+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var 1 2 3 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 21

Konu: Ali İhsan Tola Ağabey'den Bir Kaç Hatıra

  1. #1
    Müdakkik Üye ErekNUR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    Van-Horhor
    Yaş
    39
    Mesajlar
    854

    Standart Ali İhsan Tola Ağabey'den Bir Kaç Hatıra

    BİR KAÇ HATIRA



    Senirkentli Ali İhsan Tola ağabey anlatıyor: “Hazret-i Üstadı, bir kaç kişi ile ilk def’a ziyarete gidiyordum. O sırada İmam-ı Gazali’nin İhya’sını okuyordum. Üstadın yanına vardığımızda arkadaşlar, benim için “Bu İhya’yı okuyor!” dediler. Üstad, o zaman çoraplarını çıkararak diz üstüne geldi ve dedi ki: “Ben, İmam-ı Gazali’nin yanında bu çorab da olamam. Fakat onlar da bu zamanda olsalardı, vallahi de billahi de imana hizmet edeceklerdi.”

    Akdeniz Üni. son sınıfta güller ve nurlar diyarına yaptığımız gezide, Senirkent ilçesinde Orman Işl. eski müdürü Üstad (RA) hazretlerinin talebelerinden Ali Ihsan TOLA Abiden dinlediğim bir hatırasını hatırlattı...

    Ayrıca Mevlana Celalettin Rumi (RA) HAzretlerinin bir kerametinin de aynen bu olaya benzer bir özelliği vardı, öncelikle Mevlana Celalettin Rumi Hazretlerinin (RA) kerameti hatırladığım kadarıyla şöyleydi:

    Mevlana Hazretleri (RA) bir gün Şeyhi Şems-i Tebrizi (RA) ile bir havuzun başında otururken okuduğu (elde yazılmış) eserler elinden kayarak suyun içine düşüyor, Mevlana Hazretleri kitapların mürekkeblerinin dağılmasıyla bozulacağından telaşa düşüyor.

    Şems-i Tebrizi (RA) Hazretleri ise gayet sakin bir şekilde Besmele çekerek kitabı suyun içerisinden çıkarmış, kitapda hiç bir bozulma işareti olmadığı gibi mürekkebleri de dağılmamış ve ıslanmamış olduğunu orada bulunan insanlar görmüşler. Mevlana Celalettin Rumi (RA) ve Şems-i Tebrizi (RA) Hazretlerinin bir kerametini talebeleri müşahede etmişler....
    (not:Bu yazılarımı dün akşam dinlediğim radyo prog.göre farklı sitelerde yazdığım bilgiler düzeltilmiştir. Sudan çıkaran Şems-i Tebrizi (RA) dır.)

    Üstad (RA) Hazretleri Barla'da bulunur iken sık sık Çam Dağına çıkar, bu zamanlarda kendisiyle görüşmek isteyen gelirse Ali Ihsan Tola Abimiz de gelenleri Çam Dağına götürürmüş.

    Üstad (RA) Hz.leri Çam dağında iken bir Mevlevi kardeşimiz görüşmek için Barlaya geldiğinde Ali Ihsan Abi bu kardeşimizi alarak Çam dağına kestirme yollardan götürmüş. Mevlevi kardeşimiz giderken Şems-i Tebrizi (RA) HZ. lerinin bu kerametini anlatmış. Çam Dağı na vardıktan sonra Üstad (RA) Hz. ile görüşmüşler, ayrılırken Üstad (RA) Ali Ihsan Abiye giderken şu yoldan gidin diye tembihlemiş..

    Ali Ihsan Abi ile Mevlevi kardeşimiz o yoldan inerlerken önünde küçük bir havuzu bulunan bir çeşmenin yanında su içmişler ve dinlenmişler. Tam bu sırada Mevlevi kardeşimiz suyun içine düşmüş, can havliyle sudan çıkarken üstü başı kir ve su içinde olduğunu ..düşünürken bir bakmış ki hiç bir yerinde ıslaklık yok, tertemiz su içine düşmemiş gibi çıkmış. Mevlevi kardeşimiz bunun Üstad (RA) Hazretlerinin bir kerameti olduğunu anlayarak Üstad (RA) hakkında düşündüğü olumsuz düşüncelerden sıyrılmış...


    Bu hatırayı bizzatihi yaşayan Ali Ihsan Abimiz bizlere anlatırken inanın tekrar yaşıyor gibiydi..

    Ali İhsan TOLA, Orman Mühendisliğini bitirmiş ve Bediüzzaman Hz.lerinin ziyaretine gitmiş. Namazdan sonra “İşarat-ül İ’caz”’dan ders okunuyor. Herkesin elinde bu kitaptan var. Biri okuyor, diğerleri takip ediyor. Ali İhsan Bey de takip ederken bilmediği bir kelime görünce durmuş. Acaba bu kelime nedir diye düşünüyor. Bediüzzaman Hz.leri gözlüğünü çıkarıp demiş:

    “Yeni gelen, takılma,devam et...”

    Ali İhsan Bey utanmış, okunan yeri bulmuş, okuyana tabi olmuş. Ama yine bilmediği bir kelimeye rastgelince yine: "Acaba bu kelime nedir?" diye düşünüyor. Bediüzzaman Hz.leri yine gözlüğünü çıkarıp demiş:

    “Yeni gelen, takılma,devam et...”

    Bu durum birkaç defa olunca Bediüzzaman Hz.leri dersi bitirip demiş:

    “Misafiri mutfağa götürün.”

    Ali İhsan Bey mutfağa girince Üstadın hizmetinde bulunan abiler kahvaltılık ne malzeme varsa hepsini birden önüne yığmışlar. Kocaman bir ekmek, büyükçe bir tabak peynir, büyükçe bir tabak zeytin... Ali İhsan abi anlamış ki; “bunların hepsini ben birden yiyemem. Azar-azar, öğün halinde yiyebilirim. Birden hepsi bitmez...” Risale-i Nurda böyledir diye anlamış.
    vanasyanur



    Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa,
    bunun sırrı işte budur. Said yoktur.
    Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur.
    Konuşan yalnız hakikattir,
    hakikat-i imaniyedir
    çünkü DAVAM DEVAM iledir
    vanasyanur


  2. #2
    Vefakar Üye ÖmerCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Bulunduğu yer
    İsparit= Nurlar Diyarı
    Mesajlar
    520

    Standart

    Kardeş Allah (CC) razı olsun.

    Hatırayı 22 sene önce bizzatihi yaşayan ve dinleyen kişi olarak bu konuyu açmaya çalışıyordum, sizler daha önce vermişsiniz.

  3. #3
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    50
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    “Yeni gelen, takılma,devam et...” son nefese kadar takılmadan devam, paylaşım için tşkler.
    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

  4. #4
    Yasaklı Üye tename - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Mesajlar
    295

    Standart

    Balık tutmak için kepçeyi daldırdığı nehirden,

    ıslanmamış ve yazıları bozulmamış Kur’an-ı Kerim’in tefsiri çıktı


    Kütahya'da balık tutmak için Porsuk çayında kepçeyi suya daldıran Yaşar Şener, Kur'an-ı Kerim'in el yazması tefsiriyle karşılaştı. Yaklaşık 2 metre derinlikteki suyun dibinden yazıları bozulmamış şekilde çıkan tefsirle karşılaşan Şener, bunun normal fizik kurallarıyla açıklanamayacak kadar ilginç olduğunu söyledi.

    Şener, Kütahya'nın mesire yerlerinden biri olan Porsuk çayına ailesiyle birlikte piknik yapmak için gitti. Balık tutmak için elindeki kepçeyi suya daldıran Şener, bir ağırlık hissedince büyük bir balık yakaladığını zannederek kepçeyi dışarıya çıkardı. Kepçenin içinde kalın bir kitap görünce şaşırdığını ifade eden Şener, “Kitabın Arapça yazılı olduğunu görünce şaşkınlığım iki kat arttı” dedi.

    Kitabı Arapça bilen kişilere gösteren Şener, kitabın Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur Külliyatı'ndan isimli bir eseri olduğunun anlaşıldığını belirtti. Başında ve sonundaki bir kaç sayfası yırtılan ve içindeki bazı sayfaları çamurlanan kitabın buraya nasıl geldiğini anlayamadığını söyleyen Şener, “Doğrusu, saman kağıt diye tabir ettiğimiz sayfalara yazılmış bu eserin suyun içinde nasıl bu kadar sağlam durabildiğine hayret ettim” diyor.

    Şimdiye kadar bir çok dile çevrilerek çok sayıda insanın gönlünde makes bulan ve Kur'an-ı Kerim'in bir tefsiri olan 14 ciltlik Risale-i Nur Külliyatı'ndan Asa-yı Musa, piyasadaki benzerleri gibi iki bölümden oluşuyor. Suyun içinden çıkan kitabın yapraklarının tek tarafında yazı bulunuyor. Şener, kitabın bazı yerlerindeki satırlar için ise düzeltmeler ve haşiyeler yapılmış olmasını, bu kitabın el yazması olduğuna bir işaret olarak gösteriyor.

    “Aslında bu kitabı Osmanlıca bilen uzmanlara göstermek istedim. Ancak, muhafazası zor olur diye ve herkese güvenemeyeceğimden henüz bunu gerçekleştiremedim” diyen Şener'e, kitabı almak için para teklifinde bulunulmuş. Teklif edilen paraları yeterli bulmadığını vurgulayan Şener, bu kitabın çok daha değerli olduğu görüşünde. Şener, kitap için tatmin edici bir bedel ödenmesi halinde bu bedelin belirli bir kısmını yardım için kullanacağını kaydediyor.

    Risale-i Nur'un çeşitli eserlerinden biri olan ve ibadet, gençlik, ölümden sonra diriliş, ahiret inancı ile dünyadaki mutluluk arasındaki ilişkinin de ele alındığı Asa-yı Musa iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Hicri 1362-1363 (Miladi 1971-1972) yazarken, ikinci bölümde ise Hicri 1336 (Miladi 1945) tarihi dikkat çekiyor.

    Kitabı bulan Yaşar Şener, şu anda piyasada bulunan Asa-yı Musa ile bire bir örtüşüp örtüşmediği konusunda ciddi bir inceleme yaptırmayı düşündüğünü de sözlerine ekledi.

    04.03.2005
    Tellal Haber

  5. #5
    Yasaklı Üye tename - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Mesajlar
    295

    Standart

    .......

    Bu haber, Akdeniz Üni. son sınıfta güller ve nurlar diyarına yaptığımız gezide, Senirkent ilçesinde Orman Işl. eski müdürü Üstad (RA) hazretlerinin talebelerinden Ali Ihsan TOLA Abiden dinlediğim bir hatırasını hatırlattı...

    Ayrıca Mevlana Celalettin Rumi (RA) HAzretlerinin bir kerametinin de aynen bu olaya benzer bir özelliği vardı, öncelikle Mevlana Celalettin Rumi Hazretlerinin (RA) kerameti hatırladığım kadarıyla şöyleydi:

    Mevlana Hazretleri (RA) bir gün Şeyhi Şems-i Tebrizi (RA) ile bir havuzun başında otururken okuduğu (elde yazılmış) eserler elinden kayarak suyun içine düşüyor, Mevlana Hazretleri kitapların mürekkeblerinin dağılmasıyla bozulacağından telaşa düşüyor.

    Şems-i Tebrizi (RA) Hazretleri ise gayet sakin bir şekilde Besmele çekerek kitabı suyun içerisinden çıkarmış, kitapda hiç bir bozulma işareti olmadığı gibi mürekkebleri de dağılmamış ve ıslanmamış olduğunu orada bulunan insanlar görmüşler. Mevlana Celalettin Rumi (RA) ve Şems-i Tebrizi (RA) Hazretlerinin bir kerametini talebeleri müşahede etmişler....

    (not:Bu yazılarımı dün akşam dinlediğim radyo prog.göre farklı sitelerde yazdığım bilgiler düzeltilmiştir. Sudan çıkaran Şems-i Tebrizi (RA) dır.)

    Üstad (RA) Hazretleri Barla'da bulunur iken sık sık Çam Dağına çıkar, bu zamanlarda kendisiyle görüşmek isteyen gelirse Ali Ihsan Tola Abimiz de gelenleri Çam Dağına götürürmüş.

    Üstad (RA) Hz.leri Çam dağında iken bir Mevlevi kardeşimiz görüşmek için Barlaya geldiğinde Ali Ihsan Abi bu kardeşimizi alarak Çam dağına kestirme yollardan götürmüş. Mevlevi kardeşimiz giderken Şems-i Tebrizi (RA) HZ. lerinin bu kerametini anlatmış. Çam Dağı na vardıktan sonra Üstad (RA) Hz. ile görüşmüşler, ayrılırken Üstad (RA) Ali Ihsan Abiye giderken şu yoldan gidin diye tembihlemiş..

    Ali Ihsan Abi ile Mevlevi kardeşimiz o yoldan inerlerken önünde küçük bir havuzu bulunan bir çeşmenin yanında su içmişler ve dinlenmişler. Tam bu sırada Mevlevi kardeşimiz suyun içine düşmüş, can havliyle sudan çıkarken üstü başı kir ve su içinde olduğunu ..düşünürken bir bakmış ki hiç bir yerinde ıslaklık yok, tertemiz su içine düşmemiş gibi çıkmış. Mevlevi kardeşimiz bunun Üstad (RA) Hazretlerinin bir kerameti olduğunu anlayarak Üstad (RA) hakkında düşündüğü olumsuz düşüncelerden sıyrılmış...


    Bu hatırayı bizzatihi yaşayan Ali Ihsan Abimiz bizlere anlatırken inanın tekrar yaşıyor gibiydi..

    Alıntı

  6. #6
    Yasaklı Üye tename - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Mesajlar
    295

    Standart

    Alıntı tename Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster


    Ayrıca Mevlana Celalettin Rumi (RA) HAzretlerinin bir kerametinin de aynen bu olaya benzer bir özelliği vardı, öncelikle Mevlana Celalettin Rumi Hazretlerinin (RA) kerameti hatırladığım kadarıyla şöyleydi:


    Hz Mevlâna’nın evinde çok zarif bir havuz ve havuzun başında bir gül bahçesi vardır. Burada da kütüphanesi vardı. Kütüphanesi yarı döner vaziyetteydi. Akşamları odasına doğru, gündüzleri ise bahçeye doğru dönüyordu. Bu kütüphanede, sekiz yüzsene evveline kadar gelmiş geçmiş İslâm dünyasına ait bütün kıymetli eserler vardı. Hz Mevlâna’nın âlim yanını nazara aldığımız zaman, bunların hepsini
    okumuştu.

    Hz Şems, “Sen bunlarla mı meşguldün” diye sorunca “evet” cevabını aldı. Hz Şems kütüphaneyi bir anda eliyle tuttuğu gibi havuza attı. Bu da Mevlâna’nın bir başka dünya tutkusuydu. Onların bir tanesi bile feda edilebilinecek kitaplardan değildi. Hz Mevlâna’ya hafif bir mahzunluk çökünce “Niye üzüldün?..” dedi.

    “Sizin emirleriniz benim için üzüntü vesilesi olamaz. Feriddüddin’in bana imzaladığı bir kitap da vardı içlerinde” dedi… (Feridüddin Attar’ın çok önemli meşhur bir eseri Pendnâme) “O imzalı olduğu için bir hâtıra kıymeti taşıyordu” dedi Bunun üzerine de “Peki onu verelim o zaman” dedi ve elini havuza atarak PENDNÂME’Yİ çıkardı verdi…

    ONDAN SONRA MEVLÂNA HAYRETLE ARTIK MESAJLARIN SATIRLARDA DEĞİL, SADIRLARDA, GÖNÜLLERDE OLDUĞUNU SEZMEYE BAŞLADI…

    http://www.nurbaki.com/?p=713

  7. #7
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Önceleri Said Nursi`nin sadece adını duyardı Hasna Hanım. Ailesinin tesiriyle dini mevzulara meyletmesinin yanı sıra Tahsin Tola, Ali İhsan Tola gibi akrabalarının Nur Talebesi olduğunu bildiği için biraz da merak ediyor ve onu yakından tanımak, eserlerini okumak istiyordu ama o zamana kadar buna fırsat bulamamıştı. Hukuk Fakültesini bitirip hakimlik stajını yaparak Denizli`ye tayin olduğu günlerde, Said Nursi`nin ve bazı talebelerinin Denizli Hapishanesinde mahpus olduklarını bilmiyordu. Adliyeye gidip geliyor, tecrübe kazanmak için yedek hakim sıfatı ile bazen duruşmalara girip takip ediyor, kalan zamanında da kitap okuyarak mesleki açıdan ve kültür yönünden kendini yetiştirmeye çalışıyordu. Hasna Hanımın katılmadığı bir duruşmada başlamıştı hadise. Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin aylar süren muhakemeleri sırasında, onların müdafaalarını dikkatle takip eden Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey; eskisini taraflı bularak yeniden hazırlattığı bilirkişi raporunu ve savcının iddianamesini tekrar incelemiş, raporda da iddianamede onlara isnat edilen suçların vehmi kanaatler ve yukarıdan gelen emirler olduğunu görmenin gerginliği içinde girmişti karar celsesine. Diğer hakimlerin de verilen emirlerin etkisi altında kalmış olabileceklerinden endişe ettiğinden, kendisi kanaat izhar etmeden onların fikirlerini sormuştu. Onlar da savcının iddianamesi istikametinde kanaat beyan etmişlerdi. `Onlar delil değil iddiadır. Siz bu iddialara, maznunların hal, hareket, tavır ve sözlerinden delil bulduğunuz takdirde sözünü ettiğiniz kanaatlere varabilirsiniz` diye itiraz edince `Kanaat-ı vicdaniye` haklarını kullandıklarını söylemişlerdi. Bu ifadeler karşısında gayri ihtiyari ürpermişti Ali Rıza Bey. Bir hakimin vicdani kanaatlerini mümkün olduğu kadar kullanmaması gerektiğini, kullanması icabettiği zaman da maznunun lehinde kullanmasının hukukta teamül haline geldiğini bildiğinden, Bu teamülü onlara hatırlatarak vicdani kanaatlerle verilecek kararların yanlış olacağını ve telafisi imkansız neticeler doğuracağını hatırlatmayı düşünmüştü. Hatta onlara Said Nursi`nin daha önce Eskişehir Mahkemesinde benzer bir kararla on bir ay hapse ve bir yıl sürgün cezasına mahkum edildiğini, aynı şahsa şimdi tekrar aynı kanaatle ceza vermenin büyük bir zulüm olacağını anlatmak istemişti. Fakat o zaman orada hakimlerin kanaat-ı vicdaniye kılıfına sararak verdikleri kararın aslında Ankara`dan gelen emir olduğunu, bu mahkemeden önce bizzat kendisine de böyle telkinlerin yapılmak istendiğini hatırlayınca vazgeçmişti. Aslında Bediüzzaman`ı tanımasa, onun vatana millete zarar verebilecek bir temayül içine girebileceğine ihtimal verse, belki bu gizli emre kendisi de itaat edebilirdi. Lakin onu yıllar öncesinden, taa İstanbul da Medresetü`l Kuzatta, yani hukuk fakültesinde okuduğu yıllardan beri tanıdığından buna zerre kadar ihtimal vermiyordu. Onun için, Bediüzzaman`ı mahkeme salonunda gördüğü anda, zihninde şekillenen ve mahkeme safahatı boyunca kuvvet kazanan kanaatini kararına da aksettirmenin yollarını düşünmeye başlamıştı. Mahkeme reisi olması hasebiyle kendi reyi iki sayılacağı için kararın ancak kur`a çekilerek alınacağını biliyordu. Fakat kur`a yoluyla da olsa haksız bir karar vermek istemiyordu. Onun için zahiren onların kurtuluşuna vesile olacak her hangi bir sebep görünmemesine rağmen, `Allah`tan ümit kesilmez` diyerek karar duruşmasını tehir etmemiş ve işi zamana bırakmıştı. Gerçekten de ümidi gerçekleşmiş ve o gün şiddetli zatürre geçiren ve içi ateşler içinde yanarken bedeni soğuk soğuk terleyen birinci hakim duruşmaya gelemeyince, Hasna Hanım onun yerine ikinci hakim sıfatıyla duruşmaya katılmış ve meseleye ancak o zaman muttali olmuştu. Bazı mihraklar Hasna Hanıma baskı yaparak oyunu maznunların mahkumiyeti istikametinde kullanmasını telkin etmeye çalıştıkları halde o bunlara aldırmamış, önce dosyayı incelemiş, iddiaları, müdafaaları okumuş ve mahkeme reisinin kanaatlerine katılarak reyini maznunların beratı yönünde kullanmıştı. Bir süredir birlikte çalışmalarına rağmen yedek hakimi iyi tanımadığı için ondan böyle bir cesaret hamlesi beklemeyen Ali Rıza Bey onun bu kararına çok sevinmiş, diğer hakimin şiddetli itirazına ve duruşmayı erteleme oyunlarına rağmen, berat kararını hemen yazdırıp imzalayarak kararın meriyete girmesini sağlamıştı. Denizli zindanlarında uzun zamandır akla, hayale gelmedik işkencelere maruz kalan Nur Talebelerini hürriyetlerine kavuşturan ve sıla hasretini dindirip eş, dost, yaran vuslatını temin eden bu karar yalnız onlara münhasır kalmamış, ondan sonraki bütün mahkemelerde emsal teşkil ettiğinden Nur Hareketi tarihinde çok önemli bir merhalenin başlangıcı olmuştu. Bu kararın ardından talebeleri ile birlikte Denizli Hapishanesinden tahliye edilen Said Nursi, berat ettiği halde serbest bırakılmayıp Emirdağ`a sürülmesine ve orada `Bir günü bir ay haps-i münferit kadar beni sıkıyor` şeklinde ifade ettiği dehşetli bir zulme maruz bırakılmasına rağmen, Risale-i Nur`a serbestçe intişar yolunu açan Ali Rıza Beyi ve Hasna Hanımı unutmamıştı. Ali Rıza Bey için eserlerinin müteaddit yerlerinde senakar ifadeler kullanıp makbul dualar ederken, Hasna Hanıma da, o günlerde ziyaretine gelen Ali İhsan Tola ile selam göndermişti. Teyzesinin kızı Hasna`nın Bediüzzaman`la hiçbir münasebetinin olmadığını düşünen Ali İhsan, bu selama şaşırmışsa da, akrabasını bulup selamı tebliğ etmek gibi bir gayretin içine girmemişti. Ali İhsan`ın müteakip ziyaretlerindeki hal ve tavırlarından, gönderdiği selamın muhatabına ulaşmadığını anlayan Bediüzzaman, her seferinde `Hasna`ya selam söyle` dedi ise de, o kadınlarla konuşmayı takva halinin ihlali saydığından yine muhatabını bulup selamı tebliğ etmeyince, daha sonra tekrar geldiğinde Bediüzzaman hitabını sertleştirirken selamını netleştirmişti. `Denizli`ye giderken manevi evladım Hasna`ya selam götür.` Said Nursi`nin bu ikazı üzerine yaptığı hatanın farkına varan Ali İhsan, muhatabı hakkında yeterli bilgiyi topladıktan sonra umursamazlığının ve ihmalinin mahcubiyeti içinde Denizli`nin yolunu tutmuş, doğruca adliye sarayına gidip orada hakimlik yapan akrabası Hasna Şener`i bulmuştu. `Gel bakalım koca Nurcu.` Hasna Hanım, bu samimi hitapla karşılamıştı Ali İhsan`ı. Kılığı, kıyafeti, görünüşü zamane kadınlarından farksız ise de, hal ve hareketlerinde asil bir samimiyet ve sadelik vardı. Onun bu samimi tavrından cesaret alan Ali İhsan da aynı sıfatı kullanarak mukabelede bulunmuştu. `Sensin koca Nurcu.` Başlangıçta Hasna Hanımın kendisine böyle hitap edilmesinden rahatsız olabileceğini, hatta incinip gücenebileceğini düşünmüş ama yine de söylemişti. Hasna Hanımsa kendisine böyle hitap edilmesinden memnuniyet duyan ve o sıfatla iftihar eden bir tavırla gülümsemişti. Yalnız halinde, tavrında değil sorusunda da hitabın kaynağını öğrenme meyli vardı. `Nereden biliyorsun benim koca Nurcu olduğumu?` `Bediüzzaman`ın selamından.` `Anlamadım.` `Üstad Hazretleri, `manevi evladım Hasna`ya selam götür` diyerek beni buraya yolladı.` `Aman Allah`ım. Sahi mi söylüyorsun?` `Elbette.` `Ne zaman söyledi?` `İlkini aylar önce söylemişti.` `Öncesi, sonrası da mı var?` `Benim, takva kılıfına sararak gizlemeye çalıştığım ihmalkarlığım yüzünden iki sefer tekrarladı. Ben sana ancak üçüncü selamını getirebildim.` `Lütfen, onun sözlerini bir kere daha tekrarlayabilir misin?` `Manevi evladım Hasna`ya selam söyle.` Bu ifadeleri o anda ibrişim renkli iplerle ruhuma işlemek istercesine dikkatle dinleyen Hasna Hanım, ardından koltuğa oturup dirseklerini masanın üzerine dayayarak ellerini yüzüne kapamış ve sessizleşmişti. Gittikçe sıklaşan nefes aralıklarından ve nefes aldıkça inip kalkan omuz hareketlerinden için için ağladığı anlaşılıyordu. `Ah baba ah!..` diye inlemişti neden sonra. `Babanla bu selamın ne ilgisi var?` demişti şaşkınlığını gizlemeyen Ali İhsan. `Babam beni bir iş sahibi olmam için okuttu. Ben de okuyup gördüğün gibi hakim oldum.` `İyi ya işte.` `İyi de, bu halim ne dünyaya yarıyor, ne ahirete.` `Okumasan ne olacaktı ki?` `O zaman belki maaşsız, unvansız sade bir insan olurdum. Belki bir çobanla evlenir dağda bayırda gezerdim ama hiç değilse dinimi yaşar, ahiretimi kurtarırdım. Hatta belki Bediüzzaman`a talebe bile olabilirdim.` `Talebe olamamışsın ama manevi evlat olmuşsun işte daha ne istiyorsun.` `Manevi evlatlık bir iltifattı. Talebelik ise sıfat. Ben bu iltifatın yanı sıra Ona talebe olmayı da çok isterdim.` `İstiyorsan şimdi de olabilirsin.` `Nasıl olacağım?` `Risale-i Nur külliyatını alıp anlayarak okuyacaksın ve kendi eserin gibi sahip çıkıp neşrine çalışacaksın.` `Nur Talebesi olduğumu nasıl bileceğim.` `Olduğun zaman hissedeceksin.` `O halde bana hemen bir külliyat getir, yarından tezi yok okumaya başlayacağım.` Başlangıçta selamı tebliğ edip dönmeyi düşünen Ali İhsan, Hasna Hanımın Nur Talebesi olma iştiyakı karşısında duyduğu hayretini hareketlerine aksettirmiş ve Külliyatı hemen o gün temin etmiş, Hasna da o akşam iştiyakla okumaya başlamıştı. Bu hareket onun Nur Talebesi olma yolunda attığı ilk adımdı. Okudukça olgunlaşmış, başkalarına anlattıkça da Nur Talebesi olduğunu hissetmeye başlamıştı. Çok geçmeden etrafında küçük bir grup teşekkül edince talebelik sıfatı bir his olmaktan çıkıp cemaat şeklinde tecessüm etmeye başlamıştı. O artık hem hakim, hem Nur Talebesi idi. Bir ara Bediüzzaman`a haber göndererek hakimlik vazifesinden ayrılmak istediğini bildirmiş fakat onun karşı çıkması üzerine vazifesine devam ederek Denizli Adliyesinde otuz üç yıl hakimlik yapmıştı. 22 Temmuz 1975 yılında vazife başında vefat edinceye kadar bu iki sıfatı hakkıyla ifa etmiş, ahirete de onlarla gitmişti. (İslam Yaşar`ın `Menhus Ruh` romanından alınmıştır) 23.07.2006 E-Posta: islamyasar@yeniasya.com.tr
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  8. #8
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Ali İhsan Tola Ağabeyle Nurlu Saatler…

    Geçtiğimiz günlerde Barla turuna çıkmıştık.
    Barla’nın manevi havasından kabiliyetimiz nisbetinde istifade edip, Senirkent’te ikamet eden Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden olan Ali İhsan Tola ağabeyle görüşmeye karar verdik. Senirkent’e vardığımızda Tola Eczanesine uğrayarak Ali İhsan Ağabeyi ziyaret edip edemeyeceğimizi sorduk. Ali İhsan abi sadece rahatsız olduğu zamanlar kapıyı açmıyormuş. “Eğer 1-2 dk. İçerisinde kapıyı açmazsa fazla da ısrar etmeyin” cevabını aldık.
    Ali İhsan ağabeyin evi sesten rahatsız olmayacağı bir yerde mütevazi bir görünüşe sahip… Eve vardığımızda kapı sonuna kadar açıktı. Ali İhsan ağabey evin sokağa bakan penceresinin kenarında oturuyordu. Bir şeyler yazıyordu(sonradan anladık ki Risale-i Nur yazıyormuş). Bizi görünce yazdığı kağıdı bir yere koymuş olacak ki hattını göremedik. Selamımızı verip içeri girdik. Kimsenin soru sormadığını görünce bir soruyla konuşturmak istedim. “Bediüzzaman hazretleriyle bire bir görüştünüz. Görüşmelerinizden bize tavsiye olarak aktarabileceğiniz hatıralarınız var. Bunlardan biraz bahseder misiniz?” Diye sordum. Ali abinin sesini duyabilmek için yanına kadar gelmeniz ve pür dikkat dinlemeniz gerekiyor. Sorduğum soruyla çok muhatap olmuş ki hafif, celalli bir ifadeyle “Ne keyfiyetsiz bir soru… Hatıra! Hatıra! Hatıra!” şeklinde içlendikten sonra “Bediüzzaman’dan hatıra isteyen Risale-i Nur okusun. Bediüzzaman’ın en büyük hatırası Risale-i Nur’dur.” Şeklinde cevap verdi. Bir anda neye uğradığımı şaşırmış. Neler soracağımı düşünmeye başlamıştım. Sanki beynim bir anda durmuştu…
    Kimseden ses çıkmayınca Ali ağabey devam etti “Risale-i Nur’da her meseleyi hallettiniz. Aklınıza takılan bir yer kalmadı. Hatıra mı istiyorsunuz?” şeklinde hafif ama celalli bir tepki daha verdi. Bizde bunun mümkün olmadığını belirttik. Bize “Bir mesele de takıldıysanız ona yardımcı oluyum” şeklinde mukabele etti. Hepimiz zihnimizde Risale-i Nur konularını taramaya koyulduk.
    İlk soru babamdan geldi. “İmam-ı Mübin - Kitab-ı Mübin - Kur’an kitabı - Kainat kitabı tariflerini” açıklamasını istedi. Cevap birçok konuyu beraberinde getirmişti. Konudan konuya atlıyor, temaşa alemimizde yeni ufuklar açılıyordu. “Bir dut ağacı(evinin önünde duruyor)… Sana altmış fakülteyi bitirmiş desem, bana ne dersin?” şeklinde sordu(Sohbetimiz boyunca bütün soruları bana yöneltiyordu. Gerek en yakınında olmamdan, gerek de içlerinde en küçük yaşta bulunduğumdan dolayı olsa gerek). Sorulara pek cevap vermiyor, kendisinin cevaplamasını istediğimi belirtmek mahiyetinde kafamı öne eğiyordum. “Benim bulduğum altmış fakülte bunlar… ” diyerek ilave etti. Tam olarak yazamasam da mana itibariyle şöyle cevap verdi “Bakın, bir dut ağacı çamur yiyiyor, güneşten gelen ışığı emiyor, ayırıyor, sudan gelen mineralleri alıyor. Şeker gibi bir meyve veriyor. Şimdi, bunları ayrı ayrı alırken protonlarını, nötronlarını, elektronlarını birbirinden ayırıyor, kendisinin işine yarayacak atomlar haline getirmiyor mu? Şimdi desem ki, bu dut ağacı çok iyi bir Atom Mühendisidir. Ne dersin?”
    Sohbet koyulaşmıştı. Ali İhsan abi ilmi bilgileri de vermeyi ihmal etmiyordu. “Tanımadığı insanların vücuduna göre yiyecek veriyor. O zaman Gıda Mühendisliği fakültesini de bitirmiş…” Daha yazamadığım birçok bölümü de beraberinde açıklamıştı. Kimya, biyoloji, fizik, jeoloji vs…
    Tabiat risalesini adeta bir dut ağacına sıkıştırmıştı. “İşte, bu saydığım bütün olayları yapması için bunların programlanması gerekiyor. Yani çok iyi bir programcı gerekiyor… Bunların programlanması, yazılması, önceden belirlenmesi yani kader programı İmam-ı Mübin’dir. “Dünya da en iyi programın, en iyi tohumun insan tohumu olan sperm olduğunu belirterek, “kat kat büyülterek ancak görülen bir tohumda neler yazdığına bakın…” Şeklindeki cevabıyla Kainat kitabını okumaya ve okutturmaya başladı.
    Diğer tarifleri de bir dut ağacı üzerinden verdikten sonra bana dönerek hangi Risaleleri bitirdiğimi sordu. Bende külliyatta belli bir sayıya ulaştığımı söylediğim de “tamam… en çok okuduğun yeri aç ve oku” diyerek karşılık verdi. Bir anda heyecanlanmıştım. Çünkü ne kadar basit görünen bir yeri de açsam, derin bir soruyla karşı karşıya kalabilirdim. Nitekim elime bir kitap aldımsa da okumaya vakit kalmadı. Çünkü bu esnada bir soru yöneltmiştim “Bediüzzaman’dan sonra bir zat gelmeyecek. Fakat “benden sonraki zat” diyerek sık sık tekrarlamasının hikmeti nedir?” Cevap olarak uzun bir açıklama veya en azından bir hatıra bekliyordum. Yalnız “Teşvik makamındadır kardeşim onlar. O büyük makama mazhar olmak için.” Demesi soruma cevap olmuştu.
    Bu sefer Risale-i Nur eserlerinde Hatt-ı Kur’an’dan Latin harflerine geçişte hataların olup, olmadığını sorduk. Çünkü bazı neşriyatlarda bazı kelimeler değişiklik arz ediyordu. Soruyu üstüne alınmış olacak ki, kafasını bir müddet sağa sola salladıktan sonra “Hayır kardeşim. Ben on sene Hatt-ı Kur’an hizmetinde çalıştım. Bize temize çekilmesi için Risaleler gelir. Biz temize çeker, Üstada gönderir ve Üstad da eğer doğruysa tashih işaretini koyardı. Tashih işareti olmayanın bir keyfiyeti yoktur.” Şeklinde açıklamalar getirmişti.
    Hatta bir keresinde Üstad, Hüsrev ağabeyin Risale-i Nur’da bir sayfanın yerini değiştirdiğini öğrenir… Bunu haber alınca Hüsrev ağabeyin evine giderler. Üstad, Hüsrev ağabeye misvağının yanında olmadığını söyleyerek Hüsrev ağabeyin misvağını ister. Hüsrev ağabey misvağını getirip Üstad’a verdiğinde Bediüzzaman Hazretleri “Benim misvağım olsaydı daha iyi olurdu kardeşim” der. Bunun üzerine Hüsrev ağabey hatasını anlayarak “Eyvah” der. Netice de risalenin Ali İhsan Tola ağabeylere gönderilmesiyle tekrar tashih edilmesi sağlanır.
    Sohbet artık neşir hizmetinin serencamıyla süslenmişti. Risale-i Nur Külliyatını elli sefer yazdığını belirten Ali abi, risalenin bir yerinde bir harfin değiştiği takdirde bunu anlayacağını ifade etmişti. Bir yandan dinliyor, bir yandan da kütüphanesini incelemeye koyuluyordum. Her neşriyat vardı hemen hemen… Kütub-u Sitte, Ansiklopediler ve diğer birçok kitap… Tam bir araştırma merkeziydi. İslamiyetle ilgili her türlü bilginin alınabilecek kaynaklarını koymuş Ali ağabey.
    Yakın tarihimizden bahis açılmıştı. İlk emrin “Oku!” olduğunu söylerken, bizde ilkokula başlayanlara “Oku-ma kitabı” verildiğinden, muallimlerin adının “Öğret-me-n” olarak değiştirildiğinden bahsetti. “Profesör” kelimesinin aslında “papaz” manasına geldiği, “dekan” kelimesinin “roman-katolik papaz”, “rektör” kelimesinin de “mıntıka papazı” anlamına geldiğine değindi. Bunların hepsine “üniversite” denilmesinin yanlış olduğu, İslamiyette bu yerlere “Dar’ül Fünun(fenlerin birleştiği yer)” kelimesinin ne kadar uygun olduğunu belirtti.
    Osmanlıca Risale-i Nur’u hala yazdığını söylemişti. Zaten dikkatimizi çeken en önemli faktörde sürekli bir şeylerle meşgul olmasıydı. Dinlenme ihtiyacını başka bir faaliyetle yerine getiriyordu. Yanımızda bulunan vakıf abinin “Yazdığınız Risalelerden yanınızda varsa görebilir miyiz?” şeklindeki sorusuna “Yayınlanınca görürsün!” cevabı simalarda tebessüme yol açtı. Hatta sohbetin bir yerinde “Kainatta kaç element var?” şeklinde yönelttiği soruya “bilinen en az 114″ diyerek cevap verdiğim sırada “Kur’an’da…” şeklinde başlayıp, “neyse 114 olsun” diyerek devam etmişti. Kur’an’da kaç element geçtiğini sormak aklımızdan geçti ama her şeyi keyfiyetle ölçtüğünden dolayı “Ne yapacaksınız?” sorusuyla muhatap olmaktan çekinmiştik. Zira her sorduğumuz soruya keyfiyet değerini vermeyi ihmal etmiyordu.
    Sohbetimizin sonuna yaklaşmıştık. Anlatamadığım birçok soruya cevaplar almış, Senirkent’ten yavaş yavaş ayrılıyorduk. Mola verdiğimizde bir durum değerlenmesi yapıp, yorumlarda bulunduk.
    Bir gün yolunuz Senirkent’ten geçerse, Ali İhsan Tola Ağabeyin hoş sohbetine katılmayı, tatlı simasını görmeyi ihmal etmeyin. Üstad’ın talebelerine uğrayacağınız zaman soracağınız soruları hazır tutmayı, hatta mümkünse imani bahislerden olmasına dikkat etmeyi ihmal etmeyin.
    www.furkandemir.com
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  9. #9
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Önceleri Said Nursi`nin sadece adını duyardı Hasna Hanım. Ailesinin tesiriyle dini mevzulara meyletmesinin yanı sıra Tahsin Tola, Ali İhsan Tola gibi akrabalarının Nur Talebesi olduğunu bildiği için biraz da merak ediyor ve onu yakından tanımak, eserlerini okumak istiyordu ama o zamana kadar buna fırsat bulamamıştı. Hukuk Fakültesini bitirip hakimlik stajını yaparak Denizli`ye tayin olduğu günlerde, Said Nursi`nin ve bazı talebelerinin Denizli Hapishanesinde mahpus olduklarını bilmiyordu. Adliyeye gidip geliyor, tecrübe kazanmak için yedek hakim sıfatı ile bazen duruşmalara girip takip ediyor, kalan zamanında da kitap okuyarak mesleki açıdan ve kültür yönünden kendini yetiştirmeye çalışıyordu. Hasna Hanımın katılmadığı bir duruşmada başlamıştı hadise. Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin aylar süren muhakemeleri sırasında, onların müdafaalarını dikkatle takip eden Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey; eskisini taraflı bularak yeniden hazırlattığı bilirkişi raporunu ve savcının iddianamesini tekrar incelemiş, raporda da iddianamede onlara isnat edilen suçların vehmi kanaatler ve yukarıdan gelen emirler olduğunu görmenin gerginliği içinde girmişti karar celsesine. Diğer hakimlerin de verilen emirlerin etkisi altında kalmış olabileceklerinden endişe ettiğinden, kendisi kanaat izhar etmeden onların fikirlerini sormuştu. Onlar da savcının iddianamesi istikametinde kanaat beyan etmişlerdi. `Onlar delil değil iddiadır. Siz bu iddialara, maznunların hal, hareket, tavır ve sözlerinden delil bulduğunuz takdirde sözünü ettiğiniz kanaatlere varabilirsiniz` diye itiraz edince `Kanaat-ı vicdaniye` haklarını kullandıklarını söylemişlerdi. Bu ifadeler karşısında gayri ihtiyari ürpermişti Ali Rıza Bey. Bir hakimin vicdani kanaatlerini mümkün olduğu kadar kullanmaması gerektiğini, kullanması icabettiği zaman da maznunun lehinde kullanmasının hukukta teamül haline geldiğini bildiğinden, Bu teamülü onlara hatırlatarak vicdani kanaatlerle verilecek kararların yanlış olacağını ve telafisi imkansız neticeler doğuracağını hatırlatmayı düşünmüştü. Hatta onlara Said Nursi`nin daha önce Eskişehir Mahkemesinde benzer bir kararla on bir ay hapse ve bir yıl sürgün cezasına mahkum edildiğini, aynı şahsa şimdi tekrar aynı kanaatle ceza vermenin büyük bir zulüm olacağını anlatmak istemişti. Fakat o zaman orada hakimlerin kanaat-ı vicdaniye kılıfına sararak verdikleri kararın aslında Ankara`dan gelen emir olduğunu, bu mahkemeden önce bizzat kendisine de böyle telkinlerin yapılmak istendiğini hatırlayınca vazgeçmişti. Aslında Bediüzzaman`ı tanımasa, onun vatana millete zarar verebilecek bir temayül içine girebileceğine ihtimal verse, belki bu gizli emre kendisi de itaat edebilirdi. Lakin onu yıllar öncesinden, taa İstanbul da Medresetü`l Kuzatta, yani hukuk fakültesinde okuduğu yıllardan beri tanıdığından buna zerre kadar ihtimal vermiyordu. Onun için, Bediüzzaman`ı mahkeme salonunda gördüğü anda, zihninde şekillenen ve mahkeme safahatı boyunca kuvvet kazanan kanaatini kararına da aksettirmenin yollarını düşünmeye başlamıştı. Mahkeme reisi olması hasebiyle kendi reyi iki sayılacağı için kararın ancak kur`a çekilerek alınacağını biliyordu. Fakat kur`a yoluyla da olsa haksız bir karar vermek istemiyordu. Onun için zahiren onların kurtuluşuna vesile olacak her hangi bir sebep görünmemesine rağmen, `Allah`tan ümit kesilmez` diyerek karar duruşmasını tehir etmemiş ve işi zamana bırakmıştı. Gerçekten de ümidi gerçekleşmiş ve o gün şiddetli zatürre geçiren ve içi ateşler içinde yanarken bedeni soğuk soğuk terleyen birinci hakim duruşmaya gelemeyince, Hasna Hanım onun yerine ikinci hakim sıfatıyla duruşmaya katılmış ve meseleye ancak o zaman muttali olmuştu. Bazı mihraklar Hasna Hanıma baskı yaparak oyunu maznunların mahkumiyeti istikametinde kullanmasını telkin etmeye çalıştıkları halde o bunlara aldırmamış, önce dosyayı incelemiş, iddiaları, müdafaaları okumuş ve mahkeme reisinin kanaatlerine katılarak reyini maznunların beratı yönünde kullanmıştı. Bir süredir birlikte çalışmalarına rağmen yedek hakimi iyi tanımadığı için ondan böyle bir cesaret hamlesi beklemeyen Ali Rıza Bey onun bu kararına çok sevinmiş, diğer hakimin şiddetli itirazına ve duruşmayı erteleme oyunlarına rağmen, berat kararını hemen yazdırıp imzalayarak kararın meriyete girmesini sağlamıştı. Denizli zindanlarında uzun zamandır akla, hayale gelmedik işkencelere maruz kalan Nur Talebelerini hürriyetlerine kavuşturan ve sıla hasretini dindirip eş, dost, yaran vuslatını temin eden bu karar yalnız onlara münhasır kalmamış, ondan sonraki bütün mahkemelerde emsal teşkil ettiğinden Nur Hareketi tarihinde çok önemli bir merhalenin başlangıcı olmuştu. Bu kararın ardından talebeleri ile birlikte Denizli Hapishanesinden tahliye edilen Said Nursi, berat ettiği halde serbest bırakılmayıp Emirdağ`a sürülmesine ve orada `Bir günü bir ay haps-i münferit kadar beni sıkıyor` şeklinde ifade ettiği dehşetli bir zulme maruz bırakılmasına rağmen, Risale-i Nur`a serbestçe intişar yolunu açan Ali Rıza Beyi ve Hasna Hanımı unutmamıştı. Ali Rıza Bey için eserlerinin müteaddit yerlerinde senakar ifadeler kullanıp makbul dualar ederken, Hasna Hanıma da, o günlerde ziyaretine gelen Ali İhsan Tola ile selam göndermişti. Teyzesinin kızı Hasna`nın Bediüzzaman`la hiçbir münasebetinin olmadığını düşünen Ali İhsan, bu selama şaşırmışsa da, akrabasını bulup selamı tebliğ etmek gibi bir gayretin içine girmemişti. Ali İhsan`ın müteakip ziyaretlerindeki hal ve tavırlarından, gönderdiği selamın muhatabına ulaşmadığını anlayan Bediüzzaman, her seferinde `Hasna`ya selam söyle` dedi ise de, o kadınlarla konuşmayı takva halinin ihlali saydığından yine muhatabını bulup selamı tebliğ etmeyince, daha sonra tekrar geldiğinde Bediüzzaman hitabını sertleştirirken selamını netleştirmişti. `Denizli`ye giderken manevi evladım Hasna`ya selam götür.` Said Nursi`nin bu ikazı üzerine yaptığı hatanın farkına varan Ali İhsan, muhatabı hakkında yeterli bilgiyi topladıktan sonra umursamazlığının ve ihmalinin mahcubiyeti içinde Denizli`nin yolunu tutmuş, doğruca adliye sarayına gidip orada hakimlik yapan akrabası Hasna Şener`i bulmuştu. `Gel bakalım koca Nurcu.` Hasna Hanım, bu samimi hitapla karşılamıştı Ali İhsan`ı. Kılığı, kıyafeti, görünüşü zamane kadınlarından farksız ise de, hal ve hareketlerinde asil bir samimiyet ve sadelik vardı. Onun bu samimi tavrından cesaret alan Ali İhsan da aynı sıfatı kullanarak mukabelede bulunmuştu. `Sensin koca Nurcu.` Başlangıçta Hasna Hanımın kendisine böyle hitap edilmesinden rahatsız olabileceğini, hatta incinip gücenebileceğini düşünmüş ama yine de söylemişti. Hasna Hanımsa kendisine böyle hitap edilmesinden memnuniyet duyan ve o sıfatla iftihar eden bir tavırla gülümsemişti. Yalnız halinde, tavrında değil sorusunda da hitabın kaynağını öğrenme meyli vardı. `Nereden biliyorsun benim koca Nurcu olduğumu?` `Bediüzzaman`ın selamından.` `Anlamadım.` `Üstad Hazretleri, `manevi evladım Hasna`ya selam götür` diyerek beni buraya yolladı.` `Aman Allah`ım. Sahi mi söylüyorsun?` `Elbette.` `Ne zaman söyledi?` `İlkini aylar önce söylemişti.` `Öncesi, sonrası da mı var?` `Benim, takva kılıfına sararak gizlemeye çalıştığım ihmalkarlığım yüzünden iki sefer tekrarladı. Ben sana ancak üçüncü selamını getirebildim.` `Lütfen, onun sözlerini bir kere daha tekrarlayabilir misin?` `Manevi evladım Hasna`ya selam söyle.` Bu ifadeleri o anda ibrişim renkli iplerle ruhuma işlemek istercesine dikkatle dinleyen Hasna Hanım, ardından koltuğa oturup dirseklerini masanın üzerine dayayarak ellerini yüzüne kapamış ve sessizleşmişti. Gittikçe sıklaşan nefes aralıklarından ve nefes aldıkça inip kalkan omuz hareketlerinden için için ağladığı anlaşılıyordu. `Ah baba ah!..` diye inlemişti neden sonra. `Babanla bu selamın ne ilgisi var?` demişti şaşkınlığını gizlemeyen Ali İhsan. `Babam beni bir iş sahibi olmam için okuttu. Ben de okuyup gördüğün gibi hakim oldum.` `İyi ya işte.` `İyi de, bu halim ne dünyaya yarıyor, ne ahirete.` `Okumasan ne olacaktı ki?` `O zaman belki maaşsız, unvansız sade bir insan olurdum. Belki bir çobanla evlenir dağda bayırda gezerdim ama hiç değilse dinimi yaşar, ahiretimi kurtarırdım. Hatta belki Bediüzzaman`a talebe bile olabilirdim.` `Talebe olamamışsın ama manevi evlat olmuşsun işte daha ne istiyorsun.` `Manevi evlatlık bir iltifattı. Talebelik ise sıfat. Ben bu iltifatın yanı sıra Ona talebe olmayı da çok isterdim.` `İstiyorsan şimdi de olabilirsin.` `Nasıl olacağım?` `Risale-i Nur külliyatını alıp anlayarak okuyacaksın ve kendi eserin gibi sahip çıkıp neşrine çalışacaksın.` `Nur Talebesi olduğumu nasıl bileceğim.` `Olduğun zaman hissedeceksin.` `O halde bana hemen bir külliyat getir, yarından tezi yok okumaya başlayacağım.` Başlangıçta selamı tebliğ edip dönmeyi düşünen Ali İhsan, Hasna Hanımın Nur Talebesi olma iştiyakı karşısında duyduğu hayretini hareketlerine aksettirmiş ve Külliyatı hemen o gün temin etmiş, Hasna da o akşam iştiyakla okumaya başlamıştı. Bu hareket onun Nur Talebesi olma yolunda attığı ilk adımdı. Okudukça olgunlaşmış, başkalarına anlattıkça da Nur Talebesi olduğunu hissetmeye başlamıştı. Çok geçmeden etrafında küçük bir grup teşekkül edince talebelik sıfatı bir his olmaktan çıkıp cemaat şeklinde tecessüm etmeye başlamıştı. O artık hem hakim, hem Nur Talebesi idi. Bir ara Bediüzzaman`a haber göndererek hakimlik vazifesinden ayrılmak istediğini bildirmiş fakat onun karşı çıkması üzerine vazifesine devam ederek Denizli Adliyesinde otuz üç yıl hakimlik yapmıştı. 22 Temmuz 1975 yılında vazife başında vefat edinceye kadar bu iki sıfatı hakkıyla ifa etmiş, ahirete de onlarla gitmişti. (İslam Yaşar`ın `Menhus Ruh` romanından alınmıştır)
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  10. #10
    Vefakar Üye ÖmerCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Bulunduğu yer
    İsparit= Nurlar Diyarı
    Mesajlar
    520

    Standart

    Alıntı tename Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Hz Mevlâna’nın evinde çok zarif bir havuz ve havuzun başında bir gül bahçesi vardır. Burada da kütüphanesi vardı. Kütüphanesi yarı döner vaziyetteydi. Akşamları odasına doğru, gündüzleri ise bahçeye doğru dönüyordu. Bu kütüphanede, sekiz yüzsene evveline kadar gelmiş geçmiş İslâm dünyasına ait bütün kıymetli eserler vardı. Hz Mevlâna’nın âlim yanını nazara aldığımız zaman, bunların hepsini
    okumuştu.

    Hz Şems, “Sen bunlarla mı meşguldün” diye sorunca “evet” cevabını aldı. Hz Şems kütüphaneyi bir anda eliyle tuttuğu gibi havuza attı. Bu da Mevlâna’nın bir başka dünya tutkusuydu. Onların bir tanesi bile feda edilebilinecek kitaplardan değildi. Hz Mevlâna’ya hafif bir mahzunluk çökünce “Niye üzüldün?..” dedi.

    “Sizin emirleriniz benim için üzüntü vesilesi olamaz. Feriddüddin’in bana imzaladığı bir kitap da vardı içlerinde” dedi… (Feridüddin Attar’ın çok önemli meşhur bir eseri Pendnâme) “O imzalı olduğu için bir hâtıra kıymeti taşıyordu” dedi Bunun üzerine de “Peki onu verelim o zaman” dedi ve elini havuza atarak PENDNÂME’Yİ çıkardı verdi…

    ONDAN SONRA MEVLÂNA HAYRETLE ARTIK MESAJLARIN SATIRLARDA DEĞİL, SADIRLARDA, GÖNÜLLERDE OLDUĞUNU SEZMEYE BAŞLADI…

    http://www.nurbaki.com/?p=713
    Allah (CC) razı olsun kardeşim, hatırayı yazarken bu konu kulak dolgunluğu olarak kaldığı için aklımda kaldığı kadarıyla yorumlamıştım...

    Hakiki yaşantısını duymak güzel oldu..

    Bu arada tellal gazetesi haberine --uydurma-- diye serzenişte bulunan kardeşlerim olmuştu..linkini verelim de gerçek gazeteden olduğunu anlasınlar..

    http://www.tellal.com.tr/anasayfa/haberoku.asp?haber_id=3169

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Ali İhsan Tola Ağabey Dualarla...
    By HakanBa in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 30.09.09, 09:28
  2. Ali İhsan Tola Ağabey Vefat Etti
    By ErekNUR in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 64
    Son Mesaj: 11.07.09, 09:34
  3. Cevaplar: 32
    Son Mesaj: 15.05.09, 16:57
  4. Ali İhsan Tola İçin Dua
    By muhibbülkurra in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 12
    Son Mesaj: 13.05.09, 08:15
  5. Bayram Ağabey'den Birkaç Hatıra
    By HakanBa in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 08.09.06, 18:50

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0