+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 ve 2

Konu: 'Bu sandığın içinde Hazret-i Mehdi var, bu sana emanettir'

  1. #1
    Müdakkik Üye ErekNUR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    Van-Horhor
    Yaş
    39
    Mesajlar
    854

    Standart 'Bu sandığın içinde Hazret-i Mehdi var, bu sana emanettir'

    Amacam Hasan Efendi, Üstadımız Emirdağ'a gelmeden on iki sene evvel bir rüya görmüştü. Rüyasında Hazret-i Ali kendisine bir sandık veriyor. 'Bu sandığın içinde Hazret-i Mehdi var, bu sana emanettir' diyor. On iki sene sonra, Hazret-i Üstad Emirdağ'ına geldiği zaman, ona diyor: 'Sende bir emanet var. İşte o emanet benim!'

    HAMZA EMEK



    l922'de Emirdağ'da doğdu, l99l'de vefat etti.



    "Üstadı ilk ziyaretim"

    "l944'de İstanbul Vefa Lisesinde talebeydim. O zaman lise son sınıftaydım. Üstad Bediüzzaman'ı sadece ismen işitmiştim. 'Emirdağ'a büyük bir İslâm âlimi gelmiş' diye işitiyordum. Henüz daha ziyaretine gidememiştim. İlk görüşmemize Ömer isimli ihtiyar bir zat vesile oldu.

    "Okulu bitirme imtihanları için İstanbul'a gitmiş ve Reşadiye Otelinde kalıyordum. Otelde bir zatla tanıştım. Benim nereli olduğumu öğrenince, Emirdağ'ında büyük bir İslâm âlimi olduğunu, tanışıp tanışmadığımı sordu. Ben ise Üstadımızı duyduğumu, ama henüz ziyaretine gidemediğimi söyledim.
    O zat ne zaman gideceğimi sordu ve bana şöyle söyledi:'Emirdağ'ındaki o büyük zata, Bediüzzaman derler. Çok büyük bir âlimdir. Gittiğinde onunla tanış, ellerini öp, benim selâmımı söyle, ismimin Ömer olduğunu ve kendileriyle Şam'da beraber olduğumuzu hatırlat.'

    "Emirdağ'ına geldiğim gün ikindi namazı için Çarşı Camiine gitmiştim. Üstad camiin mahfilinde namaz kılıyordu. Namaz kıldığı yer tahta bez gibi örtülerle çevriliydi. Namazdan sonra çekine çekine merdivenlerden çıkınca Üstad beni gördü ve yanına çağırdı. Varıp ellerini öptüm ve Reşadiye Otelindeki Ömer Efendinin selâmını söyledim. Üstad selâmı aldıktan sonra bana Emirdağ'ında kimlerden olduğumu sordu ve Demirci Hasan'ın yeğeni olduğumu söyledim. Bu ziyaretten sonra Üstad bana 'Sen safa gelmişsin' diye müsaade etti ve ayrıldım. İşte Bediüzzaman Hazretlerini ilk defa ziyaret edip, görüşmem böyle olmuştu.



    Üstadın hiddeti

    "Üstadı tanımamın daha ilk günleriydi. Üstadı yine ziyaret etmeyi arzu ettim. Ceylân Çalışkan'la karşılaştım. Ceylân merhum ısrarla, 'Üstad izin vermiyor' dedi. Ben yine Ceylân'ı dinlemeyerek içeri girip merdivenleri çıkıyordum. Bir anda Üstadla karşılaştık.

    "Üstad gür bir sesle,'Senin ne işin var bu saatte?' diye bana bağırdı. Ben bu celâl ve hiddet karşısında, mahcubiyet içinde neye uğradığımı şaşırmıştım. Üstadın beni huzurundan kovmasıyla öylesine sarsıldım ki, hışkıra hışkıra ağlayarak orayı terk ettim. Ertesi gün Ceylân gelip beni çağırdı. Üstad bana,'Kardaşım, ben o vakitlerde kimseyi kabul edemiyorum' diyerek gönlümü aldı. Üstadın hiddetine dayanabilmek çok zor birşeydi. Ben daha ilk günlerde iki defa hatalarımla buna şahit olmuştum.

    "Yine bir gün Eskişehir'e gidecektim. İşim ticaretle alâkalıydı. Üstada haber vereyim, belki bir işi olur da hallederim diye düşündüm. Üstada vardım. Eskişehir müftüsü Hafız Abdullah Efendiye mektup gönderecekmiş. Bu tevafuk üzerine Üstad
    'Sonra uğra' diye bildirdi. Fakat sonra iş tersine döndü, ben işimi başka bir vesile ile hallettiğimi bildirmek üzere Üstada gittim.

    "Durumu bildirince Üstad çok hiddetlendi, elini tersiyle havadan yere doğru savurarak,
    'Ben böyle talebe istemiyorum' dedi.



    "Her Pazar Üstadın hizmetindeydim"

    "Tabii bu hadiseler, Üstada ve Risale-i Nur'a hizmetimiz için fevkalâde ibretli derslerle doluydu. Sonraki vazife ve hizmetlerimizi buna göre ayarladık. Zaten ilk zamanlarda meseleleri tam bilmiyordum. Üstada da misafir diyerek hizmet etmeye çalışıyordum. Zaman geçtikçe Üstada olan sadakatimiz arttı. Üstada hizmetimizi nöbete koyduk. Ben hep Pazar günleri hizmetine gidiyordum. Bu durum Üstad ebediyete intikâl edinceye kadar devam etti.



    Üstadın çayı

    "Üstad çok çay içerdi. Çaya bol bol limon sıkar, öyle içerdi. Bazan çayı biraz içer, sonra bardığı bize verip içmemizi söylerdi. İlâveten 'Kardaşım, ben bu çayı padişah gelse yine vermem' derdi. Biz de alıp içerdik.

    ***

    "Bir gün Üstadı zehirlemişlerdi. Ben ve rahmetli Zübeyir, Üstadın yanındaydık. Zübeyir Ağabeyin isteği ile Doktor Tahir Barçın'ı çağırmıştık. Doktor mutlaka serum yapmak istiyordu. Ben Üstada söyledim, hiç ses çıkmıyordu. Serum yapıldı ve doktor gitti. Sonra Üstad kendisine gelince sopasını istedi ve rahmetli Zübeyir Gündüzalp'e hitaben, 'Keçeli, bugün beni şişlettiniz' diye sopayla vurdu. Zübeyir Ağabey başını ayak tarafından yorganın altına gizledi.

    Üstadımızın hastalığı sırasında
    Dr. Tahir Bey 'Mutlaka ateş dürücü alması lâzım' dedi. Depo sulfamid tavsiye etti. Bunun l2 saatte bir verilecek dozunu verdi. Ben de 'Bunu Üstadın çayına koyar içiririm' dedim. İlacı yanıma aldım. Üstadı ziyarete gittim. Üstad beni görünce, 'Kardeşim Hamza, bunlar bana ilaç içirmek istiyorlar, sen bana yardımcı ol!' deyince, içim bir hoş oldu. İlacı çayına atmaya gönlüm vardı, vazgeçtim. İlacı Tahir Bey'e iade ettim.



    Üstadın son zamanları

    "Üstad Ankara tarafından Emirdağ'da yeniden ikamete mecbur tutulmuştu. Bu defa müracaatla Isparta'ya gitti. Tekrar hasta olarak Emirdağ'ına gelirken Çay kazâsından çevrilip, Afyon'a gönderildi. Afyon'daki iki gün kaldı. Bizler merakla beklerken Emirdağ'ına geldik. Dışarlarda çok kalabalık vardı. Üstad çok hastaydı. Bunu sezdirmemek için ben ve Zübeyir, Üstadın koluna girip bahçeye aldık. Sonra da ben Üstadı kucaklayıp yatağına yatırdım. Şiddetli hastaydı. Biz de başucunda bekliyorduk. Daha sonra aniden iki defa uyandı. Tebessüm ediyordu. Gülerek buyurdu ki: 'Kardaşlarım, korkmayınız, Risale-i Nur bu memlekete hakimdir. Masonların, zındıkların ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz zahmet çekeceksiniz, fakat sonu çok iyi olacak' diye sevinçlerle anlattı. Bilâhare yeniden uyandı. Hiçbirşey olmamış gibi namaz kıldı. Kardaşları çağırttı ve hepsiyle ayrı ayrı vedalaştı. Isparta'ya gitmek üzere Emirdağ'ından ayrıldı.



    "Üstadın kızçocuklarıma olan şefkati"

    "Ayşe, Nurcan, Nuray ve Şirin isimli kızlarımdan Şirin'in ismini Üstad vermişti.

    "Ayşe beş-altı yaşıdayken, gidip Üstada olan sevgisinden cübbesinin altına girmişti. Üstad
    'Bu kimin kızı?' diye sorunca, Zübeyir Ağabey 'Hamza'nın kızı' diye cevap vermiş. sonradan Üstad bana lâtifeyle 'Hamza, pek acip bir kızın var' diye lâtifede bulundu.

    "Hazret-i Üstad Emirdağ'da birkaç defa çok şiddetli hastalanmıştı.

    "Bir defasında Pakistan'ın kurtuluş yıldönümüydü. Üstad
    'Alâküllihal, biz de burada Pakistanlıların bayramına iştirak edeceğiz' diyerek bizi toplayıp bir ziyafet verdi.

    "Ne kadar çeşitli yemek varsa getirtti. Kendileri de başımızda bulunuyordu. Tabii sofrada neler varsa yiyip bitirmiştik. Yemekten sonra Üstad bizimle.
    'Oburlar, beni mahvettiniz' diye şaka yapıyordu. O gün akşam üzeri Üstad çok hastalandı. Ateşi kırk dereceyi bulmuştu. Bizler Üstadın ateşini nasıl düşürebiliriz diye çalışıyorduk. Dr. Tahir Barçın sık sık muayene etmeye geliyordu ve iğne yapmıştı.

    "Biz Üstada hitaben 'Efendim Tahir Beyin selâmı var, bir bardak çay içiniz, mide boş kalmasın' diyor ve limonlu bir bardak çay içiriyorduk.

    "O hasta halinde, namaz vakti gelince namazını hiç geçirmiyordu. Sonra karar vererek Eskişehir'e gittik. Gece giderek, havacı arkadaşlar vasıtasıyla dahiliye mütehassısı Dr. Cemal Duman'ı alıp getirdik. Üstadı muayene etti, ama kati bir teşhis koyamadı.
    'Belki bağırsaklarda bir üşütme olabilir' dedi.

    "Üstad son günlerinde Ankara'ya gitti, ama şehre sokmadılar. Tekrar Emirdağ'a geldi. Isparta ile Emirdağ'da ikamete mecbur edilmişti. Üstad ise istediği yere gitmek istiyordu. Emirdağ'da bir kaymakamımız vardı. Mehmet Us ismindeki bu zat Konyalıydı. Üstada fevkâlade hürmetkar bir zattı. Polislere 'Siz arkasından çıkın, sonra bırakın, nereye gittiğine karışmayın' diyordu. Bu zattan ALLAH razı olsun, çok faydası ve hizmeti oldu.



    "Müştaklar Nuru arar, bulur"

    "Bir gün Üstad bize şu haberi gönderdi:

    "Hamza ile Hacı Osman'a selâm söyleyin. Risale-i Nur'u ona buna vermesinler. Müştaklar Nur'ları arar ve bulur.'

    "Üstadımız Emirdağ'dayken uzak dağlardan soğuk su getirtir, onu içerdi. Yedikapı boğazından su getirirdik. Kıra gittiği zamanlarda daima en yüksek tepeye çıkardı.



    "Bu dağın sahibi ekmeği bana getirdi"

    "Bir gün Nureddin ile İsmail isimli iki çocukla Emirdağ yakınlarındaki bir dağa giderler. Dağın başında sepet yuvarlanır. Sepetin içindeki ekmek de dereye yuvarlanır, gider. İki çocuk peşinden koşarlar. Fakat bir türlü ekmeğe ulaşamazlar. Az sonra 'Gelin' diye Üstad kendilerini çağırır. Tepeye çıkan çocuklar bakarlar ki, az önce yuvarlanan ekmek, Hazret-i Üstadın yanında duruyormuş, Hazret-i Üstad onlara 'Bu dağın sahibi ekmeği bana getirdi. Bu dağ kerametli bir dağdır' demiş.

    "Amacam Hasan Efendi, Üstadımız Emirdağ'a gelmeden on iki sene evvel bir rüya görmüştü. Rüyasında Hazret-i Ali kendisine bir sandık veriyor.
    'Bu sandığın içinde Hazret-i Mehdi var, bu sana emanettir' diyor. On iki sene sonra, Hazret-i Üstad Emirdağ'ına geldiği zaman, ona diyor: 'Sende bir emanet var. İşte o emanet benim!'

    Hamza Emek, bu aziz hatıralarını anlatırken bir ara "Ah Üstad, ah Üstad! Onun hayatında cennet hayatı geçirdik. Onun yanında kediler bile farelere ilişmezdi. O kurt ile kuzuyu biraraya getirmişti" diyerek içini çekiyor, o aziz Üstaddan ayrı olmanın, onsuz yaşamanın ızdırabını ve elemini çekiyordu.

    "Emirdağ'dan Üstadın son ayrılışından sonra Urfa'da olduğu haberini almıştık. Gelen telgraflarda geri dönmesi için çok tazyikat yapıldığı bildiriliyor, bizim bu tazyikleri Ankara'dan durdurmak için çalışmamız isteniyordu. Bizler hazırlılk içindeyken ikinci telgraf Üstadın Urfa'da vefat ettiği haberini verdi. Biz arkadaşlarla Urfa'ya gidene kadar cenazeyi kaldırmamaları için Abdülmecid Nursi adına telgraf çektik. Uzun bir yolculuktan sonra Urfa'ya ulaştık.

    "27 Mayıs ihtilâlinden sonra Emirdağ'da Nur talebelerini ve beni tevkif ettiler. Bir müddet Emirdağ ve Bolvadin hapishanelerinde yattık. Evlerimize girip kitaplarımızı aradılar. Hadiselerin nihayetinde beraat edip rahat bırakıldık."


    Takvim yaprakları 18 Mart 1960 Cumayı göstermekte...
    Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ'da şiddetli hastadır. Dr. Tahir Barçın gelerek serum verir, iğne yapar. Doktorun ifadesine göre, ağır zatürredir. Serum ve iğneden sonra biraz dalar. Az sonra gülerek uyanan Bediüzzaman'ın, o esnada başında bulunan Zübeyir Gündüzalp, Hamza Emek ve Doktor Tahir Barçın'a:
    "Kardeşlerim! Risale-i Nur bu vatana hâkimdir. Mason ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz sıkıntı çekeceksiniz. Fakat sonunda çok iyi olacak" der.
    Bu sözleri üç defa tekrarlayan Bediüzzaman yine daldı. Sabahleyin doğruldu. Sanki hiç hastalığı yokmuş gibi giyindi, abdest aldı ve sabah namazını kıldı. Namazdan sonra diğer talebelerini de çağırttı. Hepsi ile ayrı ayrı kucaklaştı, vedalaştı. Onlara hitaben: "Allah'a ısmarladık! Ben gidiyorum" dedi. Gözleri yaşlı idi. Her zaman "Merak etmeyiniz kardeşlerim, ben yakında geleceğim" diyen Bediüzzaman bu sefer öyle bir şey demiyordu. Vedalaşıyor, sanki bir daha dönmeyeceğini hissettirmek istiyordu. Emirdağlı dost ve talebeleriyle vedalaştı ve Isparta'ya hareket etti. Bediüzzaman Said Nursî'nin Isparta'da Ramazan onbeşine kadar sıhhati normaldi. Yatsı namazlarını kendisi, teravihi ise talebesi Tahiri Mutlu kıldırıyordu. Talebelerini çağırarak onlara, "Evlâtlarım çok perişanım, çok rahatsızım. Fakat hiç merak etmeyin. Risale-i Nur on misli fazlasıyla benim vazifemi yapıyor. Bana hiç ihtiyaç bırakmıyor" diye gideceğini, artık vefat edeceğini bildirdi. Talebeleri sırayla başında nöbet bekliyorlardı. Nöbet sırası Zübeyir Gündüzalp'la Bayram Yüksel'e gelmişti. Saat gecenin 02.30'unu gösteriyordu. Zübeyir Gündüzalp başı ucunda göz kırpmadan bekliyordu. Said Nursî, bir ara gözlerini açmış ve dudaklarından, zor anlaşılabilen bir kelime dökülmüştü: "Gideceğiz..." Bayram Yüksel, "Nereye gideceğiz Üstadım?" deyince, "Urfa'ya gideceğiz. Hazırlanın" cevabını almıştı. Bunun üzerine Zübeyir Gündüzalp: "Üstad çok hararetlidir. Ateşinden
    böyle söylüyor" der. Sahur vakti, nöbeti Tahiri Mutlu ile Hüsnü Bayram devralır. Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram'a, "Kardeşim, Üstad gideceğiz diyor" der. Hüsnü Bayram, "Araba arızalı. Biraz tamire ihtiyacı var" cevabını verir. Durumu Bediüzzaman'a arz ederler. Beidüzzaman ise, "Başka bir arabaya
    bakılsın. İki yüz lira verebiliriz. Hatta cübbemi de satabiliriz" der. Sabahleyin talebeler arabayı hazırlamaya koyulurlar. Bu esnada Bediüzzaman, başında bekleyen Tahiri Mutlu'yu da "Haydi sen
    de git, onlara yardım et. Araba çabuk hazırlansın, tahammülüm yok" diyerek yardıma gönderir.
    Nihayet araba sabah saat 9'da hazırlandı. Bediüzzaman, sadık hizmetkârlarının kolları arasında arabaya yerleştirildi. Bu arada ev sahibesi Fıtnat Güngür Hanım: "Halinden belli idi. Ebedî mekânını arıyordu" diyerek müşahedesini ifade etmiştir. Hizmetkârı Zübeyir Gündüzalp arabaya binerken sorar: "Üstadım! Urfa'ya gidiyoruz?" "Evet..." diye ancak başıyla cevap verir. Konuşamayacak kadar hastadır. Yanında üç talebesi vardı. Şoför Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp... O gün, yani 20 Mart 1960 Pazar günü saat 9'da Isparta'dan ayrılmalarıyla birlikte yağmur da başlamıştı...
    Tahiri Mutlu nöbetçi olarak evde kalmıştı. Her sabah kapıdan arabaya bakan vazifeli memur, bu sefer arabayı göremeyince Tahiri Mutlu'ya sordu: "Nereye gitti?" "Bilmiyorum. Belki Eğridir taraflarına gitmiştir." Tatmin olmayan memurlar:
    "Gel seni emniyet müdürüne götüreceğiz" derler.
    Emniyette sorgu, sual... Bu esnada Bediüzzaman'ın arabası şiddetli yağmur altında süratle Urfa'ya doğru yol almakta. Isparta'da ise telsiz, telefon işliyor. Eğridir'den, Barla'dan, Emirdağ'dan gitmesi mümkün olan yerlerden soruluyor. Fakat netice alamıyorlardı. Emniyet telâş içinde kalmıştı. Arabanın tanınıp da geri döndürülmemeleri için, talebeleri plâkayı çamurla kapatıp okunamayacak hale getirdiler. Böylece Eğridir'den kimse görmeden geçtiler. Şarkikaraağaç'da biraz dinlendiler. Bir taşın üzerinde öğle namazını eda ettiler. Talebeleri Üstadın iyileşmesinden dolayı çok sevinçliydiler. "Allah'a şükür Üstadımız iyi oldu" diyorlardı. Üstad Konya'ya kadar evrad ve dualarını okudu.
    Karapınar'a geldikleri zaman Bediüzzaman göz yaşları içinde talebelerine şunları söyledi: "Evlâtlarım! Risale-i Nur dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Siz hiç merak etmeyiniz. Bunlar [siyasîler] beni anlayamadılar. Bunlar benim şahsımı siyasete bulaştırmak istediler."
    Gerek Merambağlar'da gerekse Ulukışla'da talebelerin hazırladıkları iftar yemeğini yiyemedi. Ceyhan'da ise bir saat mola verdiler. Yol kenarında teravih namazını kıldılar. Üstad ilk defa arabadan çıkamadığı için yatsı namazını arabada kıldı. Sabah namazını, Adana-Gaziantep arasındaki Amanosların "Nur Dağı" tepesinde kıldılar. Bediüzzaman, yine namazını arabanın içinde eda etti. Şahiner Gaziantep'ten geçiyorlar 21 Mart Pazartesi sabahın erken saatlerinde Bediüzzaman Said Nursî Gaziantep'e girdi. O günlerde hemen bütün Anadolu'da olduğu gibi, Gaziantep'te de çamur yağıyordu. O sabah kalktıklarından her taraf kırmızı bir çamur tabakasiyle kaplı idi. Âdeta gökyüzü kanlı göz yaşları döküyordu. Gaziantep eski postahane binasının önünde durdular. Arabadan inen Bayram Yüksel, lokantadan çorba aldı ve Urfa yolunu sordu. Sonra da Urfa'ya doğru sür'atle Antep'ten uzaklaştılar. Halilürrahman'ın mânevî iklim ve ülkesine doğru yıldırım hızıyla yol alan otomobilin arkasından bıraktığı toz, başta İstanbul, Ankara ve Anadolu'nun birçok şehrini yer yer kapladı. Toz duman içinde günlerce çamur yağdı Türkiye'ye... Doksan yaşındaki aziz zatın elvedasından sema ağlıyordu. Evet, ehl-i imanın ölmesiyle semavat ve arz ağlarlar. Son menzil Urfa'ya varış Nihayet Bediüzzaman Said Nursî, 21 Mart Pazartesi günü saat 11'de Urfa'ya girdi. On yıldır Urfa'da bulunan talebesi Abdullah Yeğin'in kaldığı Kadıoğlu Camiine giderek onu da arabaya aldı. Ondan şehrin temiz bir otelini sordular. Abdullah Yeğin'in tavsiyesi üzerine İpek Palas Otelinin üçüncü katındaki 27 numaralı odaya yerleşti. Bediüzzaman Said Nursî'nin Urfa'ya geldiğini işiten binlerce Urfalı, sevinç ve heyecan içinde akın akın İpek Palas'ın önüne koşmuşlardı. Urfalılar: "Üstadın geleceğini niçin bize önceden haber vermediniz? Biz Üstadı merasimle karşılardık" diyorlardı. Yüzlerce Urfalı, otelde Bediüzzaman'ı ziyaret etti; elini öptü ve duasını aldı. Ertesi gün sabahleyin otele iki sivil geldi. Ve şoförü sordu: "Şoför nerde? Hazırlanın gideceksiniz" dedi. Az sonra da on-onbir polis memuru daha otelin etrafını sardı. Bir kısmı da içeri girerek Bediüzzaman'a kararı tebliğ ettiler: "İçişleri Bakanı Namık Gedik'in emri var. Derhal Isparta'ya dönmeniz lâzım!" Ölüm döşeğinde hayatının son demlerini yaşayan Bediüzzaman Said Nursî: "Acaip!... Ben buraya gitmeye gelmedim. Ben belki de öleceğim. Siz benim halimi görüyorsunuz. Siz beni müdâfaa edin" dedi. Zübeyir Gündüzalp ile Hüsnü Bayram'ı emniyete celb ederler. Sorgu- sual başlar: "Niçin geldiniz buraya? Kimden izin aldınız?"
    Zübeyir Gündüzalp şu cevabı verir: İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir. Göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Münazarat'tan "Biz Üstadımıza tabiyiz. Biz taş gibiyiz, camidiz. Üstad vurur, biz yuvarlanır gideriz. O nereye derse biz o tarafa gideriz." "Yaman Üstadınız var. Ona söyleyin, yukarıdan, vekâletten kat'i emir var. Hemen Urfa'dan çıkacaksınız. Doğru geldiğiniz yere. Kendi arabanızla gidemezseniz size ambulans vereceğiz."
    "Efendim! Hastalığı şiddetlidir. Tekrar 24 saatlik yol zahmetine katlanması imkânsız. Biz Üstadımıza müdahale edemeyiz. Zaten bitkin bir haldedir." "Buraya nasıl kalkıp geldi ise öyle de gidecek. Bizzat Vekil Bey'den gelen emir kat'idir. Hemen Urfa'dan çıkacaksınız." "Biz hiç müdahele edemeyiz. Siz gelin söyleyin. Durumu arzedin. Bize 'Gidelim' derse biz de gideriz. Biz kendisine hiç bir şey söyleyemeyiz. Sizin emrinizi de biz ona tebliğ edemeyiz." Emniyet müdürü ve memurlar hiddetlenip, bağırıp çağırıyorlar: "Ne demek öyle? Siz ona en küçük bir şey de mi söyleyemezsiniz? "Evet efendim, söyleyemeyiz. Üstadımız ne derse harfiyyen onu yaparız." "Ben amirlerime bağlıyım. Derhal iki saat içinde burayı terk edeceksiniz, doğru Isparta'ya gideceksiniz." Bu arada otele bir doktor geliyor, fakat hastayı görmeksizin tekrar çıkıp gidiyor. Bu esnada Bediüzzaman'ın Urfa'dan çıkarılacağını haber alan Urfalılar galeyana geliyor, çeşitli yerlere müracaat etmeye başlıyorlar. Durumu haber alan D.P. İl Başkanı Mehmet Hatipoğlu koşa koşa emniyete geliyor ve emniyet müdürüne sertçe çıkışıyor: "Ne oluyor? Eğer Bediüzzaman Hazretlerini buradan bir yere çıkarırsanız, karşınızda beni bulursunuz. Bir kılına halel gelmeyeceği gibi, buradan bir adım bile attıramazsınız. Bu bizim misafirimizdir." "Efendim, üstten, vekâletten emir var. Derhal geldiği yere dönecek." "Nasıl döner yahu? Adamcağız şiddetli hasta, kıpırdanacak halde değil. Çok muhterem bir zattır. Bu misafir olarak buraya gelmiş. Tanrı misafiridir. Bu kadar tazyike lüzum yok." "Efendim! Ankara'dan gelen emir çok şiddetlidir ve kat'idir. Derhal dönmesi icab eder." Hiddetlenen Hatipoğlu, tabancayı masaya dayar... Bediüzzaman'ın Urfa'dan götürüleceğini haber alan beş-altı bin kişi otelin önünde toplanır. Nur talebeleri bu durum karşısında hastahaneye koşarlar. Baştabibe bir dilekçeyle müracaat ederler. Yola devam edemeyecek olduğunu arz ile muayenesini isterler. Mehmet Hatipoğlu, hükûmet doktorunu getirir. Bediüzzaman'ı muayene eden doktor, talebelere: "Siz ne cesaretle buraya geldiniz. Kırk derece ateşi var. Yarın 9'da gelin. Bu zâta heyet raporu verelim. Bu haliyle bir yere gidemez" diye teminat verir. Şahiner Son dakikalar (22 Mart 1960 Salı)
    Nur talebeleri otelde sıra ile nöbet tutuyorlar. Otele gelen polisler Bediüzzaman'ın arabasının anahtarını alıyorlar. Emniyet amiri otele bizzat gelerek Bediüzzaman'la görüşmek istiyor. Durum Bediüzzaman'a bildiriliyor. "Gelsinler" diyor. Emniyet amiri geliyor. Emrin kat'i olduğunu, mutlaka Isparta'ya dönmesi icabettiğini tebliğ ediyor. Bediüzzaman: "Ben şimdi hayatımın son dakikalarını geçiriyorum. Ben gideceğim. Belki de burada öleceğim. Siz benim suyumu hazırlamakla mükellefsiniz. Amirinize bildiriniz" diyor. Emniyet amiri ve polisler müteessir vaziyette oteli terk ederler. O gün Urfa'dan Ankara'ya yüzlerce telgraf çekilir. Dernekler, cemiyetler ve halk, telgraf... telgraf... Yüzlerce... "Nasıl olur da Bediüzzaman'ı Urfa'dan çıkaracaksınız?" diye. Bu arada Bediüzzaman'ı yüzlerce Urfalı sıra ile 27 numaralı odanın önünde kuyruk olup ziyaret ediyor, elini öpüyor ve duasını alıyor. Hayret! Bediüzzaman Said Nursî hiç bu kadar insanla görüşmezken hepsini kabul ediyor. Hepsiyle vedalaşıyor. Gidecek... Ebedî âleme... Rabbine kavuşacak.
    O gün böylece geçti. Akşam oldu. Ortalığ derin bir sessizlik kapladı. Talebeler herhangi bir taarruza karşı kapıyı içerden kilitlediler. Nöbet sırası Bayram Yüksel'e gelmişti. Bediüzzaman'ın ateşi çok yükselmiş, devamlı üzerinden yorganı atıyordu. Bayram Yüksel de devamlı üzerini örtüyor ve bir siyanet meleği gibi Üstadına itina gösteriyordu. Sadık talebeleri, Üstad rahatsız olmasın diye ayaklarının ucuna basarak dolaşıyorlardı. Artık Üstad da konuşmuyor, yalnız dudakları kıpırdıyordu. Nuranî siması pırıl pırıl, ışıl ışıl parlamaktaydı. Gece saat 02.30-03.00 sıralarında başı ucunda hizmetkârı Bayram Yüksel, ellerini göğsüne koyuyor ve kendi kendine: "Üstad biraz iyileşti, uykuya daldı... Elhamdülillâh, Üstad uyudu" diyerek üstünü iyice örtüp, sobayı yakıyor. Evet, Üstad Bediüzzaman dalmıştı. Hem de çok derinlere... Sonsuz âlemlere... Takvim yaprakları 23 Mart 1960 Çarşambayı gösteriyordu. H. 1379 Ramazanının 25'inci günü idi. Saat 03.00'ü gösteriyordu. Sahur vakti Bediüzzaman'ın diğer talebeleri Zübeyir Gündüzalp, Hüsnü Bayram ve Abdullah Yeğin de geldiler. Artık sabah olmakta, yeni bir gün başlamaktaydı. Sabah namazı vakti Urfa minarelerinde Ezan-ı Muhammedî okunuyordu. Hizmetkârlar, Üstadın her zamanki gibi kalkmasını, "Sabah namazı vakti girdi mi?" diye sormasını bekliyorlardı. Fakat, Üstad kalkmıyor, namaz vaktini sormuyordu.



    Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa,
    bunun sırrı işte budur. Said yoktur.
    Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur.
    Konuşan yalnız hakikattir,
    hakikat-i imaniyedir
    çünkü DAVAM DEVAM iledir
    vanasyanur


  2. #2
    Müdakkik Üye ErekNUR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    Van-Horhor
    Yaş
    39
    Mesajlar
    854

    Standart

    Ahmed Gümüş anlatıyor:
    “Bir gün Kırazlımescit Sokağındaki dershanede beni çağırmıştı. Elinde koyun etinden iki kilo kuşbaşı et vardı. Emirdağlı Hamza Emek Abi getirmişti. O günler kurban bayramıydı.
    “Kardeşim, Hamza Abi getirmiş, kurban bayramı dolayısıyla. Kardeşim Hamza Emek Abi, Üstad Bediüzzaman’a çok hizmetler etti. O yönden getirdiği kurban etini reddedemedim. Sen bizim usulümüzü biliyorsun. Sen bu eti al, aşağıda pişirip yersiniz.’ dedi. Ben de bu eti alıp aşağıya indirdim.
    “Bir zaman Zübeyir Abiyle birlikte Ankara’daydık. Mustafa Türkmenoğlu Abi de vardı. Bu sırada bir kendini bilmez, ‘Siz hizmetin paralarını yiyorsunuz!’ şeklinde, hem de Zübeyir Abi gibi bir iman-irfan sahibi zata karşı söylüyordu. O esnada Zübeyir Abi celâlle ve hiddetle elini kaldırdı: ‘Ben hizmetin parasını yemişsem Allah beni kahretsin, değilse diyeni kahretsin, diye dua edeceğim; kaldır elini!’ dedi. Bu sefer münasebetsiz adam elini kaldıramadı, kaçıp gitti! Türkmenoğlu, ‘Abinin duasının kabul olacağını bildiği için, adam elini kaldıramadı!’ demişti.”



    Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa,
    bunun sırrı işte budur. Said yoktur.
    Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur.
    Konuşan yalnız hakikattir,
    hakikat-i imaniyedir
    çünkü DAVAM DEVAM iledir
    vanasyanur


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Daima ızdırab içinde kalır
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 17.09.14, 06:26
  2. Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 29.04.13, 14:48
  3. Her nimet, bu nimetin içinde
    By BiRDüNYaUMuT in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 15.01.12, 20:32
  4. Zulmün Içinde Adalet Vardir
    By Mahkum in forum Edebiyat
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 13.07.08, 15:09

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0