+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 7 ve 7

Konu: Nur Yolunun Nurlu Ağabeyi Zübeyir Gündüzalp

  1. #1
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Post Nur Yolunun Nurlu Ağabeyi Zübeyir Gündüzalp

    Nur Yolunun Nurlu Ağabeyi Zübeyir Gündüzalp
    Arda kafkasoğlu


    Büyük Nur kuşağının en seçkin rengini, en göz alıcı kuşağını, yağmurdan sonra baharı müjdeleyen en münevver şahsiyetini nazarlarınıza arz ederken, onu anlatamamanın güçlüğünü çekiyorum… Büyük Üstadın üzerinde titizlikle durduğu, davası için nakış nakış işleyerek hazırladığı Zübeyir Gündüzalp'i tanıtmak bahtiyarlığına erdiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Nur talebesi kimdir? Bir Nur Talebesinin özellikleri neler olmalıdır? Dava adamı kimdir? Sorularına cevap bulmak isteyenler, Zübeyir Gündüzalp'in hayatını yakından incelemelidir. Onu tanırken onun şahsında üstadı göreceğinizi baştan belirtmek istiyorum. Zira , Hz. Üstadın bizzat kendiside Zübeyir Ağabey için 'fenafil Üstad' sıfatını kullanmıştır.

    Bediüzzaman'ın bin talebe olarak kabul ettiği bu şahsiyeti incelerken anladım ki; Üstad bu sözü laf olsun diye söylememiş… Zübeyir Gündüzalp bin talebe edebilecek kapasiteye, fedakârlığa, cesarete, ruh diriliğine, dava aşkına sahip hakiki örnek bir nur talebesi portresidir.


    Öyle güçlü bir portredir ki; üstadından ayrılmamak için kendini ihbar ederek hapse gönüllü girebilecek kadar dava aşkına ve sadakate sahiptir. Her kişinin değil, er kişinin olan bu davada daima dik durmuştur. Makamları, servetleri elinin tersi ile itmiş nefsi için hiçbir şey istememiştir. O dönemin dikenleri arasında güller yetiştirme sevdasına kapılmış, gönüllü aşk fedaisidir. Firavunlar kucağında çocuk Musaları safına katmak çile tezgâhına gönüllü yürüyerek, safını kesin çizgilerle belirtmiştir. Yusuf medresesinin hem talebesi, hem müderrisi olmuştur. Anadan, yardan, serden geçerek; canını gönlünü kur'an davasına adamıştır. O damla iken denizleşmenin, katre iken çağlayan olmanın en şerefli örneğini hayat çizgisinde göstermişidir. Ümitsizliğe asla kapılmamış leylasını arayan âşık gibi Nur arayanların ruhlarına ışık olmuştur. Risale-i Nur'ları damarlarına işleyinceye kadar okur. İhtiyacı olanlara yetiştirmek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmazdı.


    Şimdi bu nur kahramanının hayat seyrine bir göz atalım; “Zübeyir GÜNDÜZALP, 1920 yılında Ermenek'te dünyaya gelir. Dedesine izafeten ismi “ Zeyver” olarak konur.


    Babasının isim Mehmet, annesinin ismi ise Seyyide'dir. Zübeyir GÜNDÜZALP hem anne hem baba tarafından Kafkas asıllıdır. Dedeleri meşhur 93 Harbinden sonra Anadolu'ya göç eder ve Ermenek'e yerleşirler. Baba tarafından lakapları “Zeyvergil,” ana tarafından ise “Hurşit Çavuşlar” dır.”(1)


    Çocukluğunu kısaca ele alırsak; Zübeyir GÜNDÜZALP çocukluğundan beri çok ciddi saygılı,dürst,cesur bir çocuk olduğu hayatını yazan eserlerin ve şahitlerin ifadeleri ile sabittir.


    Yazar İhsan ATASOY'un “ Nur'un Büyük Kumandanı adlı eserinde şu anıya yer vermektedir;


    “Babası Mehmet Efendi, oğlu Zübeyir'in farklı bir kişiliğe sahip olduğunu çocukken dahi belli ettiğini ifade ederek şöyle der:


    “Ermenek yolu eskiden yaylalardan geçerdi. Soğuk pınarların başına varınca otobüsler mola verirdi. Bu sırada yolcular sepet ve bohçalarını açarlar, yemeklerini yerlerdi. O oğlum Zübeyir, topluluktan uzaklaşır, ıssız bir yere giderdi. Yolcular tekrar arabaya bineceği zaman gelir, arabadaki yerine otururdu.”
    Kardeşi Haydar, bunu şöyle yorumlar: “ Ya oruçlu olduğundan, ya da halkın konuştuklarını kafası almadığından ve onu tatmin etmeyen dedikokudularından ibaret olduğundan…”(2)


    İşte Aziz üstadın, Aziz talebesi Zübeyir GÜNDÜZALP büyük davasının hizmetine böyle hazırlanıyordu. O ileride olacakları bilmiyordu ama gizli bir el onu büyük bir mücadeleye hazırlıyordu.


    Yine ATASOY'un kitabında geçen: “ Zübeyir, ben seni daha üç yaşında bir çocukken, manevi himayeme almıştım.”( Bediüzzaman)


    Bu ifade açıkça ortaya koyuyor ki aziz üstad davasına omuz verecek Nur'un Büyük Kumandanını çok önceden seçmişti…


    Zübeyir GÜNDÜZALP, yurdun çeşitli yerlerinde postahanelerde telgraf memuru olarak çalışmıştır.


    Necmettin ŞAHİNER'in “Nur'a Adanan Bir Ömür Zübeyir Abi” adlı kitabında görev yaptığı iller ve tarihleri şöyle sıralanmaktadır: “Ermenek- 19 Ağustos 1938,Konya29 Kasım 1943,Akşehir23 Temmuz 1948,İslâhiye19511952,Urfa1953 (3)


    Zübeyir GÜNDÜZALP, çalışkanlığı, disipline verdiği önem onu yükseltikce yükseltmiştir. O, okumayı çok severdi. Sürekli kitap okur. Okuduğu kitaplar konusunda ayrım yapmaz roman, fikir, sosyoloji, psikoloji vb. kitapları okurdu. Bu öğrenme isteği ve kendini yetiştirme arzusu onu Risale-i Nur eserlerine götürmüştür.


    Nurlarla tanışmasını İbrahim KAYGUSUZ'un “Nurun Sadık Kumandanı Zübeyir Gündüzalp, Hayatı, Mefkûresi” adlı kitabında Zübeyir Gündüzalp'in Risale-i Nur ile tanışmasını anlatan bir anısına kitabında yer vermiştir. Zübeyir Gündüzalp anlatıyor:
    “Baba dostu muhterem bir ihtiyar vardı. Onu görünce merhum ve muhterem sevgili babamı hatırlarım. O da beni görünce, bir baba şefkati ile halimi hatırımı sorardı. Onun o şefkati, kederli günlerimi neşelendirirdi. Bir oğlu vardı. Sınıf arkadaşımdı. Onun namaz kıldığını, namaz vakti gelince okul penceresinde, bazen hademe odasında namaz kıldığını görüyordum. Ona ruhumda bir takdirkârlık, hatta bir gıpta hissi duyuyordum. “Acaba,” diyordum, “Benim hayatım mı, yoksa onun hayatı mı insanca bir hayattır?” ayırt edemiyordum. Bu sınıf arkadaşım nihayet üniversiteyi kazandı. Anadolu'nun saf, temiz ve sakin havasından (Ermenek) kalabalık bir şehre (Konya) geldi. Birgün bu arkadaşımın yanında bir sima: O da tanıdık! Hatırlayacak gibi oluyorum. Arkadaşım, okuduğu kitaptan bir aralık başını kaldırdı. Göz göze geldik. O da beni tanıdı. Tanıştık, seviştik. “Gençlik mevzuunda bir bahis okuyordum” dedi. Dedim: “Ben de dinleyeyim, devam edin.” Evvelâ kitaba baktım: Gençlik Rehberi. Müellifi: Bediüzzaman Said Nursî.


    Biraz durakladım. Çünkü gazetelerde bu isim hakkında menfi şeyler işitmiştim. Fakat dinlemeliydim. İşte tam fırsattı. Dinlediklerim ile duyduklarımı karşılaştırıp bir hükme varmalıydım. Yaratılış itibarı ile biraz tahkikçiydim, körü körüne, ezbere, şu veya bu dedikodulara kulak asmayı mertlik hissime lâyık görmüyordum. Arkadaşım okuyordu, dinliyordum. Ben öyle kendimi okunan kitaba vermiştim ki, bir aralık kendime geldim; iki saat geçmiş. Bu müddet içinde ruhumda bir kıpırdanış, bir başkalık oldu. Allah Allah! Ne olmuştum? Bir sihre mi tutulmuştum? Yoksa bir mıknatisiyet beni kendine mi çekmişti? Ayrıldım. Fakat benim aklıma fikrime şunlar yer etmişti, yoksa akıl fikir ve ruhî varlığımı istilâ mı etmişti? Yoksa kalp ve dimağıma, silinmez bir yazı ile mi yazılmıştı, ne olmuştu. Ne olmuşsa olmuştu. Evet, şu cümleler kulağımda çın çın çınlıyordu, aklımı dimağımı kaplıyordu: “Gençlik muhakkak gidecek!” Dedim, “Dönmeliyim. Eyvah, ya oradan ayrılmışsa! Niçin adresini almadım?” Koştum, gün batıyor. Dolmuşa bindim. Ah! Kalbim ferahladı. Arkadaşım hâlâ kitapla meşgul. “Geldim!”dedim. “Bana bu eseri bir haftalığına veremez misiniz? Yahut nereden temin edebilirim? Bir tane muhakkak almak istiyorum.” Aldım, o gece geç vakte kadar okudum. Okuyordum. Çok yerlerini tam anlayamıyordum. Bu nasıl kitaptı? Hem anlamıyordum, hem anlıyordum. Anlamıyordum; zira anladığımı ifade edemiyordum. İfadeden aciz kalıyordum. Fakat içimde bir inkılâp, ruhumda bir sükûn, kalbimde bir sürur, derin tesir duyuyordum. Sabahleyin uyandım. Güneş doğmuştu. İçimde bir hüzün, hem acı bir hüzün vardı. Acaba neden öğle vaktiydi? Minareden ezan sesi, İlâhî davet sesi kulağıma geldi. O ses, acımın sebebini ihtar etti. Sabahtan beri niçin namaz kılmamıştım? Bu acıyı ilk defa duyuyordum. O günde, evet o bahtiyar günde namaza başladım.


    İşte Risale-i Nur'dan bir Gençlik Rehberi, o da, başta sadece bir kısmını okumakla, beni nasıl böyle İlâhî bir inkılâp, böyle insanca, Müslüman'ca yaşayışa doğru götüren bir kuvvet meydana getirmiş ve beni nasıl değiştirmişti.”(4)


    Ve artık değişim başlamıştır. Zübeyir GÜNDÜZALP, yıllardır aradığı ruhunun ilacını bulmuştu. Eserleri okudukça kendinden geçiyor, bu eserlerin mutlaka herkes tarafından okunması gerektiğini düşünüyordu. Bir taraftan Nur derslerine devam ediyordu.


    Artık kaynağını bulmuştu aklındaki tüm sorular bir bir cevaplanıyordu. Bu eserleri yazan zatı görmeliydi. Onu tanıyıp daha fazla istifade etmeli, susayan ruhunu kana kana doyurmalıydı.


    Eserlerini okuyup büyülendiği, çekimine kapıldığı üstadının yanına gitmeliydi artık.


    Yolu artık üstadının yolunu bulmuştu… Tüm zorluklara katlanarak Emirdağ'a üstadına koşmuştu… Karşılaştığı an duygularına hâkim olamamış… Kaybettiği yıllara ağlar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu… Gözyaşı seli duygularının dile gelmesiydi… Böylesine büyük bir zatın önünde benliğinin erimesiydi… artık gözünde ne dünya sevdası, ne de makam, mevki kalmıştı… O, aradığı makamı çoktan bulmuştu… Üstadına hizmetkâr olmalıydı… İsmini üç defa “Ziver” demesine rağmen Aziz Üstadının defalarca; “Zübeyir” demesi onu talebesi olarak seçtiğini ve ismini de kendisinin koyduğunu, adeta onu davası ile yeniden adlandırmıştır. Özü değişenin elbette kabuğuda değişmeliydi. Öze uygun olan isim, “Zübeyir” olmuştu.


    O, Nur'un Nurlu Kumandanı Zübeyir GÜNDÜZALP olmuştu artık. Çileli yolculuğa bilet çoktan kesilmişti…


    Davasına hizmet yolunda ki hiçbir engel artık onu durduramazdı. Bediüzzaman ve talebeleri 23 Ocak 1948'de tutuklanınca buna çok üzülür. Üzüntüsü üstadının tutuklanmasının yanı sıra kendisinin neden tutuklanmadığıdır. Dönemin yönetimine uzunca bir telgraf çekerek kendini ihbar eder. Artık istediği olmuştur ve üstadının yanındadır… Memleket hapishaneleri ve soğuk hücre duvarları ile tanışmıştı…


    Bediüzzaman hazretlerinin uzun süre hizmetinde bulunur… Zaman Üstad Bediüzzaman'ın vefatını gösterirken o yine yanındadır. Tarihler 23 Mart 1960'ı göstermektedir. Aziz Üstad artık göç etmiştir Ahiret makamına…. Nur Talebeleri şaşkındır. Çünkü daha önce hiç, Üstad olmadan hizmet etmemişlerdir.


    İşte Zübeyir Gündüzalp'in farkı burada ortaya çıkıyor. Nur Talebelerine öyle bir konuşma yapıyorki tıpkı Hz Ebu Bekir Sıdık gibi… Artık üstadın olmağını ve şahısların fani, davaların baki olduğunu en güzel cümlelerle tane tane dava arkadaşlarına anlatmıştı.


    'Üstad vefat etti şimdi ne olacak?' Sorusu cevabını bulmuştu… Nur Talebelerini Zübeyir Gündüzalp toparlamıştı… Demek ki üstadın Zübeyir Ağabey üzerinde bu kadar hassasiyetle durması, bu sıkıntılı günleri önceden görmüş olmasından kaynaklanıyordu.


    Hz Üstad, Nur yolunun fedakâr kahramanı Zübeyir Gündüzalp'i zor günler için hazırladığı çok açık olarak ortadadır.


    Sonsuz bir şevk ve gayretle üstadının davasına hizmette sadakatle devam etmiştir. O, üstadını çok seviyordu… Şu fani dünyada en büyük zevki, bulduğu her fırsatta üstadın Tarih 2 Nisan 1971 yılını gösterirken Nur'un Nurlu Kumandanı Hakkın rahmetine kavuşmuştu.


    Omuzlarda, huzur içinde görevini yerine getirmiş olmanın onuru ile üstadına gidiyordu…

    Kaynaklar
    1- İhsan ATASOY ( Nur'un Büyük Kumandanı, Nesil Yay. Sayfa 19)
    2- İhsan ATASOY ( Nur'un Büyük Kumandanı, Nesil Yay. Sayfa 22)
    3-Necmeddin ŞAHİNER (Nur'a Adanan Bir Ömür Zübeyir Abi, Nesil Yay. Sayfa 32)
    4-İbrahim KAYGUSUZ (Nur'un Sadık Kahramanı Zübeyir Gündüzalp Hayat-ı Mefkûresi Yeni Asya Neş. Sayfa 85)





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  2. #2
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart




  3. #3
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    Dünyaya küsmüş adam; Zübeyir Ağabey


    Zübeyir Ağabey bir denizse ben de bir damlayım. Bir damla, denizi ne kadar anlatabilirse, ben de Zübeyir Ağabeyi o kadar anlatabilirim...
    Niyazi Mısrî diyor ki,"Bir damlaydık saldık onu denize,
    Damla bizi nice anlasın, umman olan anlar bizi..."

    Zübeyir Ağabeyi biyografik yönden anlatmak önemli değildir. O zayıf vücutta, o dalgın bakışlarda, o dünyaya küsmüş adamda nasıl bir ruh vardı?.. O ruh, hangi ruhlarla el ele, kol kolaydı?.. Asıl önemli olan mesele budur.

    Ona bakardım, "Allah'ım, şu ete kemiğe ne büyük ibadetler, iman ve vazife yüklemişsin..." diye düşünürdüm.

    Zübeyir ağabeyi anlamak için Bediüzzaman'ı anlamak lazım. Bediüzzaman'ı anlamak için İslamiyet'i anlamak lazım. Bediüzzaman Said Nursi, 20. asır hastanesine bir baştabip gibi çıkmıştır. Hastalığı teşhis etti; zaaf-ı iman...

    Zübeyir Ağabey de aynı hastanede bir tabipti. Hayatının bütününü Risale-i Nur'lara hasretti. Nur'ları okudu, onları anlattı. Üstad'ın metotlarına sıkı sıkıya bağlıydı. Bu dava uğruna her şeyini feda etmişti. İslamiyet'i öğrenmenin yasak olduğu devirlerde o yine iman hakikatleriyle bütünleşmişti.

    Konya'da postane memuruydu. Bediüzzaman onu talebeliğe kabul edince memuriyeti, evini, barkını tamamen bıraktı. Emekli olamadı. Bediüzzaman'ın Zübeyir ağabeye verdiği ilk ders şuydu:

    "Mesleğimiz meşakkattir. Meşakkat ise alamet-i makbuliyettir." Elbette Said Nursi ve Risale-i Nur'lar gibi önemli şahıs ve eserlerin aleyhinde ve lehinde bulunanlar olacaktı. Zübeyir Ağabey hiçbir rüzgârın tesirinde kalmadı. Başını kitaplardan kaldırmadan hizmete devam etti. Allah indinde din, İslamiyet'tir. Elbette ki İslam'a hizmet edenlere Allah da yardım edecektir. Zübeyir Ağabey, saadet-i ebediyeye giden köprünün direklerinden biriydi.

    Zübeyir Ağabey, bizim için büyük bir İslam alimiydi. Ağabeyliği ilminden gelirdi. İlmi de Risale-i Nur'lardan ibaretti. Onunla ilgili hatırladığım en önemli şeylerden biri, her meselesini Risale-i Nur'larla çözerdi. Sanki her zaman gözünün önünde Üstad varmış gibi yaşardı. İstikametini şaşırmazdı. Metotları çok sağlıklıydı. Pek çok müşkülümüzü ona sorardık. Verdiği cevaplar çok isabetliydi.

    Zübeyir Ağabeyde bir hastalık vardı. Hiç uyuyamazdı. Torbalarla ot toplar, o otları kaynatır içerdi ki, derdine derman olsun diye...

    Kirazlı Mescid sokağı'ndaki derslerine çok gitmişimdir. Benim için onunla tanışmak, sık sık onunla görüşmek Allah'ın bir lütfuydu.

    Onu anlatamayacağımı biliyordum...

    Hekimoğlu İsmail





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  4. #4
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    DURDURULAMAYAN KAFA: ZÜBEYİR GÜNDÜZALP

    Tek parti devrinin inananlara uyguladığı zulümler vardır.

    Eskişehir, Denizli, Afyon hapisleri gibi.

    Bunların sonuncusunda bulunan genç ve cevval bir îman kahramanı olan Zübeyir Gündüzalp’in müdâfaası meşhurdur.

    O cesur, âteşîn, pervâsız müdâfaasının bir yerinde, sorgu hâkiminin, “Sen Risâle-i Nur talebesiymişsin” sorusunu hatırlatır.

    “Bedîüzzaman Said Nursî gibi bir dâhinin şâkirdi olmak liyâkatini kendimde göremiyorum” diye eşsiz bir tevâzu örneği sergiledikten sonra şöyle konuşur: “Eğer kabul buyururlarsa, iftiharla ‘Evet Risâle-i Nur şâkirdiyim’ derim.”

    Aradan yıllar geçer, Üstad Hazretleri rahmet-i Rahmâna kavuşur. Nûr hizmetinin ağırlığını omuzlarında hisseden, gece gündüz bütün vaktini Allah için çalışmayla geçiren Zübeyir Gündüzalp, her zamanki gibi uykusuz geçen bir gecenin geç saatlerinde orta parmağını başına vurarak şöyle diyecektir birlikte kaldığı arkadaşlarına:

    “Durduramıyorum bu kafamı. Durduramıyorum ki uyuyayım.”

    Çileyle geçen bir ömür. Fakr u zârûret içinde geçen seneler..

    Ve “hizmet için ne yapabilirim” diye her an düşünen, düşünmekten uyuyamayan bir kafa.

    Yine bir gün, ağır hastadır bu îman kahramanı.

    Süleymaniye’deki evin üst katında yatmaktadır. Su içmek için elini uzattığında testi devrilir. Boşalıncaya kadar akar. Vücudunda mecal yoktur ki, tutup kaldırsın.

    Az sonra yanına gelen ve durumu görünce, “Aman Ağabey” diye telâşa kapılan bir kardeşini şöyle teskin eder:

    “Merak etme kardeşim, ruh âsude.”

    Görünüş umurunda değildir onun. Maddî hastalığa aldırmadığını, ruh ve kalbinin rahat ve huzur içinde olduğunu söylemek ister.

    İşte böyle bir zattır, kendinde Asrın Bedîine talebe olma liyâkatini göremeyen Zübeyir Gündüzalp.

    Peki bu hususta Üstad ne düşünmektedir?

    Ispartalı Şaban Ağabey vardır. Bir hatırasından dolayı “Vahşî Şaban” diye anılır. Sözde medenîlerden çok fazla medenî olan bu muhterem zâtın, kendine has esprileriyle süslediği hatıralarından bir demet dinlemiştim yıllar önce.

    Bir gün kendisini Üstad Hazretleri çağırır ve şöyle der:

    “Şaban, ben Zübeyir’i kâinâta değişmem.”

    Bir başka hatırada ise, “Ben Zübeyir’i 80 evliyâya değişmem” der.

    Bunlar gösteriyor ki, o Risâle-i Nur talebeliğine kabul edilmiş, talebeliğe bihakkın liyakat kazanmıştır.

    Demek ki o, Hizmet Rehberi’nde ve Mektûbat’ta geçen “talebeliğin şartları”nı hakkıyla yerine getirmiştir.

    Bu eserlerde kendisini ziyaret edenleri, “dost, kardeş ve talebe” diye üçe ayıran Bediüzzaman Hazretleri, talebeliğin şartlarını şöyle özetlemektedir: Sözler’i kendi malı ve te’lifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.”

    Ayrıca, “Talebe ise, Kur’ân-ı Hakîm’in dellâlı cihetinde ve hocalık vazifesindeki şahsiyetimle münâsebettardır” dedikten sonra, talebenin her sabah ismiyle, bazen hayaliyle dahi yanında hazır olduğunu belirtir.

    Demek talebe olmak kolay olmadığı gibi, onun sağladığı mânevî menfaat dahi son derece fazladır.

    Bedîüzzaman Hazretleri gibi, her saniyesini dine hizmet yolunda geçiren, sabaha kadar ibâdet eden bir allâmenin sabah duâsına dâhil olmak, büyük bir mazhariyet değil midir?

    Zübeyir Ağabeyi talebe eden sır, “Risâle-i Nur’u kendi malı ve te’lifi gibi bilip, en mühim vazifesini onun neşri kabul etmesi”dir.

    Onu uykusuz bırakan sır da budur: Kafayı durduramamak.

    Her an hizmeti düşünmekten, “nasıl daha faydalı olabilirim?” diye çırpınmaktan geri durmayan; daha başarılı bir hizmet için çeşitli formüller, faaliyetler, yollar düşünmekten uyuyamayan bir kafa.

    “Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem, orası da bana zindan olur” diyen zattan ders alan bir kafa.

    “Milletimin îmânını selâmette görürsem, Cehennemde yanmaya da râzıyım. Vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur” diyen fedâkârlığın zirvesinden ders alan bir kafa...



    Bu “kafa”yla, kendi kafamızı kıyasladığımızda, benzerlikler görüyorsak ne mutlu.

    Ya bir de farklar, zıtlıklar, uçurumlar görüyorsak.

    İşte o zaman nefis muhâsebesinde bulunmanın, “Ben nerdeyim, nerede olmalıyım” diye düşünmenin zamanı gelmiş de geçmek üzeredir.

    Eğer kafamız, hayatın günlük gailelerini, basit problemlerini, hele hele dünyevî zevklerini düşünmekten yoruluyorsa; vay hâlimize.

    Eğer bizi dünyevî zevkler veya bunları elde etmek için yapılan gayretler fazlasıyla meşgul ediyorsa, “durdurulamayan kafa”dan alacağımız çok ders var. Onun “Nefis Muhasebesi”nden, “Altın Prensipler”inden, yine onun Nurlardan derlediği “Hizmet Rehberi”nden alacağımız çok dersler var.

    Gelin bir daha okuyalım.

    İnanın çok şey kazanırız.

    Cemil Tokpınar





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  5. #5
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    Dünyaya ait bütün arzuları, Üstadı ve Risale-i Nurlar yolunda terk eden bir Serdar Yiğit...





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  6. #6
    Ehil Üye Beste-i Rana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    Doğanın Derinlikleri
    Mesajlar
    4.544

    Standart

    Yaklaşık üç hafta önce muntesip kardeşimizinde vesilesiyle Zübeyir abinin kabrini ziyarete gittik...Oraya gidince çok tuhaf bir duyguya kapıldım...Çevremdeki kabirleri seyre dalmışken Zübeyr abinin kabrinin tam yanında başka bir kabir vardı..Mezar taşının üzerinde Risale-i Nurun vefakar hanım talebesi Münteha Kurşunoğlu yazıyodu...Öyle güzel bir tevafuktuki o anda çok garip bir ruh haline girdim...Urfa İmam hatipte 2 yıl bizim din kültürü ve Kuran derslerimize girmiş bir hocamızın kabrini Zübeyr abinin kabrinin yanında görmek ve o mübarek insanın böyle bir şerefe nail olması beni çok fazla duygulandırdı...Rabbim Zübeyr abininde Münteha hocamında mekanını cennet kılsın ve bizleride onlara layık talebeler eylesin...




    Hest-i Nist-Nümâ



    "Müslümanın müslümana gülümsemesi sadakadır" sırrıyla espri yapıyorum...


    Hepimiz Cennette Kavuşalım...


  7. #7
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    Baş Gitse de


    Hiçbir dava ve hiçbir dava adamı yalnız başına amaca ulaşamaz. Bunun için her şartta çalışacak, kendini davaya adayacak ve arkasına asla bakmayacak adamlara ihtiyaç vardır.

    Dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir. Dün Asr-ı Saadette ilkin bir avuç insan davayı omuzladıydı. Sonraları bayrağı kapıp dalgalandıranlara koca dünya bile dar geldi. Dava ateşi tutuşmaya başlasın hele, nice adlı ve adsız kahramanlar yetişir.

    Davalara tam fedakâr ve tam özgür insanlar gerek. Risale-i Nur davası da başta Üstad Bediüzzaman’la olmak üzere nice elden, serden geçmiş insanlarla başlamış ve desteklenmiş ve kısa zaman sonra öylesine genişlemiş ki, dünyanın dar gelmeye başladığı zamanlara gelinmiş oldu.

    Sınav içinde sınavlar eksik olmazdı bu davada. “Tamam” deyip kervana katılmak demek yeterli değildi. Dava sürecinde, zorluklarla birlikte pişmek ve gerektiğinde dağlanmak gerekirdi. Dava sürecinde dava adamı gelen ateşleri göğsünde söndürmeliydi; başı kopsa gövdesi, gövdesi kopsa başı koşmalıydı. Dava adamının önüne alevler yükselse, davası emrediyorsa alevlere atılmalıydı. Bu olmaz demek yoktu; mademki dünyadayız olması için gayret sarf edilmeliydi.
    Bediüzzaman kendisindeki bu aksiyon özelliğini talebelerine de yaşatmak istiyordu. Özellikle Zübeyir’in üzerinde en ince ve en zor terbiye kurallarını uyguluyordu. Alıştırıyordu, kendisinden sonra karşılaşılacak zorluklara hazırlıyordu. Zübeyir de bir talebenin fedakârlığı ötesinde bambaşka bir anlayış ve kavrayışla onun dizi dibinden ayrılmıyordu. Üstad’ının ihtiyacını gidermede en küçük sapma ve ayak sürçmesi yapmıyordu.

    Bediüzzaman, belki de kendisinden sonraya hazırlıyordu Zübeyir Gündüzalp’i. Başka talebeleri bir hata yapsa, bütün hıncını Zübeyir’den almasının sebebi buydu belki. O bir hata yapmadığı gibi başkalarına da yaptırmamalıydı. Üstad’ının gözü kulağı olmalıydı. Zübeyir’in her şeyden haberi olmalıydı. Dava adamı böyle olurdu işte. Üstad’ı yetiştirmeyecekti de kim yetiştirecekti Zübeyir’i. Acımasız davrandığı söylenemezdi. Üstad’ının hedef aldığı onun, yani Zübeyir’in nefsiydi. Dava için, özgür olmak için nefis, tam bir engeldi. Aslında Üstad’ı Zübeyir’in bu engelini yıkıyordu işte, nefsini kırıyordu bir tabip kontrolünde. Zübeyir asla itiraz etmiyordu. Üstad’ı onda en ağır terbiye metotlarını denedikçe teslimiyeti daha çok artıyordu Zübeyir’in.

    İşte bir gün parmağında dolama olduydu Zübeyir’in. Acısı dayanılmazdı. Gündüz arkadaşları doktora götürmüşlerdi. İlaçladılar. Zonklaması gece boyunca devam etti. Gözüne uyku tutmadı. Ama sabah namazından sonra ders vardı. Üstad’ının karşısında öyle uykusuz ve kendinden geçer vaziyette olur muydu? Üstad’ının her ne sebepten olursa olsun üzülmesini asla istemiyordu. “Benim için bir mazeret belirtin” dedi arkadaşlarına. Niyeti o sabah o vaziyette sabah dersine katılmamaktı.

    Sabah oldu, namazlar kılındı. Mutat olan sabah dersi başladı. Gözü Zübeyir’i görmüyordu Üstad’ın. “Nerde Zübeyir?” diye Zübeyir’in hemşerisine sordu. Düşünmeden “Gazete almaya gitti” dedi. Bir başkasına sordu Zübeyir’i. O da içinde bulundukları odayı göstererek “Üstad’ım burada yok” diye cevap verdi. Başkalarını gönderip getirtilmesini emretti; aksine dersi yapmayacaktı. Gittiler ve getirdiler.
    “Sen neden hemşerini bana tercih ettin” diye ilkin sorduğunu haşladı. Sonra Zübeyir’e döndü; “Bütün bunları bozan sensin!” der demez şiddetle tokatlamaya başladı Zübeyir’i. Yetmedi kulunç değneğiyle vurdu. Zübeyir, bütün uysallığıyla önüne diz çökmüş, saygısında en küçük kusur etmeyerek teslim olmuş duruyordu. Üstad’ı onu dövdükçe başını Üstad’ının dizlerine koyuyordu. Dünyada varsa yoksa Üstad’ıydı; başka sığınacağı nesi vardı ki. Zübeyir Üstad’ına sığındıkça, “sen kasten yapıyorsun” diyerek kendisinden uzaklaştırıyordu onu, yine dövüyordu.

    Zübeyir, bir dava adamıydı, Üstad’ının yanında teste tabi tutuluyordu. Duyguları eğitiliyordu. Sabrının ne boyutlarda olduğu ölçülüyordu. Verilen ders yalnızca Zübeyir’e ait değildi şüphesiz, orada bulunanlar da alacağını fazlasıyla alıyordu.

    Verilmesi, söylenmesi gerekenler de vardı Üstad’ları tarafından. Şimdi tam zamanıydı. Zihinler açık ve dikkatler uyanıktı. Bediüzzaman, yine Zübeyir’i karşısına alarak konuştukça konuşuyordu: “Ben Zübeyir’i zannederdim ki, değil parmağı, başsız gövdesi, gövdesiz başı olsa yine, ‘Risale-i Nur, Risale-i Nur!’ diye koşacak. Ehl-i küfür beni bıçaklarla parça parça etse, Said yine ‘İman, Kur’an, Risale-i Nur’ diye gider. Ben böyle talebe istiyorum. Ufak bir parmak meselesinden üzülen, kırılan talebelere, Risale-i Nur’un ihtiyacı yoktur. Uhuvvet ve ihlası gaye edinen talebelere ihtiyaç vardır.”

    Bediüzzaman, Zübeyir’in şahsında iyi bir ders veriyordu. Sona çok yakın bir zamanda Asr-ı saadetteki dava adamlarını aratmayacak dava adamı modelini çiziyordu aslında.

    Ve belki de herkesin Zübeyir gibi olmasını istiyordu. Bütün kâinatı kuşatan Kur’an davası başka şekilde ruhlara nüfuz edemezdi.


    Hüseyin Kara





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Zübeyir Ağabeyi Tanımak ve Anlamak Üzerine…
    By Şahide in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 07.04.09, 17:12
  2. Zübeyir Gündüzalp
    By Ebu Hasan in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 12.04.07, 09:53
  3. Zübeyir Gündüzalp
    By aşur in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 22.10.06, 15:35

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0