NURUN MANEVİ AVUKATI AHMED FEYZİ KUL

İman ve Kur'an hizmetinin alp erenlerinden büyük dimağ Ahmed Feyzi Kul merhumunun ufulünün 36. sene-i devriyesinde, kendisinin yakınında bulunma şerefine ermiş değerli âlim İsmail Hakkı Zeyrek'in, Ahmed Feyzi Efendi'nin vefat elemiyle o günlerde kaleme aldığı bu yazıyı istifadenize arz ederken,



Âşık öldü diye salâ verirler/Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez" diyen Yunus'u bir kez daha anlıyoruz. Nur içinde yatsın.



NURUN MANEVİ AVUKATI AHMED FEYZİ KUL



Günümüz İslam davasının büyük kahramanlarından olan, 1898'de dünyaya gelen Ahmed Feyzi Kul, 17. 101972 günü her fâni gibi aramızdan ayrılmış ve dünyaya veda etmişti. Ancak, imanlı gönüller bu ayrılığın muvakkat olduğunu ve bu dünyadan daha sâfi, daha nezih olan bâki ve ebedi hayatta yine bir ve beraber olacaklarına katiyen inandıkları için tam bir ümit ve teselli bulmaktadırlar.



Fakat buna rağmen, hislerin önüne geçmek mümkün mü? Allah Resulü'nün irtihali gününde ashab-ı kirama arız olan ve bütün gözleri bir çeşme yapan hazin hal bundandı.



Hz. Ömer'i kendinden geçiren, Hz. Ali'yi adeta ruhsuz bırakan, Hz. Fatıma'ya "Üzerime öyle dehşetli musibetler, öyle korkunç zulmetler çöktü ki, onlar faraza gündüzlerin üzerine gelseydi, gündüzler kararır, gece olurdu, gecelere dönerdi" dedirten elim manzara bundandı.



İslam dünyasının bu yılmaz mücahidinin aramızdan ayrılışı da bizi sonsuz teessürlere gark etti. Öyle sevilenlerin ayrılığından doğa üzüntü için "teessür muhabbetin derecesi ile ölçülür" derler. Allah adına olan sevgiler ölçüye sığar mı? İşte sevgimiz gibi, üzüntümüz de sonsuz..



Allah'ın bazı müstesna kulları vardır. Sıradağlar gibi muhkem iman, çelikten irade, sarsılmayan azim, sönmeyen aşk, pörsümeyen ihlâs vardır onlarda. Küfrün orduları hep birden hücum etse, onlar aldırmaz. Dünya bir bomba olup patlasa, ihtimaldir ki bunlara tesir etmez.



Merhum Ahmed Feyzi de her haliyle, her hareketiyle bize örnek teşkil eden, kuvvet veren, ümit ve teselli telkin eden müstesna bir şahsiyetti.



O, ne kadar mütevazı ve gönülsüz bir insandı. Kılık kıyafetinden tutunuz da, oturmasına kalkmasına, dava arkadaşları ile olan muamelelerine kadar her hareketinde örnek alınabilecek bir şahsiyetti. Hatta kendisinden yaşça küçük olanların yaptıkları latifeleri bile hoş karşılaması onun ne derece bir mahviyet ve tevazu içinde olduğunun bariz misalini teşkil eder.





O, kimseyi darıltmamak, kendisi haklı bile olsa hiç kimseye kin gütmemek gibi yüksek ahlaki meziyetlere sahipti. Bir gün bir toplulukta, bir mesele hakkında, değerli bir zat ile aralarında bir tartışma olmuş, muhatabı onun ne demek istediğini tam kavrayamamış ve onun için ona bazı kırıcı sözler sarf etmişti. O gün oradan ayrıldıktan sonra merhumun bir hayli canı sıkılmıştı. Ama ertesi günü öfkesini yenerek o zatın yanına gitmiş, onunla kucaklaşmış, samimi ifadeler ile aradaki soğukluğu kaldırarak eski muhabbet ve dostluğu yeniden tesis etmişti. O öyle herkesin yapabileceği bir hareket değildir. Daha bir gün önce haksız olduğu halde, yersiz ve kırıcı sözler sarf eden bir adamla yeniden sarmaş dolaş olmak nefsini ve enaniyetini yenebilmek çok yüksek bir kemâlin ifadesidir.



Ama bu sadece hakşinas Müslümanlara münhasırdır. Karşısına İslam'a zıt hangi ideolojinin sahibi, hangi fikir ve kanaatin mensubu olursa olsun, bir muannid çıktığı zaman kükremiş arslan kesilir, hakkın sesini bütün cihana ilan eder gibi, müheykel bir vaziyet alır, akli ve mantıki en berrak deliller ile onu iknaya çalışır, inadında ısrar edecek olursa, perişan ederdi.



Bir davanın genişlemesi mahiyetinin anlaşılması, ancak müdafilerindeki hoşgörü ve müsamaha ruhunun hâkim olması ile mümkündür. Çünkü insanların fıtratları farklıdır. Bir muamele tarzı her yerde herkese tavsiye edilemez. Bir işaretten bir ders çıkarabilecek gayet hassas ve ince ruhlu insanlar olduğu gibi pek çok delil ve hadiseleri gördükten sonra ancak uyanabilecek kabiliyetler de vardır. Bu ikisi arasında daha nice istidatlar yer alır. Kültürün, medeniyetteki örf ve tesirini unutmamak lazımdır.



İrşad makamına bulunanlar bu cihetleri göz önüne almak, konuşma ve hareketlerini ona göre ayarlamak zorundadırlar. Aksi takdirde yapayım derken yıkmalar mukadderdir.



İşte, Ahmed Feyzi böyle geniş müsamaha ruhuna sahip olan ve gönüllerimizi teshir edebilen müstesna insanlardandı.



Onun ilme karşı sonsuz sevgisi ve alakası vardı. Bunun yanında o, üstün zekâya, keskin nazara mâlikti. İslam dünyasındaki ilmi ve fikri inkişafları merak ve ciddiyetle takip ederdi. Okuduğu kitapların lafzını anlamakla o kitapları anladığına kanaat getirmez, inceliklerine ve hakikatlerine nüfuz etmeye çalışırdı. Hele ayat-ı Kur'aniye ve hadis-i nebeviye üzerine çalışmaları dikkate şayandı.



Çalışmaya başladığında onun gecesi gündüzü yoktu. Zihnine takılan bir mesele üzerinde kafasında hiçbir istifham kalmayacak kadar çalışmak, düşünmek ve gerçeği bulmak onun en büyük meselesi, zevki ve meşgalesi olurdu. Bir zaman yakınında bir müddet kalmış, bu hayretefza durumu bizzat müşahede etmiştim.



Bu kadar halisane bir niyet ve çok ciddi bir inceleme neticesinde bir ayet-i kerime veya hadis-i şerifin esrarına vakıf olmak, hiç şüphesiz binlerce dünyevi nimetlere kavuşmaktan veya yüzlerce keramete sahip olmaktan daha yüksek bir mazhariyettir.



Onun en bariz vasıflarından birisi de İslam davasındaki cansiperane mücadelesidir. O, dilini, kalemini ve topyekûn hayatını kudsi iman ve Kur'an davasına hasretmiş ve bu fani âlemden geçinceye kadar da hep öyle yaşamıştı. Hiçbir tehlike karşısında göz kırpmamış, inandığı hakikatlerden taviz vermemiş ve asla dönmemişti.



Küfrün, nifakın amansız hücum ve savletlerine karşı bir bomba olup patlamış ve İslam'ın muazzez alemdârını şanına layık bir şekilde tavsif ve ilan etmişti.



Denizli'de ve özellikle Afyon'da yaptığı müdafaalar biraz ihtiyata aykırı gibi görünse de, hakikaten şaheserdir, onun engin imanını aksettiren hakikatin gür sesidir.



Merhum, Afyon mahkemesinden önce telif etmiş olduğu "Maidet'ül –Kur'an" adını verdiği eserinde görüldüğü gibi Bediüzzaman hazretlerinin esrar-ı Kur'aniyeye dair Birinci Şua ve benzeri eserlerine herkesten çok ilgi göstermiş ve hatta bu metodla Kur'an-ı Hakim'i baştan sona tetkik etme lüzumunu duymuş ve son senelerinde bu mevzuda bir hayli mesafe sarf etmiş bulunuyordu.



Bu çalışmaları ile, Kur'an-ı Hakim'in gelişigüzel bir kitap değil, bir Hakim-i Alim-i Ezeli'nin kelamı olduğunu ve Allah'ın kitabında tesadüfün asla yeri olmadığını ayan beyan izhar etmek ve ortaya koymak istiyordu. Hz. Kur'an'ın münkirleri dahi hayrette bırakacak derecedeki bu mucizesini keşfetmek ve ortaya çıkarmaya çalışmak küçük görülecek bir gayret değildi. Bilakis bütün azamet ve şaşasıyla ve bütün ulviyet ve ihtişamıyla hakikatin bu harika manzarasını göstermek, onun bu i'cazkar vechesini hakikat arayacılarına sunmak büyük bir hizmettir.



Bu mevzudaki çalışmalar bir takımlarının zannettikleri gibi manasız ve boş şeyler değildir. Hatta sadece zayıfları takviye etmek ve teselli etmek için ortaya konmuş hakikatler da değildir. Gözleriyle görmedikleri gerçeklere inanmayan münkirler bile bu esrar-ı Kur'aniyeyi görseler, insaflı olmak kaydıyla, hakkı teslim etmekten kendilerini almazlar kanaatindeyim.

Cenab-ı Hakkın geniş ve payansız rahmetinden, nihayetsiz tevfik ve inayetinden bu hizmeti yapacak ve tamamlayacak olanları nasip etmesini niyaz ederek merhumun ruhuna bir Fatiha okunmasını diliyorum.