+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Nurun İki Mânevî Kahraman Fedâisi: Hâfiz Ali ve Hasan Feyzi

  1. #1
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart Nurun İki Mânevî Kahraman Fedâisi: Hâfiz Ali ve Hasan Feyzi

    NURUN İKİ MÂNEVÎ KAHRAMAN FEDÂİSİ: HÂFIZ ALİ VE HASAN FEYZİ
    Cevher İLHAN

    “ÜSTADINA BEDEL ŞEHİD OLDULAR”
    Hayatlarını iman ve Kur’ân hizmetine adayan, ömürlerini Üstadları Bediüzzaman’a fedâ eden Nurun iki kahramanı ve mânevî şehidlerinin kabirlerinin bulunduğu Denizli’de bugün mevlid var.
    Onlar nurun iki “fidye-i mübâreki”ydi; hayatını Üstadları Bediüzzaman’a ve Kur’ân tefsiri Risâle-i Nura adamış Nurun fedâileriydi...
    Bediüzzaman, Risâle-i Nur’un “saff-ı evvel” talebelerinden ve “Isparta kahramanları”ndan merhum Hâfız Ali’nin vefatı için şunu yazar: “Aziz, sıddîk kardeşlerim. Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zatlar yapmasaydı Kur’âna, İslâmiyete büyük bir zâyiat olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe, o acı gidiyor, bir inşirah geliyor.” (Şuâlar 292, 330)
    Yine Bediüzzaman, “Aziz kardeşim Hâfız Ali” hitabıyla kendisine yazdığı bir başka mektubunda, “Hastalığına merak etme. Cenâb-ı Hak şifa versin. âmin. Hapiste herbir saat ibadet on iki saat ibadet yerinde bulunmasından, çok kârlısın. İlâç istersen, bir kısım dermanlar bende var, sana göndereyim. Zaten ortalıkta bir hafif hastalık var. Ben mahkemeye gittiğim gün, herhalde hasta oluyorum. Belki sen bana yardım etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi harika fedakârlık gösteren zatlar gibi, benim bir parça rahatsızlığımı aldın” ifâdeleriyle fedakârlığını haber verir. (Şuâlar, 290)
    1898’de İslâmköy’ünde dünyaya gelen Hâfız Ali Ergün, 17 Mart 1944’de Denizli’de Üstad’ına bedel kendini fedâ ederek ebediyete irtihal eyler.
    Denizli Hapishanesinde mevkuf iken vefat eden merhum Hâfız Ali, Denizli Ağır Ceza Mahkemesinde, “Efendim, evet ben, Risâle-i Nur’un hemen ekser parçalarını anlayarak okuduğum gibi Üstadım Said Nursî’nin de on iki seneye yakındır en gizli ve en ince esrarına kendimi vâkıf biliyorum” diye çekinmeden şu ifâdeyi verir: “Ben ne Risâle-i Nur’da ve ne de Üstadımda emniyet ve âsayişe zarar verecek bir emare, bir meyil görmediğim gibi âsayiş ve emniyetin temel taşlarını onlardan öğrenip müddet-i ömrümde mahkeme safahatını ancak bu def’a gördüğüm gibi; şu benim gibi suçlu olarak huzurunuzda bulunan cemaat-i nuraniyenin de ifâdelerinden benim gibi olduklarını da anladım.”
    İslâmköy’ü kendi köyü olan Nurs gibi gören Bediüzzaman, bu beldeye ve İslâm köylü Nur talebelerine büyük bir alâka gösteriyordu. İman ve Kur’ân hizmetinin “Nur fabrikası” İslâmköy’de kurulmuştu. “Nur fabrikasının sahibi” de Bediüzzaman’ın bildirmesiyle Hafız Ali idi. Bediüzzaman mektuplarında “Nur fabrikası sahibi Hâfız Ali Kardeş” diye hitap eder; ve “Isparta kahramanı” olarak yâd eder. Bundandır ki Bediüzzaman, Denizli hapsinden tahliye olduktan sonra, ömrünü hizmetine ve mânevî şahsiyetine adayan Hâfız Ali’nin kabrini ziyaret eder ve şu ifadeleri buyurur: Mahkeme-i kübrâ-i haşirde Risâle-i Nûr talebelerinin bayraktarı şehid, merhum Hâfız Ali rahmetullahi aleyhi, ebeden dâimâ...”
    Bediüzzaman’ın bu duâsı Nur talebeleri tarafından mezar taşlarına şöyle yazılır: “Haşirdeki mahkeme-i kübrada Nur talebelerinin âlemdârı’ Nur fabrikası sahibi fidye-i üstad-ı mübârek menba-i envar Hafız Ali Ağabey (Ergün)”
    Merhum Hâfız Ali, “Eyyühe’l-Üstadü’l-Muhterem, hayatımın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervâne-misâl, bir emrinin infâzına ateşte yakmaya her an hâzır olduğum kıymetli Üstadım” başlığıyla yazdığı bir mektubunda, “Üstadım, bize emânet olarak ve ne zaman alınacağı meçhul olan hayatın ve her zaman emrine âmâde ve hazır olduğum Cenâb-ı Mün’imin, o emânet üzerine ne gibi emri vâki olsa, inşaallah, bilâ-tereddüt emânetini iâdeye hazırız” diyordu.
    Peşinden de, “Evet, Üstadım, belki de boyumdan aşan ve belki dahilimin de siyah çamurlara mezc olduğu ve tefessüh etmeye başladığı bir zamanda Hızır gibi yetişip ve misl-i Lokman, Kur’ân-ı Hakîmin şifâhanesinden lemeân eden muâlecelerle (ilâçlarlarla) tedâviye başladınız. Hayat ismine lâyık bir hayat bahşına vesilesiniz. O hayatı ihsan edene ve vesile olan uğruna, o hayatı ifnâ etmemek kâr-ı akıl değildir” diye kendini fedâya hazır olduğunu bildiriyordu. İşte Bediüzzzaman, daha mektubun sonuna gelmeden bu cümleye koyduğu “hâşiye” ile, “Benim bedelime şehid olacağını hissetmiş. Kuvveti ihlâsın kerâmeti olarak haber veriyor. Haber verdiği gibi şehid oldu” diye mektubun sonuna not düşüyordu. (Barla lâhikası, 81)
    “Güzel ve tam yerinde bir tâziyenâme” başlığı altında bütün Nur talebelerine gönderdiği diğer bir lâhika mektubunda, “Aziz, sıddık kardeşlerim. Ben hem kendimi, hem sizi, Risâle-i Nur’u tâziye ve merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli mezaristanını tebrik ediyorum” diye yazıyordu.
    Ardından da, “Meyve Risâlesinin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda âlem-i ervahta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Risâle-i Nur’un bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter-i a’mâline hasenat yazdırsın, âmin. Ve onların sayısınca onun ruhuna rahmetler yağdırsın, âmin. Ve kabrinde Kur’ân’ı, Risâle-i Nur’u ona şirin ve enis arkadaş eylesin, âmin. Ve Nur fabrikasına onun yerine on kahramanı ihsan edip çalıştırsın, âmin, âmin, âmin..” diye duâ ediyordu.
    Akabinde de bütün Nur talebelerine, “Siz dahi benim gibi duâlarınızda onu yâd ediniz. Bin lisan onun lisanı yerine istimal edip, o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde mânevî bin hayat kazandı diye rahmet-i İlâhîden ümitvarız” müjdesini veriyordu.
    Merhum Hâfız Ali’yi aynen hayattaki gibi Risâle-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü’ye ve Hâfız Mehmed’e bazı duâlarımda derim” diyen Bediüzzaman mektubunu şu duâ ile bitiriyordu: “Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risâle-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrâr-ı Kur’âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle; âmin. İnşaallah.” (Şuâlar, 291, 328-329)
    Denizli’nin yetiştirdiği aziz Nur talebelerinden birisi olan Hasan Feyzi Yüreğil, Hâfız Ali’nin kabrini ziyaretten sonra hislerini şöyle ifade eder::
    “Şehid-i mağfur Hâfız Ali Efendi’nin kabr-i şerifini ziyaret:
    “Ey nur yolunun yolcusu, ey ruh-u münevver
    “Bu medfen-i pâkin ola ruhun gibi enver.
    “Ey ölmeyen, ey fidye-i üstad-ı mübarek
    “Razı ola Allah Teâlâ ve tebarek
    “Gönderdi selâm, bak sana Hazret-i Üstad
    “Hem ruh-u azizi dedi her dem ola dilşâd
    “Kur’ân-ı Kerim uğruna fanideki hizmet
    “Bahş eyledi şimdi sana sonsuz ebediyyet
    “Yerlerde beşer, gökte bütün nurlu melekler
    “Her gün sunuyor ruhun için arşa dilek
    “Bu makbereler fahredecek haşre kadar hep
    “Emvata okut nüsha-i enver, aç yine mektep
    “Ey menba-i envâr ve ey hâfız-ı esrâr
    “Ey canını canana veren zat-ı fedakâr
    “Hafız diye ben namını duydum o huzurda
    “Medhin okunur hem de bugün meclis-i nurda
    “Sun kevser-i safi, bize sensin yine saki
    “Bahş eylemiş Allah sana bir âlem-i baki
    “Sormam sana bir şey ne bugünden ne de dünden
    “Bir nokta okut sen bize esrar-ı ledünden”
    Yine “Risâle- i Nur ‘un mânevî avukatı” Ahmed Feyzi’nin kahraman Nur kardeşi Hafız Ali’nin vefâtı üzere yazdığı ve “Âlem-i melekûta bir arîza” başlıklı “çok hakikatli bir mersiye”, “Şehid, mağfûr Hâfız Ali Efendinin ruhâniyet-i âliyelerine ithafı”yla, “Sevgili Kardeşim” başlığıyla şöyle başlar:
    “Tarihî ve cihanşumul büyük dersimizi bitirip mümeyyiz heyetinin numaralarımızı okuyacağı günün arefesinde senin mübeccel varlığının aramızda bulunmamasından müteessir olarak sınıfımızın elhak birincisi olan zât-ı âlinizin son şerefli geçit resmimizde hakikat ve hidayet bayrağını önümüzde dalgalandırmak üzere, teşrifiniz için hadsizliğime rağmen bu mektubumu yüksek huzurunuza iblâğ ediyorum.”
    Sonraki paragrafta da, “İçinde bulunduğumuz yüksek hakikatin hakikî manzarasını bütün azamet ve şumuliyle herkesten evvel kavramış onun hakikî mânâ ve hedefini herkesten evvel görmüş ve anlamış ve bu uğurda bütün fâni icablara elveda ederek varlığını tamamen ona vakf etmiş ve en nihayet sevgili Üstadının ve onun büyük dâvâsının uğrunda kendini onun yerine kurban etmiş olan zât-ı âlinizin bu hidayet ve Nur ordusu için hazırlanmış olan, zafer bayramında baş kumandanımızın alemdârlığını yapmak üzere ordumuzun önünde livâ-i hidayeti taşımanız elbette herkesten evvel sizin hakkınızdı...” tasdikiyle şu cümleleri mânevî âleme gönderir.
    “Sen adeta bizim ızdırârımızı dergâh-ı rubûbiyete iblâğ için urûç ettin (yükseldin). Üstadın bir sefîri mânevisi oldun. Senin sevimli fatıranın unutulmasına bizim için hiçbir imkân yok. Senin beşûş ve mültefit çehren, şefkatli ve mütevâzi nazarların bizim hayalimizde daima canlı bir varlık olarak yaşayacaktır...”
    “İşte sevgili kardeşim! Ben bu dersten anlıyorum ki, müdafaa edilen hakikat doğrudan doğruya hakikât-i İslâmiyenin kendisidir” cümlesiyle devam eden uzun mektup “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlayacaktır” (Saff Sûresi, 8) âyetiyle ve “merhum Hafız Ali Efendi ruhuna bir fâtiha-i şerîfe ihdâ etmesini temenni ediyorum” duâsıyla sona erer.
    Yine 1895’de Denizli’de dünyaya gelen, şâir, edib, müderris, fâzıl, mutassavıf ve muallim olan Hasan Feyzi Yüreğil, 1943’te Denizli’de Bediüzzaman’ı tanıdıktan sonra hayatını iman ve Kur’ân hizmetine hasreder; ömrünü Üstadına feda eder.
    Bediüzzaman’ın dünyaya geldiği senelerde, yani bir asır kadar evvel, Denizli’de büyük evliyadan Hacı Hasan Feyzi isminde bir zât, bir gün talebelerine: “Bugün Kürdistanda bir büyük evliya dünyaya geldi. Bu zât, zamanımızın sahibi, asrımızın vekilidir” diyerek müjdeler verir.
    İşte bu Hacı Hasan Feyzi’den sonra sıra ile yerine iki zat geçer. Aradan uzun seneler geçtikten sonra, Bediüzzaman Denizli hapishanesine gelince, aynı ismi taşıyan muallim Hasan Feyzi, birinci Hacı Hasan Feyzi’ye imtisalen Nur Risâlelerine sahip çıkar. İman ve Kur’ân hizmetine girer.
    Yüregil, Anadolu’ya gelen Oğuzlar’ın yirmi dört boyundan bir boyun ismi. Denizli’nin Yatağan beldesinin bir köyü. Buranın insanları Adana Yüregir’den geldiği için buraya da aynı isim verilir. Hasan Feyzi, 1940’tan itibaren Bediüzzaman ve talebelerini mahkemeden hapishaneye, hapishaneden mahkemeye izler. Dokuz ay sonra Bediüzzaman ve talebeleri beraat ederler. Bediüzzaman Denizli’nin Şehir Palas Oteli’nde Ankara’nın göndereceği yeni nefiy-sürgün yerinin haberini beklemeye başlar.
    Horasan Alp Erenler’inden birinci Hasan Feyzi’nin yolunda olan ikinci Hasan Feyzi, her şeyi bir kenara bırakarak Bediüzzaman’a talebe olmak için çırpınır. Denizli’nin Çivril kazasının Güveçli köyünde muallimlik yapan Hasan Feyzi, bir hakikat adamı olarak artık Nur halkası içindedir.
    1944’ün 15 Haziran’dan 31 Temmuz’una kadar süren bu bekleyiş sırasında Hasan Feyzi, bütün Nur Risâlelerini satır satır tâkip eder ve okur. Büyük oğlu Fikret’le Bediüzzaman’a, çay, peynir ve zeytin gönderir. Kimseden karşılıksız bir şey kabul etmeyen Bediüzzaman, Hasan Feyzi’nin ikramlarını kabul eder. “Bunlar bana Hasan Feyzi’den geliyor” diyerek gönül rahatlığıyla alır. Artık Bediüzzaman onu, “ulum-u İslâmiye’de gayet müdakkik ve kıdemli muallimlerden Hasan Feyzi” diye takdim eder, “Denizli kahramanı merhum Hasan Feyzi” diye isimlendirir. Emirdağ’ında, 1945 yılı başlarında, Ramazan-ı Şerifte, Bediüzzaman’ın pencere önündeki yemeğine, vazifeli bir bekçi merdivenle uzanıp, zehir katar. Bu Bediüzzaman’ın dokuzuncu zehirlenişidir. Bu zehirlenme hadisesi üzerine Bediüzzaman ilk “vasiyetnâmesini yazdırır.
    “Vasiyetnâmemdir” başlıklı metinde “Kardeşiniz Said Nursî” imzasıyla şunlar yazılıdır: “Aziz, sıddık kardeşlerim ve vârislerim, Ecel gizli olmasından, vasiyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risâle-i Nur’dan olan benim hususî kitaplarım ve güzel ciltlenmiş mecmualarım ve sair şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikaların heyetine, başta Hüsrev ve Tahirî olarak o heyetten on iki* kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki, emr-i Hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sâdık ve mübârek ellerde hizmet-i Nuriye ve imaniyede çalışsın ve istimal edilsin.
    “Kardeşlerim, bu vasiyetten telâş etmeyiniz. Ben, teessürattan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zayıf olmakla beraber gizli münâfıkların desiselerle müteaddit suikastları için bu vasiyeti yazdım. Merak etmeyiniz, inâyet-i Rabbaniye ve hıfz-ı İlâhî devam ediyor.”
    Bu “vasiyetnâme”den büyük üzüntüye kapılan Hasan Feyzi, Milaslı Halil İbrahim Çöllüoğlu ve Zekâi ile mersiye yazarlar. (Mufassal Tariçe-i Hayat, Emirdağ Lâhikası-1)
    Bediüzzaman, 31 Temmuz 1944 Perşembe günü bir komiser refakatinde Denizli’den Afyon’a hareket eder. Bu hareket esnasında Hasan Feyzi, Üstad’ına, “Hazretinize buradan ayrılırken söylemiştim” başlığını taşıyan “ayrılık şiiri”ni arz eder. 1950’lerde Emirdağ’da talebesi Mustafa Sungur’a, Hasan Feyzi’nin bu şiirini okuması için veren Bediüzzaman, “Merhum Hasan Feyzi, nurlardan aldığı hakikat dersini, nurlara işaret ederek güzel tanzim etmiş; lâhikaya girsin” der. Üstadından ayrılan Hasan Feyzi’ye göre yine “her taraf yine karanlık olacak, yine ayrılık, yine hasret, yine hüsran olacak. Ağlayan gözleri, yaş yerine kan akıtarak yine ağlayacaktı. Çünkü, ayrılıklarla dolu olan kalbi yine ayrılıklarla dolacak.
    Yine “göç ve ayrılık var” diye mecnuna haber verme sakın. Yoksa yine matem, yine feryat, yine inleyiş ve yine figânlar olacak. Açılan tevhid gülü bu ayrılıktan dolayı sararıp, solacaktı. İrfan burcu, iman ocağı yine bu ayrılıktan dolayı virâneye dönecek... Hasan Feyzi feryadına, “Benim adağım, arzum ve dileğim şu ki, canım sana kurban olsun, hayatım sana feda olsun...” diye feryadın devam eder.
    “Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem / Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak” mısralarıyla şunları söyler: “Ey gönüllerin sultanı Bediüzzaman, senin feyizli, bereketli kapından, dergâhından, eşiğinden uzak olmaya, ayrı kalmaya aslada yanamam. Benim adağım, dileğim ve arzum, canımın sana kurban olmasıdır. Ben senin uğrunda kendimi fedâ ediyorum. Sana gelecek belâlar bana gelsin. Sana hayatımı adak olarak sunuyorum.”
    Aynen eski zamanlarda birbirinin yerine hastalanan ve vefat eden yüksek fedakârlar gibi, o da Rabbinden, Üstadına bedel ölmeyi diler.
    Hasan Feyzi’nin bu samîmî ve kalbî niyâzını Cenâb-ı Hak kabul eder; bu manzumeyi yazdıktan kısa bir zaman sonra (13 Kasım 1946’da) Rahmet-i Rahmana kavuşur.
    Bundandır ki Denizli kabristanındaki “Aziz Şehid Hasan Feyzi”nin mezar kitabesinde şu satırlar okunur:
    “Ömrünü ilm ü irfana vakfedip mektep ve kürsülerde feryad edip, kalbleri feyz ile her an, ölmüş tenlerde hep buldular can. Bilmediler söz attılar ol ere, o da tasa rahmet olur mu diye, yaşı basarken elli bire, boyun kesip verdi canını dilbere...”
    İşte bu vefat hâdisesiyle alâkalı olarak Bediüzzaman, “Risâle-i Nur hakkında parlak fıkralarında, bu biçâre kardeşine kendini kurban etmeye söz verdiğinden ve Nur vazifesini acele yapmasıyla istirahat âlemine gitti” dediği Merhum Hasan Feyzi için ise lâhika mektuplarında şunu ifâde eder:
    “Merhum Hasan Feyzi kardeşimiz, aynen şehid merhum Hâfız Ali misillü, bir mektubunda dediği gibi ‘Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban olacak!’ dediğini tasdiken Üstad’ına bedel, şehid kardeşi büyük Hâfız Ali’nin yanına gitmiş. Bu zât-ı zülcenaheyn, ehl-i kalb ve gayet yüksek bir ehl-i ilim ve hakikat, otuz sene muallimlik perdesi altında imana hizmet etmiş ve on seneden beri Risâle-i Nuru elde edip, gizli perde altında çalışmış. Sonra da iki sene zarfında doğrudan doğruya Risâle-i Nur’un yüksek hikmetlerini ve kemâlatını çekinmeyerek ruh-u caniyle herkese ilân etmiştir.”
    “VEFÂT HABERİNİ ALMIŞ GİBİ KALEMİ AĞLAMIŞ...”
    Bediüzzaman, Hasan Feyzi’nin mersiyesini, “Denizli ve hapsinin ve civarının has talebelerini temsil ederek, onların namına Üstadının vasiyetnamesi ve zehirlenmeden şiddetli hasta olması münâsebetiyle yazdığı bir mersiyedir. Vefat haberini almış gibi kalemi ağlamış. Lâhikaya geçirilsin” tâlimatıyla neşreder.
    “Anam ve babam ve tatlı canım sana feda olsun Üstadım” hitabı altındaki “mersiye”, “Birkaç gündür, acılarımıza zehirler katan ve ciğerlerimize şişler ve hançerler saplayan ve gözyaşlarımızı kızıl ırmaklara çeviren acı ve kara haberler almaktayız. Işığında derdimize devalar aradığımız o mübârek ay, akıbet husufa mı uğruyor. Nuruyla bu güzel vatanı aydınlatan ve parlatan Üstadımız, bir daha dönmemek ve bizlere görünmemek üzere, âkıbet göç mü ediyor. Vâ halila...” paragrafıyla başlar.
    Sahifelerce Üstada hitab eden “mersiye”, şu paragraflarla son bulur: “Üstadım sen dünya lezzetini tatmadan, ömründe bir kere olsun bu fena güllerine el uzatmadan ve uzana uzana bir saat bile sıcak ve rahat döşeklerde yatmadan, akıbet bırakıp gidiyorsun. Şimdi biz Hacca’t-ül Veda’sız böyle bir ölüme nasıl inanalım. “Ey Fahr-i Âlemin nurdan incisi, Ey ehl-i İslâm’ın bir müncisi, Gel sana bir değil, bu sefer bin bedel verelim de şu rıhlet, şu hicret şu hicran daha bir kaç sene sonraya kalsın. Hep beraber arz-ı hicaza varalım. Kâ’be’ye yüzler sürelim, bizi Arafat’a çıkar...
    “Mübârek nâşını Risâle-i Nur’dan yapılan ak kefene kat kat sarıp, Misk-i anberle buhurladıktan sonra, öd ağacından yapılan hususî tabuta koyup, son defa olmak üzere, bir daha ellerini öperek Kâ’be-i muazzamanın kara perdesini de üstüne çekerek, Hacer-ül Esved huzuruna çıkalım. Kâ’be avlusunda toplanan ve daireler şeklinde saf, saf dizilen yüzbinlerle ehl-i îman ve melaike-i arz ve âsumana, o aziz ruhun imam olup cenaze namazını eda edelim...”
    Milâs ve havâlisi Risâle-i Nur talebeleri nâmına” Halil İbrahim, Risâle-i Nur hakkındaki parlak fıkrası”nda şunları beyân eder:
    “Risâle-i Nur, Kur’ân’ül Mu’ciz’ül-Beyânın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’ân’ül Mu’ciz’ül-Beyânın, ‘Hak dini açıklasınlar diye, her peygamberi Biz kendi kavminin lisânıyla gönderdik’ (İbrâhim Sûresi, 4) kavl-i şerîfinin îmâ ve işârâtından, şu devrede Türk lisânının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risâle-i Nur, Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına, yani ‘Yarın hâlis Türkçe olan Risâle-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip, diğerlerini terk edeceklerine dâir işâret-i Kur’âniyendir’ demiş olsam, hâtâ etmemiş olurum zannederim” (Emirdağ Lâhikası, 86-87) ifâdesi, Şuâlarda, “Risâle-i Nur’un Türkçe olmasının tahsini ve takdiri”ni tasdik eder. (Şuâlar, 625)
    Bediüzzaman’ın “Mekteb-i fünunda ve ulûm-u İslâmiyede gayet müdakkik ve kıdemli muallimlerden Hasan Feyzi’nin ehemmiyetli ve çok uzun bir mektubudur” diye takdir ettiği Hasan Feyzi’nin “Ey Risâle-i Nur” başlıklı mektubu, baştan sona Risâle-i Nur’un Türkçe te’lifinin mânâ ve ehemmiyetini bildirir. “Ey Risâle-i Nur! Senin Kur’ân-ı Kerim’in nurlarından ve mu’cizelerinden geldiğine, Hakk’ın ilhamı, Hakk’ın dili olup onun emri ve onun izni ile yazıldığına ve yazdırıldığına, artık şek şüphe yok. Fakat acaba senin bir mislin daha yazılmış mıdır? Türkçe olarak te’lif ve tertib ve tanzim olunan, müzeyyen ve mükemmel, fâsih ve beliğ nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve bir benzeri görülmüş müdür?” cümlesiyle başlayan mektupta şu cümleler, dikkat çeker:
    “Öyle yazılmış ve öyle dizilmişsin ki; insanın baktıkça bakacağı, okudukça okuyacağı geliyor. En âlî bir taleben senden feyiz ve ilm ü irfan aşkı aldığı gibi, en avam bir taleben de yine senden ders duygusunu alıyor. Sen ne büyük bir eser, ne tatlı bir kevsersin. Bu hâlin Türkçemize büyük bir kıymet ve tükenmez bir meziyet bahşediyor. Senin ulviyet ve kerametin Türk dilini bütün diller içinde yükseltiyor. Kur’ândan maada hiçbir kitaba ve hiçbir kavmin lisanına sığmayan bu kadar yüksek asâlet ve fesâhatı seninle dilimizde görüyoruz....
    “Sen bir şiir-i destanî değilsin. Fakat o kadar fasih ve beliğ ve edâlı ve sadâlı ve nağmeli yazılmış ve bütün harflerin birbirine dayanarak kelime ve kelâmların siyak u sibak, intizam ve insicam ile dizilmiş ve bunlar birbirine o kadar kuvvet ve kudret ve metanet vermiş ki; mensur ve Türkî ibâreli olduğun halde, yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir eser bir daha kimseye nasib olmaz.
    “İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam ondört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlahî ve arşî bir Nur’un, tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması acaba kimin hatır u hayalinden geçerdi? Bu ne büyük nimet, bizler ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık yâ Rabbî!..
    “Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır. Garb dillerinin herbirisine tercüme ve nakil olunan Mevlânâ Câmî ve Mevlânâ Celâleddin’in ve Hazret-i Mısrî ve Bedreddin’lerin âsâr-ı mübârekeleri sana bakıp ‘Bârekâllah, zehî saadet sana ey Risâle-i Nur, hepimize baştacı oldun!’ diye tebrik ve tehniyelerini sunmaya ve rûy-i zeminin insanla beraber bütün zîhayat mahlûkatı dahi seni kabule hazırlanıyorlar...
    “Kur’ân-ı Arabî’den Türkçe Sözler’e akan ve bugün öz Türkçeden fışkıran bu feyz ve bu nurlar, kalblerde senin bir nümune-i kudret ve nişane-i rahmet olduğuna hiç bir rayb ve güman bırakmıyor. Sen âyine-i idrake cilâ ve âlem-i kalbe safa ve ruh-u revana gıdasın.
    “Allah Allah! Türk milleti seninle ne kadar iftihar etse yine azdır.
    “Şimdi bir nidâ-yı nuranî ile hitab ederek: Artık ihtilâf yok, ittihad var. Cansızlar ve camidler devri geçmek üzeredir. Canlılar ve câzibler asrı geliyor. Susunuz, dinleyiniz! Şimdi Nur devridir ve Nur hâkimdir. Zulmette boğulan şu asrı ve gelecek asırları, Kur’ân’dan aldığım nurumla reyyan edeceğim diyor. Herkesi imana, her ferdi Allah’a çağırıyorsun.
    “Ey Nur-u Kur’ân! Âhirzamanda bir kerre daha katmerleşerek ve sünbüllenerek, âfâk-ı cihânı Kur’ânın hakikatıyla tenvir ve tezyin ediyorsun. Şimdiye kadar dünyanın yarısını ışıklandıran ey İslâmiyet güneşi! Bugün de bütün zemin sükkânını cehl ü dalâlet ve şirk ü şekâvetleri nur-u hidayet ve emn ü emniyet ve selâmete davet ediyorsun. Bu dâvetin sana kutlu olsun...” Ve doğrudan Risâle-i Nur’a hitap eden mektup şu niyâzlarla son bulur: “(Bediüzzaman’ın), âlem-i insaniyet ve İslâmiyet ve Haremeyn-i Şerifeyn’e asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk Milletini çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir.
    “Âb-ı rûy-i Habib-i Ekrem için / Kerbelâ’da revân olan dem için
    “Şeb-i firkatte ağlayan göz için / “Râh-ı aşkta sürünen yüz için
    “Risâle-i Nur’a ve Üstada ve İslâm’a zafer ver yâ Rabbî!.. Âmîn!
    “Ey Risâle-i Nur! Seni söndürmek isteyen bedbahtların necm-i istikbali sönsün. İzzet ü ikbali, şan ü şerefi aksine dönsün. Sen sönmez ve ölmez bir nursun...”
    Mektubun altına da, “Üstadım Efendim Hazretleri! Ben, bu yazıları Risâle-i Nur’un eli ve kalemi ve dili ile bu hakir kalbime ondan sıçrayan bir kıvılcım parçasıyla yazdım. Kabulünü rica eder ve hürmetle ellerinizden öper, duâlarınızı beklerim efendim. Duânıza muhtaç talebeniz Hasan Feyzi” diye ekler. Vefatından sonra Bediüzzaman da yanına (Rahmetullahi Aleyh” ibâresini yazıp rahmet diler.
    Ve Bediüzzaman, Nurun bu iki kahramanının vefâtının mânevî mâverasını lâhika mektuplarında şu müjdelerle bildirir: “Denizli’nin bir mânevî kahramanı merhum Hasan Feyzi’nin (r.h.) Isparta kahramanı merhum Hafız Ali’nin (r.h.) yanına gitmesi”ni, “O, bir cihette, ölmemiş; belki vazifesini acele bitirmiş, âlem-i berzaha istirahat için gitmiş, terhis edilmiş. Hafız Ali ile beraber, mânen, şefaatleriyle ve bıraktıkları tesirli Nur hakkındaki eserleriyle yardım ediyorlar, yine mânen Nura çalışıyorlar. Elbette mânevî şehid hükmünde olmalarından (...) merhamet-i İlâhiyeden kuvvetle ümidvârız İnşallah. Cenâb-ı Hak, onun vazifesini dünyada gördürecek, Nur dairesinde çok Hasan Feyzileri yetiştirecek....” müjdesiyle tesellî verir.
    Devamında da, “Nurlar hakkında parlak fıkralarında, bu biçâre kardeşine kendini kurban etmeye söz verdiğinden ve Nur vazifesini acele yapmasıyla istirahat âlemine gitti” duâ ve müjdesini bir defa daha hatırlatır. “Kıymetli, ciddî Nur talebelerini tekrar tâziye” eder.
    “Bizler gibi onlar da o merhumu hasenatlarına hissedar ederek hasenat cihetinde ölmemiş gibi, defter-i hasenatına haseneler yazdırsınlar; umum onlara binler selâm ve ona binler rahmet deriz” duasında bulunur. (Emirdağ Lâhikası, 164,166, 189)
    Ruhlarına binler fâtihalar...
    TEK YOL DEVRİM

  2. #2
    Müdakkik Üye ErekNUR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    Van-Horhor
    Yaş
    39
    Mesajlar
    854

    Standart Üç feyizli nur

    Üç feyizli nur

    Necmeddin Şahiner Ağabey'imiz, Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve onun talebeleri hakkındaki çalışmaları ile bizlere muazzam bir hazine hazırladı. Eğer onun erken başlayan çalışmaları olmasaydı pek çok Nur talebesi için elimizde hatıra, bilgi ve belge namına pek bir şey olmayacaktı. Cenâb-ı Hak, kendisinden razı olsun!..
    Bu güzel gayretleri hâlen devam ediyor en son üç "Feyzi"yi yazmış. Bunlardan Ahmed Feyzi Kul ve Mehmed Feyzi Şallıoğlu ağabeylerle hayatta iken görüşmek imkânım oldu. Ama Hasan Feyzi Yüreğil, çok önceden vefat ettiği için görüşmek nasip olmadı.
    Bilhassa Ahmed Feyzi Ağabey'le 1963'ten itibaren görüşmelerimiz oldu. Onun Üstad Hazretleri'ne olan muhabbeti ve bağlılığı her hâlinden tezahür ederdi. Sohbetlerde "Kimmiş bu adam? 13. asrın minaresinin başında ne işi varmış? Hangi üniversiteden mezun olmuş? Bu hakikatleri nereden bulmuş?" diye sorular sorarak dikkatleri Üstad'a ve Risale-i Nurlar'da anlatılan derin hakikatlere çekerdi.
    Üstad veya Risale-i Nurlar ile ilgili gazetelerde aleyhte bir yazı çıkarsa mutlaka hemen bir cevap yazardı. Cesaret-i fıtriyesiyle bu hususlarla ilgili yazılarını ve söylemesi gerekenleri çekinmeden yazıp söylediği için de zaman zaman mahkemelere düştüğü de olurdu.
    1971'deki 54 sanıklı İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi sırasında teselli için avukat Bekir Berk'e bir pusula yazmıştı. Askerî hapishaneden getirilip mahkemeye girme sırasında bu pusula verilirken Savcı Nurettin Soyer'in adamı olan bir üsteğmen tarafından görüldü. Arama neticesinde de o pusula ele geçti. Aslında "Biz, mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla dener imtihan ederiz. Sen sabredenleri müjdele! Sabredenler o kimselerdir ki başlarına musibet geldiğinde elbette 'Allah'a aidiz. Ve vakti geldiğinde elbette O'na döneceğiz.' derler." (Bakara Sûresi, 2/155-156) meâlindeki âyetlerden bazı kelimelerden riyazî bir hesapla çıkarılan 1971 tarihi idi. Yani "İnşâallah bu seneyi gösteren bu tarih artık bu çeşit hapis musibetlerinin son olduğuna işaret ediyor." diye teselli edici mahiyette bir nottu. Ama Savcı Nurettin Soyer bunu, kendi kafasına göre bir mânâ vererek mahkemeye sundu. Öbür gün de her zaman olduğu gibi Cumhuriyet gazetesi hiç alâkası olmayan bir manşetle "Nurcular 1971'de devlet kuracaklarmış" şeklinde bir mânâ ile haber yaptı. Mahkemede Bekir Bey buna itiraz etti. Ama ne olur ne olmaz diye, Ahmed Feyzi Ağabey'in mahkemeye gelmemesi istenildi. Afyon Mahkemesi'nde o zamanki cesur ve pervasız müdafaası biraz sıkıntıya soktuğu için 54 kişiye bir de o eklenirse mesele uzar gider diye endişe ediliyordu. Bazı arkadaşlar bunun için ziyaretine gidip meseleyi anlatınca Ahmed Feyzi Ağabey "Ben kimseden korkmam! Eğer beni o mahkemeye çağırırlarsa, Üstad kimmiş, Risale-i Nurlar neymiş, onlara gösteririm..." diye cevap vermiş. Zaten mahkeme heyeti de Cumhuriyet'in bu iddiasının asılsızlığının farkında olduğu için onu çağırmadı.
    Vefatından birkaç gün önce İzmir'de mahkeme kuranlar üzerine "Sizi cezalandıracaklar mıymış?" diyerek hissiyatını dile getiriyordu ama gözlerinden yaşlar akıyordu. Bu durum pek alışık olmadığımız bir tavrıydı. Meğer bizimle veda konuşması yapıyormuş. Birkaç gün sonra da Antalya'dan vefat haberi geldi. Çamlık'ta cenaze namazına katılmak nasip oldu... Mustafa Sungur Ağabey kabrinin başında konuşma yaparak onun Nur'un avukatı olduğunu, kendisi hakkında Üstad'ın "İzmir'de cevval bir ruh" diye bahsettiğini söyledi...
    Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, bu üç feyizli Nur talebelerinden ebediyen razı olsun, makamlarını Firdevs eylesin, âmin!..
    ABDULLAH AYMAZ



    Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa,
    bunun sırrı işte budur. Said yoktur.
    Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur.
    Konuşan yalnız hakikattir,
    hakikat-i imaniyedir
    çünkü DAVAM DEVAM iledir
    vanasyanur


  3. #3
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسًبِّحُ بِحَمْدِهِ

    السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحِمَةُ اللَّه


    Hasan Feyzi'nin Denizli hapsinin ve civarının has talebelerini temsil ederek, onların namına üstadının vasiyetnamesi ve zehirlenmeden şiddetli hasta olması münasebetiyle yazdığı bir mersiyedir. Vefat haberlerini almış gibi kalemi ağlamış. Lahikaya geçirilsin.

    Said NURSİ


    السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحِمَةُ اللَّه

    وَبَرَاكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللَّهِ فَدَاكَ اَبِى وَاُمِّى وَنَفْسِى يَااُسْتَاذِى


    Anam ve babam ve tatlı canım sana feda olsun üstadım. Birkaç gündür, acılarımıza zehirler katan ve ciğerlerimize şişler ve hançerler saplayan ve gözyaşlarımızı kızıl ırmaklara çeviren acı ve kara haberler almaktayız. Işığında derdimize devalar aradığımız o mübarek ay, akibet husufa mı uğruyor. Nuruyla bu güzel vatanı aydınlatan ve parlatan Üstadımız, bir daha dönmemek ve bizlere görünmemek üzere, âkıbet göç mü ediyor. Vâ halila.
    Neşr ve tamim buyurduğunuz vasiyetname, bizler için hakikaten böyle bir kara haberi bildiren bir ye's ve matem işareti midir ? Yoksa yıllardan beri rûy-ı zeminde ağlayıp, inleyen kimsesiz müslümanların, büsbütün kurtuluş beşareti midir ? Bize bir haber sal. Sal ki; eğer böyle bir beşaret ise; senelerden beri hep ağlayan gözyaşlarımızı tutup, biraz da gülmesini bilelim ve öğrenelim.
    Acaba bu, bize tahminlerimizi te'yid ve takviye edecek bir nevruzîmi Yoksa Maazallah gözyaşlarını çağlatıp umman edecek bir nevmidi mi verecek ? O bir vasiyetnâme mi? Yoksa bir tebriknâme mi ? Yoksa oğul, uşak, ve aileden mahrumum, belki bana yas tutan ve mersiyye yazan olmaz diye, kendi mersiyyeni kendin mi yazdın üstadım.
    Sh:»(S.N: 235)
    Senin sayısı yüzbinleri aşan büyük bir aile efradın var. Hem öyle ki: Eğer istesen, hepsi sana hayatlarını fedaya hazır, sana üçyüzelli milyon insan yas tutup ağlar. Belki sana aylar ve güneşler de ağlar, sana melekler mersiyeler okur ve yazar. Sana, seninle beraber daima لاَاِلَهَاِلاَّاللَّه deyip zikir eden geceler de, gündüzler de ağlar üstadım.
    Şimdiye kadar hangi ölünün böyle milyonlarca yascısı, mersiyyecisi ve aile efradı vardır ki: Bize sultanların ve hakanların bile bırakamayacağı bir mirası, çok zengin ve büyük bir hazineyi ölmeyecek olan Risale't-ün Nur'u armağan edip asıl dosta gidiyorsun.
    Allah senden ebediyyen râzı olsun üstadım. Demek bundan sonra kederlerimizi onunla giderip, bütün müşkillerimizi o Risale-i Nur'a havale edeceğiz ? Gece ve gündüz hep onunla mı müteselli olacağız ?
    Demek حَيَاتِىخَيْرٌلَكُمْوَمَمَاتِىخَيْرٌلَكُمْdiyerek hayatının bizim hakkımızda hayırlı ve nurlu olduğu kadar, mevtinin de aynı vecihle yine bizler için iyi ve hayırlı olduğunu göstermek istiyorsun. Şahsıma ait diye, belki bu yazılarımı da kabul etmek istemezsin, fakat kabul buyurmanı rica ederim. Çünki ben, seni medh ve sena etmiyorum. Ben seni medhini ve vasfını, hep Hazret-i Kur'an'a havale ediyorum.
    Esasen bende o dil, o kudret o iktidar yok ki; ben ancak, bu ölme ve göçme hadisesinin bize saldığı elemlerden ve yağdırdığı kederlerden, ancak bir damlasını yazıyorum.
    Zaten şimdiye kadar sana Gavs dedik, Münci dedik, Kutub dedik hiçbirini kabul etmedin. Veli dedik, Hazret dedik, asla iltifat etmedin. İsmini ve resmini, nam ve nişanını hep unutmak ve unutturmak istedin. Kendini hâk ile yeksân ettin, son Ebu't- türab da sen oldun. Senin Kur'an hâdimliğinin meddahı ve vassafı o Hutbe-i Ezeliye iken, biz âcizler seni nasıl medh edebilirdik, nasıl tarif ve tavsif edebilirdik.
    Madem ki, Kur'an sana Said ( سعيد ) demiş.. Elbette sen saidsin hem ismin ve hem resmin saiddir.
    Madem ki, Kur'an sana Said ( صعيد ) demiş.. Elbette hem için temiz ve tahir, hem de dışın.
    Madem ki, Celcelutiyye sana Bedi' demiş. Bundan daha güzel medh ve bundan daha a'lâ ve ezka bir vasıf mı olur? Sen böyle nişanlar ve ihsanlarla bu asrın bir hidayet serdarısın. Bizler senin kadrini ve bu kıymetini bilemedik. Senin büyük kadrini ve şanını gelecek olan asırlar takdir edip, asıl menkıbe ve mersiyyeni yine onlar yazacaklar.
    Âh... ne olurdu, şimdi şu sayılı nefeslerini verdiğin şu anda, şu son de
    Sh:»(S.N: 236)
    minde, huzurunda ve yanında bulunup, sana hizmet edebilse idim. Son kelamını ve son vasiyetini işitebilse idim. Hararetten kuruyan o mübarek ağzına sıcak bir fincan çay, birkaç damla su verebilse idim. Ağrıyan mübarek kollarını ellerimle tutup oğuşturabilse idim.
    Risale't-ün Nur'un te'lifini tamam edip, neşrinin dahi esbabını te'min ve tanzim ederek ve talebelerinize, biz acizlere bırakarak ebediyete, Refîk-ı A'laya ve Allah'a gidiyorsun. Âlem-i ervaha uçtuğunda bizi unutma.
    Büyük ağabeyimiz ki, şanlı ve muhterem Şehid Hâfız Ali'dir. Ona ve bütün kardeşlere ve ecdada ve atalara ve evliyanın büyük ruhlarına bizden selâm et. Halet-i nez'imizde, ve berzahımızda, Ruz-i ceza ve mahkeme-i kübramızda bize şefaatçi ol..
    Âh.. Demek o sû-i kastçılar, nail-i meram mı oluyor. Demek güzel yüzün, bize artık haram mı oluyor ?
    Âh.. Ahbabın ağlayıp, a'danın güleceği böyle kara bir günü görmek istemezdik. Biz hep, halâsı bekler ve arardık. Demek onlara bayram, bize matem mi var. Biz dostlara ne diyelim, seni soranlara ne cevap verelim. Demek bundan sonra, seni bu dünyada şu baş gözümüzle bir daha görmiyecek miyiz? Artık vuslat, hasrete mi döndü ? Öyle ise rüyamızda olsun bize görün dur. Kusurumuza bakma, âlem-i hayal ve menamda olsun teselli buyur. Biz senin terhisini ister ve serbest olmanı dilerdik, fakat öyle mevt tezkeresiyle değil. Yoksa ten kafesinden uçan cankuşunun, daha şen ve daha serbest beden kınından çıkan o ruh kılıncının, daha parlak, daha keskin olacağını ve o vakit bize daha şefik ve daha rahim ve daha kurtarıcı olacağı için mi, ölümü arzuladın Üstadım.
    Çünkü Hâfız Ali'yi evvelce yerine bedel göndermeye razı olduğun ve icra ettiğin halde, bu sefer hiç bir bedel ve feda da kabul etmiyorsunuz. Husrev gibi bir sevgilinin, senin yerinde ölmek teklifini red ediyorsunuz.
    Demek göç ve sefer muhakkak mı üstadım. Demek Hazret-i İmam-ı Ali'yi ağlatıp, Ömer'i şaşırtan, Ehl-i Beyti inletip, Medine-i Münevvereyi karartan o hâl-i pür-melalin bir nümunesi, âkıbet bizim garip başlarımıza da mı çöküyor. Pek vakitsiz pek erken değil mi Üstadım..
    Sana bu mektubum acaba son mu olacak, diye titriyorum. Gerçi sen diyorsun; mektuba, şahsa ve söze ne hacet, bize uzaklık ve yakınlık yok, birimiz şarkda, birimiz garbda veya kabirde olsa, yine istediğimiz zaman görüşebiliriz. Evet âmenna bu doğrudur. Fakat benim gibi körler ve körpeler ne yapsın Üstadım.
    Otuz yıl evvel lemeatınızda yazdığınız:
    "Yetmişinci olmuştur, o mezara bir mezar taş,
    Beraber ağlıyor hüsran-ı İslam'a."
    hakikatı bu muydu, böyle mi tecelli edecekti ? Aziz canınızın canan eline cemal güllerine ermesi bu dem mi idi ?
    Sh:»(S.N: 237)
    Yirmibeş yıldır çekmekte olduğunuz çilelerden halâs ve necatınız böyle ölümle mi, ayrılıkla mı olacaktı ? Acılar ve ağrılar çeken ve zehirler içen o mübarek kalbinizin istirahatı, böyle varıp kara toprağa yatmakla mı olacaktı ?
    Hiçbirimizin huzurunuzda hazır bulunmadan ve bu gözümüzle bir daha görmeden, yapayalnız ve hücra bir köşede bu ölümün, bu ufulün ne acı ve ne hazin.. Günün birinde birdenbire Üstad ölmüş âh.. diye bir ses işitmek, veya bir iki satırlık mektup almak, veyahut rüyada görüp pür-telaş uyanmak ve sarsılmak ne kadar elim Üstadım..
    Mübarek vasiyetnamenizi görmek ve okumakla ve korkulu ve endişeli haberler gelmekle beraber, biz hâlâ bu irtihal ve mevt hâdisesinin bu kadar yakın bir zamanda vuku bulacağına inanamıyoruz. Hattâ bunu şu surette te'vil ve hayır ile tefsir ederek, bunun eza ve işkencelerden ve esaretten kurtulması ve dirilmesi alametidir diye telakki ediyoruz.
    Evet madem ki, اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ var. Senin de birgün olup öleceğini biliyoruz. Fakat böyle tenha ve garib, mesmum ve mağmum ve işkencelerle ve biraz da mevsimsiz olarak değil;
    Yirmibeş senedir, seni hep menfalarda ve hep hücralarda arayan bu hicranlı gönüller, demek hiç mi gülmeyecek. Üç-beş sene hatta bir senecik olsun, gözlerimizle serbest olarak, bu derdliler ve kimsesizler hiç mi görmeyecek.
    Zehirli yılan ve akreplerin bile gezip dolaşmasına, vahşi ve kafirlerin bile serbest yaşamasına açılan bu yeryüzü, yalnız sana mı yasak. Dünya kurulalı akan ve harlayan ve her zîruha helâl ve mübah olan gümüş gibi ırmak ve çayların tatlı ve serin suları, bağ ve bahçe ve gülistanları ve bunların türlü çiçek ve meyveleri yalnız sana mı memnu.
    Çekilen âhlar yüzünden yalnız senin değil, yüzlerle yerinden delinen hepimizin ciğerlerimizin tamiri ve tedavisi kabil değil. Biz hep ağlayan bu beşeriyetin gözyaşlarının seninle, yani Risale-i Nur ile dineceğine, hep sızlayıp acıyan kalblerin, hâdim olduğun nurlarla teselli bulacağına bel bağlamış ve inanmıştık.
    Böyle bir emr-i Hak vuku bulduğunda, seni nerede defn edeceğiz. Konya'da Hazret-i Meylana' da mı ? Civar-ı Hazret-i Eyyüb'de mi ? Yoksa Cennetül Mualla veya Cennet-ül Baki'de mi ? Bunu bize açıkca bildir.
    Hayır üstadım, gel biz seni Risale-i Nur tercümanı şahsiyetiyle gönlümüze gömelim. Her zaman seni orada görelim, görüşelim, her zaman sevelim ve sevişelim ve söyleşelim. Yahut bu ciheti
    مَا قَبَضَ اللَّهُ نَبِيًّا اِلاَّ فِى الْمَوْضِعِ الَّذِى يَجِبُ اَنْ يُدْفَنَ فِيهِ
    Hadis-i Âlisine havale ederek, vasiyetnamemizde onun için mi beyan ve tasrih buyurmadınız. Eğer böyle ise Emirdağını intihab ve ihtiyar ettiğiniz anlaşılıyor.

    Sh:»(S.N: 238)
    Âh..O Emirdağı... biz onun nasıl bir dağ olduğunu hâlâ anlayamadık. ondaki esrarı hâlâ çözemedik. O dağ hakikaten Emirdağı mı ? Yoksa esirdağı mı ? O dağ ( طاغ ) bize bir dağ ( داغ ) oldu. O dağın vurduğu dağ (داغ ) yine bizi dağladı. Onun dağı bizi yaktı, kavurdu. O dağ bizim bir dağımız üzerine binlerle dağ vurup, hepimizi dağdâr-ı hüzün ve elem etti.
    Âh.. o dağ yüzbinlerle kardeşin yetim kalmasını kasdetti. Hepimizi diri diri ateşlere yaktı. Hasılı o dağ seni harab, bizi kebab etti üstadım. Ona emirdağı değil Emerdağı, eceldağı demeli. Seni aramızdan alıp kendine ve içine çeken o dağa, emirdağı değil, Emendağı demeli.
    Ey اَوَمَنْكَانَمَيْتًافَاَحْيَيْنَاهُ nefs-i rahmaniyesiyle dirilen Üstadımız.. Said öldü desek, ininırlarmı ? Hem said ölür mü, ölen şaki ve hayvan değilmidir ? Buyurduğunuz gibi bu ancak bir yer değiştirme ve muvakkat bir ayrılmadır. Fakat bizim için çok acı çok..
    "Ey benim kıymetli babam" diye ağlayan Fatıma't-üz Zehra anamız gibi " Ey seyyidimiz, ey Üstadımız.. Va esefa, va kürbeta " diye yaşlar döküp ağlıyoruz. O anamızın dediği:
    صُبَّتْ عَلَيَّ مَصَائِبُ لَوْ اَنَّهَا عَلَى الأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيًا
    misillü biz de deriz:
    Âh sevgili üstadımız.. Üzerimize öyle musibetler çöktü ve döküldü ki; eğer o musibetler şu güneşli güzel gündüzler üzerine dökülse ve yağsa idi, gündüzler kararır muhakkak gece olurdu. Artık bundan sonra yapcağımız birşey varsa, o da semler içen, gamlar çeken üstadınız göçtü bekaya, hasret kalan kardeşlerim, dostlarım size olsun elveda deyip, ağlamak hep ağlamak.
    Üstadım sen dünya lezzetini tatmadan, ömründe bir kere olsun bu fena güllerine el uzatmadan ve uzana uzana bir saat bile sıcak ve rahat döşeklerde yatmadan, akıbet bırakıp gidiyorsun. Şimdi biz Hacca't-ül Veda'sız böyle bir ölüme nasıl inanalım.
    Ey Fahr-i Alemin nurdan incisi,
    Ey ehl-i İslâm'ın bir müncisi,
    Gel sana bir değil, bu sefer bin bedel verelim de şu rıhlet, şu hicret şu hicran daha bir kaç sene sonraya kalsın. Hep beraber arz-ı hicaza varalım. Ka'be'ye yüzler sürelim, bizi Arafat'a çıkar. Son sözlerini Hind'den, Yemen'den, Irak'dan, Afgan'dan ve dünyanın her yerinden o mahall-i mübarek ve mukaddeste toplanan bütün müslümanlara, bütün âşıklara ve bütün hicranlı gönüllere söyle, bize (اَلاهَلْبَلَّغْتُ)1 tekrarlayıp,
    Sh:»(S.N: 239)
    فَلْيُبَلِّغُ الشَّاهِدُ مِنْكُمْ الْغَائِبُ derken , alem-i gayb ve ervaha işte oradan pervaz et. Mübarek cesedini alıp hürmetle Harem-i Şerif'e getirip, pâk olan vücudunu âb-ı zemzem ile gasl ederken, biz de bir taraftan hiç durmadan akan gözyaşlarımızla yıkanıp, arınalım.
    Mübarek nâşını Risale-i Nur'dan yapılan ak kefene kat kat sarıp, Misk-i anberle buhurladıktan sonra, öd ağacından yapılan hususi tabuta koyup, son defa olmak üzere, bir daha ellerini öperek Kabe-i muazzamanın kara perdesini de üstüne çekerek, Hacer-ül Esved huzuruna çıkalım. Ka'be avlusunda toplanan ve daireler şeklinde saf, saf dizilen yüzbinlerle ehl-i îman ve melaike-i arz ve âsumana, o aziz ruhun imam olup cenaze namazını eda edilim. Arştan ve hatiften duyulan " nice bilirsiniz " sualine;
    Fahr-i Alemin nurdan bir incisi bu,
    Ehl-i İslâmın büyük bir müncisi bu,
    Şanında söylemiş Kur'an-ı Mecid,hep, فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَعِيدٌ
    diye cümleten cevap verip, oradan başlarımız ve parmaklarımız üstünde, yalın ayak ve baş açık, arz-ı Hicazı velveleye ve dehşete salan tekbir ve tehlil sadaları ve meleklerin de çıkardığı yas ve matem sesleriyle, Medine-i Resulullah'a ve Ravza-i Mutahhara'ya الصَّلاَةُوَالسَّلاَمُعَلَيْكَيَارَسُولَاللَّه
    İşte emanetin, işte Risale't-ün Nur'un kahramanı, işte Kur'an'da ( Said) ve Hadiste ( Seyyid) diye söylenen mübarek üstadımız diyerek, seni fahr-i Aleme sunalım. O nurani yeşil perdeler arkasında uzanan Muhammedimizin ( S.A.V.) mahbubumuzun nur elleri, tabutunu kendine ve kabr-i saadetine çekerken, hepimiz bayılıp bir daha ayılmamak üzere, ALLAH na'rasıyla Ravza-i Pâk'e serilip ve
    اِنَّا لِلَّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ olup biz de canlarımızı cananımıza verelim ve

    وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ جَاؤُكَ فَاسْتَغْفِرُوا اللَّه وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّه تّوَّابًا رَحِيمًا
    sırrına erelim.
    Sh:»(S.N: 240)
    $
    Hazretinize Buradan Ayrılık Söylemiştim.

    Çekilip nur-u hidayet, yine zindan olacak
    Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak,
    Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm,
    Çünki hicran dolu kalbim, yine hicran olacak.
    Yine göç var diye, mecnuna haber verme sakın,
    Yine matem, yine zâri, yine efgan olacak.
    Açılan ol gül-ü tevhid, sararıp solsa gerek,
    Kapanıp Ka'be-i irfan, yine viran olacak.
    Haber aldım ki, yarın yâd olacakmış bize yâr
    Ne büyük yare ki, kimler buna derman olacak,
    Bu büyük dert-i elemden, kime şekva edeyim.
    İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak
    O şifa-bahş olan envarını sen çeksen eğer,
    Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak.
    O temiz pak nefsin âb-ı hayatı bu çölün,
    Onu dûr etme ki, her ferd ona reyyan olacak.
    Hele ol nur-u şerifin, kime değmişse eğer,
    Küçücük zerre de olsa, meh-i tâbân olacak.
    O lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe, benim,
    Bu küçük kalb-i hazinim, yine handan olacak.
    Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
    Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban(Haşiye) olacak.
    Nazarın erse, garib başıma ey nur-u hüda,
    Bu gün artık bu hakir bende de umman olacak.
    Bu anasır, yüzüne her ne kadar çekse hicab;
    Yine haksın, buna şahid yine Kur'an olacak.
    Kab-ı Kavseynden alıp dersimi, bildim ki ayân,
    O güzel nur-u bedi' mânevi sultan olacak.
    Sakınıp, Feyzi-i bîçareye bahs açma bugün,
    Yeni baştan yine şeyda, yine giryan olacak.
    Bîçare talebeniz
    HASAN FEYZİ
    Haşiye: Bu şehid kardeş gibi, Nurun kahraman fedakar şakirdlerinin pek kuvvetli duaları o zehiri kırdı. O vasiyetnamenin hükmünü te'hire vesile oldu.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Nurun Fedaisi Zübeyir Ağabey...
    By ŞİMŞEK MUSTAFA in forum Klip, Video, Film ve Animasyon
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 17.11.08, 23:04
  2. Nurun Manevi Avukati Ahmed Feyzi Kul
    By ŞİMŞEK MUSTAFA in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.10.08, 19:10
  3. Hasan Feyzi Yüreğil
    By samuelboils in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 16.11.07, 10:13
  4. Tam Bir Talebe: Hasan Feyzi
    By yagmur in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.12.06, 10:56
  5. Hasan Feyzi Yüreğil
    By EnVaR in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 13.11.06, 08:45

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0