Nihat Yazar (1925-2004)


Nihat Yazar, 1925 yılında Adana’nın Osmaniye ilçesinde doğdu. Çocukluğu ve aldığı eğitim, hangi okulları ve nerede okuduğuna dair elimizde bilgi yoktur. İktisat Fakültesinde öğrenci iken gazete çıkarmaya başladığı bilinmektedir. Hatıralarda daha çok Volkan gazetesini çıkarmaya başlaması ve bu vesile ile yankı uyandırması sonrasına rastlayan gelişmeler hakkında bilgi verilmektedir. Nihat Yazar ismini taşıyan başka şahsiyetlerin de olması bilgilerin dikkatli bir şekilde süzgeçten geçirilmesini zorunlu hale getirmektedir.
Nihat Yazar, henüz 22 yaşında iken çıkarmaya başladığı “Volkan gazetesi”yle çok partili dönemin renkli sayfalarından birini oluşturmuştur. Nihat Yazar, Bediüzzaman ve Risâle-i Nuru; Necip Fazıl’ın Büyük Doğu, Eşref Edip’in Sebilürreşad ve Cevat Rifat Atilhan’ın makale ve kitaplarıyla tanıttıklarını ve birçok kimsenin bu yayınlar aracılığıyla bilgi sahibi olduğunu ifade etmiştir. Kendisinin de bu şahısların ağzından övgü dolu ifadeleri duyduğunu ve bilgi sahibi olduğunu nakletmiştir. Kendisinin bu guruba yaşının küçüklüğü sebebiyle 1950’den sonra dahil olduğunu, Volkan’ı yayınlamaya başladığını ve yazı hayatına onlara kıyasla bir çömez gibi başladığını ifade ederek tevazusunu göstermektedir.
Nihat Yazar, gazetesindeki “Bediüzzaman’ı Zehirlediler” yazısında, “Onun şahsında Müslüman Türk milletine, Ramazan’da ve iftar sofrasında revâ görülen işkence ve bir zehirleme haberi üzerine kaleme alınmış.” (Son Şahitler, 4. C. s. 305) ifadelerini kullanmıştır. Bu yazının neşrinden tahminen on gün sonra kendisi ile temasa geçilmiştir. Sinan Omur’un matbaasında gazetenin tashih işi ile uğraşırken, bir ziyaretçisinin olduğu ve Sinan Beyin odasında beklediği kendisine haber verilmiş ve kalkıp görmeye gitmiştir. Gelen ziyaretçi, Bediüzzaman’ın talebelerinden Hüsamettin adlı bir şahıstır.
Bediüzzaman Hazretleri tarafından Nihat Yazar’a gönderilen Hüsamettin; Bediüzzaman’ın kendisine selâm söylediğini, kendisini çok sevdiğini, gıyabında duâ ettiğini, onu ölen yeğeninin yerine kabul ettiğini aktarmıştır. Bu sözleri duyan Nihat Yazar, son derece sevinmiş ve övünmüştür. Yıllar sonra bu görüşme ile ilgili duygularını şöyle dile getirmiştir:
“Çok sevinmiştim. Sevindim ve hâlâ da seviniyorum ve de sevineceğim. Nasıl övünmem ve nasıl sevinmem ki? Yaşı seksenlere ermiş ve Kur’ân’a ömrünü vermiş, Bedr’in Arslanları misâli Allah kullarından biri beni tebrik ediyor, bana duâlar, selâmlar yolluyordu. Ben ki, kendini bilip mes’uliyetini icra ettiğim günden beri, ‘Yüklendim yükümü, göçüm Allah’adır’ iman ve şuûru içerisinde nefes alıp veriyorum.” (age. s. 305)
Nihat Yazar, Bediüzzaman’ın tedavi için İstanbul Fatih’te bulunduğunu Hüsamettin’den öğrenmiştir. Kendisini Fatih’e götürebileceğini, Bediüzzaman Hazretleri ile görüştürebileceğini söyleyen Hüsamettin’e tam “Evet” diyecekken araya Sinan Omur; oraya hemen gitmesinin doğru olmayacağını, dilenci ve ayakkabı boyacısı kılığında bir sürü hafiyenin orada olduğunu, bunun hem Bediüzzaman, hem de kendisi için iyi olmayacağını, gitmesi durumunda hemen gazetesinin kapatılacağını, ziyaretini başka bir zamana bırakmasını tavsiye etmiştir. Bunun üzerine ziyaret gerçekleşmemiş ve bir daha Bediüzzaman’ı görme imkânını elde edememiştir.
Nihat Yazar, söz konusu görüşmeden bir iki hafta sonra tevkif edilip Sultanahmet Hapishanesine atılmıştır. Hapisten çıktıktan sonra Mısır’a gitmiş ve neşriyatı Sinan Beye bırakmıştır. Ayrıca, 1954 yılında da Atatürk’e hakaret suçundan iki yıl iki ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Aktarılan bilgilerde bu hapis cezasından söz edilirken, cezanın infaz edilip edilmediği, yazının mahiyeti, cezanın kesinleşmesinden sonra ne gibi gelişmelerin olduğu, Mısır’a gittiği bilinen Nihat Yazar’ın ne kadar süre burada kaldığı ve ne zaman döndüğü hakkında bilgi verilmemektedir.
Nihat Yazar’ın eserleri hakkında fazla bilgi sahibi olunmamakla birlikte eser neşrettiğini bilmekteyiz. Osmanlı Devleti’nin son döneminde meydana gelen olaylar hakkında önemli bilgiler ihtiva eden Mehmet Arif’in eserini yayına hazırlayıp neşrettiğini biliyoruz. Mehmet Arif’in, “93 Moskof Harbi ve Başımıza Gelenler” adlı eserini sadeleştirip yayına hazırlamıştır. Bu eser, Osmanlı Tarihinin 1600-1920 yılları arasındaki bilgileri ihtiva etmektedir.
Son Şahitler adlı eserin neşrinden sonra vefat eden Nihat Yazar’ın vefat tarihini de kesin olarak bilemiyoruz. Şayet basına yansıyan vefat ilânı isim benzerliğinden olmayıp kendisi içinse, 20 Mayıs 2004 tarihinde vefat etmiştir. Nihat Yazar’ın büyük yankı uyandıran, Bediüzzaman Hazretleri tarafından Tarihçe-i Hayat’a dahil edilen makalesi 547-548. sayfalardır:
“Bediüzzaman’ı Zehirlediler”
“Bundan yedi sene önce, kanunların çiğnendiği, beşer haklarının çarmıha gerildiği, hürriyetlerin hiçe sayıldığı, şahsî arzu ve ihtirasâtın kanunlardan üstün tutulduğu bir devr-i rezilânede, Afyon vilâyetinin Emirdağ kazâsına seksenlik bir ihtiyar, bir din âlimi sürülüyor. Nüfus kütüğüne kaydettirilip burada ikamete mecbur ediliyor. Tek gayesi, Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmını tebliğ, insanları doğruya, iyiye ve nâmusluluğa sevk etmek olan bir fikir adamı nefyediliyor. Her cephesinde kan döktüğü kendi öz yurdunda, engizisyon mahkemelerinin dahi insanoğluna revâ görmeyeceği zulme, işkencelere tâbî tutuluyor. Sakalına, bıyığına, kılık kıyafetine karışılıyor; jandarma dipçikleri altında ölüme mahkûm ediliyor…
“İslâmın ve ilmin izzet ü vakarını şerefle muhâfaza etmesini bilen ve aslâ dünya zevkleri için mihnet kabul etmeyen bu şahsın, siyasî hiçbir parti ve teşekkülle de kat’iyen alâkası yoktur…
“Evet, suçsuz yere diyoruz. Çünkü, vâli ve kaymakamından tutunuz da, karakoldaki jandarmasına varıncaya kadar Üstada ezâ ve cefâ etmek, hapishânelerde süründürmek bir vesîle-i iftihar; şefin gözüne girebilmek, terfî-i makam edebilmek gibi süflî hırslarla yanıp kavrulanlar için ise, bulunmaz bir fırsat olmuştur…
“Onun el yazması Kur’ân-ı Kerîm’i ile bunun tefsiri olan Risâle-i Nur parçaları, birer hıyânet-i vataniye evrâkı imiş gibi müsâdere edilip savcılıklara devredildi. Muhâkemesine mevkufen devam edilerek yirmi ay suçsuz yere hapishânede bırakıldı.
“Öyle bir an geldi ki, bu vak’aların cereyan ettiği Afyon hapishânesi, Allah’a inanmaktan ve onun emirlerini yerine getirmekten gayri hiçbir suçu olmayan mâsum vatandaşlarla dolup taştı. Onlara revâ görülen zulüm, işkence; şeytanları bile dehşete düşürdü, ayyuka çıktı, vahşet halini aldı. Nasıl Kudüs-i Şerif Yahudîlerin vahşetine ve peygamberlere yapılan zulümlere sahne olmuşsa, Afyon şehri de, insan haklarının çiğnenip vatandaş haklarının çarmıha gerildiği ikinci bir şehir oldu…
“Kendisini milletine hasreden seksen yaşındaki ihtiyar bir din âlimi öldürülmek isteniyor; hem de Ramazan Bayramı akşamı iftar yemeğine zehir konulmak sûretiyle.
“Bu ne fecî, bu ne tahammül edilmez bir haldir. Tecrid edilmiş, dâimî bir tarassud altında, kapısında bekçi. O içerde ölümle baş başa bırakılıyor.
“Heyhât! Geliniz ey ehl-i İslâm! Hep beraber ağlaşalım. Hayır, hayır! Gözyaşlarıyla, feryad ile tedâvisi mümkün değil bu derdin... Allah için uğraşalım.
“Nihat Yazar”