Üstad yetişince zindan aydınlandı

1959’da Bediüzzaman’ın Ankara’ya ikinci gelişinde Risale-i Nur’larla tanışan İsmail Anbarlı, bu uğurda mahkemeden mahkemeye koşup prangaya vurulan iki kişiden biridir.

28 Şubat sürecinin yaşandığı sıcak dönemde, hayatını Risale-i Nur’ların öğrenilmesi ve anlatılmasına adamış iki kişi, 40’tan fazla öğrenciyle birlikte, Konya’dan kalkıp Karadeniz’in yemyeşil bir bölgesinde okuma programı düzenler. 15 gün sürecek programın 8. gününde kapıya dayanan jandarmalar arama yapmak istediklerini söylerler. Olay bir ihbar sonucu vuku bulmuştur; ihbarı yapan da CHP’li bir muhtardır. Öğrencilerin başındaki iki kişiden biri, Bediüzzaman’ın talebelerinden, şimdi ebediyete intikal etmiş Mustafa Özsoy’dur. Diğeri ise Risale-i Nur âşıklarından, Said Nursi’yi vefatından hemen önce tanıyabilme şerefine nail olmuş İsmail Anbarlı.

REHA MUHTAR DUYARSA NE YAPARIM?

Her katı aranan binada görevliler, buldukları risalelerden birini mahkemeye vermek üzere alır, o insanları da önce jandarma karakoluna, ardından savcılığa sevk eder. İşin ilginç yanı bundan sonrasıdır. Türkiye’nin hâlâ tek parti idaresinde olduğunu sanan savcı, karşısına getirilen insanlara “Buraya gelirken izin aldınız mı?” diye sorar. Bundan sonra savcı ile Anbarlı arasında ilginç bir diyalog geçer. Anbarlı, “Ben vatanımda nüfus cüzdanımı cebime koyar gezerim. Hem ne biçim sual soruyorsunuz?” deyince savcı, hukuk tarihine geçecek bir cevap verir: “Ya olayı şimdi Reha Muhtar duysa ne yaparım?” Hatırlanacağı gibi Show TV’de haberlerden sorumlu Reha Muhtar, sunduğu bültenlerde bir çeşit ‘kasırga’ estirmektedir o dönemde. Savcının cevabı üzerine İsmail Anbarlı, acı acı gülümser: “Benim sizden tek bir ricam var. Hukuk ne diyorsa bize onu uygulayın.”

Savcı, 163. madde tarih olduğu için 312’den dava açmak ister; yani olayı ‘dinî propaganda’ olarak değerlendirme taraftarıdır. Neyse ki, bir yıl süren dava sonunda adalet yerini bulur, beraat çıkar.

Bu olay, Bediüzzaman Said Nursi’nin Ankara’ya ikinci kez geldiği 1959’un son günlerinde Denizciler Caddesi üzerinde onunla önce göz göze gelip daha sonra eserleriyle tanışan ve o günden bu yana hayatını bu işlere adayan İsmail Anbarlı’nın geçmişte yaşadıklarına nazaran hiç önemli bir hadise değildir aslında. Zira, 1960’ların Türkiye’sinde, satılması serbest olan Risale-i Nur’ları taşıdığı ve okuduğu için günlerce hapishanelere atılmış; eziyetin her türlüsüne tabi tutulmuş; yetmemiş, prangaya dahi vurulmuş birisidir o. Birçok kez girip çıktığı cezaevinde bir keresinde 15 gün prangaya vurulan Anbarlı, bu dava uğruna prangaya vurulan iki kişiden biridir. Konyalı Said Gecegezen’in pranga mahkûmiyeti, biraz daha kısa sürecektir.

22 Aralık 1937’de dünyaya gelen İsmail Anbarlı, yüzyıllar öncesinde, Moğolların Bağdat’ı kuşattığı dönemde Anbarlı adlı şehirden baskınlar sebebiyle Konya’ya gelip yerleşmiş bir ailenin ferdidir. Annesinin sütü çocuklarını zehirlediği için 10-11 çocuktan hayatta kalabilen ikisi kız, üç evladın ortancasıdır. Dedeleri daha çok ticaretle meşgul olan Anbarlı’nın babası Ali Bey, polislikten emeklidir. Anbarlı, babasının Ankara’daki görevi sırasında dünyaya gelmiştir.

Babasının vefatı ve bazı malî sorunlar sebebiyle sanat okulunu yarıda bıraktıktan sonra 1957 Ağustos’unda askere gider. İzmir’deki acemilik döneminden sonra Lüleburgaz’a gönderilir, oradan da Çorlu’ya sürgün edilir: “Ruhumda bir şey vardı. Fırtınalar esiyordu. Ruhum bir şey arıyormuş. Onu sonra anlıyorum, o zamanlar değil.”

BEDİÜZZAMAN’LA GÖZ GÖZE

İsmail Anbarlı, ruhunun aradığını daha bulamamışken 24 aylık askerliğini tamamlayıp 1959’da terhis olur. Ardından, eniştesinin yanında şoförlük yaparak çalışmaya başlar. Ve o yılın aralık ayında bir gün Denizciler Caddesi üzerinde, Said Nursi’nin kaldığı Beyrut Palas’ın yukarısındaki bir otele kalorifer kömürü götürür: “O dönemde de askeriyede yaşadığım o sıkıntıyı zaman zaman çekiyordum. Ruhumda bir fırtına… Yani böyle yüzlerce kişinin içine girip kavga yapmak, vurmak, vurulmak istiyordum. Fakat belirli bir zaman, belki yarım saat sonra geçiyordu bu durum. O ara işte Üstad’ın kaldığı Beyrut Palas’ın önünde o kalabalığı gördüm.”

Said Nursi, 1959 senesinde Adnan Menderes’le görüşmek amacıyla Ankara’ya iki kez gelmişti. Özellikle ikinci gelişinde basın, İnönü’nün de estirdiği rüzgârla epey gürültü koparmıştı. Anbarlı’nın gördüğü kalabalık da bu ikinci gelişine dair, Bediüzzaman’ın sevenleriyle birlikte basının oluşturduğu bir kalabalıktı: “Polisler falan da var. O kalabalığı görünce aşağıya indim. Sonra isminin İbrahim Canan olduğunu öğrendiğim bir kişinin Üstad kapıdan aşağıya doğru inerken resmini çektiğini gördüm. Ben tabii o halin rahatlığı ile böyle Üstad’a doğru yürüdüm. Fakat Üstad’la göz göze geldik.” İsmail Anbarlı, ruhundaki fırtınanın bir anda dindiğini hisseder: “Mübarek başları ile selam vermesi beni bir hoş etti, birden manevi sarhoş gibi oldum. Bunun bir inayet-i ilahiye ve ihsan-ı ilahiye oluşunu da çok sonraları anladım. Artık onun için canımı verebilirdim. Dünyam tamamen değişmişti. Daha cesur, daha atılgan; fakat daha şefkatli ve daha merhametli oluvermiştim.”

MENFİ GAZETELERİN MÜSPET ETKİSİ

Anbarlı’nın nur talebeleri hakkında bilgisi yoktu henüz. Bediüzzaman’ı gazetelerden tanıyordu; hem de aleyhte çıkan yazılardan: “Hazreti Bediüzzaman’ı, matbuat üstünde çok durduğu için oradan tanıyorduk. CHP lideri İsmet İnönü her gün mutlaka Üstad aleyhinde bir beyanat veriyordu. Basın her ne kadar Said Nursi hazretlerinin aleyhinde bulunuyor ise de, onun lisan-ı hali, gazetelerde yazılanlar gibi olmadığını bariz bir şekilde gösteriyordu. Onun için Hazreti Bediüzzaman’a kalbî bir muhabbetim vardı. Menfî yazılan hiçbir şeye inanmıyordum. Yani gazetelerin bu hususta yalan ve yanlış yazdıklarını biliyordum.”

Bediüzzaman’ın yanında Said Özdemir, Zübeyir Gündüzalp, İbrahim Canan ve Hasan Okur gibi talebeleri vardır. O kalabalıkta kaderi, onu, hiçbirini tanımadığı bu kişilerle görüşmeye yönlendirir: “Said Ağabey ile konuştum. ‘Ben İsmail Anbarlı’ dedim, ‘Siz kimsiniz?’ ‘Ben Bediüzzaman’ın talebesiyim kardeşim’ dedi. ‘Ben’ dedim, sizinle görüşmek istiyorum. Nerede görüşebilirim?”

Anbarlı’nın, Bediüzzaman’la o karşılaşmasında, günümüzde de sık sık gündeme gelen bir olay gerçekleşir, daha doğrusu yetkililerce ihmal edilmez: “Emniyet’ten irtica şefi Abdülkadir Denizlioğlu da orada, Denizler Caddesi’nde imiş ve beni de fişlediğinin, yani fişlendiğimin farkında değildim. Bunu da sonra öğreniyorum.”

Said Özdemir, kendisiyle tanışmak isteyen Anbarlı’ya, Rüzgârlı Sokak’ın yukarısındaki bir lokantanın üstünü tarif etmiştir. Anbarlı ertesi gün, verilen adrese gidemez; fakat Hacı Bayram’a giderken Kardeşler Kitabevi’nden İman Hakikatleri, Meyve ve İhlâs risalelerini satın alır. 1959’da risalelerin piyasada satılması serbesttir. Ancak işin garibi, satılması serbest olan kitapları okuyan veya yanlarında taşıyanlar günlerce gözaltında tutulacak, hatta prangalara bile vurulacaktır.

İsmail Anbarlı, tam bir kitap kurdudur; hatta sadece kitap değil yolda gördüğü bir gazete kupürünü de alıp okuyacak kadar okumaya karşı aç birisidir: “Şimdi böyle okuyan bir insan o üç Risale-i Nur’u alıyor. 1959’un 12. ayı. Doğum günüm o tarihlerdedir; fakat o benim tekrar bir doğumumdur aslında.” Anbarlı, elindeki kitaplardan, hacmi küçük olduğu için ilk önce İhlâs Risalesi’ni okumaya başlar. Bu arada ruhundaki değişimin de farkındadır: “Hiçbir şey anlamadım. Fakat ruhumda böyle bir heyecan, bir tarafgirlik, bir sevgi, aşk… O tabirler… O sürgünlüğün sebebi buymuş. Bunu istiyordu ruhum.”

ÜSTAD, TEHLİKEYİ SEZERDİ

Anbarlı, 1960 darbesinden sonra kapanacak o yerde hiç anlamazsa da risaleleri tekrar tekrar okuyup, anlamadığı kelimeleri de bir kâğıda yazıp biriktirerek Said Özdemir’e sormakla geçirmektedir günlerini. Bir kısmı daha sonraki zamanlarda olsa da Bediüzzaman’ın hemen hemen bütün talebeleriyle de tanışır orada.

Bu arada Said Nursi, vefatından birkaç ay önce yine Ankara’ya gelmek üzere yola çıkar. Fakat geldiğini haber alan polisler Ankara’ya 18-19 km. mesafede onu durdurur. Başlarındaki Abdülkadir Denizlioğlu bakanlıktan (İçişleri Bakanı Namık Gedik) emir aldıklarını, kendilerinin Ankara’ya girişinin yasak olduğunu söyler: “Menderes’le görüşmek istiyor Üstad. İhtilali hissetmiş ruhunda. Bu tip his dünyası çok gelişmişti onda. Böyle hadise Üstad’ın hayatında çok var, ağabeylerden işittiğim. Tehlikenin nereden geleceğini bilirdi. Ben bunu Zübeyir ve Bekir Berk ağabeylerde de gördüm. Sonra Fethullah Hoca’da da gördüm.”

Bediüzzaman’ın bu seyahatinden önce Ankara’daki 15 kadar Risale-i Nur talebesi de, hiçbir sebep gösterilmeksizin karakola götürülüp bir odaya kilitlenmiştir. O anda anlam verilemeyen olay, daha sonra parçaların birleştirilmesiyle anlaşılacaktır.

Bu arada, henüz 27 Mayıs darbesi olmadan bir süre evvel, aralarında İsmail Anbarlı’nın da bulunduğu 7 kişi yakalanıp yine hapishaneye gönderilir. Gerekçe yine çok komiktir. Zira, satılması serbest olan risalelerin okunması ve bulundurulması yüzünden haklarında zabıt tutulmuştur. Ve durum, 163. maddenin en ağır hallerinden ‘cemiyetçilik’ bendinin kapsamına alınmak istenmektedir. Savcılık makamının iddiası ‘dinî devlet kuracaksınız’dır: “Suçsuzuz diye dilekçeler falan yazarken 15-20 gün geçiyor. Zaten amaç da o. Biz de 17-19 gün içerde kalıp çıktık; ama Üstadımızın cenazesine de gidemedik, maalesef.”

23 Mart 1960’ta Bediüzzaman Said Nursi, 84 yıllık ömrünü tamamlayarak ahirete intikal eder: “Talebelerinden hiçbirini Urfa’da barındırmıyorlar. Bayram Ağabey diyor ki ‘Üstadıma Yasin okuyorum, bir buçuk sahife kalmış. Bir buçuk dakika müsaade edin, okuyayım.’ ‘Yok. Emir gelmiş’ diyor görevliler. Otobüs biletini almışlar. Kollarından tuttukları gibi sürükleye sürükleye götürüyorlar. Onu dinleyince beni ağlatıyordu bu hadise. Üstadın yanında bir buçuk dakika kalmasına müsaade etmeyen zihniyet, ağabeylerin her birini bir yere savuruyor.”

SAYFA SEKRETERLİĞİ KISA SÜRDÜ

İhtilalin üzerinden bir zaman geçtikten sonra Said Özdemir, Milli Birlikçilerin Bediüzzaman hakkındaki beyanatlarından üzüntü duyarak, milleti bilgilendirecek, kimse ile takışmayacak bir matbuat yayınının doğru olacağı düşüncesini dile getirir. Bunda, ihtilalden sonra Anadolu’ya Risale-i Nur sevkıyatının zorlaşması ve Bediüzzaman’ın matbuat yoluyla neşredilmesi konusundaki fikirleri de etkili olmuştur: “Said Ağabey, Bursa’da yayımlanan ve o sıralar kapanmak üzere olan haftalık ‘İrşad Gazetesi gibi bir gazete çıkarsak’ dedi. İrşad Gazetesi’nin sahibini Bursa’dan Ankara’ya getirttik. O hiç karışmayacaktı yayına.” İsmail Anbarlı da burada sayfa sekreteridir. Fakat 10. sayıda gazetenin imtiyaz sahibi, artık yeni sayı çıkaramayacağını, para vermeleri halinde gazeteyi kendilerine satacağını söyler. Bu mümkün olmayınca da İrşad, yayınını durdurur.

Bir yıl sonra, 1963’ün sonlarına doğru İhlâs Gazetesi’ni çıkarmaya karar vererek Hacı Bayram Camii’nin karşısında bir büro tutarlar. Yazı ve haberlerin ağırlığı Risale-i Nurlarla alakalıdır. Sonradan öğrendiklerine göre gazete, yayınlarıyla Millî Birlik Komitesi’nden birinin dikkatini çekmiştir. On beş gün kapatma cezası alan gazetenin sonraki manşeti ‘Ey âlemi İslam uyan, Kur’an’a sarıl’ olunca bu sefer süresiz kapatılmaktan kurtulamaz: “Sonradan öğrendiğim, Doğu Menzil Kumandanı Faruk Güventürk, o zaman Ankara Merkez Vaizi olan Said Özdemir Ağabey’i böyle takip ederek İzmir Çeşme’ye müftü olarak sürgün etti.”

İsmail Anbarlı da bir süre sonra Said Özdemir’le birlikte gider. Bu sefer İzmir’de Zülfikar Gazetesi’ni çıkaracaklardır. İmtiyaz sahibi de İsmail Anbarlı olur. Üçüncü sayıda siyonizmle ilgili bir karikatürden dolayı üç sayı birden toplatılır.

MUSTAFA SABRİ’Yİ DE DİRİLTİRLER!

O dönemde emekli asker M. Tevfik Gerçeker de Diyanet İşleri Başkanlığı’na vekâleten getirilir. Onun talimatıyla İlahiyat Fakültesi’nden Neda Armaner, İbrahim Çubukçu ve CHP’li bir vekilden oluşan üçlüye Risale-i Nur aleyhinde bir broşür hazırlatılır. Ancak broşür isimsiz yayımlanır: “Kimse bilmez diyerek, son şeyhülislam rahmetli Mustafa Sabri Efendi hayatta imiş gibi onun ağzından beyanat vererek Bediüzzaman’ın aleyhinde Tuhfetu’r-Reddiyye ismiyle küçücük bir broşür yazıp bütün müftülere, vaiz hocalarına, imamlara, kaymakam ve valilere gönderiyorlar.” Rahmetli Bekir Berk, daha sonra olayın aslını ortaya çıkartır.

Fakat Faruk Güventürk rahat durur mu? Valiliğe şiddetli bir yazı yazarak, şeriat propagandası yapmakla itham ettiği gazete çıkarken valiliğin ne yaptığını sorar. Güventürk’ün Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde nurcular aleyhinde verdiği beyanat bardağı taşırır. Bunun üzerine Ahmet Feyzi Kul ile Mustafa Birlik kaleme sarılır. Mahkeme süreci afla noktalanır.

ZÜBEYİR GÜNDÜZALP GAZETE SATIYOR

10 binden biraz fazla tiraj yakalayan Zülfikar tüm Türkiye çapında dağıtılmaktadır. İstanbul, Van, Diyarbakır gibi yerlere ise otobüslerle ulaştırılmaktadır. İstanbul’a da otobüsle gönderilmektedir: “Zübeyir Ağabey o ara Süleymaniye’de Kirazlı Mescit’te. Mehmet Emin Birinci, Mehmet Fırıncı, Mehmet Kutlular’a da 500 adet gazeteyi gönderdik. Fakat hiç açmadan iade ettiler. Ancak Zübeyir Ağabey bunu duyunca, başka bir yoldan elde ettiği gazeteyi alıyor ve Sultanahmet Camii’nde cumadan sonra ‘Zülfikar, Hakkın sesi; Zülfikar gazetesi, müminin müdafaası, alın, 25 kuruş’ diye bağırarak satıyor.”

Zaten malî sıkıntı içinde yayın yapan Zülfikar, onuncu sayısında Tireli bir öğretmenin kendi kafasına uygun bir savcıdan aldığı tekziple iyice çıkmaza girer: “Ama tekzip hukuka ve insan edep ve ahlakına uymayan bir yazı. Okumaktan hayâ duyduk.” Tek çare gazeteyi satmaktır: “Sonra ben gazeteyi Hüseyin Çağdır’a satmış oldum.” Gazete Uhuvvet adını alarak kısa bir süre yoluna devam ettikten sonra mali sebeplerden yayın hayatına son verir. Tarihler, 1964’ün son ayını göstermektedir.

ZAMAN, CAMİANIN NAMUSUNU KURTARDI

Bu dönemlerde bir de Erzurum’da çıkmakta olan Hareket gazetesi vardır. Bunun üzerine camianın önde gelenleri Ankara’da, matbuat sahasındaki eksikliği görüşmek üzere bir araya gelir. İsmail Anbarlı da ağabeyleri toplantının yapıldığı yere götürdüğü için oradadır: “Orada ittifakla, gazete çıksın dendi. Demokrat Parti’de milletvekilliği yapmış Tahsin Tola Ağabey vardı. O dedi ki ‘Bu çok ulvî ve kutsî bir dava. Siyasetçiler ise tiraja bakar, gazeteye değil. Eğer bir gazete çıkartacaksak en az yüz bin tirajlı olmalı.’ Orada, yayımlanacak bir gazetenin fotoğrafını da çıkarttılar. Onu da Zübeyir Ağabey şöyle anlattı: ‘Bir, Risale-i Nur umumun malıdır. Onun için çıkacak gazete herkesi kucaklayıcı çıkmalıdır. Belirli bir cemaatin müdafii olmamalıdır.’ Şimdi sadece Türkiye’de değil, o zamanki İslam coğrafyasını düşünün. Suriye’de Hafız Esad hayatta idi. Irak’ta Saddam, Mısır’da Nasır vardı. Yani oradaki kardeşlerimizin sıkıntı çekmemeleri için de neşriyat yapılacaktı. Bu arada başka din mensupları ile de münakaşaya girmeyecek bir yayın düşünülmüştü. Onun için Zaman gazetesi bugün camianın namusunu kurtarmıştır.”

Bu süreçten sonra, 1967’nin son aylarında, Salih Özcan’ın imtiyaz sahipliğini yaptığı haftalık İttihat Gazetesi yayımlanmaya başlar. Gazete, yayınlarını 12 Mart 1971 muhtırasına kadar sürdürür. Anbarlı’nın burada bir vazifesi yoktur. 1960’ta Hatice Hanım’la hayatını birleştirdikten sonraki yıllarda Emine, Muhammed Nur, Betül Nur ve Hasan Hüseyin isimlerini verdiği çocukları dünyaya gelen İsmail Anbarlı, hayatını hayır işlerine, hizmete ayırmayı sürdürür.

Bediüzzaman’la göz göze gelip Risale-i Nur’lara öğrenci olduktan sonra zamanının bir kısmını evinde, bir kısmını medresede geçiren Anbarlı, böyle bir anda, Edirne’ye gitmeden önce Fethullah Gülen Hocaefendi ile Ankara’da, Bent Deresi’nde üç gün kalır: “Daha önce çok duyuyordum, gıyaben tanıyordum. Bir gün kapı çalındı, Bayram Ağabey ile beraber geldiler. Fethullah Hoca gündüz Diyanet’e gidip geliyordu. Maalesef hep yemeğini yiyerek gelirdi. İkinci gün eve Mehmet Kırkıncı Hoca, kardeşi Musa ile beraber geldi ve dinlenmekte olan Fethullah Hocaefendi’nin odasına girdi. O anda Fethullah Hocaefendi, sanki böyle yatakta yatmak çok edebe mugayir bir halmiş gibi ‘Estağfirullah, Estağfirullah, Estağfirullah’ diyerek ilk önce yatağı topladı. Bana da büyük bir ders olan, bir edep hali böyle. O gün sabaha kadar tatlı, güzel, esprili, harika Kur’anî sohbetler oldu.” Anbarlı, daha sonra İzmir Kestanepazarı’nda iken de Said Özdemir’in damadı, Erzurumlu rahmetli Zeki Birbilir ile birkaç kez ziyaretine gider Hocaefendi’nin.

Anbarlı, bugün Fethullah Gülen Hocaefendi ile alakalı olarak şunları söylüyor: “Hocaefendi, küçülen ve bir köy haline gelen dünyayı ve dünyadaki teknolojik tekamülü ve teknolojinin insanlar üstündeki tesirini ve sosyolojik, politik ve ekonomik gelişmeleri iyi takip etmiştir. Hepsini tek tek değerlendirerek dünyanın ve içerisindeki insanın ne tarafa doğru gittiğini, bu gidişin mecrasının insanlara faydalı bir şekilde nasıl muhafaza edilebileceğini iyi hesap ederek ona göre hareket etmiştir.”

1965-66 seneleri, her zamankinden daha hareketli geçer. Anbarlı, gittiği yerlerde bir taraftan dersler yapmakta bir yandan da ziyaretler gerçekleştirmektedir. Bu dönemde Konya’da 6-7 nur talebesinin karakola götürüldüğünü öğrenir. Onlara yardımcı olmak maksadıyla ziyaretlerine gittiğinde ise karakolda münakaşa yaşar. Yanında Kur’an-ı Kerim, risale ve cevşen olmadan gezmeyen biridir. O anda üzerinden Münazarat çıkınca ‘dinî propaganda yapıyor’ denilerek o da içeri atılır. Bir gün hapishane müdürü ile bir hadise yaşar. O da, kendisini çağıran müdürün “Risaleleri niye böyle toplu halde okuyorsunuz? Bak burada da Risale-i Nur var. Kimse suç diye beni götürmüyor” sorusu üzerine gelişir. Anbarlı “Bu sorunun cevabını biraz evvel sorgu hâkimliğinde verdim.” deyince müdür onu “Hapishane içerisinde hapishane var.” diyerek tehdit eder.

Anbarlı, daha sonra koğuşta birlikte kaldığı bazı kişilerle haklı bir tartışmaya karışınca elleri arkadan sıkı sıkıya kelepçelenir ve hücreye atılır. Hücre, iki buçuk adıma bir metreden müteşekkil, zifiri karanlık, rutubetli, su ve tuvaletin olmadığı, farelerin cirit attığı bir yerdir. Hücreye atılmadan evvel ikindi vakti girdiği için gardiyanlara, abdesti olduğunu, namazı kılmak istediğini söylese de nafiledir: “Esas, ruhuma ağır gelen, içeride Kur’an-ı Kerim ve cevşenimi almayın dediğim halde almaları idi. Kelepçeli olarak okuyamazsam da kolumun değmesi bana huzur veriyordu. Hücrede duvardan teyemmüm edeceksin; fakat o imkân yok. Elin arkadan kelepçeli. Çok uzaktan ezan sesi gelmesine rağmen namazı kılamıyorsun. Aman ya Rabbi! İnsanın ruhuna öyle bir azap, öyle bir acı çöküyor ki. Uyumamak için gayret ediyordum ama bazen işte dalıveriyordum. O zaman abdest gidiyordu.”

YERE YIĞILDIM, BAŞLADIM AĞLAMAYA…

Kelepçenin verdiği sıkıntı öyle bir noktaya varır ki, üçüncü gün, dayanılmaz acılar hissettiği sağ eli morarır. O anda daha evvel Kore’de savaşmış Bayram Yüksel Ağabey’in Bediüzzaman’la ilgili anlattığı hadiseyi hatırlar: “Düşünüyorum ki yahu beni dinleseler ‘bunlar mı Kur’an’ın fedakârları, hizmetkârları? Nihayet alt tarafı bir zincir vurmuşuz eline. O kelepçeye dayanamıyor.’ diyecekler.’ İnilti çıkarmamam lazım diye kendimi sıkıyorum. Bayram Ağabey’in Kore’ye gitmeden evvel Emirdağ’da Üstad’ı ziyarete gidince Üstad da ‘Cevşen’i hiç eksik etme. Sekine’yi devamlı oku. Müşkül duruma düşersen beni çağır. Allah’ın izni ile ben gelirim’ diyor. Bayram Ağabey cephede böyle sıkıştığı bir anda ‘Üstadım yetiş’ diyor, iki defa. Ve Üstad’ın siluetini görüyor, Fatih Camii’nde dua eder şekliyle. Üstad konuşmayıp eliyle ona ‘gel’ diyor. Ve Çinlilerin çok yakınından geçerek Üstad’ın yol göstermesiyle kendi birliğini buluyor. Ve Üstad o an kayboluyor. Şimdi hücrede üçüncü gün; benim elim çok şişip morarınca bunu hatırladım ve ‘Sen talebelerini yalnız bırakmazsın. Üstad imdadıma yetiş’ dedim. O zindanlık yerin sanki böyle artık bana aydınlandığı gibi, kapının orada Üstad’ı gördüm. Bana gülümseyerek bakıyor. Ben ‘Allahü ekber’ dedim ve o an yere yığıldım. Oturuyordum zaten. Ve benim sağ elim kelepçeden çıktı. Başladım ağlamaya. Ve rabbime hamd ettim. Hemen teyemmüm ederek abdest aldım. Hayatımın en feyizli teheccüd ve sabah namazlarını ağlayarak kıldım. Sabahleyin kapı açıldıktan sonra elimi tekrar kelepçeye sokmak istedim. Fakat girmedi. Elim arkadan sanki kelepçeli imiş gibi çıktım. Arkama gelerek kelepçemi açan gardiyan ‘bunun kelepçeleri çıkmış’ demedi. Demek dost birisiydi.”

PRANGA SESİ ZİKİR GİBİYDİ

Başgardiyan, o sabah, Anbarlı’ya, mahkemeden çıkarttıkları kararı da okur. Ayağına 60 kilodan fazla ağırlıkta bir pranga takılı halde hücrede, 3 günü elleri arkadan kelepçeli, 15 gün de prangalı toplam 18 gün kalacaktır: “Namaz kılacağın zaman ayağınla sürüklüyorsun prangayı. En güzel tarafı, namaz kıldığın zaman o zincirin sanki zikrediyor gibi çıkardığı ses oluyor. Onun çıkarttığı sesi sanki Rabbime karşı bir zikir gibi hissediyordum.”

Birkaç gün sonra da yine Risale-i Nur talebelerinden Said Gecegezen hücreye atılır ve o da prangaya vurulur. Gecegezen, Anbarlı’dan daha önce hücreden ve prangadan kurtulsa da her ikisi de Risale-i Nur öğrencisi olma uğruna prangaya vurulan iki kişi olarak tarihte yerlerini alır.

İsmail Anbarlı hücrede 18 günü tamamladıktan ve hapiste de dört ay kaldıktan sonra tahliye edilir. Fakat Anbarlı için hapis hayatı henüz bitmemiştir. Bir gün, zamanının bir kısmını geçirdiği Bend Deresi’ndeki ev basılır. Zaten Bediüzzaman’ın talebelerinin Risale-i Nur’lardan sohbet yaptığı bir yerdir burası. Said Özdemir, Vahidettin Karaçorlu, Mustafa Türkmenoğlu, Şerafettin Kartal ve Anbarlı’yı orada zannederek ziyaretine gelen Mustafa Özsoy emniyet müdürlüğüne götürülür. Hâkimler bu sefer tevkif etmeyerek birkaç gün yattıktan sonra serbest bırakır onları.

Tam 12 gün sonra İsmail Anbarlı’nın evinde bir sohbet yapılacaktır bu sefer. O sıralarda Ankara’ya gelmiş olan Abdullah Yeğin’in yaptığı sohbete öğrencilerle beraber Vahidettin Karaçorlu da katılır. Fakat Yeğin o gece orada ikâmet etmeyip başka bir yere gider. Risale-i Nur talebelerini hafta sonu içeride tutmak için genelde baskınları cuma günü yapan yetkililer, o gün arama izni almalarına ve Anbarlı’nın evinin yanından birkaç kez geçmelerine rağmen, göreve yeni başlayan bir komiserin adresi çıkaramaması sebebiyle evi bulamazlar. Ancak sabah erken saatte, Vahidettin Karaçorlu’nun da misafir olduğu eve baskına gelirler: “Komiser ‘Sen ne iş yaparsın?’ dedi. Ben ‘Nurculuk’ dedim. Bu ağırına gitti. Halbuki ben işimi gücümü bırakmış, hakikaten kendimi hizmete vakfetmişim.”

Evin aranmadık yerini bırakmayan görevliler, sonunda bir odada, Bediüzzaman’ın kendi el yazısı ile düzelttiği risaleleri bulurlar: “190 kalem Risale-i Nur. Yani sadece 14 cilt değil Risale-i Nur’lar. Onlar hepsi bulununca içim cız etti ‘Yahu büyük bir hazine buldunuz’ dedim.” Onlarla birlikte bir de, Eşref Edip’in İslam ülkelerinin idarî ve coğrafî özelliklerini anlatan bir kitabına suç (!) delili olarak el konulur: “318 adet kitap vesaireyi bir çuvala koyarak götürdüler. Bir de Kürtçe bir gazete katıyorlar ona. Onu sonra öğreniyoruz. Böylece bilirkişiye göndermişler.”

Fakat sulh ceza hâkimi, sonradan Adalet Partisi’nden milletvekili de olacak İsmail Hakkı Köylüoğlu, Anbarlı’yı dinledikten sonra ona gidebileceğini söyler. Anbarlı’nın evinin aranmasından üç gün sonra bu sefer Mustafa Sungur da Eflani’de yakalanır; fakat o da serbest bırakılır. İşin ilginç yanı, aradan epey zaman geçtikten sonra birbirinden farklı yer ve zamanlarda gerçekleşen bu olaylar birleştirilerek, zorlamayla 163’e 1’in sınırlarına alınıp, bu kişilere ‘devleti yıkarak şeriat devleti kurmak için cemiyet teşekkül ettirmek’ suçu isnat edilmek istenmektedir. Davaya bakacak olan 2. Ağır Ceza Reisi ise ‘altı ok’a merakı ile bilinen ideolojik bir isim, Mithat Sungur’dur. Dolayısıyla davaya konu kişiler serbest bırakılma yerine Ulucanlar’daki hapishaneye gönderilir, ikişerli olarak birbirlerinden ayırarak koğuşlara dağıtılırlar.

1967’nin yazında adlî tatil devreye girdiği için mahkeme günü epey uzaktır. Bu süreyi 4444 defa Salat-ı Nariye, yani tefriciye okumakla geçirmeye karar verirler. Fakat içlerinden Mustafa Özsoy hariç hepsi tefriciyeyi yarım bırakır. Eğer bir suç varsa ve bu suç da ortaksa ya hepsi içerde kalmaya devam edecek veya hepsi birden serbest kalacaktır. Adlî tatil olduğu için bir seferliğine başka hâkimlerin baktığı davada sadece Mustafa Özsoy tahliye edilir.

KELEPÇELİ ELLERLE CEMAATLE NAMAZ

Ancak mahkeme onlara ideolojik tarafgirlikle baktığı için geride kalanların tahliyeleri zor gözükmektedir. Avukat Bekir Berk, reddi hâkimden ziyade başka bir yol bulur. İçişleri Bakanı Faruk Sükan’la konuşarak Mersin Hapishanesi’ne nakillerini talep eder. Ve Ankara’dan Mersin’e kadar ikişerli gruplar halinde kollarından birbirlerine kelepçeli olarak yola çıkarlar. İsmail Anbarlı Said Özdemir’le, Vahidettin Karaçorlu Mustafa Sungur’la, Şerafettin Kartal da Mustafa Türkmen’le kelepçelenir. Otogarda otobüs saatini beklerken akşam namazı vakti girer. Namazını eda etmek için jandarma çavuşundan kelepçelerini açmalarını isteseler de yine nafiledir: “Benim problemim değil dedi. Hacet giderip abdest alacağız; ama çaresi yok. Birbirimize kelepçeli halde düşünün artık. Sonra abdest aldık. Namazda farzları kılmak biraz daha kolay. Ancak sünnetlerde çok sıkıntılı oluyor.” Otogarda namazlarını bu şekilde kılan insanları gören modern diye tabir edilen şekilde giyinmiş bir bayan dayanamaz ve birden bağırmaya başlar: “Kadın ‘Allah belanızı versin. Burası Rusya mı? Müslümanlara yapılan bu zulüm nedir?’ diye bağırdı. Feryat o kadından geldi. Kadın epey hakaret etti. Uzatmalı, cevap da veremiyor. Ben o şeyden sonra o kadına çok dua ettim.”

Bu şartlarda Mersin’e ulaşan Risale-i Nur talebelerinin burada pek çok ziyaretçisi olur. Mahkeme günlerinde de yalnız bırakılmazlar hiç. 3 buçuk yıl, 4 ay sonra tahliye olarak Ankara’ya dönen İsmail Anbarlı 12 Mart 1971’de de rahat bırakılmaz. Fakat neyse ki içeride üç gün kalıp serbest bırakılır. Sonraki günlerde Ankara Maltepe’de haftalık sohbetlere devam eder.

Bazı politikacılarla zaman zaman görüşme imkanı da bulan Anbarlı’nın, Süleyman Demirel ile de tanışıklığı vardır. O zamanlar görüştükleri Demirel’den istekleri konusunda hiç sonuç alamadıklarını anlatan Anbarlı, Demirel’in o zaman kendisini kamufle ettiğini düşünmektedir: “28 Şubat’taki reisicumhur Demirel ile o zamanki, yani siyasi beyanatlar veren Demirel arasında mukayese edilemeyecek kadar farklar vardı.”

1973 senesinde İstanbul’a gelen Anbarlı iki yıl sonra da Türk Hava Yolları’nda çalışmaya başlar. Oto sevk amirliği, yer nakliyat ve personel şeflikleri görevlerinden sonra 1990-91’de kalp rahatsızlığı sebebiyle idarenin talebi doğrultusunda emekliliğini ister. 1993 senesinde ise ailesini İstanbul’da bırakarak Konya’ya yerleşir. Önceki yıllardaki gibi yine zamanının tamamını vakıf ve Risale-i Nur hizmetlerine ayırmaktadır hâlâ.