+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 ve 6
Like Tree1Beğeni
  • 1 tarafından Teenni

Konu: Ceylan Çalışkan --Nüktedar Abi'm :)

  1. #1
    Müdakkik Üye _KimyA_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Mesajlar
    730

    Standart Ceylan Çalışkan --Nüktedar Abi'm :)

    Ceylan Çalışkan

    Abdülkadir Ceylân Çalışkan l929 yılında Emirdağ'da dünyaya gelmiştir. Babası Mehmed Çalışkan annesi ise Ayşe Çalışkan'dır. Yıllarca üstad hazretlerinin hizmetinde bulunmuştur.1963 yılında acı bir trafik kazası ile İstanbul'da vefat etmiştir. Küçük yaşta annesini kaybeden Ceylân Abi annesiz öksüz olarak büyümüştür. l944'ün yaz sonlarında Emirdağ'a gelen Üstada bütün Çalışkan ailesi yardıma ve hizmete koşmuştur. Babası Mehmed Çalışkan oğlu Ceylân abi ile birlikte Üstada nasıl gittiğini şöyle anlatmaktadır:
    "Bir gün Ceylân'la beraber Üstadı ziyarete gitmiştim. Üstad:
    "Oğlun mu?'
    "Evet.'
    "Fırsat düşmüşken çocuğun mektep işini danışayım dedim:
    "Efendim çocuk çalışkan ve zeki onu yüksek mekteplere vermek istiyorum ne buyurursunuz?"
    "İyi! Zeki ve çalışkan olduğu için evvelâ benden iman dersi alsın sonra yüksek mektebe devam etsin' diye buyurdu.
    "Böyle bir cevap beklememekle beraber hemen razı oldum. Zaten Üstadın her emrini yerine getirmeye çalışırdık. Ev işlerimizi olduğu gibi hususî meselelerimizi dahi hep kendisine danışırdık.
    "Ceylân'a verdiği ilk ders: Sıdk!
    "Buyurdu ki:
    "Daima doğru olacaksın. Hiç yalan söylemeyeceksin. Sana bir milyon lira verirler sen bana ihanet edebilirsin fakat ismin ebediyyen kötü anılır.' Üstad. "Bak kardaşım senin çok evlâdın var; bunu da bana ver' dedi. "Üstadım biz Ceylân'ı daha evvel size vermiştik' dedim. "Böylece Ceylân yatağını evden toplayıp Üstadın yanına gitti." İşte bundan sonra Ceylân Çalışkan zekâsıyla dehasıyla eşsiz kabiliyetleriyle asrın sultanına dâhi-i âzam Üstada talebe hizmetkâr ve manevî bir evlât olmuştu-tıpkı kardeşlerinin evlâtları Abdurrahman ve Fuad gibi..
    Üstad Ceylân abiden çok memnundur. "Ceylân kabiliyetli bir genç dünya işini de yapar ahiret işini de. Fakat onu dünyaya vermeyeceğim" demiştir.
    Bir gün "Ceylân senin hayatın uhrevîdir. Eğer dünyevî olsa pek azdır!" diyen Üstad babası Mehmed Çalışkan'a ise "Bu oğlunun iyiliği babanın sana ettiği dualarının neticesidir" demiştir.
    Ceylan abi risalei nurlarlarla imana ve Kuran'a hizmette diğer ağabeyler gibi çok gayret etmiştir. Ceylan abi diğer ağabeylerden biraz farklı olarak çok nüktedan birisiymiş.
    Kafası pek çalışmayan sâfi kalb hemen aldatılabilen kimselere zeki ve nükteli buluşuyla "Kardeşimiz fazla mübarek" diye takılan Ceylân abi çok konuşan çenesi kuvvetli kimseleri de "Kardeşimiz az konuşmanın faziletine dair beş saat konuşabilir" diye şakayla hicvedermiş. Bir gün Hekimoğlu İsmail'e “ben dindarlarla ortaklık yapmam. Çünkü onlar rızkı Allah'tan bilir ufak bir şeyde ayrılırlar demiş”.
    Ceylân ağabey Ağustos l963'te Bakırköy istikametinde meydana gelen trafik kazasında bindiği minibüste vefat ettiğinde nüfus cüzdanının arasından şu vesika çıkmıştır:
    "Ceylân benim vekilimdir. Nur'a ait işleri benim hesabıma yapar." Said Nursî
    Bu vesikayı hayatında iken ihlâsından dolayı kimseye göstermemiş. Ceylan abi hizmette ihlâsa çok büyük önem vermiş. İhlasa dair güzel sözlerinden bazılarını paylaşmak istiyorum.
    “İhlas olmadığında kelimeler eğitim mermisine benzer isabet etse de tesir etmez”.
    “İhlasa mani olan önemli bir şey yoktur. İhlasa mani olan önemsiz şeylerdir. Lüzumsuz kederli hodfuruşane sakil riyakarane bazı hissiyatı süfliyedir”.
    “Fedainin feda edemeyeceği şey yoktur”.
    “Tedbir ve tembellik arasında ince bir perde vardır”.
    Ceylân abi küçük yaşta Üstadın hizmetine girdiği zaman bilemediği bazı noktalarda Üstad yazdığı pusulalarla kendisini ikaz ediyordu:
    "Ceylan! Zaman naziktir. Nur'ların faaliyeti vaktin çok dikkat lâzımdır.
    "Nur'un ve bizim Nurcuların selâmeti ve münafıkların şerrinden kurtulması için sen bu üç maddeyi bil:
    "Birincisi: iktisada tam riayet etmek lâzımdır. Tâ validen ve baban senden gücenip hizmet-i Nuriyeye zarar gelmesin. Dükkâncılık eden mertlik etmez. On paraya dikkat eder. Mal senin değil. İkram etsen caiz değil.
    "İkincisi: Şimdilik nazar-ı dikkati kendine celb etme ve gösteriş yapmaya çalışma. Tâ senin elindeki Nur emanetlerine zarar gelmesin. Hevesatını faidesiz eğlencelerini bırak. Hizmet-i Nuriyenin sana verdiği zevkler yeter.
    Üçüncüsü: Bize gelmek için buraya gelenlerden herkese açılma. Lüzumsuz onlara esrarımızı bildirme. Çünkü içlerinden ya safdil veya kurnaz veya aptal bulunabilir ifşa eder habbeyi kubbe yapar. Ondan da münafıklar ve casuslar istifade eder. Hususan bu kasabada daha çok dikkat ve ihtiyat lâzımdır."
    Son olarak üstadın Ceylan Abiye yaptığı duayla yazımı bitiriyorum.
    Üstadın Duası: Ceylân Çalışkan'ın yazdığı Nur'lara Üstadın yaptığı ve yazdığı dualardan bir misal: "Yâ Erhamerrahimîn ism-i âzamın hürmetine bu nüshayı yazan Ceylân'ı cennetü'l Firdevste mesud eyle ve belâlardan muhafaza eyle. Âmin...âmin..âmin."



    ---ALINTIDIR YAZANIN ARAŞTIRANIN ALLAH DAİMA YANINDA OLSUN OKUYUP İSTİFADE ETMENİZ DUALARIYLA---

    Sanma şahım herkesi sen sadıkane yar olur
    Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyar olur
    Sadıkane belki ol alemde dildar olur
    Yar olur ağyar olur dildar olur serdar olur

    YAVUZ SULTAN SELİM

  2. #2
    Müdakkik Üye _KimyA_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Mesajlar
    730

    Standart



    Üstad Hazretlerinin talebeleri. Oturanlardan soldan ikinci merhum Ceylan ÇALIŞKAN,sağdan birinci merhum Zübeyir GÜNDÜZALP.

    ---ALINTIDIR!---
    Sanma şahım herkesi sen sadıkane yar olur
    Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyar olur
    Sadıkane belki ol alemde dildar olur
    Yar olur ağyar olur dildar olur serdar olur

    YAVUZ SULTAN SELİM

  3. #3
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart


    Bediüzzaman ailemizin bir ferdi gibiydi
    14 Ağustos 2009 / 23:50
    Çocukluğunda Bediüzzaman’la görüşen, Çalışkanlar ailesinden Şükran Çalışkan konuştu



    Şükran Çalışkan kimdir?

    1938’de Afyon-Emirdağ’da doğdu.

    Risale-i Nur hizmetlerinde önemli paya sahip ve Bediüzzaman’ın sitayişle bahsettiği Çalışkanlar hanedanının bir ferdi. Ceylan Çalışkanın amcası kızı.

    Üstada yemek götürmek bahanesiyle defalarca ziyaret eder, elin öper, duasını alır. Çocukken Üstad ona kendi elleri ile yemek yedirir.

    Annesini yedi yaşında kaybeder, 1952’de 14 yaşında da babası Abdullah Çalışkan’ı kaybeder. Babasını kaybettikten sonra Üstad onunla bir baba gibi ilgilenir ve acısını bir nebze gidermeye çalışır.

    Amcası Osman Çalışkanın oğlu, Üstadın talebelerinden İhsan Çalışkan ile 1954’te evlenir. Beş çocuğu olur. Üstadın vefatından sonra 1962’de tüm Çalışkanlar ailesi ile birlikte Eskişehir'e yerleşir. Halen bu ilde ikamet etmektedir.

    BEDİÜZZAMAN AİLEMİZİN BİR FERDİ GİBİYDİ

    Üstadı ilk defa nasıl gördünüz ve neler yaşadınız?

    Çok küçük yaşlarda gerçekleştiği için ilk görüşmemizin detaylarını hatırlamıyorum. Üstad 1944’de Emirdağ’a gelmişti, ben o zaman altı yaşındaydım. O kadar biliyorum. Bizim ailenin aktif bir ferdi gibiydi, sürekli ondan bahsediliyordu. Babamın ilk zamanlar “mübarek bir zat buraya gelmiş, onunla tanışmak istiyorum” dediğini hatırlıyorum. Benden beş yaş büyük ablam gider görür, gelir anlatırdı. Amca çocukları anlatırdı. Bende de haliyle bir merak uyandırmıştı. Ben de onu görmek istiyordum.

    Babam ve diğer amcalarım, amcalarımın çocukları işlerinin dışında bir de Üstadın verdiği görevleri yerine getirmekle meşgullerdi. Sürekli Üstad onlara görev verirdi. Onlar da o görevleri yapmaya çalışırlardı. O nedenle sürekli konuşulurdu. Ben de o yoğun konuşmalar arasında bir şekilde onunla ilk karşılaşmışım.

    Babama “Üstadı görmek istiyorum beni de götür” diye çokça ısrar ettiğimi hatırlıyorum. Babam elimden tutup götürdü Üstad’a, “bu kızım senin çok görmek istiyordu onun için getirdim” demişti. Üstadın elini öptüm ve o da başımı sıvazlamıştı.
    Biz Üstada zaman zaman gidiyorduk. Zaten evi evimizden elli metre ötedeydi. Onun evi sokağın başında idi bizim ev de aynı sokakta biraz içerideydi. Çok yakındık.

    ONA KENDİ ELLERİMLE GÜZEL BİR KAVUN SEÇMİŞTİM

    Bir gün babam eve bir araba (Payton) kavun-karpuz almıştı. Onları eve taşırken içinden güzel, iri bir tane seçtim, aldım bir kenara taşıdım, kucağıma aldım ve oturdum. Babam ve diğer çocuklar içeri taşıyorlar.

    Babam bir ara bana baktı benim iri bir kavunla yere oturmuş olduğumu görünce, “Şükran-kızım onu ne yapacaksın” diye sordu. Ben güldüm. “Keselim mi? Onu yemek mi istiyorsun?”… “Yok” dedim. Gene bir şey söylemedim. Onlar hepsini taşıdılar. Babam gene geldi. “Kızım onu ne yapacaksın?” diye tekrar sordu. Ben “bunu Hoca Efendiye götüreceğim” dedim. “Peki” dedi “getir onu saklayalım daha sonra götürelim…” Babam yıkadı, sildi, kaldırdı.

    Ertesi gündü sanırım “hadi giyin de götürelim” dedi. Babam aldı beyaz bir kağıda sardı birlikte götürdük. Eve varıp kapıyı çaldığımızda Ceylan abi kapıyı açmıştı. Babam “Ceylan, Üstadı ziyaret edeceğiz, müsaade var mı?” dedi. O da “bakıyım amca, görüşeyim kabul ederse...” dedi. Sonra gitti görüştü geldi. “Buyrun amca” dedi.

    Girdik içeriye… Babam, “Efendim bu bizim Şükran’ın size teberruudur, Şükran bunu size vermek istedi.” Güldü mübarek… “Maşallah!.. Barekallah!...” dedi. Başka şeyler de söylemişti ama ben anlamıyordum, hem çocuktum hem de şivesinin farklılığından anlamıyordum.

    Sonra biz çıkarken baktım bir küp getirdi bize verdi. Ağzı sıkı sıkı bağlı bir küp. Meğer içinde bal varmış onu bize verdi. Babam “olmaz alamam” dediyse de “çocuklar yiyecek” dedi.

    O zaman annem hayatta değildi. Annem ikizlere hamile olmuş, doğururken vefat etmişti. Üvey annem vardı. Biz balı aldık eve geldik. Babam küpü boşalttı başka bir kaba ve götürdü kendisine verdi. Bu şekilde sürekli gidip geliyordum. Biraz büyüdüğümde de yemek götürüyordum.



    YEMEK YEME ZAMANLARINI BİLİRDİK

    Onun yemek yeme zamanlarını biliyorduk, o saatlerde götürürdük. Değişik yemek götürsek istemezdi, kabul etmezdi sadece çorba idi, çorba ile yoğurt götürürdük. Ben evlendikten sonra Zübeyir abi gelir götürürdü. Kayınvalidem Sultan yengem yemek yapardı. Fethiye yengem yapıyordu, Mehmet amcamın hanımı o ekseriyetle yoğurdu yapardı, onun bir ineği vardı, sadece ona yetecek kadar küçük kaselere yapardı. Gün aşırı Zübeyir abi veya Mustafa Acet abi gelir alır götürürdü. Nur içinde yatsınlar…

    Zübeyir abi kapıya geldiğinde kimin kapıyı açacağını anlardı. Ben açarsam “hemşire hanım” derdi, kayınvalide açarsa “valide hanım” diye hitap ederdi. Genellikle akşama yakın, onun tası vardı, çorba tası onu getirirdi verirdi, içine çorba koyardık götürürdü.

    Cuma sabahları da çamaşırlarını getirirdi. Yırtık yerleri var ise yamar dikerdik, ondan sonra yıkardık, durulardık, kuruturduk ve dediğim gibi ya Zübeyir abi veya Mustafa Acet gelir verirdik götürürdü. Ama bizim durulamamızla kalmazlardı, bir de onlar durularlardı. Evde veya yol üzerinde çeşme var idi orada yeniden durularlar evde kuruturlardı.

    BİR ALAY ÇOCUK ÜSTADIN ARKASINDAN KOŞARDIK

    Çocukluğumuzda Üstad faytonla sokaktan geçerken biz sokakta oyun oynuyoruz, hemen oyunu bırakır peşinden koşardık. Bir de kim Üstad ile beraber ise Halil abi, Ceylan abi, Mustafa abi kim olursa ona bağırırdık “arabayı durduuuur, biz hoca efendinin elini öpeceğiz” derdik. Bir alay çocuk, arkasından koşardık. Bizim dönemimizde Asiye abla vardı, Lütfiye vardı…

    Herkese anlattığım, O nunla başımdan geçen enteresan bir hatıram var size de anlatayım.

    Annem vefat ettiğinde ben yedi yaşındaydım. Üstad Emirdağ’a geldikten bir yıl sonra annemi kaybettik. Annemden iki yıl sonra da ablamı kaybetmiştik. Ablam vefat ettiğinde 14 yaşındaydı. Ben dokuz yaşımdaydım. Hayatımda benim için en önemli iki insanı kaybedince çok büyük üzüntü duymuştum. Adeta bunalıma girmiştim.

    Bir bayram günüydü… Kurban bayramı… Babam bana “Şükran hadi bir yemek hazırla da Hocaefendiye yemek götür” dedi. O zaman biz onu bir hoca biliyoruz. O nedenle “Hocaefendi” diyoruz.

    “Kurban etinden köfte yap koy, yoğurt koy, bir de tatlının yumuşak yerlerinden koy” dedi. Ben dediğim gibi çok kötü bir durumdayım, adeta içine kapanmış bir vaziyette her şeyden herkesten küsmüş bir şekilde evden de dışarı çıkmıyorum, adeta dediğim gibi bunalım geçiriyorum. Çünkü, dışarı çıkınca ablamın arkadaşları var onları görüyorum, onları görünce de ablamı hatırlıyorum dayanamıyorum. Babamın istediği gibi hazırladım. Bir tepsinin içine üç tabak halinde dizdim. Babam bana “gider misin? Götürür müsün?” dedi. Benim dışarı çıkmadığımı bildiği için soruyordu.

    BABAM ÜSTADI DÜŞÜNMEKTEN ABDEST ALAMIYOR

    Üstad’a olunca “Giderim, götürürüm baba” dedim. Üstad’a ne şekilde gidersen mübarek biliyor. Veya belki de kendisine anlatmışlardı o nedenle biliyordu. Abdest aldım, başımı örttüm tepsiyi güzelce hazırladılar. Babam habire saatine bakıyor, öğleden önce bir bakıyor “şimdi abdest alıyor” diyor duruyor. Biraz geçiyor bir daha bakıyor “belki de kırlara gitmiştir veya mezarlığa gitmiştir, ama vakit de yaklaşıyor, gelmiştir” diyor kendi kendine. Böyle telaşlı bir şekilde “sen bir git bak bakayım” dedi bana. Evi yakındı zaten, hemen köşe başında hükümet binasının karşısındaydı.

    Aldım tepsiyi gittim baktım kapının üzerinde kilit var. Evi kapalı geri geldim. Babam beni kapıda bekliyor. “Ne oldu?” dedi… Dedim, “baba henüz gelmemiş, kapısında kilit var.” “Peki, biraz bekle tekrar gidersin” dedi. Biraz durdum, babam, “hadi kızım bir daha git, vakit bayağı daraldı şimdi gelmiştir” dedi. Bir daha gittim, kapıya karşıdan baktım gene kilit var. Geldim “baba gelmemiş” dedim. “Allah Allah!... Kırlarda mı namazını kılacak acaba…” dedi. Biraz durduk baktım babam bir daha “hadi kızım bir daha bak bakayım gelmişse ver yoksa kırlarda kılacak demektir” dedi. Babam o telaşeden abdest alamıyor, çok heyecanlı bir şekilde ayakta sürekli dolaşıyor.

    KIRLARA GİTMİŞ DENEN ÜSTAD EVDEYDİ

    Tekrar gittim. Baktım kapı gene kapalı, biraz oyalandım, biraz sağa sola yürüdüm, tekrar baktım kapının hafif aralandığını gördüm. Ben bakakaldım, Üstadım kapının arkasında boylu boyunca duruyor, kendi kendime, “Ayyy.. Evdeymiş!.. babama yalan söylediiim” dedim. Baktım bana kapının arasından el ediyor, “gel, gel” diyor. Yaklaştım kapıya… “Bitişik dükkanda anahtar var onlara söyle gelsinler kapıyı açsınlar” dedi. Üstada evde kaldığı zaman talebeleri gelip kapıyı kilitliyorlardı, içeri girip çıkarken onu rahatsız etmeden girip çıkıyorlarmış.

    Yan tarafta boyacı Sabri amca vardı. Gittim Sabri amcaya dedim, “Sabri amca, Hocaefendinin anahtarı sizdeymiş, kapıyı açacakmışsınız” dedim. “Kızım hocaefendi evde yok…” dedi. “Nerede?” dedim. “Faytonla kırlara gitti henüz gelmedi” dedi. “Gelmiş, evde” dedim. “Allah, Allah!..” dedi. Oğlu İsmail vardı. Ona döndü “oğlum sen gördün mü?” dedi. O da “hayır görmedim” dedi. “Kızım gelmiş olsa faytonu burada olurdu” dedi. “Gelmiş… bakın isterseniz” dedim. Oğluna “Haydı bak da gel” dedi. Gitti baktı geldi. “Baba gelmiş, evde” dedi. “Allah Allah biz niye geldiğinde arabayı fark etmedik” dedi. Kapıları birbirine bitişik bir halde…

    “İyi peki al anahtarı götür aç bakalım” dedi oğluna… İsmail benden bir yaş büyüktü, geldi kapıyı açtı, Üstad kapı açılınca beni içeri aldı ve İsmail’e “kapıyı arkadan kilitle sen git” dedi. O da öyle yaptı. Ben içeriye girdikten sonra dikkatle ona bakıyorum. Babam gelmeden önce beni sıkı sıkı tembihlemişti. Çok dikkat etmemi söylemişti. “Her şeyine dikkatle bak, takip et, ne yapıyor, nasıl yapıyorsa, hareketlerine, konuşmalarına dikkat et, aklında tut gel bana anlat, en ufak noktayı kaçırma, isterim senden” demişti. O nedenle içeri girdikten sonra her şeyine çok dikkat etmeye başladım.

    KEDİLER BEN DÖNÜNCEYE KADAR HİÇ KIPIRDAMADAN DURDULAR

    Nurettin abi diye biri vardı Üstadın faytonunu kullanırdı, uzun boylu sarı bir gençti. Gelip aşağıda benim ayakkabıları görünce hemen yukarı gelmiş o anda Üstadın da arkası dönük bana yaklaşarak “kız sen nasıl girdin buraya, nerden girdin?” diye sordu. “Hoca efendi aldı beni içeriye” diyorum. O “nasıl girersin, kapı kilitliydi” diyor. “İsmail açtı girdim” diyorum. “Kime sordun da girdin?” diyor. Beni sıkıştırıyor. Bunun üzerine Mübarek Üstad bir döndü, “sıkıştırma çocuğu ben aldım içeri” dedi. O böyle deyince Nurettin abi rahatladı. Korkmuştu kapıyı nasıl açtı, içeri nasıl girdi diye?

    Üstad abdest almaya hazırlanmıştı, kollarını sıvamış, sarığının uçlarını arkaya atmış, çoraplarını çıkarmış ayaklarında takunyalar var, paçalarını yukarı sıvamış, abdeste hazır bir vaziyette… Dikkatli bakınca bir şey dikkatimi çekmişti her iki ayağının iki parmağı bitişikti.

    O önde ben arkada merdivenlerin başına geldik, takunyaları çıkardı terliklerini giydi. Bana “gel dedi” arkalı önlü yukarı çıktık. Merdivenin sonuna gelince baktım üç-dört tane kedi, iri iri kediler. Onlar üstüme doğru gelince “Ayy!..” dedim. “Koku aldılar şimdi atlayacaklar köfteleri yemek için” dedim içimden. Üstad benim korktuğumu fark edince döndü, “korkma onlar bir şey yapmazlar” dedi. Sonra döndü kedilere “çekilin, korkutmayın kızı, az önce sizin karnınızı doyurdum” dedi.

    Onun üzerine kediler bir anda köşe gibi bir yer vardı oraya çekildiler, durdular. Ben gittim gelene kadar o kediler oradan ayrılmadılar. Orada öylece toplanıp durdular. Hiç kıpırdamadılar.



    Biz Üstadın odasına girdik, elimden tepsiyi aldı yazı masasının üzerine koydu. Dedi “sen kimin kızısın?” diye sordu bana… “Abdullah Çalışkan’ın kızıyım efendim” dedim. “Annenin adı ne?” dedi. “Ayşe Çalışkan ama annem vefat etti” dedim. “Kaç kardeşsiniz” dedi. “Dört kardeştik ama ablam vefat etti” dedim. “Şimdi kaç kaldınız” dedi. “Üç kardeş kaldık” dedim. Başladım ben ağlamaya…

    “Çok mu üzüldün ablana?” diye sordu. “Evet efendim” dedim. “Ablanın adı ne?” dedi. “Güngör” dedim. “Kardeşinin adı ne?” dedi. “Kemal” dedim. “Senin adın ne” dedi. “Şükran” dedim. “Öbür kardeşinin adı ne?” dedi. “Gönül” dedim. “Sen beni iki sefer aradın ama bulamadın geri döndün” dedi. Ben kendi kendime “kim söyledi acaba dedim?” şaşırdım. “Sen geldiğinde ben kabristandaydım” dedi. “Güngör ablan annesine dargındı” dedi. O böyle söyleyince bir anda geçmişe gittim, hayalen ablamı düşündüm. Hakikaten ablam anneme dargındı. Annem daha çocuk yaşta bizi bırakıp gitmesini hiç hazmedemiyordu. “Neden bizi bırakıp” gitti diye çok kızıyordu. Akşamları bizi yatırdıktan sonra babamla dertleşirlerdi. Bizi uyuttuklarını sanarak her şeyi konuşurlardı. Ablam, babama “baba ben anneme çok dargınım, annem neden bizi bırakıp gitti?” diyordu o zaman.

    KABİRDE ANNEMLE ABLAMI BARIŞTIRMIŞTI

    Ben böyle derinlere gidince Üstad bana “Merak mı ettin?” diye sordu. Ben bir şey demedim. “Orada annesine ‘sen bizi neden bırakıp gittin’ diye naz ediyordu. Ben onun için mezarlığa gitmiştim. Onu annesiyle barıştırdım, annesinin elini öptü barıştı. Düşünme. Şimdi onlar da bayram ediyorlar, onlar şimdi üç kardeş ordalardı” dedi.
    İkizler doğduktan iki gün sonra ölmüşlerdi, annem de onlardan bir hafta sonra ölmüştü. “Onlar üç kardeş anneleri ile beraber bayram ediyor, siz de burada üç kardeş babanızla berabersiniz, onları hiç merak etme, onlar kardeşleri ile ve anneleri ile ve diğer akrabaları ile bayram ediyorlar” dedi.

    Oradan ezme şekerlerden bir tane aldı “al bunu ye!..” dedi. Isırdım, yarısını yedim, elinde şeker böyle beni bekliyor, yüzüme bakıyor, bitirince diğer yarıyı da uzattı, “bunu da ye. İyi olur” dedi. Onu da yedim. Ben o şekeri yedikten sonra rahatladım.

    “Gel şimdi…” dedi. “Al bu tepsiyi” diyerek tepsiyi tekrar verdi ve o önde ben arkada bu defa mutfağa gittik. Kedilere baktım, kediler hala yerlerinde duruyor. Ben kedilerden korktuğum için hep gözüm kedilerde, ama onlar hiç kıpırdamıyorlar. Öyle duruyorlar.

    Mutfağa gittik raftan bir tabak aldı ağzı kapaklı, kapağını açtı “bak aynısından burada da varmış” dedi. Evde fazla kap olmadığı için kaşıkla köfteleri tabağın kenarına doğru çekti, kendi köftelerinden bir tane aldı “ye bunu” dedi. Ben yemek istemedim, çekindim. Bu sefer tekrar etti “ye bunu temizdir merak etme” dedi. Ben onu yedim, bitirince, bir tane daha aldı “bunu da ye” dedi. Onu da yedim. Onun üzerinde bendeki köfteleri aldı kendi tabağına boşalttı ve onu tekrar rafa koydu.

    Diğer tabağı aldı o da kapaklı idi onun da kapağını açtı. Onda da yoğurt varmış. Yoğurdu tabağın kenarına itina ile iteledi ve bir kaşık doldurdu “ye bunu” dedi. Elimde tepsi var o nedenle kendisi yediriyor. Onu da yedim bir kaşık daha verdi. “Bunu da ye iyi gelir” dedi. Böylece iki köfte, iki kaşık da yoğurt yemiş oldum. Bendeki yoğurdu aldı onun üzerine döktü ve onu da kaldırdı. Bu defa tatlı için tabak aradı “ondan yokmuş” dedi güldü. Ben de güldüm. Onu da başka bir yere boşalttı.

    AYAK KİRASI MUTLAKA VERİRDİ

    Daha sonra “hadi gidelim” dedi gene odasına gittik. Tekrar beni sorguya çekti. “Babanın adı neydi…”, “Abdullah Çalışkan.. Efendim…”, “Annenin adı neydi?” “Ayşe Çalışkan…”, “Ablanın adı neydi?”, “Güngör… Efendim..” “Günger. Onun adı bundan sonra Günger oldu” dedi. “Senin adın?..” “Şükran efendim…” “Senin adın da Şükriye olsun” dedi. “Evet sen Şükriye’sin…” dedi. “Peki efendim..” dedim. “Kardeşinin adı neydi?”, “Kamil efendim…”, “Kamilll..” dedi böyle ilerilere bakarak “evet evet Kamillll…” dedi. Ondan sonra da hep “Kamil” diyordu. Evde de annem babama “Kamil” derdi. Sonra “öbür kardeşinin adı neydi?” diye sordu. “Gönül… Efendim..” dedim. “O fena değil” dedi başını yana sallayarak “o öyle kalabilir.”

    Sonra bana daha önce verdiği şekerin kabını raftan indirdi. Masanın üzerine şekerin yağlı kağıdından bir parça yırttı koydu. Onun içine sayarak yedi tane o şekerden koydu, sayıyordu. “Üvey annene iki tane, sana iki tane biri evdeki hakkın biri de ayak kirası” -ayak kirası mutlaka verirdi- “birer tane de babana ve kardeşlerine” dedi.

    Nurettin abi şekerlerin sayısına itiraz etti. “Üstadım yedi tane fazla altı tane olması lazım” deyince Üstad güldü, “Yok tamam. İkisi annesinin, ikisi de bunun, birer tane de babasının ve kardeşlerinin, tamamdır” dedi.

    Kapattı tabağı “çocuğu geçir” dedi. “Ağlamak yok!..” “Tamam efendim” dedim ama o konuştukça ben ağlıyorum. O da bir yandan yanaklarımdan akan yaşları parmaklarının tersiyle siliyor. “Ağlamak yok, sakın ha!.. ağlamak yok” diyor bana. Ben dışarı çıkmak için merdivenlere yöneldim. O anda gene kedilere baktım kediler aynen yerlerinde duruyorlardı. Kapıdan dışarı çıkarken aşağıda Nurettin abi gene sordu “nasıl girdin içeri?” dedi. Ben de “ne çok soru soruyon” dedim “Hoca efendi aldı içeri ben de girdim” dedim. O da “hadi git öyleyse” dedi.

    Ben dışarı çıktım yürürken düşünüyorum. Bi baktım babam karşıda köşede beni bekliyor. Eliyle “hadi!.. Yürü çabuk gel!..” Diyor ama ben rahatım, rahat rahat gidiyorum. “Nerde kaldın?... Nerde Kaldın?.. bu zamana kadar kalınır mı? O kadar rahatsız edilir mi? Sen gideli ne kadar oldu? Oturdun kaldın mı? Ne yaptın?” diye bir sürü telaşeli sorular soruyor. Onlar gidince oturmadan geri dönüyorlardı. Onlar gittimi Üstad onlara bir iki iş veriyor, bir şeyler söylüyor hemen eve geri dönüyorlardı.

    “Biz sohbet ettik orada” dedim. “Gel buraya otur bakayım” “Baba size şeker getirdim…” diyorum. “O şekeri dursun şimdi, otur şuraya anlat bakalım, orada ne yaptın? Bu kadar uzun niye kaldın, çamaşır mı yıkadın, bulaşık mı yıkadın?” “E konuştuk anca bitti baba” diyorum. Bu kadar ne konuştun ki, sen!..” diyor. Bir çocuk Üstad ile ne tür bir sohbet edecek ki, Neyse..

    “Otur bakalım, anlat bakalım… Ben anlattıkça… Hayretini ifade ediyordu… Fesubhanallah!...”

    “Girdin kapıdan ne gördün?..” Dedim “baba böyle böyle oldu.” Anlattıkça “Aferim!.. Anlat! Anlat!..” Hepsini tek tek anlattım.

    O günden sonra bana bir vazife oldu, inanır mısınız? Her sabah ve her akşam bu görüşmeyi babama anlatırdım. O da bıkmadan usanmadan dinlerdi. Babam ölene kadar bu böyle devam etmişti. Ve beni sıkı sıkı tembihlerdi. “Sakın!.. Sakın!.. bunu kimseye söylemeyeceksin..”diye de tembihliyor.

    Babanız 1952 de vefat ettiğine göre beş yıl boyunca siz bu olayı her gün sabah akşam anlattınız öyle mi?

    Evet bu benim için bir vazife idi. Babam sabah namaza gider gelir, birlikte kahvaltı yaptıktan sonra sanki ona ders anlatıyorum gibi, “Şükran gel anlat bakalım!.. Gittin kapıdan girdin, ne konuştunuz, sana nasıl davrandı?” derdi.

    Bir de akşamları, ya akşam ile yatsı arası veya yatsıdan sonra ben babamın gelmesini mutlaka beklerdim. O camiden çıktıktan sonra şekerci vardı oraya uğrar bana şeker gibi şeyler alır gelir. “Şükran gel anlat bakalım” derdi. Ben de oturur anlatırdım.

    En son ölmeden bir gün önce anlattırdı. Ondan sonra da komaya girmişti. Sonra da vefat etti zaten.


    Bediüzzaman:Bilmeden reklamımı yapıyorlar
    15 Ağustos 2009 / 23:49
    Çocukluğunda Bediüzzaman’la görüşen, Çalışkanlar ailesinden Şükran Çalışkan Risale Haber’e konuştu




    EĞER O ÖLMESEYDİ BEN ÖLECEKTİM, O BENİM YERİME VEFAT ETTİ

    Babam vefat ettikten sonra ben ona da çok üzülüyordum. Bir gün baktım Üstad bir ekmeğin içine zeytin, peynir gibi bir şeyler koymuş göndermiş. Demiş “üzülmesinler eğer o ölmeseydi ben ölecektim, o benim yerime vefat etti. O nedenle bundan sonra çocuklarına ben bakacağım. Bu yemeği onun çocuklarına götürün verin” demiş. Ondan sonra da her gün bize bir parça ekmek gönderirdi. Dermiş “bu onların bugünkü tayinatlarıdır.” Babamız öldü diye bize babalık yapıyordu. Ama mübareğin kendinde de bir şey yoktu ki, bize versin. O yokluk içinde yine bizi düşünüyordu.

    Risale-i Nurları Osmanlıca yazdınız mı?

    Bir ara yazmaya niyetlendim, ama hem emniyetin takip ediyor olması (yazdıklarımızı saklamak çok zor oluyordu) bir de zaten kısa zaman sonra matbaalarda basılmaya başladı bollaştı elle yazmaya gerek kalmadı.

    Hem o zaman Risale-i Nurları henüz bilmiyorduk. Biz sadece Üstadı biliyorduk, büyük bir zat olarak tanıyorduk, hatta babam mesela bize Muhammediyeden okurdu, Ahmediye vardı vakit oldukça onlardan okurdu. Hem babam dava vekilliği yapıyordu, onlarla uğraşırdı.

    Bir de evimizde sık sık arama yapılırdı. Biz hükümetten yana olduğumuz için sürekli takip altındaydık, o nedenle kitaplar sürekli saklı dururdu. Açığa çıkaramazdık.

    UN ÇUVALLARINA BİLE BAKARLARDI

    Babanız bu aramalardan ve baskınlardan sonra hiç hapse düştü mü?

    Yok babam hapse hiç düşmedi. Karakola da götürülmedi. Çünkü, evde hiçbir şekilde kitap yakalayamadılar.

    Bulamamaları için evin nerelerinde saklıyordunuz?

    Zaten fazla kitap bulundurmuyorduk, olan bir iki taneyi de yatak dolaplarının üzerindeki tahtayı sökerdi oraya koyardı, üzerine de eski bir kağıdı raptiye ile yapıştırırdı, sanki senelerce oraya dokunulmamış gibi görüntü verirdi.

    Ama onlar her yeri ararlardı, didik didik ederlerdi. Ne un çuvalları kalırdı, ne erzak torbaları döker içine tek tek bakarlardı.

    O nedenle amcalarım yazdıklarını köylere gönderiyorlardı. Çünkü odunların altına bile bakarlardı. Koca odunluğu dışarı dökerler içine bakarlardı. Öylece bırakır giderlerdi o dönemde her evde soba vardı ve her evin odunluğunda 2-3 ton kışlık odun olurdu, onları günlerce istif ederdik, onlar gelir biranda o odunların hepsini bizlere taşıtırlar dışarı atarlar, altına bakarlardı. Biz tekrar onlar gittikten sonra içeri alırdık.

    Mesela hatırlıyorum, bazen gece geç vakitlerde baskın yaparlardı. O zaman imkanlar olmadığından çocukları yerde yatırırdık, onları çiğner geçerlerdi, üzerlerinden yorganlarını kaldırır altlarına bakarlardı.

    Mesela bir gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Elektrikler kesik bir vaziyette, çocuklar kızamık çıkarmış, çoğu hasta yatakları yerlere sermişiz. Çamurlu ayakları ile yatakların içinde dolaştılar, yerde yatan çocukları kaldırıp yataklarının altına baktılar. Çatı aralarına, sandıklarımıza, ne bulurlarsa her şeye baktılar. Hem de acımasızca sandıklarımızdaki elbiseleri tutup silkeleyip atıyorlar, silkeleyip fırlatıyorlar, çıldırasın geliyor. Ne arıyorlar bilmiyoruz ki, öyle eziyetler ediyorlardı.

    EKMEK KOKMUYORSA KİTAPTIR

    Aligen köyünde Hafızağa vardı onun cipi vardı gelirdi. Onunla mal gönderiyorum adı altında kolilerle kitapları göndermişti. Ondan dükkan komşularının haberi olmuş ihbar etmişler. “Hacı Osman kitapları kaçırdı” diye şikayet etmişler. Onun üzerine Hafızağa onları tehdit etmişti “bir daha şikayet ederseniz yakarım hepinizi” demiş, tehdit etmiş ondan sonra şikayet etmekten korkmuşlar. O zaman yakın komşular bile düşman olabiliyordu. Onların hepsi Halk Partiliydi.

    Mustafa Acet abinin bahçesinde mahalle fırını vardı. Haliyle komşuların ekmeklerini pişiriyorlar, götürüp getiriyorlar… Onlar ekmek teknesine kitapları doldurmuşlar, götürüyorlar. Mahallede biri de elinde gazetesi ile oradan geçerken “Ayşe, Ayşe” diye seslenmiş “kitapları mı götürüyorsunuz?” Kokusundan anlıyor, ekmek teknesi bu, ekmek kokmayınca şüpheleniyor. Ekmek değilse kitaptır. Çünkü, bu aile kitaptan başka bir şeyle uğraşmaz.

    Sizin aileden 1947 Afyon hapsine giden oldu mu?

    Evet hem o zaman girenler oldu hem de Üstad’ın vefatından sonra ihtilal sonrası da aile fertlerinin çoğunu içeri doldurdular. 1947’de Osman amcam (Çalışkan), Mehmet amcam (Çalışkan), Ceylan abi, Hamza Emek abi, Mustafa Acet abi, Dr. Tahir Barçın, bir salı akşamı, o gün Emirdağ’ın pazarı idi. Kayınvalidem dükkana yemek götürmüştü. Geri geldi morali çok bozuk “noldu” dedim. “Dükkan kapalı kimse yoktu” dedi. “Anne nereye gidecekler, bugün Pazar var, dükkan kapalı olur mu?” “Bilmiyorum yoklar” dedi.

    Biraz geçtikten sonra rahmetli babam geldi. “Ana” dedi “minderdir, battaniyedir, yastıktır hazırla.” “Ne yapacaksın bunları?” dedi anam. “Okula, götüreceğim” dedi.

    Okul tatil nedeniyle boş olduğundan her birini bir sınıfa tek tek koymuşlar. Götürdü, orada birkaç gün kalmışlardı. Oradan da Afyona götürdüler.

    ÜSTAD GİDİNCE TALEBELERİ EVİNİ BOŞ BIRAKMAZLARDI

    Üstad 50’den sonra devamlı Emirdağ’da mı kaldı?

    1944’de Emirdağ’a geldi 1947’de Afyon hapsi olunca oraya gitti hapisten sonra gene Emirdağ’a geldi ama devamlı Isparta’ya ve Barla’ya gider gelirdi. 15 gün bir ay, iki ay gider dolaşır tekrar gelirdi. 1960’a kadar hep böyle geçti. En çok Emirdağ’da kalıyordu. O gidince evini boş bırakmazlardı. Talebeleri, bizimkiler sırayla gider kalırlardı, nöbetleşe orayı boş bırakmazlardı.

    O gidince hemen eşyalarını, yatağını yorganını toplar getirirlerdi. Biz onları söker içindekileri havalandırırdık, kabartırdık, yıkar, temizler, tekrar dikerdik. Yaşlılarımız evine giderdi, evini temizlerlerdi.

    Elbiseleri hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Nasıldı, değişik elbisesi var mıydı? Yamalı mıydı?

    (Burada Şükran abla gülümsüyor) Aynı elbise ile geldi aynı elbise ile gitti mübarek. Bu resimde gördüğünüz (Fatih camii önünde dua ederken çekilen resmi göstererek) gibi aynen böyle geldi ve böyle de gitti. Hiç değişmedi.

    Vefat ettiğinde elbisesinde 80 civarında yama olduğu tespit edilmiş, o nedenle sordum buradayken de aynı mıydı?

    “Doğru mu değil mi siz karar verin madem sordunuz, gidip getireyim görün.” (Şükran abla kalktı içeriye gitti döndüğünde elinde büyükçe bir bohça vardı. Getirdi yere koydu ve yeni bir gelinin çeyizini itina ile açıp göstermesi gibi açarak tek tek göstermeye başladı. Gerçekten tamamen yamalardan oluşan bir gömlek gösterince yamanın ne anlama geldiğini orada daha iyi anladık. Aynı bezden, Japon bezinden bir gömlek ama sanki elli parçadan oluşuyor gibi bir hali vardı. Deri montları yaparlar ya… Uydururlar, elli parçadan meydana geldiği halde fazla sırıtmaz, birbirini tamamlar gibi durur aynen öyle, bir birini tamamlayan parçalardan oluşan büyükçe bir bez parçası gibi…)

    ÇABUK HAZIR OLUN! ÜSTAD GELİYOR ALLAH’A ISMARLADIĞA GELİYOR

    En son ayrılışını hatırlıyor musunuz? Son ayrılışı diğerlerinden farklı mıydı?

    Evet, bir de o günü hiç unutamıyorum. Çok acı bir gündü. Önce Mustafa Acet abi geldi kapıyı çaldı. Kayınvalidemle ikimiz bahçedeydik. “Şükriye Sultan yengem evde mi?” diye sordu. “Evet abi evde…” dedim. “Çabuk hazır olun! Üstad geliyor Allah’a ısmarladığa geliyor” dedi. Bu söz üzerine ben kendi kendime gayr-ı ihtiyarı “Aaa! Neden Allah’a ısmarladığa geliyor ki” dedim. Çünkü, daha önceki gidiş gelişlerinde hiç bu şekilde Allah’a ısmarladığa gelmezdi. Selam gönderirdi o kadar bizimkiler gider yolcu eder gelirlerdi.

    “Anne..” dedim “çabuk geri giyin” (o da başka bir yerden yeni gelmişti çarşafını çıkarıyordu). “Ne diyor Mustafa?” Diye sordu. “Üstad buraya geliyormuş” dedim. “Aa kız hiç Üstad buraya gelir mi?” dedi. “Allah’a ısmarladığa geliyormuş” dedim. Ona çarşafını verdim daha giyemeden araba kapıya geldi. Ben -çift kanatlı idi- kapıyı tamamen açtım. O kadar kısa zaman içinde, bir anda kapının önü doldu. Kayınvalidem ve ailenin diğer fertleri kapıya çıktılar. Ben çıkamadım, başımda büyük bir örtü vardı. Eltim koştu geldi başımdaki örtüyü aldı başına örttü o çıktı. Ben şok olmuş gibi yerimde kalakaldım. Bir türlü çıkamadım. Hala o gün öyle davrandığıma hatırlayınca üzülürüm. Neden gitmedim, onunla konuşmadım diye…

    Fakat penceresi yola bakan bir mutfağımız vardı, içeri görünmesin diye penceresini yüksek yapmışlardı. Hemen yastıkları sedire yığdım kılıflarından birini de başıma örttüm ve yastıkların üzerine çıkarak pencereden dışarı sarktım.

    Meğer araba tamda pencerenin önünde durmuş bir anda Üstad’la göz göze geldik. Ben öyle görünce “Nereye ya mübarek? Bu Allah’a ısmarladık niye? Nereye gidiyorsun? Sen de mi bizi bırakıp gidiyorsun?” dedim. (Şükran abla bunu söyleyince kendini tutamadı ve ağladı orada bulunanları da ağlattı.) “Hani babam bizi sana emanet etmişti sen bizi kime bırakıp gidiyorsun?” dedim.

    (İç çekerek) “Gitti!...”

    Sonra “bizi unutma” dedim. Ben bunları kısık sesle konuşuyorum ama biliyorum ki, o anlıyor, biliyor ne demek istediğimi.

    O bana bakarak ellerini Allah’a ısmarladık gibi yaparak göğsüne koydu ve öylece araba hareket etti. Gitti!.. Ben bir kenara oturdum ağladım, ağladım..

    Kayınvalidem geldi “orada oturup niye ağlıyorsun, kapıya neden çıkmadın?” dedi. Benim konuşmaya halim kalmamıştı. Komşum yanımızdaydı. “Sultan abla o Üstad’la konuştu” dedi. Kayınvalidem “ne konuştun kız?” dedi bana. Benden çıt çıkmıyor. Gene o komşum devreye girdi. “O camdan ona bir sürü şeyler söyledi, her söylediğini Üstad da aldım kabul ettim diye cevap verdi” dedi.

    Kayınvalidem “rahat ol artık işte bak eve kadar geldi madem konuşmuşsun da” dedi. Ben de “evet geldi ama vedalaşmaya geldi” dedim. (Şükran anne sanki o anı tekrar yaşıyormuş gibiydi. Bir yandan ağlıyor bir yandan anlatıyordu.)

    İŞTE O ZAMAN DÜNYAMIZ YIKILDI

    Demek ki, siz onun ahirete gideceğini bir şekilde hissetmişsiniz?

    Evet kayınvalideme de onu dedim. “Eve kadar geldi ama bir daha hiç gelmeyecek, daha önce hiç bu şekilde vedalaşmaya geliyor muydu?” dedim. “Artık bir daha biz onu göremeyeceğiz” dedim. Sonra eşim geldi, kayınpeder geldi eve onlar da ağlıyorlar. Dedim “ne var siz de ne ağlıyorsunuz? Bir şey mi biliyorsunuz?”, “Üstad’ı gönderdik!..” dediler. “Bir daha göremeyeceğiz herhalde..” “Niye?..” dedim. “E hasta gitti, hem de Urfa’ya gitti, bize de “Allah’a ısmarladık” dedi, bir daha göremeyeceğiz” dedi.

    İki gün sonra eşim gene ağlayarak geldi. “Ne oldu, neden ağlıyorsun?” dedim. “Üstad’ı kaybettik” dedi. İşte o zaman dünyamız yıkıldı. Son görüşümüz olmuştu. (Şükran abla üç beş dakika gözyaşları ile o anı tekrar yaşadı, mendille gözyaşlarını sildi…)

    MÜBAREK SAĞOLSAYDIN BU GÜNLERİ SEN DE GÖRSEYDİN

    Üstad Emirdağ’da iken bu günkü gibi toplu dersler oluyor muydu?

    Toplu dersler olmuyordu daha doğrusu olamıyordu. Çünkü, dediğim gibi devamlı takip altındaydık. Fakat Ceylan abi geldiği zaman mutlaka yanında kitap getirirdi, toplanır okurlardı. Düzenli olmasa da haftada bir toplanmaları oluyordu. Bir araya gelip dersler yapıyorlardı. Amcalarım yakın olanlar toplanıyordu. Zübeyir abi de, Üstad yatsından sonra hemen uyuduğu için odasına çekilince geliyordu. Mübarek erken yatardı. O yatınca geliyor biri iki saat durup gidiyordu.

    Kapılardan pencerelerden sürekli dinleniyorlardı. Bu takip işi biz Eskişehir’e gelene kadar devam etti hatta burada bile telefonlarımız zaman zaman dinleniyor. Emirdağ’da huzur vermediler. Hatta daha Üstad hayattayken “İhsan’ı Eskişehir’e gönderin” diyordu. Çok fazla tazyik olduğundan öyle bir tedbir düşünüyordu. Ama Üstad hayattayken bir yere gidemezdik. Çünkü, yapılacak iş çoktu bırakıp gidemezdik. Ama Üstad gidince artık gelmemize bir engel kalmamıştı. Hepimiz toplanıp geldik. Mehmet amcamlar, Hasan amcamlar… hep birlikte toplanıp geldik.

    O zaman öyle sıkıntı içinde, sürekli takip altında korkudan ondan bahsedilmezken, şimdi bakıyorum televizyonlarda Üstad’ımın boy boy resimleri çıkıyor. Ben onları görünce ağlamam geliyor. Her yerde serbest, ne kadar düzel bir şey… “Mübarek sağolsaydın bu günleri sen de görseydin” diyorum.

    BEDİÜZZAMAN: BİLMEYEREK BİZİ REKLAM EDİYORLAR!

    Üstad kabrinden seyrediyordur…

    Evet mutlaka görüyordur. Zaten onun zamanında da çok çıkıyordu. Ama hep aleyhte şeyler yazıyorlardı. O bunları görünce “bilmeyerek bizi reklam ediyorlar!.. bilmeyerek bizi reklam ediyorlar!..” diyormuş rahmetli...

    Altmıştan sonra bizimkiler o dönemde bol bol yattılar, daha sonra Bolvadin’e sevk ettiler. Mahkemeler… Mahkemeler… Bekir abi, (Nur içinde yatsın) davalara o giriyordu. Bir gün baktık hepsini tahliye etmiş önüne katmış getiriyor.

    Afyon hapishanesinde de çok kaldılar. Osman amcam, Mehmet amcam, Hasan amcam, Halil abim, Ceylan abim, Mustafa Acet abi bunlar afyon hapishanesinde çok kaldılar. Babam o zaman ilk okul mezunuydu. Sadece o girmemişti. E aileye bir erkek lazımdı. Demek ki, Üstadım onu dışarıda tutuyordu. İçeride olanların da ihtiyacı karşılanacak onların da işlerini görüyordu. Mevsim de kış idi, o kışta kıyamette ne çekmişti babam. Bugünkü gibi imkanlar da geniş değildi. Vasıta yoktu, bir çok zaman yaya gittikleri oluyormuş. Anlatıyordu bazen Afyon’dan Bolvadin’e yaya yürüdüklerini söylerdi.

    Hem hükümetin de işine yarıyordu, muhtardı babam. Mahallede ne olsa onu çağırıyorlardı. Bir kavga olsa bir anlaşmazlık olsa babamı çağırıyorlardı gidip hallediyordu.

    SEN OLMASAYDIN CEYLAN’I YANIMA ALAMAZDIM

    Üstadın eşyaları size nasıl geldi, Üstad Urfa’ya giderken mi göndermişti?

    Bize nasıl geldi çok iyi hatırlamıyorum. Devamlı onun eşyaları bize gelir giderdi. Bir yere gitse veya elbiselerini yıkamak gerekse, yamamak gerekse bize geliyordu. Yani, babam veya kayınpederim bir şekilde toplayıp getiriyordu. Bazen de artık giyilmez duruma gelmiş olanları atmazdık saklardık. Onun her şeyine gözümüz gibi bakardık. Bazen de o gidince evinde kullanmasın diye… Bilemiyorum nedenini işte sahip çıkıyordu babam amcam…

    Bir de Üstad, Urfa’ya gidince herkes bir şeylerini almış götürmüş. Hatıra kalsın diye adeta kapışmışlar. Bizimkiler gidesiye kadar fazla bir şey de kalmamış. Ama, yatağı, yorganı, yastığı bizdedir. Çünkü, O bizim yatak ve yorganımızda yatardı. O herhangi bir yere gittiğinde yatak yorgan eve gelirdi yıkayıp temizledikten sonra kabartırdık.

    Şimdi bazı kişilerin evinde de yatak yorgan var diyorlar ama onlar Üstadın kullandığı yorganlar değildir. Talebelerinin kullandığı yorganlardır.

    Üstad’ın her türlü işini bizimkiler görürdü. Mesela sabahları iki mangal ateş hazırlardım. İlk iş olarak onun mangalını götürürdü. O dönemde imkanlar kıt olduğu için bazen soba bile yakmak mümkün olmuyordu. Sobadan çıkan köz ateşleri mangala doldururduk bir müddet de onunla ısınırdık. Ara sıra ateş biterdi, gider çarşıdaki ekmek fırınlarından temin ederlerdi.

    Yani, her gün Üstad her birine bir iş verirdi veya aralarında iş bölümü yaparlardı, herkes üzerine aldığı işi yapardı. Her gün Üstadı ziyaret ederler o da kendilerine iş verirdi onlar da o işi mutlaka yapardı.

    Doğrusu, Rahmetli İhsan'a dermiş Üstad; “Kardeşim İhsan sen olmasaydın, Ceylan ile Halil’i yanıma alamazdım.” Kardeşim Kamil’e de aynı şeyi söylemiş, “Kardeşim Kamil sen olmasaydın ben Ceylan’ı yanıma alamazdım.” Yani, “sen evin ve dükkanların işlerini görüyor olmasaydın bunları hizmete alamazdım” demek istemiş. Tabii herkesin mağazası var, dükkanı var onların da yürütülmesi gerek onlar da o işleri yapıyorlar, bir nevi iş bölümü şeklinde çalışıyorlardı.

    Hatta Afyon hapsi olmadan önce Üstad babama dermiş “biz içeri düşünce sen bize yemek getirirsin değil mi kardeşim” o da; “evet efendim getiririm” dermiş, “neden böyle söylüyor?” diye de merak edermiş, bilmezmiş neden öyle söylüyor. Ama daha sonra içeri girdiklerinde ne demek istediğini o zaman anlıyor.

    Hem Ceylan abi ile Halil abim ikisinin arasındaki yaş farkı iki yıldır. Halil abi, Ceylan abiden iki yaş küçüktür. Onlar bu konu açıldığında fıkır fıkır gülerlermiş, şu yemeği de öğrenelim, bunu da bize öğret dermiş, içeriye gireceklerini sanki biliyorlarmış.

    GARİPTİR AİLEMİZDEKİ ERKEKLERİN ÇOĞU GENÇ YAŞTA VEFAT ETTİLER

    Belki de Üstad onlara söylemiştir?

    Kimbilir… Belki de…

    Birbirlerini çok severlerdi. İkisi de 36 yaşında vefat etti. Önce Ceylan abi vefat etti, iki yıl sonra da Halil abi vefat etti. Gariptir ailemizdeki erkeklerin çoğu genç yaşta vefat ettiler.

    Az yaşamışlar ama öz yaşamışlar, birkaç yılda başkalarının bin senede elde edemeyecekleri manevi makamları kazanarak gitmişler. Allah rahmet etsin. Amin…

    Vefat ettiklerinde Zübeyir abi -her ikisi için de- “onlar şehit oldular” demişti. Bir gün ikisi Eğridir’de kayıkta şakalaşıyorlarmış. Üstad kıyıda onlara bakıp gülüyormuş. Zübeyir abi “Üstadım niye gülüyorsunuz?” diye sormuş. O da “bu iki çocuk var ya! Her ikisi de şehit olacaklar” demiş. Hakikaten biri (Ceylan) trafik kazasında beyin kanamasından gitti, diğeri ise kanserdi, kanserden vefat etti.

    Ceylan çok şakacı, şen atik bir gençti, takılmadan duramazdı, ama Halil abim ona göre çok ciddi ve sakindi.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  4. #4
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Selim GÜNDÜZALP
    Rahmet bize yerden yağar



    Öyle diyor Yunus Emre. Toprağın, hak kapısı, rahmet kapısı olduğunu söylüyor. “Rahmet bize yerden yağar” diyor.
    Kara kuru bir tohum, toprağın gecesine girmeden gün yüzüne çıkmıyor, çıkamıyor. O simsiyah toprak perdesinin arkasında, bembeyaz bir rahmetin ışıltısı var. Yüce Yaratan rahmetine en geniş bir tecelli yeri yapmış toprağı.
    Toprakta bir sır var.
    Çocuklar niye sever, niye düşer kalkar toprağa? Bir beden niye girer oraya? Ölenler toprağı yorgan gibi niye çeker üstüne? Sorular çok, sorular zor. Bir sır bu. Koca Ömer Ağabey de hakka yürüdü. O sırra, o da büründü.
    Şimdi elimde yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafımız var. Bakıp bakıp duruyorum o gülümseyen yüzüne. Allah için yaşamayı, Allah için sevmeyi bilen biriydi. Dergide ve gazetede yazdıklarımızın en hararetli okuyucusu, en takdir edici yoldaşıydı. Dudaklarına ne de güzel yakışırdı o dolu dolu söylediği ‘Allah’ sadâsı.
    Bir vuslat demi olmuştur İnşallah ölüm onun için…
    ***
    Bir gün kuru kahve sattığı dükkânında, müşterilerine karşı cömertçe davranışı, bol kepçeden verişi dikkatimi çekmişti. Biraz takılayım dedim:
    “Ağabey, sen böyle bol bol vermekle ne kazanıyorsun?” diye sormuştum.
    Gülümseyen bir yüzle:
    “Dost kazanıyorum kardeş, dost!” demişti.
    Cenazesinde gördük işte ne kadar dostu olduğunu... Camiler almadı cemaati, sokaklara taştı dostlar. Cenaze namazı Serdivan Kabristanı’nın geniş meydanında kılınabildi ancak. Ne kadar seveni, dostu varmış bildik, öğrendik Ömer Toçoğlu Ağabey’in.
    Ölümü hiç bu kadar yakın bulmamıştım, duymamıştım kendime. İnsanın candan bir yakını ölünce, ölümü kendine daha yakın hissediyormuş meğer. Aslında en yakın ölüm, kendi ölümüdür insanın yine kendisine... Ama kendimizle dost ve yakın olamadığımız için, ölümü çok uzaklarda bir şey zannediyoruz.
    En yakın ölüm, bir başkasının değil, kendi ölümüdür insanın yine kendisine.
    Bin can öldü, bin can göçtü sanki o gün. Ruhumdan bir parça, sanki onunla beraber gitti o gün.
    Ömer Ağabey de ölümün ve sonsuzluğun pınarından bir yudum tattı. Burada öldü, ötede doğmak üzere... Bir evden diğer eve taşındı. Her iki evin de sahibi Allah’tı (cc).
    Mülkün sahibi olan Mevlâm, getirip götürüyor. Ecel gelince gitmemek olmuyor. Geride kalan biz fâniler, ölmedik diye avunmayalım boşuna. Her ölüm biraz da kendi ölümümüzdür. Bir kuş kanatlandı, uçtu gitti ötelere. Ağlasın geride kalan ten kafesi. Kuş kavuştu ormanına. Şimdi düşünsün her insan alıp verdiği her nefesi. Çok uzun zannederiz ama bir nefestir hayat. O nefes, bir gün son nefes oluverir. Ve beden toprağa giriverir.
    Rahmet bize yerden yağar.
    Toprağa karıştı nazik beden, geldiği yere döndü. Ruh ise uçtu gitti semâvî ülkelere. Karıştı İnşallah iyilere, güzellere. Yoldaşı iman olsun, melekler olsun İnşallah. Işığın peşinden gitti. 63 yaşında ve nurlar içinde.
    Ölümün gölgesi üstüne düşen gidiyor. Vakti gelince bedenini toprağa bırakıyor. Ruhlar, 124 bin enbiyanın, 124 milyon evliyanın peşi sıra bir bir gidiyor. Yok oluş, sönüş, mahvoluş değil ölüm. Işık; kaynağına dönüyor, geldiği yere. Mumun ışığı sönmekle yok olmuyor.
    Ölümü kalbimize kazıma ve yazma zamanıdır. Ölümü kalbimize yerleştirme vaktidir.
    Yaşlılık, hastalık, kaza, belâ, musîbet ne varsa, binbir perdeleri bir bir açmadan ve aşmadan ölümün güzel yüzü görünmüyor. Ölümün siyah peçesi, korkunç görünen o zahirî yüzü açılmadan, arkasındaki güzellikler görünmüyor.
    Hem orada kimler yok ki… Nur yüzlü dedeler, nineler, anneler, babalar, hepsi orada… Hem orada o (asm) olduktan sonra, burada bırakılmayacak ne var? Hem Allah çağırdıktan sonra kalan kim ki? Dost çağırdıktan sonra gitmemek olmaz. Hem gitmeyecek kim var ki? Şükürler olsun Allah’a; ümidin, duânın ve sevincin sesi gökleri dolduruyor.
    Rahmet bize yerden yağıyor.
    Kuruyan dalları yeşerten Rabbim, yeryüzünü çiçeklerle, meyvelerle dolduran Rabbim, kapkara kupkuru toprağı bir mahşer yerine çeviriyor her baharda. Dirilişin meydanı yapıyor. Rahmetinin en geniş tecellisini toprakta gösteriyor.
    “Toprağa girip yatmaktan korkmamalı insan. Çünkü bedenin sükûnet bulacağı yer orasıdır.”
    Toprağa giren bir tane ve bir tohum, tohum olarak değil, bir ağaç olarak çıktığı gibi; mahşer günü de bir beden, o topraktan ebedî bir hayatın ve cennetin meyvesini vermek üzere çıkacak.
    Ey yüce Allah’ım! Senin emrin olmadan bir insan değil, bir yaprak bile düşmez o toprağa.
    Kâinat, dünya ve biz, beklemedeyiz. Nefesimizi tutmuşuz; vaktin, saatin gelmesini bekliyoruz.
    Olan ve olacak olan ne varsa, Sen ‘ol’ dediğinde olur ancak.
    Ey yüce Rabbim! Mülk senin, beden senin, kalbim senin. Yıldız yıldız, zerre zerre, sonsuz hamdler ve şükürler ediyor bendeki Sen’in her bir emanetin…
    ***
    Son kahramanlardan, son hizmet erlerinden biriydi Ömer Ağabey. Kolları genişti, herkesi açar, kucaklardı. İsmi gibi cismi de koca bir Ömer’di. Asr-ı Saadet’in yıldızlarının izindeydi. Son nefes öncesi içeceği suyu bile hak etmediğini düşünecek kadar yiğitti.
    Sevdiğin en güzel duâlarla, münâcâtlarla, cevşenlerle, Risâle-i Nûr’larla… Okuduğun, bellediğin ve ezberlediğin o kitapların her bir harfinin diliyle, binler duâlar olsun senin ruhuna İnşallah. Efendimizin (asm) şefaatine nâil olasın. Mekânın Cennet olsun İnşallah. O kadar yürekten söylediğin o sözün sahibinin, ‘Allah’ deyişinin hatırına, maşukunun cemâliyle müşerref olasın ey koca âşık İnşallah.
    Rahmet bize yerden yağar.
    Toprakta çok sırlar var.
    O sırları daha yakından bilmeye, görmeye gittin İnşallah.
    Ömer Ağabey’de bir çocuk saflığı vardı. Güzel bir insandı, hep gülümseyen bir insandı... O yüzde, herkese gülen ve güven veren bir hâl vardı. Dâvâsını yaşamaya azmedene kucak açarak, kollardı. Yiğitti, heybetliydi. Ama günahlardan çekinmekte bir güvercin ürkekliğindeydi.
    Şimdi bize düşen yeni insanlar katmak bu kervana. Onlarca, yüzlerce Ömer’ler bulmak. Her daim karanlıklara bir ışık olacak, güneş gibi doğacak, her daim gülen bir yüz, vefalı dostlar katmalıyız bu kervana. Duâsını yapmalıyız onların, aramalı, bulmalıyız.
    İman anahtarının nice kapılar açtığını biliyoruz. ‘Ölüm’ denen o sırlı kapıyı da ‘Bismillah’ diyerek açanlardan olmasını diliyoruz Ömer Ağabeyimizin İnşallah. Anne topraktan sürekli geliyor o rahmetin dâveti. Toprak çağırınca gitmemek olmaz. Çünkü rahmet bize yerden yağar.
    Evet, bir parça koptu ruhumdan. Bir yanım onunla beraber gitti. Duâlarımız da İnşallah…
    Çocukların ve ihtiyarların yüzü toprağa dönüktür neden? Neden toprağa düşer, kalkar çocuklar, neden? Toprakta bir sır var. Bir sır var ki; Rahmet bize oradan yağar. Rahmet bize yerden yağar.
    Toprağa giren kaybolmaz, yok olmaz. Şefkatli annemizdir toprak, bağrına basar, bağrında saklar emanetini, tâ mahşere kadar.
    63 yaşında vefat eden Ömer Ağabey’e Hz. Peygamber’in (asm) şefaatini niyaz ediyoruz. Rabbim rahmetini yâr eylesin. Günahlarımızı, taksirâtımızı affeylesin. Yüce ve mübarek ayın hürmetine, cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin İnşaallah.

    NOT: Ömer Ağabey’in vasiyeti üzerine defninden hemen sonra kabrinin başında 17. Lem’a’nın 12. noktası okundu. Sevgili Üstad’ının diliyle bir ders verip gitti son anda o muhteşem kalabalığa. Dersleri çok sevenin, son dersi de muhteşem oldu. “İnsan nasıl yaşarsa, öyle ölür” hakikati bir kere daha tecelli etti.

    24.08.2009

    E-Posta: sgunduzalp@yeniasya.com.tr

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  5. #5
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Selim GÜNDÜZALP
    Rahmet bize yerden yağar



    Öyle diyor Yunus Emre. Toprağın, hak kapısı, rahmet kapısı olduğunu söylüyor. “Rahmet bize yerden yağar” diyor.
    Kara kuru bir tohum, toprağın gecesine girmeden gün yüzüne çıkmıyor, çıkamıyor. O simsiyah toprak perdesinin arkasında, bembeyaz bir rahmetin ışıltısı var. Yüce Yaratan rahmetine en geniş bir tecelli yeri yapmış toprağı.
    Toprakta bir sır var.
    Çocuklar niye sever, niye düşer kalkar toprağa? Bir beden niye girer oraya? Ölenler toprağı yorgan gibi niye çeker üstüne? Sorular çok, sorular zor. Bir sır bu. Koca Ömer Ağabey de hakka yürüdü. O sırra, o da büründü.
    Şimdi elimde yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafımız var. Bakıp bakıp duruyorum o gülümseyen yüzüne. Allah için yaşamayı, Allah için sevmeyi bilen biriydi. Dergide ve gazetede yazdıklarımızın en hararetli okuyucusu, en takdir edici yoldaşıydı. Dudaklarına ne de güzel yakışırdı o dolu dolu söylediği ‘Allah’ sadâsı.
    Bir vuslat demi olmuştur İnşallah ölüm onun için…
    ***
    Bir gün kuru kahve sattığı dükkânında, müşterilerine karşı cömertçe davranışı, bol kepçeden verişi dikkatimi çekmişti. Biraz takılayım dedim:
    “Ağabey, sen böyle bol bol vermekle ne kazanıyorsun?” diye sormuştum.
    Gülümseyen bir yüzle:
    “Dost kazanıyorum kardeş, dost!” demişti.
    Cenazesinde gördük işte ne kadar dostu olduğunu... Camiler almadı cemaati, sokaklara taştı dostlar. Cenaze namazı Serdivan Kabristanı’nın geniş meydanında kılınabildi ancak. Ne kadar seveni, dostu varmış bildik, öğrendik Ömer Toçoğlu Ağabey’in.
    Ölümü hiç bu kadar yakın bulmamıştım, duymamıştım kendime. İnsanın candan bir yakını ölünce, ölümü kendine daha yakın hissediyormuş meğer. Aslında en yakın ölüm, kendi ölümüdür insanın yine kendisine... Ama kendimizle dost ve yakın olamadığımız için, ölümü çok uzaklarda bir şey zannediyoruz.
    En yakın ölüm, bir başkasının değil, kendi ölümüdür insanın yine kendisine.
    Bin can öldü, bin can göçtü sanki o gün. Ruhumdan bir parça, sanki onunla beraber gitti o gün.
    Ömer Ağabey de ölümün ve sonsuzluğun pınarından bir yudum tattı. Burada öldü, ötede doğmak üzere... Bir evden diğer eve taşındı. Her iki evin de sahibi Allah’tı (cc).
    Mülkün sahibi olan Mevlâm, getirip götürüyor. Ecel gelince gitmemek olmuyor. Geride kalan biz fâniler, ölmedik diye avunmayalım boşuna. Her ölüm biraz da kendi ölümümüzdür. Bir kuş kanatlandı, uçtu gitti ötelere. Ağlasın geride kalan ten kafesi. Kuş kavuştu ormanına. Şimdi düşünsün her insan alıp verdiği her nefesi. Çok uzun zannederiz ama bir nefestir hayat. O nefes, bir gün son nefes oluverir. Ve beden toprağa giriverir.
    Rahmet bize yerden yağar.
    Toprağa karıştı nazik beden, geldiği yere döndü. Ruh ise uçtu gitti semâvî ülkelere. Karıştı İnşallah iyilere, güzellere. Yoldaşı iman olsun, melekler olsun İnşallah. Işığın peşinden gitti. 63 yaşında ve nurlar içinde.
    Ölümün gölgesi üstüne düşen gidiyor. Vakti gelince bedenini toprağa bırakıyor. Ruhlar, 124 bin enbiyanın, 124 milyon evliyanın peşi sıra bir bir gidiyor. Yok oluş, sönüş, mahvoluş değil ölüm. Işık; kaynağına dönüyor, geldiği yere. Mumun ışığı sönmekle yok olmuyor.
    Ölümü kalbimize kazıma ve yazma zamanıdır. Ölümü kalbimize yerleştirme vaktidir.
    Yaşlılık, hastalık, kaza, belâ, musîbet ne varsa, binbir perdeleri bir bir açmadan ve aşmadan ölümün güzel yüzü görünmüyor. Ölümün siyah peçesi, korkunç görünen o zahirî yüzü açılmadan, arkasındaki güzellikler görünmüyor.
    Hem orada kimler yok ki… Nur yüzlü dedeler, nineler, anneler, babalar, hepsi orada… Hem orada o (asm) olduktan sonra, burada bırakılmayacak ne var? Hem Allah çağırdıktan sonra kalan kim ki? Dost çağırdıktan sonra gitmemek olmaz. Hem gitmeyecek kim var ki? Şükürler olsun Allah’a; ümidin, duânın ve sevincin sesi gökleri dolduruyor.
    Rahmet bize yerden yağıyor.
    Kuruyan dalları yeşerten Rabbim, yeryüzünü çiçeklerle, meyvelerle dolduran Rabbim, kapkara kupkuru toprağı bir mahşer yerine çeviriyor her baharda. Dirilişin meydanı yapıyor. Rahmetinin en geniş tecellisini toprakta gösteriyor.
    “Toprağa girip yatmaktan korkmamalı insan. Çünkü bedenin sükûnet bulacağı yer orasıdır.”
    Toprağa giren bir tane ve bir tohum, tohum olarak değil, bir ağaç olarak çıktığı gibi; mahşer günü de bir beden, o topraktan ebedî bir hayatın ve cennetin meyvesini vermek üzere çıkacak.
    Ey yüce Allah’ım! Senin emrin olmadan bir insan değil, bir yaprak bile düşmez o toprağa.
    Kâinat, dünya ve biz, beklemedeyiz. Nefesimizi tutmuşuz; vaktin, saatin gelmesini bekliyoruz.
    Olan ve olacak olan ne varsa, Sen ‘ol’ dediğinde olur ancak.
    Ey yüce Rabbim! Mülk senin, beden senin, kalbim senin. Yıldız yıldız, zerre zerre, sonsuz hamdler ve şükürler ediyor bendeki Sen’in her bir emanetin…
    ***
    Son kahramanlardan, son hizmet erlerinden biriydi Ömer Ağabey. Kolları genişti, herkesi açar, kucaklardı. İsmi gibi cismi de koca bir Ömer’di. Asr-ı Saadet’in yıldızlarının izindeydi. Son nefes öncesi içeceği suyu bile hak etmediğini düşünecek kadar yiğitti.
    Sevdiğin en güzel duâlarla, münâcâtlarla, cevşenlerle, Risâle-i Nûr’larla… Okuduğun, bellediğin ve ezberlediğin o kitapların her bir harfinin diliyle, binler duâlar olsun senin ruhuna İnşallah. Efendimizin (asm) şefaatine nâil olasın. Mekânın Cennet olsun İnşallah. O kadar yürekten söylediğin o sözün sahibinin, ‘Allah’ deyişinin hatırına, maşukunun cemâliyle müşerref olasın ey koca âşık İnşallah.
    Rahmet bize yerden yağar.
    Toprakta çok sırlar var.
    O sırları daha yakından bilmeye, görmeye gittin İnşallah.
    Ömer Ağabey’de bir çocuk saflığı vardı. Güzel bir insandı, hep gülümseyen bir insandı... O yüzde, herkese gülen ve güven veren bir hâl vardı. Dâvâsını yaşamaya azmedene kucak açarak, kollardı. Yiğitti, heybetliydi. Ama günahlardan çekinmekte bir güvercin ürkekliğindeydi.
    Şimdi bize düşen yeni insanlar katmak bu kervana. Onlarca, yüzlerce Ömer’ler bulmak. Her daim karanlıklara bir ışık olacak, güneş gibi doğacak, her daim gülen bir yüz, vefalı dostlar katmalıyız bu kervana. Duâsını yapmalıyız onların, aramalı, bulmalıyız.
    İman anahtarının nice kapılar açtığını biliyoruz. ‘Ölüm’ denen o sırlı kapıyı da ‘Bismillah’ diyerek açanlardan olmasını diliyoruz Ömer Ağabeyimizin İnşallah. Anne topraktan sürekli geliyor o rahmetin dâveti. Toprak çağırınca gitmemek olmaz. Çünkü rahmet bize yerden yağar.
    Evet, bir parça koptu ruhumdan. Bir yanım onunla beraber gitti. Duâlarımız da İnşallah…
    Çocukların ve ihtiyarların yüzü toprağa dönüktür neden? Neden toprağa düşer, kalkar çocuklar, neden? Toprakta bir sır var. Bir sır var ki; Rahmet bize oradan yağar. Rahmet bize yerden yağar.
    Toprağa giren kaybolmaz, yok olmaz. Şefkatli annemizdir toprak, bağrına basar, bağrında saklar emanetini, tâ mahşere kadar.
    63 yaşında vefat eden Ömer Ağabey’e Hz. Peygamber’in (asm) şefaatini niyaz ediyoruz. Rabbim rahmetini yâr eylesin. Günahlarımızı, taksirâtımızı affeylesin. Yüce ve mübarek ayın hürmetine, cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin İnşaallah.

    NOT: Ömer Ağabey’in vasiyeti üzerine defninden hemen sonra kabrinin başında 17. Lem’a’nın 12. noktası okundu. Sevgili Üstad’ının diliyle bir ders verip gitti son anda o muhteşem kalabalığa. Dersleri çok sevenin, son dersi de muhteşem oldu. “İnsan nasıl yaşarsa, öyle ölür” hakikati bir kere daha tecelli etti.

    24.08.2009

    E-Posta: sgunduzalp@yeniasya.com.tr

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  6. #6
    Vefakar Üye Teenni - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Mesajlar
    486

    Standart

    YAZANIN ARAŞTIRANIN ALLAH DAİMA YANINDA OLSUN OKUYUP İSTİFADE ETMENİZ DUALARIYLA---

    Amin.
    _ŞuA_ bunu beğendi.
    Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer, boğulursunuz.

    Bediüzzaman Said Nursi

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Ceylan Çalışkan ve Çalışkan Hanedanı
    By ŞİMŞEK MUSTAFA in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 24.01.09, 02:50
  2. Ceylan Çalışkan Abi'den Tespitler..
    By asya in forum Risale-i Nur Talebeliği
    Cevaplar: 16
    Son Mesaj: 19.07.08, 21:38
  3. Ceylan Çalışkan ve Çalışkan Hanedanı
    By melekseker in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 27.03.08, 23:19
  4. Ceylan Çalışkan
    By HakanBa in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 12
    Son Mesaj: 25.03.08, 08:33

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0