+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 ve 2

Konu: Nur Hizmetinde Yetmiş Yıl (1)

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Nur Hizmetinde Yetmiş Yıl (1)

    İslam YAŞAR
    Nur hizmetinde yetmiş yıl (1)



    Merak.
    Bütün insanlarda bulunan muharrik bir histir bu. İnsanı her vesile ile tahrik eder. İnsan da o müessir hissin tesiriyle lüzumlu fuzuli, faydalı zararlı, iyi kötü her şeyi merak eder durur.
    İnsan bu fıtrî hissini basit, geçici, lüzumsuz, kıymetsiz şeylerde kullanırsa, hem çok değerli olan zamanını boş yere harcar, hem de zihnini malayani meselelerle meşgul eder.
    Şayet lüzumlu, iyi, faydalı, kıymetli şeylere harcar, o hissin saikiyle ilmî araştırmalar yapar, ictimaî incelemelerde bulunursa kendisi için de, insanlık için de faydalı neticelerin meydana gelmesine vesile olur.
    “Merak ilmin hocasıdır” der Said Nursî.
    Merak hissini kullanırken bu sözü esas alan insan, âdetullah kanunlarına riâyet ederek ilmî araştırmalar, incelemeler yaparsa, insanlığın ihtiyacı olan bazı gizli hakikatleri keşfeder ve dünya cihetiyle kazanır.
    ‘En ziyade insanı tahrik eden’ bu hissi, mânevî hayatını tanzim ve tenvir etmek maksadıyla kullanmaya çalışan insansa mürşidini bulur, mânevî hayat kaynağına ulaşır ve ahiretini kurtarır.
    Ama insan bunlarla iktifa etmemeli; aklın, kalbin yanı sıra ruhu, hissi, hayali, duyguyu, düşünceyi ve sair hasseleri de merak etmeli, onların gelişmesini sağlamak için lâzım olan mânevî değerleri sorup öğrenerek yaşamaya çalışmalıdır.
    İnsanların yetiştirilmeye çalışıldığı mekteplerde o dersler verilmediği, muallimler onlardan bahsetmediği takdirde, mürşidlere gidip İlâhî kaynaklara ulaşmalı ve hilkatin neticesi, hayatın gayesi olan o değerlerle dünyasını tezyin ederek saadet-i dareyne nail olmalıdır.
    Tıpkı Araçlı Abdullah’ın yaptığı gibi.
    ***
    Abdullah Yeğin.
    1924 yılında, Kastamonu iline bağlı Araç ilçesinin Kıyan Köyünde dünyaya geldi. Şeceresi asırlar öncesine uzanan ve Bağdat taraflarında yaşayan büyük bir aileye mensuptur.
    Öğretmen olan babası Süleyman Efendinin ve çevresinde muttakî hâlleriyle bilinen annesi Ayşe Hanımın nezaretinde iyi bir aile terbiyesi gören Abdullah, babasının öğretmenlik yaptığı Muğamlar Köyü İlkokulu’nda tahsil hayatına başladı.
    Köyün ulaşım şartları çok zor olduğu için ilk üç sınıfı orada, dördüncü, beşinci sınıfları da Araç’ta okudu. İlkokulu bitirdikten sonra Kastamonu’ya gidip ortaokula kaydoldu.
    Arkadaşları arasında dinî temayülleri ile temayüz eden Abdullah, öğretmenlerin anlattığı bilgilerle ailesinden öğrendiği dinî hakikatler arasında bazı büyük farklılıkların olduğunu görünce merak etti.
    Öğretmenlerine bu tenakuzun sebebini sordu ise de onlardan, ikna edici bilgiler yerine münkirâne cevaplar alınca şaşırdı. Teneffüste bazı arkadaşlarına, bu gibi dinî meseleleri öğrenebileceği kimse olup olmadığını sordu.
    “Evliyaullahtan büyük bir zât var” dedi biri.
    Abdullah onun kim olduğunu, nerede oturduğunu, görüşüp görüşemeyeceklerini sordu. O da adının Bediüzzaman Said Nursî olduğunu, polisler tarafından takip edildiği için kimse ile görüşmediğini anlattı.
    “Ben onu tanıyorum. Evi, bizim evin karşısındaydır. Ben bazen ziyaretine gidiyorum, seni de götüreyim” dedi arkadaşı Rıfat.
    O zâtı çok merak eden Abdullah hemen görmek isteyince Rıfat’la birlikte ilk fırsatta kaldığı eve gittiler. Kapıyı açan Feyzi’nin refakatinde yukarıya çıktılar ve odasına girip sıra ile elini öptüler.
    “Maşallah, Maşallah. Sefâ geldiniz!..” dedi.
    Okuduğu kitabı bıraktıktan sonra onlara İslâmiyetin büyüklüğünden, imanın güzelliğinden, ibadetin faydalarından bahsetti. Bazı nasihatlerde bulundu, duâ etti. Onlar da tekrar elini öperek ayrıldılar.
    Ondan sonra Rıfat’la ve başka arkadaşları ile sık sık Said Nursî’nin ziyaretine giden Abdullah, her seferinde ona, öğretmenlerin din aleyhinde söyledikleri sözleri sordu, verdiği cevapları dikkatle dinledi.
    “Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dedi bir ziyareti esnasında.
    “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlık’ı tanıttırıyor. Muallimleri değil onları dinleyiniz” diye başlayan uzun bir ders verdi o da.
    Abdullah, Bediüzzaman’ın anlattıklarını defterine yazarak Risâle-i Nur’u Lâtin harfleri ile yazan ilk talebelerden biri oldu. Okula gittiği zaman arkadaşlarına yaptıklarını anlatıp yazdıklarını okumaya başlayınca, oraya giden diğer talebelerle birlikte Disiplin Kurulu’na verildi.
    Said Nursî’nin inkılâp düşmanı olduğunu, Mustafa Kemal’i sevmediğini söyleyerek onun yanına niçin gittiğini soran öğretmenine, dinlerini öğrenmek için gittiklerini, onun kimse aleyhinde konuşmadığını anlatmasına rağmen bir hafta okuldan uzaklaştırıldı.
    Fakat bu ceza onu Said Nursî’den uzaklaştırmadı, aksine daha çok yaklaştırdı ve sık sık ziyaretine gitmeye başladı. 1943 senesinde tatile çıkmadan önce ziyaretine gittiğinde Üstad kendileri ile uzun uzun sohbet etti.
    O zamana kadar sekiz sene bir yerde kalmadığını, Kastamonu’ya geleli sekiz sene olduğunu söyledi. O sene içinde ya vefat edeceğini, ya da başka yere gönderileceğini, onun için de belki bir daha görüşemeyeceklerini hatırlattı.
    “Merak etmeyin, İnşallah görüşeceğiz” dedi onların çok üzüldüğünü görünce. “Bir zaman gelecek, her tarafta Risâle-i Nur talebeleri bulunacak. Birbirinizden ve Risâle-i Nur’dan ayrılmayın” dedi ardından da.
    Bediüzzaman’ın evinde yapılan aramada defteri bulunduğu için savcı tarafından sorguya çekilen Abdullah dinini öğrenmek için onun yanına gittiğini anlattı. Savcı dinî sorularını müftüye veya başka hocalara sormasını söyleyerek onu serbest bıraktı.
    O günlerde Üstadının hasta haliyle hapishaneye götürüldüğünü görünce çok üzüldü. Onun orada kaldığı zaman içinde ve Isparta Hapishanesi’ne sevk edilmesi sırasında, mükerrer sarsıntılarla on beş gün kadar devam eden depremin dehşetini yaşadı.
    O sene liseyi bitirip Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydoldu ise de hocaların sık sık İslâm hukuku aleyhinde konuşma yapmaları üzerine oradan ayrılıp Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesine geçti.
    “Ankara Dârülfünûnunda Nurlara ehemmiyetli hizmet eden ve Kastamonu’da mektep gençlerinden en evvel Nurlara giren Ankara’daki Abdurrahman’ın oğlu Vahdet’i himaye ve muhafazaya çalışan Araçlı Abdullah’ın mektubunda tam imanlı ve dindarâne ve müjdekârâne yazması bizi ve Nur dairesini tamamıyla mesrur etti.”
    Said Nursî’nin yazdığı bir mektupta bu şekilde de ifade ettiği gibi Abdullah Yeğin; Ankara’da hem Arapça, Farsça eğitimi aldı, hem Risâle-i Nur’a hizmet etti, hem de yeğeni merhum Abdurrahman’ın oğlu Vahdet’i himaye etmeye çalışarak Üstadının takdirini kazandı.
    Bazı gazeteler, hükümeti yıpratmak için üniversitelerde irticanın olduğunu yazarak yaygara koparmaya başlayınca arkadaşları ile birlikte Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri’yi ziyaret ettiler.
    Abdullah bakana, üniversitelerde irticâî bir hareketin olmadığını anlatmak için başbakanla görüşmek istediklerini söyledi. O da böyle bir hareketin faydalı olabileceğini düşünerek onların başbakanla görüşmelerini temin etti.
    Adnan Menderes’i de memnun eden bu ziyaretten sonra Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki’nin yanına giderek Said Nursî ve Risâle-i Nur hakkındaki kanaatlerini sorup sohbet ettiler.
    Kendisini ziyarete gelen Mustafa Sungur’la fakültede tanıştı. Onun mütevazi hâline, Üstadına bağlılığına ve Risâle-i Nur hizmetinde gösterdiği fedakârlığa hayran kaldı.
    Zübeyir Gündüzalp’in, Ziraat Fakültesi’nin konferans salonunda Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’la ilgili konuşmasını dinledikten sonra Said Nursî’nin hizmetine girmeye karar verdi.
    Lâkin hâlâ babasının gönderdiği harçlıklarla hayatını idame ettirdiğini, henüz gelir getirecek bir iş veya meslek sahibi olmadığını, hep başkalarının yardımı ile de yaşayamayacağını düşününce tereddüt etti.
    Fakültenin son sınıfında iken her şeyi bırakarak Emirdağ’a gittiğinde hâlâ müteredditti. Üstadının huzuruna çıktığı zaman o elindeki kitabın bir sayfasını açtı ve okuması için kendisine verdi.
    Kur’ân hattı ile yazılan kitapta, ilim tahsil eden talebelerin rızıklarının bereketli olacağını, onların maişet derdi çekmeyeceklerini anlatan bahsi okurken hep Ankara’da zihnini meşgul eden derd-i maişet endişesini hatırladı.
    “Dersini aldın mı?” dedi Bediüzzaman, o okumayı bitirince.
    “Aldım Üstadım” dedi Abdullah da.
    Ardından, Nur hizmetine vakf-ı hayat etmek istediğini, Emirdağ’a bu maksatla geldiğini söyledi. Bediüzzaman da kendisinden maddî, mânevî hiçbir şey beklememesi şartı ile kabul etti.
    Abdullah, Risâle-i Nur’un hizmet kadrosu arasına katıldıktan sonra beş altı ay kadar Emirdağ’da kaldı. Bu zaman içinde hem Nurlara hizmet eden pek çok kişi ile tanıştı, hem Nur hizmetinin işleyişini öğrendi ve tam bir Nur talebesi oldu.
    Bediüzzaman’ın “Hem Abdullah, Hüsnü gibi evlâtlarım, aynı Ceylan ve Zübeyir gibi olduklarından onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimî ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâtlarımı Urfa halkına veriyorum” diyerek de ifade ettiği gibi Üstadının isteği üzerine Hüsnü Bayram’la birlikte oraya gitti.
    Onlar için Urfa, mekân ve insan itibariyle de, iklim ve coğrafî şartlar cihetiyle de yabancı olduğundan başlangıçta intibak etmekte biraz zorluk çektiler ama oraya rahat yaşamak için değil, hizmet etmek maksadıyla gittiklerinden kısa zamanda alıştılar.
    İlk zamanlar ucuz bir otel odasında kaldılar. Sonra müftünün tavassutuyla Dergâh’taki boş bir odaya yerleştiler ve daha önce orada askerlik yapan Hulusi Beyin ve Ceylan’ın Risâle-i Nur’u tanıttığı insanlarla irtibat kurarak hizmete başladılar.
    İslahiye’den Urfa Postahanesi’ne tayin edilen Zübeyir’in de gelmesiyle iyi bir hizmet ekibi teşekkül ettirdiler ve bir yandan esnafı ziyaret edip haftanın muayyen günlerinde yaptıkları Nur derslerine dâvet ederken diğer yandan çocuklara Kur’ân öğretmeye çalıştılar.
    Kur’ân öğrenmek isteyen çocuklar çoğalınca emniyet güçlerinin dikkatini çekmemek için Kadıoğlu Camii’nin meşrutasına yerleştilerse de polis baskınına uğramaktan kurtulamadılar.
    Baskın sırasında çocuklardan birinin üzerinde, Kur’ân yazıları olan bir defter bulununca mahkemeye sevk edildilerse de ağır para cezası ödeyerek hapse girmekten kurtuldular ve hizmetlerine devam ettiler.
    Daha sonra yapılan bir başka baskında ellerindeki bütün risâleleri toplayıp götürdüler. Kendilerini biraz eziyet ettikten sonra bıraktılar ama bilirkişi raporunun gelmediğini söyleyerek kitaplarını vermediler.
    Bunun üzerine onlar da Risâle-i Nurların kendilerine iade edilmesi için yazdıkları dilekçeye, o günlerde Said Nursî’den gelen mektubu da ekleyerek valiye, savcıya ve emniyet müdürüne götürdüler.
    Valilikten tehditvârî nasihatlerle kurtuldular. Said Nursî’yi kötülemeye kalkan emniyet müdürüne ayniyle mukabele edince dışarı atıldılar. Savcılığa gittikleri zamansa hemen tevkif edildiler.
    Çünkü, dilekçeyi yazmaya ‘Bismillâh’ diyerek başlamışlardı.
    (Devami Haftaya)

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    İslam YAŞAR
    Nur hizmetinde yetmiş yıl (2)




    Urfa Hapishanesi.
    Oranın da diğerlerinden hiçbir farkı yoktu. Kötü şartlar, katı kurallar, gaddar savcılar, merhametsiz müdürler, despot gardiyanlar, insafsız jandarmalar, hapiste bile suç işlemeyi meziyet sayan mahkûmlar ve sadece kitap okudukları için hapsedilen Nurcular.
    O günün şartlarında Nur talebeleri böyle hapishâne hâllerine âşinâydı. Said Nursî’ye muhabbet besleyip Risâle-i Nurları okumak isteyen herkesin de gerektiğinde o şartlarda yaşamayı göze alması gerekirdi.
    Abdullah da, Hüsnü de, Zübeyir de bunu biliyorlardı. Hatta daha önce öyle hâlleri yaşayanlara imrenmişler ve hapishaneye girmek için kendilerini ihbar etmişlerse de girememişlerdi.
    Buna rağmen, ilk defa Urfa’da hapse girdiklerinden, intibak etmekte biraz zorlanacaklarını düşünmüşlerdi ama öyle olmadı. Savcının, kötü koğuşlara vermelerini istemesine rağmen müdürün müsamahası ve onları tanıyan bazı gardiyanların yardımı neticesinde iyi koğuşlara yerleştirildiler.
    Fakat onları asıl iyi karşılayanlar, mahkûmlar oldu. Onların, yaşlarından beklenmeyecek olgun tavırlar içinde hareket ettiklerini ve namazlarını kıldıklarını görünce hapishânenin, yeni gelen mahkûmlara uygulanan zecrî teâmüllerini uygulamadılar.
    Mahkûmların ekseriyeti yaşça kendilerinden büyük oldukları halde onların etrafını sardılar ve başlarından geçen hadiseleri anlatıp sorular sorarak hâl danıştılar, verdikleri tavsiyelere uydular.
    Bu vaziyetten haberdar olan savcı “Bunları mahkûmların arasına koymayın, onları da zehirlerler” diyerek hapishane görevlilerini uyardı ve üçünü bir koğuşa koymalarını istedi.
    Bu sefer savcının talimatına uyan gardiyanlar onları ayrı bir koğuşa yerleştirdiler ama bu durumdan rahatsız olan mahkûmların talebi üzerine akşamları koğuşlarının kapısını kilitlemediler.
    Böylece onlar da her akşam hapishanenin koğuşlarına dağılarak mahkûmlarla birlikte namaz kıldılar, dersler yaptılar, sorularını cevaplandırdılar ve âdetâ hapishaneyi mektebe çevirdiler.
    Bulundukları yer hapishâneydi ama onlar hâllerinden, mahkûmlar da onlardan memnundular. Savcı uzun süre onları hapishanede tuttuktan sonra mahkemeye çıkardı, hakim de tevkif etti.
    Hükümet, Malatya Hadisesi’nin de tesiriyle Nurcuların dosyalarının Isparta’da toplanmasını isteyince Abdullah, Zübeyir ve Hüsnü askerlerin nezaretinde oraya sevk edildi.
    Yola çıktıklarında onlara da naklettikleri diğer mahkûmlara yaptıkları gibi muamele eden jandarmalar, yol boyu biraz sohbet ettikleri gençlerden hiçbir zarar gelmeyeceğini anladılar ve kelepçelerini çözdüler.
    Antep’e vardıklarında trenin geç geleceğini öğrenince istasyonda biraz beklediler. Sıkılınca silâhlarını Abdullah'a ve arkadaşlarına teslim ederek çarşıya gezmeye gittiler. Hareket saati yaklaşınca gelip yola çıktılar.
    Isparta’ya vardıklarında yorgun ve perişandılar. Adliyeye gitmeden önce jandarmalardan izin alıp hamama gittiler, Hüsrev Efendiyi ziyaret ettiler ve gelip teslim oldular.
    Isparta’da, Urfa’da yaşadıklarının tam tersi muamelelere muhatap oldular. Savcı sadece dosyalarını istediği insanların tutuklanıp getirildiğini görünce şaşırdı. Onlara, suçsuz olduklarına inandığını, okudukları kitapları herkesin okuması gerektiğini düşündüğünü söyleyerek gönüllerini aldı.
    Aslında hemen serbest bırakmak istiyordu ama bu kararı ancak onları tevkif eden Urfa Mahkemesi verebileceği için oraya yazı yazdı. Cevap gelinceye kadar hapishanede kalmaları gerektiğinden hapishane müdürüne, onları iyi bir koğuşa yerleştirmelerini söyledi.
    Nur talebelerine hasımane muamele eden hapishane müdürü, savcının talimatına itibar etmedi. Abdullah’ı ve arkadaşlarını azılı fikir suçlularının tutulduğu hücreye koydu. Orada çok zor şartlar altında on beş gün kadar kaldıktan sonra savcının müdahalesi üzerine çıkarılıp daha iyi bir koğuşa yerleştirildiler.
    Urfa Mahkemesi’nin tevkif kararında ısrar etmesi yüzünden Isparta Savcısı ile aralarındaki yazışmalar aylarca devam ettiğinden Nur talebeleri Ramazanı da hapishanede geçirdiler ve ancak bayram arefesinde serbest bırakıldılar.
    Hapishâneden çıkar çıkmaz Said Nursî’yi ziyarete giden Abdullah, Hüsnü ve Zübeyir, onun İstanbul’da olduğunu öğrenince oraya hareket ettiler. Yirmi gün kadar Üstadlarının yanında kaldıktan sonra hizmet mahallerine döndüler.
    Abdullah Urfa’ya varınca ilk iş olarak savcılığa gidip müsadere edilen kitaplarını istedi. Savcılık kitapları vermemek için yine ehl-i vukuf raporunun gelmemesini bahane etti. Diyanet İşleri Başkanlığından, Risâle-i Nurlarda suç teşkil edecek bir hususun olmadığına dair güzel bir rapor gelince hepsini vermek zorunda kaldı.
    O günlerde Yunanistan, Suriye, Irak, Finlandiya gibi ülkelerden Risâle-i Nur talepleri gelince, Zübeyir’in postahanede çalışmasından ve müdürün dostluğundan da istifade ederek oralara bol miktarda kitap gönderdiler.
    Bir süre sonra Zübeyir bakanlık emrine alınmak istendiği için memuriyetten istifa ederek Üstadının hizmetine girdi. Hüsnü de Bediüzzaman’ın arabasını kullanmak için Isparta’ya gitti.
    Abdullah, Urfa’dan hiç ayrılmadı. Gerçi zaman zaman değişik vesilelerle Isparta’ya veya Emirdağ’a gidip Üstadı ile görüştü. O ziyaretlerden birinde Said Nursî onu da varisleri arasına aldı.
    Üstadının verdiği her vazifeyi hassasiyetle yerine getiren Abdullah, beş on gün onun yanında kaldıktan sonra tekrar hizmet mahalline döndü. Hizmetlerini aksatmamak için sıla-i rahimi bile çoğu zaman babasına yazdığı mektuplarla ifa ederek memleketine gitmedi.
    Dâvet edildiği zaman Urfa’ya geleceğini söyleyen ve bazı eşyalarını da gönderen Bediüzzaman Said Nursî, 21 Mart 1960 tarihi geldiğinde, Abdullah oradaydı. Onu İpek Palas Oteli’ne yerleştirdi. Ahali ile ve resmî makamlarla da ekseriyetle o muhatap oldu.
    İçişleri Bakanının Bediüzzaman’ın Isparta’ya dönmesi için baskı yapması, emniyet mensuplarının da onu taciz etmesi üzerine gece postahaneye gidip Başbakan Menderes’e telgraf çekti. Geldiğinde Üstadının nefes almadığını fark etti ise de Bayram ve Zübeyir uyuduğunu söyledikleri için o da onlarla birlikte sabaha kadar başında bekledi.
    Sabahleyin ziyarete gelen Hafız Mehmed Efendi, Said Nursî’nin vefat ettiğini söylediği zaman o da çok üzüldü, hıçkırıkları boğazına düğümlendi, gözyaşlarını tutamadı.
    Buna rağmen vefat hadisesini metanetle karşıladı. Bir yandan nakil, gasil, tekfin, defin işleri ile meşgul olurken, diğer yandan postahaneye gidip telgraf çekerek başka yerlerdeki Nur talebelerini haberdar etti.
    Cenazenin defninden sonra Zübeyir’le birlikte taziyeleri kabul ettiler. Ardından mezarı yaptırdılar. Çok fazla ziyaretçi geldiği, her gelen de kendi âdetlerine göre ziyaret etmek istediği için yanlış anlaşılmalar yüzünden bazı nahoş hadiselerin vuku bulmasına meydan vermek istemediklerinden nöbetleşe mezarın başında beklemeye başladılar.
    Bu hayat hâli, Yirmi Yedi Mayıs İhtilâline kadar devam etti. İhtilâlciler, onların Urfa’dan gitmelerini istediler. Onlar kabul etmeyince de tutukladılar. İfadelerini alan askerî hakim suçsuz olduklarına kanaat getirerek serbest bıraktı.
    Onlara yapılan baskıların artarak devam etmesi üzerine oradan ayrılmak zorunda kaldılar. Abdullah memleketine gidip bir süre sıla-i rahim yaptıktan sonra Adana’ya gitti.
    Gazetelerden, 12 Temmuz’da Bediüzzaman’ın mezarının yıkıldığını ve naşının bilinmeyen bir yere nakledildiğini öğrenince hemen Urfa’ya döndü. Yirmi gün kadar bir Nur talebesinin evinde kaldı. Mezarın hâlini görmek isteyince yakalandı ve tekrar şehir dışına çıkarıldı.
    Aslında bir yolunu bulup tekrar gizlice Urfa’ya dönmek istiyordu ama artık orada emniyetin kendisine hizmet etme fırsatı vermeyeceğini anladı ve bir süre Antep’te kaldıktan sonra Adana’ya geçti.
    Adana cemaati ona, o da Adanalılara âşina olduğundan kısa zamanda güzel bir hizmet zemini teşekkül etti. Abdullah orayı asıl hizmet mahalli olarak seçmekle birlikte sık sık bazı Nur talebelerini de yanına alıp çevre illere hizmet gezilerine giderek Nur’un bölgede intişar etmesine vesile oldu.
    Ülkenin istikrarını, milletin huzurunu bozan 12 Mart Muhtırasını takip eden günlerde, ders esnasında dershaneye baskın yapıldı ve 47 kişi ile birlikte tutuklanarak hapsedildi.
    O kadar Nurcunun girmesi ile Adana Hapishanesi de bir Medrese-i Yusufiye hâline geldi. Hemen hemen her koğuşta Nur dersleri yapıldı, mahkûmların çoğu namaz kılmasını ve Kur’ân okumasını öğrendi.
    Abdullah Yeğin, hapishaneden çıktıktan sonra İstanbul’a gitti. Bir yandan istişarelere katılıp hizmetlerin işleyişine yardım ederken diğer yandan, daha önce Zübeyir Gündüzalp’in teşviki ile hazırlamaya başladığı Yeni Lügât’i tamamladı. Hizmet Vakfı’nı kurdu ve yönetti.
    Bu arada, sık sık Almanya’ya ve Nur talebelerinin bulunduğu diğer Avrupa ülkelerine giderek hizmetin oralarda da inkişaf etmesine zemin hazırladı. Tevafuklu Kur’ân’ın tâb edilmesi için alınan matbaaya müzahir oldu.
    Urfa’da yıllarca birlikte hizmet ettiği Zübeyir’in vefatından sonra, Nur hareketi içinde bazı farklı hizmet temayülleri başlayınca onun etrafında takva hâliyle yaşama ve dershanelerde münhasıran risâle okuma esasına dayanan bir hizmet grubu teşekkül etti.
    Memleketi olan Kastamonu’da, Bediüzzaman’ın hatıralarını taşıyan yerleri korumaya itina gösterdi. Onun sekiz sene kadar kaldığı evin yerine, aslına uygun olmasa da yeni bir dershanenin yapılmasına vesile oldu.
    Nur hizmeti dünyaya yayıldıkça, diğer saf-ı evveller gibi ona da yeni seyahat yolları açıldı. Onu Üstadının yadigârı sayan Nur talebeleri, yaptıkları faaliyetlere ve açtıkları dershanelere dâvet ettiler.
    O da meslek, meşrep farkı gözetmeden ve uzak yakın demeden çağırılan her yere gidip dersler yaptı, hizmet maksadıyla tertiplenen sempozyumlara, konferanslara dinleyici olarak iştirak etti.
    Bazı Nur talebeleri ve hizmet mevkuteleri, her sene Bediüzzaman’ın vefat tarihi olan 23 Mart günü, yaşayan diğer saf-ı evvellerle birlikte onu da ziyaret etmeyi ve yazılı, sesli, görüntülü röportajlar yapmayı âdet hâline getirdiler.
    Abdullah da her gelene Risâle-i Nur’u ve Said Nursî’yi anlattı.
    ***
    Yıl, 2009.
    Abdullah Yeğin 85 yaşında.
    Bu sene onun yetmişinci hizmet yılı.
    Küçük bir orta mektep talebesi iken başladığı Risâle-i Nur hizmetleri sırasında çeşitli zorluklar çekti, zaruretler yaşadı, cezalar aldı, hapishanelere atıldı, sürgün edildi ve daha pek çok eziyetlere maruz bırakıldı.
    Ama o vazgeçmedi.
    İş güç, makam mevki sahibi olma, evlenip yurt yuva kurma, mal mülk edinme gibi dünyevî maksatlar, hedefler ve meşgalelerle hiç meşgul olmadı. Hizmete adadığı ömrünü hizmetle devam ettirdi.
    Hizmet maksadıyla yeryüzünde gitmediği kıt'a, uğramadığı memleket kalmadı. Ülkede ve dünyanın değişik yerlerinde yüzlerce Nur dershanesinin açılmasına ve oralarda binlerce Nur talebesinin yetişmesine vesile oldu.
    Nur hizmetinde yetmiş sene böyle geçti. Gittiği her yerde Nur’un intişar ve hizmetin inkişaf ettiğini gördükçe şevk aldı, şevk verdi. Bu müşfik ve müşevvik vasfı, bundan sonra da devam edecek inşaallah. Çünkü o, Üstadının taltifiyle ‘Nurcuların ağabeyi’dir.

    08.02.2009

    E-Posta: islamyasar@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Yetmiş Renkli Huri Elbisesi?
    By zisangul in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 13.05.09, 16:22
  2. Nur hizmetinde yetmiş yıl
    By Müellif-e in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 01.02.09, 11:41
  3. Yetmiş Bin Melegin Duası
    By Hüsn-ü Sermedi in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 01.03.08, 20:41
  4. Yetmiş Üç Fırka Nedir Ne Demektir Nelerdir.
    By dostlar in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 04.12.07, 18:41
  5. Huriler Yetmiş Hulleyi Giydikleri Halde..
    By muntehab in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 17.01.07, 14:20

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0