Merhum Nazım Gökçek, kendisini Kur`an hizmetine adamış, çalışkan bir zat idi. Uyku nedir bilmezdi! Paraya dönüp de bakmazdı! Çok cömertti! Sevgi ve şefkat doluydu! Vefat ettiği güne kadar bu Nur`lu yoldan zerre taviz vermeden yürüdü... Gaziler beldesinden, ebedler ülkesine bir büyük şahsiyet daha gitti; Nazım Gökçek. Tam kırk sene, biz bize ve diz dize idik. Bizim bahtiyarlık ve mutluluğumuz 1957 senesinde, henüz orta bir sıralarında bir büyük insanla arkadaş olmakla başlamıştı. Yetmiş üç senelik Gaziantep Lisesi`nden birçok bakan ve çalışkan insanlar yetişmiştir. Asla ve asla bir mübalağa, bir abartı değil, bahsini ettiğim lise bugüne kadar Nazım Gökçek gibi bir çalışkan ve bir abide şahsiyet görmemiştir. Orta birinci sınıf talebesi aziz ağabeyimin, henüz on dört yaşındayken kütüphanesinde bulunan kitaplardan sadece dört tanesi şu anda masamda bulunmaktadır. Bunlar: Balıkesirli Hasan Basri Çantay`ın Kur`an-ı Hakim ve Meal-i Kerim(üç cilt) 1957 İstanbul baskısı. Hadisler Metni Meali İzahı(üç cilt), yine Çantay merhumun yine İstanbul 1962 baskısı. Divan Şiiri Ankara baskılı, Vasfi Mahir Kocatürk`ün eseri. Ankara 1958 Yunus Emre Divanı Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul, 1948 Örnek bir yaşamı vardı... Ağabeyim bütün derslerinden mutlaka on olması lazımdı. Sekizi, dokuzu asla kabul etmezdi. Bir gün coğrafya hocamız yazılı notlarını okuduğu zaman, kendisinin notu dokuzdu. Hemen parmağını kaldırarak, bu nota itiraz etti ve hocadan kağıdını getirmesini rica etti. Ertesi gün kağıdı getiren Bekir Ilıman Hoca, sınıfta; `Nazım, senin hakkın dokuz buçuktur. Bu notu; yani dokuzu, dokuz buçuk üzerinden vermişim. Şimdi ise dokuz buçuktan on yapıyorum.` demişti. Sekiz-on senedir Gaziantep`te öğretmenlik yaptığım için öğrendim! Not defteri, bir öğretmenin hazinesi gibi kıymetlidir. Matematik öğretmenimiz Güzin Kayaalp yine bir gün sınıfta `Ben bir hafta okula gelmeyeceğim. Nazım gel buraya, al şu not defterimi, bunları tahtaya sözlüye kaldır ve notlarını ver!` diyerek çıkarıp not defterini verdi. Bir hafta okula gelmedi. Nazım Gökçek ise, bizleri matematikten tahtaya kaldırarak üçleri, sekizleri ve çeşitli notlarımızı not defterine yazdı. Kırık, dökük de olsa şahsen bizim için unutulmaz fazilet levhalarıyla dolu bu hatıraları takdime devam edeyim. Okulda biyoloji laboratuvarı denilen yerin merdiven altlarını mescid yapmıştık. Allah`ın ihsaniyle namaz seccadesi olarak kullandığım hasırı yol olan merhum baba evinden getirmiştik. Ramazan ayında her gece teravihleri ayrı ayrı camilerde olmak üzere bütün Gaziantep camilerini adım adım şükür, niyaz secdeleri için dolaşırdık. Otuz günde otuz camide teravihlerimizi gencecik yaşlarımızda eda ederdik. Bu dolaşmalarda şehrimizin güzide Kur`an hizmetkarı Ahmed İhsan Genç abiyi ve zaman zaman merhum Abdülbaki Özsimitçi`yi aramızda ve safımızda görürdük. Günümüzdeki Kurtuluş Camii`nin yanındaki mütevazı ve kira ile oturdukları evlerine sanki kendimizin evi gibi girer çıkardık. Burada bizlere Çantay merhumun Kur`an meali ve hadis kitaplarından okurdu. Bu arada Sinan Omur rahmetlinin Hür Adam Gazetesi`nden Nur Üstad`ın eserlerinden Cihan Harbi`ndeki kahramanlıklarından okurdu. Geçen zaman günleri içinde orta son sınıfta takvim yaprakları 1959`un son günlerini gösteriyordu. Isparta`daki Nur Üstad`a uzun bir mektup yazmıştı. Bu mektupta nur talebeliğine kabulünü rica ediyordu. Üstad`dan dua istiyor ve Antep için manevi yardımlar için yalvarıyordu. Hemen bu mektubun cevabı gelmişti. Nur Üstadı, kendilerini Nur talebesi olarak ve manevi evlat olarak kabul ediyordu. Antep`teki mukaddes Nur hizmetlerinin parlaması için dualarını vaat ediyordu. Allah kabul buyursun. Kırk beş senedir yürümeye çalıştığımız Kur`an hizmetlerinde böylesine çalışkan bir kimse görmemiştim. Uyku nedir bilmezdi! Paraya dönüp de bakmazdı! Çok çok cömertti! Sevgi ve şefkat doluydu! Kur`an yolunda idamlık Talat Aydemir ve Fethi Gürcan`la yan yana Ankara-Mamak hapishanelerinde yatmıştı. Kur`an yolunda çok korkusuz ve yiğit bir adamdı. Lise ikinin başlarında daha sonbaharın ilk aylarında aniden okulu terk etmişti. Nur Üstad kendisine rüyada: `Kendini nurlara vakfet!.. Kendini Kur`an hizmetlerine ver!.. emirlerini vermişti. Bir Kur`an aşığı idi! Bu rüyadaki emirler üzerine mektep sıralarını terk ederek bütün varlığı ile bir Kur`an hizmetkarı olmuştu. Vefat ettiği güne kadar bu Nur`lu yoldan zerre taviz vermeden yürümüştü. Askerlik sıralarındaki Mamak hapishanelerinde; dört ay idamlık ihtilalcilere Yasin Suresi`ni yazıp verdi. Suçsuz olduğu halde dört ay sonra tahliye olarak, bu defa tarihin de sürgün yeri olan; Keşan`a sürüldü. Bizler de Gaziantep Lisesi`nden kovulmuş İstanbul Vefa Lisesi`nde okuyorduk. Aylar süren hasretlerimiz biraz da olsa sükun olmuştu. Götürdüğümüz Nurları heyecanla bağrına basarak hiç kimselerin bulamayacakları yerlere saklamıştı. Daha sonra İstanbul dönüşü mektupla, sanki mektup yazıyor gibi Nurlardan, Otuzuncu Lem`a gibi tevhid derslerini kendilerine mektup gibi yazarak postalamıştık. Bu Nur namelerimize altı sayfa gibi uzun bir cevap gelmişti. `Aziz Nur Kardeşim` hitabıyla bu mektubu merhum mağfur Nur serdarı Gündüzalp abimiz, 1965 senesinin ilk günlerindeki çok basit ve ibtidai imkanları içinde, teksir makinesiyle çoğaltarak bütün vatan sathına dağıtmışlardı. Nur ağabeyin Keşan`daki Mihnet Keşan günlerinde benim azizlerin azizi Gülen hocam da Kırklareli`nden ışıklarını dünya semalarına boşaltmaya başlamıştı. 1965`lerin içinde Hocamız, Gökçek`in ziyareti için Keşan yollarına düşmüştü. Gökçek abi de terhis tezkeresini alınca Kırklareli`nde Hocaefendi`nin iade-i ziyaretlerine gelmişti. Burada buluşan iki Nur-u Kur`an sevdalısı, birlikte İstanbul`da bulunan Zübeyir Gündüzalp abinin ziyaretlerine gelmişlerdi. Aydınlık dolu, mai zemzem dolu geçip giden hatıralar, baki kalan bu asümanda güzel Nur sesleri olarak yankılanarak devam edip gidecektir inşallah. Bu Kur`an sesine kulak verip dinleyen bahtiyarlara saadet dolu günler niyazımız gönüldendir hep!.. Gökçek ağabeyim ebedlerde kanat açtığı 16 Nisan 2005 Cumartesi`nden bir gün evvelki, mübarek cumada iki araba ile yine Nur için yine Kelamullah`ımıza hizmet aşkı ve şevki içinde on kişi ile birlikte Gaziantep`e bir buçuk saatlik Islahiye kazasına gitmiştik. Akşam üstü çıktığımız bu kısa yakın yolculuk ve misafirlikte gecenin on ikisine kadar kalmıştık. Saat on ikiye doğru, hane sahipleriyle vedalaşarak ayrılıyorduk. Artık arabalara binecektik. Benim kırk sekiz senelik arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım Nur ağabeyimle gecenin karanlığında göz göze geldik. Ama o kadar manalı ve sevgi ile bakmıştı ki bu halini tarif edebilmemin imkanı yok. Bu sevgi saçan nazarlara karşı, aynı hislerle koşarcasına atılmıştım. Sanki ayrı ayrı yerlere, memleketlere gidecekmiş gibi adeta vedalaşırcasına sımsıcak kucaklaştık ama hakikaten vedalaşıyormuşuz da haberim yokmuş. Meğer dünyadaki maddi olarak son kucaklaşmamızmış. O esnada bu manzarayı dikkatle seyreden Mustafa Durdu beyefendi hayretler içindeydi. İkimiz de Allah`ın lütfu ile yarım yüz yıldır olduğu gibi yine aynı yöne yine aynı hedefe yine aynı maksada doğru arabaya binerek Islahiye`den Gaziantep`e doğru yola çıkmıştık. Vedalaşarak çıkılan bu yol artık son görüşme ve son yolculuk imiş! Eskiler bu yaşadığımız dünya acısı ve minneti için; `Veda-ı mülk-ü vücud` yani dünyaya veda etmek diyorlar. Biz Kur`an talebeleri dünyada da olsak, kabirde de olsak yine beraberiz. Kur`an`ın dersinde yine diz dize sonsuzlara dek birlikteyiz... İmtihan dünyasının çirkinlikleri çoktur. Urfalı şair Nebi der ki: Be meclis-i münafese-amiz-i alemin Değmez neşa-i vuslat-ı vedaına Yani: `Baştan başa garazlarla dolu olan bu dünyaya gelmenin neşe ve sevinci, dünyadan ayrılırken duyulan hüzün ve kedere değmez.` Her şey nurla güzeldir. Canım ağabeyim Atmış yılın Nur`la dolu dolu geçti. Biz bunların şahidleriyiz. Nur dünyasında bizleri de unutmazsın değil mi?