
Son derece mütevazı hayat yaşayan bu ağabeylerin varlığından ancak vefat ettiği zaman haberdar olabilmekteyiz.
Oysa, en zor günlerde Üstadımıza hizmetkârlık yapmış ve Üstadımızın canlı hatıralarını taşıyan o elleri öpülesice ağabeyler, henüz hayattayken onlara gereken ilgi ve alâkayı göstermeyi, bizim için bir vefa borcu olarak görüyorum.
Bu nedenle yakından tanıma şerefine nâil olduğum, son derece mütevazı, olgunluğu ve nezaketi ile dikkati çeken Cafer Çim ağabeyle ilgili uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. Fakat nereden başlayacağımı bilemiyordum. Kalbi şefkat ve muhabbetle dolu olan ve duâsına muhtaç olduğumuz bu değerli zatın hayatını bir makaleye sığdırmak elbette mümkün değildir.
Bunun için özgeçmişini kısaca özetlemeye çalışacağım.
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, varlıklı bir ailenin tek evlâdıydı. Buna rağmen o, memurluğu tercih etmişti. Giyimine düşkün, modayı takip eden, nazik bir gençti. Risâle-i Nur’u tanımadan önce dünyanın zevki sefası içinde hayatını sürdürüyordu.
Zübeyir ağabey, Urfa’ya tayin edildiğinde o, Urfa PTT’sinde görev yapıyordu. Nereden bilebilirdi ki bu yeni gelen mesai arkadaşı, hayatını birden değiştirecekti.
Müdürle birlikte Zübeyir ağabeyi terminalde karşılamaya gitmiş ve ona el uzatıp “Hoş geldiniz” demişti. Zübeyir ağabey, uzatılan eli bir daha bırakmamıştı. Onu yanına almış, Urfa’nın ilk nur dershanesini oluşturarak, Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayram ve Salih Özcan ile birlikte dâvâyı omuzlamışlardı.
Üstadımızı, Isparta’dayken ziyaret etmiş bahtiyarlardan biri olan Cafer ağabey, hayatı boyunca Risâle-i Nur hizmetiyle iç içe yaşamasına rağmen hiçbir hizbin tarafı olmamış ender bir şahsiyettir.
Risâle-i Nur hizmetini yapan bütün gruplara eşit yakınlıkta olmaya hep itina göstermiştir. Rahmetli Zübeyir ağabey Risâle-i Nurları, başkasına okutmak şartıyla yemin ettirerek ona vermişti. Bu nedenle o, bu yeminine hep sadık kalmaya dikkat etmiştir. İlerlemiş yaşına rağmen umumî nur derslerine ayda bir iki defa da olsa katılırdı.
Cafer ağabeyle on yıl önce böyle bir nur dersinde tanışmış, ondan sonra görüşmemiz kesilmeksizin devam etmişti.
Biri kız, biri erkek iki evlâdı olmuş, çocuklarını evlendirmiş, maddî ve manevi yönden iyi bir durumda iken, birden sanki Eyyüb’un (as) imtihanına tabi oluvermişti.
Cevval ve faal bir genç iş adamı olan biricik oğlunun amansız bir hastalığa yakalanması hayatlarını alt üst etmişti. Üç yıllık bir ızdıraptan sonra oğlunun vefat etmesiyle bedenen ve ruhen birden çökmüş, ayrıca mal varlığının büyük bir kısmını da bu vesileyle kaybetmişti.
Kendisine teselli olabilecek kızının, kocasının işi nedeniyle gurbette, uzak diyarlarda olması, durumunu daha da güçleştiriyordu. Takatten düşmesi nedeniyle çok sevdiği nur derslerine artık gidemiyor, ancak evinin yakınındaki camiye ikindi vakitlerinde gidebiliyordu.
Son dört beş yıldır, her gün ikindi namazından sonra caminin bitişiğindeki çayhanede birlikte oturuyor, sohbet edip acizane moral vermeye gayret gösteriyorum.
Şimdi seksen beş yaşında olan Cafer ağabey, kendisi gibi yaşlı refikasıyla ömürlerinin âhirinde maruz kaldıkları sıkıntı ve meşakkatleri sabırla karşılıyor ve şükretmekten geri durmuyorlar.
Dâvâmızın emektarı olan bu saff-ı evvel ağabeylerin aramızda yaşıyor olmalarını bizler için bir bahtiyarlık görüyor ve yaşadıkları mahallerdeki genç nur talebelerinin ilgi ve alâkalarını esirgemeyeceklerine inanıyorum.

İBRAHİM SAYAN
08.09.2009