+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 12

Konu: Mutevazı Hayatlar

  1. #1
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart Mutevazı Hayatlar

    FİKRET ÖZDEMİR(1916–1978)


    Muhterem Fikret ağabeyle 1976–1978 yıllarında görev yaptığım Diyarbakır’da tanışmıştım. Son derece kibar, beyefendi ve kültürlü tavırlarıyla dikkat çekiyordu. Gençlere çok önem veriyor ve onların yanında olduğunu her fırsatta hissettiriyordu.


    Bitlisli olduğunu, İstanbul’da ticaretle meşgul olurken iflas ettiğini dostlarımız anlatmışlardı. Bu durum kendisini çok üzmüş olmalı ki, intihar etmek için boğaza gider. Bu esnada, dershaneden çıkıp sahile inmiş bir nur talebesi ile karşılaşır. Tanışırlar, bir müddet sohbet ettikten sonra çay içmek üzere dershaneye davet edilir. İçerisinin ortamı, huzuru, okunan imani bahisler çok hoşuna gider, üzerindeki sıkıntı birdenbire kaybolur ve tekrar hayata döner.


    Bir vesile ile Üstad Bediüzzaman’ı da ziyaret eder ve talebeliğe kabul edilir. Daha sonraki yıllarda Diyarbakır’a yerleşir ve işleri de düzelir. Ayakkabı, kemer, çanta işleri ile uğraşır, bir mağaza açar.


    Bir gün çok sevdiğimiz bu ağabeyimizin kalp krizi geçirdiğini öğrendik. O yıllarda Diyarbakır İmam Hatip lisesinde Matematik öğretmeni olan muhterem Ahmet Bozkurt ağabey ile ziyaretine gittik. Yanına giderken çok üzüntülüydük. Fakat kendisini görünce “Kardeşlerim, Allah(CC) bizden razı olduktan sonra endişeye gerek yok” diyerek güler yüzle karşıladı. Sanki kendisi değil de biz hastaymışız gibi bize moral verdi, teselli etti.


    Üç gün sonra bu drahşan nasiye fani âlemden beka yurduna rıhlet etti. Vasiyeti üzerine, o yıllarda Elazığ’da ikamet eden, Üstad Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Hulusi Yahyagil ağabey namazını kıldırdı.


    Hayatı gibi ölümü de hizmet eden Fikret ağabeyin defin işleri de çok farklıydı. Diyarbakır surlarının dışındaki mezarlığa gitmiştik. Çok büyük bir kalabalık vardı. Diyarbakır’da kabir kazılırken içine briketlerden duvar örülmesi adetti. Biz gittiğimizde henüz mezar hazırlığı tamamlanmamıştı. Tabutu yere indirip beklerken, Askeri Yıldız ağabey, Fikret ağabeyin kabri başında “Yirminci Mektubun Birinci makamının” okunmasını vasiyet ettiğini söyledi ve ilgili bahsi okuması için Ali Fuat Köroğlu kardeşimize verdi. Ölümün bir mümin için müjde yüklü çehresini izah eden bu kısımın okunması adeta herkes üzerinde bir şok etki yaptı. Herkesi bir huşu ve hıuzur hali kapladı. Sesler kesildi. Merhumu ağlayan es ve dostlarına bütük bir ferahlık geldi. Çünkü orada; “Sizlere Müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in'idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevki yattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır” diye devam eden müjdeler vardı..


    Herkes, özellikle de bu ifadeleri yeni duyan eşraf, cenazeden sonra, okunan kitabı çok merak ettiler. Ve bürodaki kitapların tamamını satın aldılar, yetmeyince ısmarladılar.


    Ölümünü de İslam’a, nurlara hizmet ettiren Firkat Özdemir ağabeye Allah rahmet eylesin. Onun da dediği gibi, Allah(CC) bizden razı olduktan sonra endişeye gerek yok”


    Not: Yukarıdaki fotoğraf’ta soldan ikinci zat merhum Fikret Özdemir’dir. Merhumun Üstad ile alakalı hatıralarını Necmeddin Şahiner beyin Son Şahitler adlı eserinden okuyabilirsiniz.


    Muhterem Fikret ağabeyle 1976–1978 yıllarında görev yaptığım Diyarbakır’da tanışmıştım. Son derece kibar, beyefendi ve kültürlü tavırlarıyla dikkat çekiyordu. Gençlere çok önem veriyor ve onların yanında olduğunu her fırsatta hissettiriyordu.


    Bitlisli olduğunu, İstanbul’da ticaretle meşgul olurken iflas ettiğini dostlarımız anlatmışlardı. Bu durum kendisini çok üzmüş olmalı ki, intihar etmek için boğaza gider. Bu esnada, dershaneden çıkıp sahile inmiş bir nur talebesi ile karşılaşır. Tanışırlar, bir müddet sohbet ettikten sonra çay içmek üzere dershaneye davet edilir. İçerisinin ortamı, huzuru, okunan imani bahisler çok hoşuna gider, üzerindeki sıkıntı birdenbire kaybolur ve tekrar hayata döner.


    Bir vesile ile Üstad Bediüzzaman’ı da ziyaret eder ve talebeliğe kabul edilir. Daha sonraki yıllarda Diyarbakır’a yerleşir ve işleri de düzelir. Ayakkabı, kemer, çanta işleri ile uğraşır, bir mağaza açar.


    Bir gün çok sevdiğimiz bu ağabeyimizin kalp krizi geçirdiğini öğrendik. O yıllarda Diyarbakır İmam Hatip lisesinde Matematik öğretmeni olan muhterem Ahmet Bozkurt ağabey ile ziyaretine gittik. Yanına giderken çok üzüntülüydük. Fakat kendisini görünce “Kardeşlerim, Allah(CC) bizden razı olduktan sonra endişeye gerek yok” diyerek güler yüzle karşıladı. Sanki kendisi değil de biz hastaymışız gibi bize moral verdi, teselli etti.


    Üç gün sonra bu drahşan nasiye fani âlemden beka yurduna rıhlet etti. Vasiyeti üzerine, o yıllarda Elazığ’da ikamet eden, Üstad Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Hulusi Yahyagil ağabey namazını kıldırdı.


    Hayatı gibi ölümü de hizmet eden Fikret ağabeyin defin işleri de çok farklıydı. Diyarbakır surlarının dışındaki mezarlığa gitmiştik. Çok büyük bir kalabalık vardı. Diyarbakır’da kabir kazılırken içine briketlerden duvar örülmesi adetti. Biz gittiğimizde henüz mezar hazırlığı tamamlanmamıştı. Tabutu yere indirip beklerken, Askeri Yıldız ağabey, Fikret ağabeyin kabri başında “Yirminci Mektubun Birinci makamının” okunmasını vasiyet ettiğini söyledi ve ilgili bahsi okuması için Ali Fuat Köroğlu kardeşimize verdi. Ölümün bir mümin için müjde yüklü çehresini izah eden bu kısımın okunması adeta herkes üzerinde bir şok etki yaptı. Herkesi bir huşu ve hıuzur hali kapladı. Sesler kesildi. Merhumu ağlayan es ve dostlarına bütük bir ferahlık geldi. Çünkü orada; “Sizlere Müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in'idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevki yattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır” diye devam eden müjdeler vardı..


    Herkes, özellikle de bu ifadeleri yeni duyan eşraf, cenazeden sonra, okunan kitabı çok merak ettiler. Ve bürodaki kitapların tamamını satın aldılar, yetmeyince ısmarladılar.


    Ölümünü de İslam’a, nurlara hizmet ettiren Firkat Özdemir ağabeye Allah rahmet eylesin. Onun da dediği gibi, Allah(CC) bizden razı olduktan sonra endişeye gerek yok”


    Not: Yukarıdaki fotoğraf’ta soldan ikinci zat merhum Fikret Özdemir’dir. Merhumun Üstad ile alakalı hatıralarını Necmeddin Şahiner beyin Son Şahitler adlı eserinden okuyabilirsiniz.




    Hilmi Arkın

  2. #2
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    MUZAFFER ARSLAN AĞABEY’DEN BAZI ANILAR


    Aydın’da Bakırcı Mustafa Ağabey’in evinde bir Kurban Bayramında öğle öncesi bir vakitte Kastamonu Lahikasından bir mektup okuyoruz. Mektupta “Süleyman” isminde İstanbul’da bir hocanın Üstat’a muarızlığı yazıyor. Genç bir vakıf kardeş: “Bu, bilinen Süleyman Efendi midir? diye soruyor. Muzaffer Ağabey de. “Hayır, hayır, Üstad, Süleyman Efendi’yi severdi, o da Üstad’ı severdi. Onun Üstat aleyhinde bulunması söz konusu değildir. Zaten bahsi geçen Süleyman Hocanın zamanında Süleyman Efendinin hizmeti henüz başlamamıştı.”diye cevap verdi.


    Okunan mektupta nur talebelerinin vasıfları zikrediliyordu. Bu vesileyle kendisine dedik ki:


    — Abi, bizim bilmediğimiz, günümüzde yaşayan eski nur talebelerinden kimler var? Hizmette sebkat etmiş ağabeylerden ve onların meziyetlerinden bahseder misiniz?


    Önce odaya şöyle bir göz atan Abi, sonra yüzümüze manalı manalı baktı. Daha sonra gözleriyle uzaklarda bir şeyler aradı. Durakladı, hüzünlendi, yutkundu. Ağlamaklı bir hal ile Mehmet Akif’in şu beytini okudu:


    Kaç hakiki Müslüman gördüm ise hepsi makberdedir,


    Müslümanlık, bilmem ama galiba göklerdedir.”


    Hizmetin birçok biriminde ilklerin ilki olan bu emektar Ağabey, biraz öylece düşüne kaldıktan sonra, bir kopitör gibi işleyen süper hafızasıyla, genel bir değerlendirme yaptıktan sonra “Zübeyir Ağabey” dedi ve anlatmaya devam etti:


    —Zübeyir Abide büyük bir sorumluluk ve ciddiyet vardı. Üstad arkasında bir kişi değil bir cemaat bırakmasına rağmen, O Üstadın yerine geçen Ağabey gibiydi. Biz nur talebeleri, en ciddi meseleleri, her türlü hizmetleri onunla meşveret ederdik. İsterseniz onun hizmet anlayışını şu hatırayla değerlendirelim:


    Ben İstanbul’da, dershanede Zübeyr Ağabey’in yanında kalırken, Zübeyir Ağabey, Abdulvahit’in, dershaneye gelen bir gencin ayakkabısını düzeltirken görünce çok sinirlenip kızarak:


    Kardeşim, yanlış yapıyorsunuz. Anadolu’dan gelen, bu davanın çilesini çekmiş, bu davaya sahip çıkmış, sizleri orada ağırlamış, sofrasını evini açmış, defalarca mahkeme olmuş hapis yatmış, eserlere orada kendi malı gibi sahip çıkmış insanlara ilgi göstermiyorsunuz da yarın ne olacağı belli olmayan bir gence her şeyi yapıyorsunuz. Bu düpedüz riyakârlıktır.


    Zübeyir Ağabey doğruyu yanlışı birbirine katıp herkesi memnun edenlerden değildi. O, doğruyu da yanlışı da zamanında insanların yüzüne söyleyen, hakkın hatırını öne çıkaran birisiydi.


    Muzaffer Ağabey, Zübeyir Abiden sonra Bayram Abi’den bahsetti. Dedi ki:


    —Bayram Ağabey’in sadakati büyüktü. Üstad, güvenilmesi gereken en ciddi ve en hassas işleri ona gördürürdü. O dostunu düşmanını iyi tanırdı. Kimin ne olduğunu çok iyi anlardı. Bir defasında dedim ki: “Üstadın mezarını senden başkası bilmiyor, bari bize söyle de bilelim.” Dedi ki:


    Bunu hiç kimseye söyleyemem. Sungur Ağabey’e bile söyleyemem. Çünkü bu gün söylersem, yarın bütün Türkiye duyar.


    Bayram Ağabey, Üstad’a ve davaya verdiği sözden hiç dönmemiştir. O sadakatte en ileriydi.


    Tahiri Mutlu Ağabey, Isparta’da yemeğini yiyip önce Ankara’ya, sonra Kastamonu’ya, oradan da İnebolu’ya gitmiş. Aradan 24 saat geçmiş. Bu zaman zarfında hiç yemek yememiş. İnebolulu Ağabeyler demiş ki: “Ağabey, karnın aç mı? Sofra kuralım mı? O da demiş ki “Yemeği aşağıda yemiştim.” Oradakiler çarşının alt başında falan zannetmişler. Ağabeye hangi aşağıda diye sorulunca o da Isparta’da demiş.


    Yirmi dört saat niçin yemek yemediği bilinmez ama adı geçen nur kahramanı Tahiri Mutlu Ağabey, Risale-i Nurları basıp çoğaltmak için bir tarlasını satıp teksir makinesi almıştı. Son günlerinde ihtiyaçları için kullandığı bir miktar parasını, ölünce Akhisar ve Kırıkhan Kuran Kurslarına verilmesini vasiyet etmişti. O, birçok nur talebesi gibi, nefsi için değil davası için yaşadı.





    İbrahim Köse

  3. #3
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    HACI BAKİ BİNGÖL

    Kelebekler gibiydi. Yaz, kış demez uçurumlardan uçardı. Aşağı kayabaşı ve Sarılı Mahallesi kayalıkları buna şahitti.


    Kibar bir insandı. Kişinin hatasını ve yanlışını yüzüne vurmazdı. Ya güler yüzlü olur, ya da tebessüm etmeye çalışırdı. Yapısı ufak tefekti, fakat hizmeti büyüktü. Onun ne kadar çok hizmet ettiğini dostları bilirdi. Dostlarının bilmediği sadece Allah’ın bildiği hizmetleri de az değildi. Evi dershanenin bitişiğindeydi. Onun evi de, eli de, cebi de Halil İbrahim sofrası gibiydi.


    Hınıs’ta, çarşının altındaki ilk dershanenin yapımında pek eziyet çekmişti. Yeni dikilen beton direkleri gece yıkmasınlar diye nöbet tutarken, yıkmak için gelenlerin attığı tokatları hiç anlatmak istemezdi.


    Davasının hatırı için her şeye katlanırdı. Şikâyetler, mahkemeler, hapishaneler, onu yıldırmak şöyle dursun, onun hizmetteki mastırı, doktorası ve doçentlik çalışmaları olmuştu.


    Biz o zamanlar ortaokulda okuyorduk. Deniz Gezmişlerle aynı üniversitede okumuş ve onlarla arkadaşlık yapmış olan Erhan Demir, Bülent… gibi öğretmenlerimiz komünizm suçundan iki de bir hapishaneye girip çıkarlardı. Onların hapishanede bulunduğu bir dönemde Hacı Baki Bingöl de Nur talebeliğinden yatıyormuş. Orada nasıl birlikte oldular, ne konuştular bilmiyoruz ama Erhan Demir bir defasında sınıfta aynen şöyle anlatmıştı:


    —Hacı Baki Bingöl gibi davasına bağlı bir insan görmedim.


    Bütün ilçe halkı onu tanırdı. Bilhassa gençlerle yakın dirsek temasına geçerdi. Dershaneye çağırmadığı genç yok gibiydi. Onu sevmeyen zavallı insanlar, küçük çocuklara arkasından “Nurci, nurci” diye bağırtırlardı.


    İnsana değer verirdi. Bursa’da okurken, onu bir sabah namazı vakti sırtında bir teneke kuru fasulye çuvalıyla karşılamıştım. Fasulye çuvalını eski Garajdan İnebey Caddesi’ne kadar sırtında taşıyarak getirmişti. Bir defasında da çocuğu Mehmet Fevzi’nin elinden tutarak taa Hataylara gelmişti. O dostlarına değer verir onları ziyaret ederdi. Bunları davasının hatırı için yapardı. Onun davası büyüktü.


    Büyük dava adamı, yazları ahbaplarını alır pikniklere götürürdü. Hınıs’ın köklü bir ailesi olan “Alaattinoğulları” ona sahip çıkardı. Onların bahçelerinde ne çaylar içmiş, ne sohbetler etmiştik. O zamanlar, Hacı Sait Ekinciler Almanya’dan, Şener Ağabeyler Erzurum’dan, Faris Kayalar İstanbul’dan gelirler; İbrahimler, Ömerler, Nevzatlar, Mehmetler, Sıraçlar, Fesihler, Hanefiler ve diğerleri Muhterem zat Fahrettin Hoca Efendi’yle birlikte geceli ve gündüzlü çok güzel programlar yapardık. Bu programların yükünün hep Hacı Baki çekerdi. O her zaman hizmette herkesin yapamadığını yapardı. Çünkü o ihlâsta birinciydi. Çünkü o Allah’ı gerçekten seviyordu.


    Kütüphane müdürlüğü yaptığı yıllarda, sadece kütüphanedeki kitaplarla yetinmez, okuyuculara kütüphanede olmayan eserleri bile bulup okuturdu.


    Onun bir dostu olan Ali Rıza İlbaş anlatmıştı. Hacı Baki çocukluğundan beri şehit olmak istiyormuş. Bu duygusunu herkese sıkça söylermiş. Çok içten ve samimi dua etmiş olacak ki Allah, dediğini kabul etti. Şenkaya’da, hizmet için gittiği bir köyden dönerken, askeri minibüsün içerisinde altı erle birlikte pusuya düşürülerek şehit edildi. Onun dediği oldu, şehit olarak Rabbine kavuştu fakat geride bıraktığı altı tane anne kuzusuna acımamak elde değil.
    Allah, evlatlarını muhannete muhtaç etmesin. İmanlı Kur’an’lı büyütsün. Ruhun şad olsun Hacı Baki Ağabey. Bekle az kaldı. Sayılı günler tükenince, sonradan gelenler, önceden gidenlere kavuşacaklar.

    İbrahim Köse

  4. #4
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    MEHMET SERİM



    Simav’da bir Serim ağabey vardı. Doğu’nun Fahreddin hocasına bedel o da Ege’nin Fahreddin Hocasıydı. Zayıf, çevik, kuru bir zattı. Fahreddin Hoca’nın kara olmasına rağmen o sarıydı. Fahreddin Hoca Hınıslı o Simavlıydı. Fahreddin Hoca hep dershaneye gelir, o hep dershaneye giderdi. Fahrettin Hoca hep Risale-i Nur okutur, o hep Risale-i Nur okurdu. İkisi de gece yatmaz, sabah uyumazdı. İkisinin de çarşıya doğru bir yürüyüşleri vardı ki gören Kâbe yolcusu sanırdı. Onlar dershaneye Kâbe’ye gidilen iman ve ciddiyetle giderdi. İkisi de bulundukları yerde rükün, Türkiye’de sütun idiler.


    Serim Ağabey, ciddi bir Nur talebesiydi. Komiteciliği bilmezdi. Fikirlerini açıkça söylerdi. Herkese karşı şefkatliydi. Yüzünden tebessüm eksik olmazdı.


    Takva sahibiydi. Üstadi bir meşrebe sahipti. O da üstat gibi Şafii Mezhebindendi. Bir namaz kılışı vardı ki Hazreti Ali ciddiyetindeydi. Onun arkasında cemaat olunca, kendimi üstadın arkasında namaz kılıyor sanırdım. Namazın erkânına, Kur’an’ın tecvidine uyarak ve okuduğunu anlayarak huşu içinde namaz kılardı. Namazdaki bu ciddiyeti içindir ki ona hep “Sahabe meslekli, üstat meşrepli” demişimdir.


    Güzel ders yapardı. Kime, nerede, ne okunacağını bilirdi. Sesi mikrofonik ve toktu. En çok sevdiği şey suallere cevap vermekti. Risale-i Nur’un fihristi gibiydi. Kim, neyi merak ederse ona sorardı.


    Evini dershane olarak vermişti. Hisar’ın girişindeki o Demirkapılı dershane ne hizmetlere şahitti. Ömer Ağabey, Hasan Ağabey, Mehmet Makas Ağabeyle birlikte Mehmet Serim Ağabey, mutfakta ses sese vererek ilahi söyleyip yemek yapışlarını, Rahmetli Ali Uçar ağabey her yerde anlatırdı. Bu dershanenin her günkü nöbetçisi ise Serim Ağabeydi. Diğer adıyla Sarı Hoca olan bu zat, gelen bütün misafirleri ağırlardı, hizmetin her yükünü çekerdi.


    Mehmet Serim Ağabey’in en yakın dava arkadaşları, Mümtaz Koç, Ali Göktaş, Yakup Erdoğan, Salih Ural ve diğer nur talebeleridir. Simav Cemaatini en iyi Bayram Yüksel Ağabey bilirdi. Muzaffer Ağabey, son yıllarda yazların bir kısmını orada geçirirdi. Rahmetli Ali Uçar Ağabey’in her yorulduğunda nefes aldığı yerdi. Mustafa Sungur, Tahiri Mutlu, Abdullah Yeğin ve Said Ağabeyler Simav’a gelerek bu cemaatle ders yapmışlardı. Simav Cemaati bu Ağabeyleri ve daha birçok nur talebesini bağrına basarak Eynal Kaplıcalarında misafir etmişti. Bu misafirlerle ilgilenmede Mehmet Serim Ağabey’in ayrı bir yeri vardı.
    Bir zamanlar, kendi evindeki dershanede haftanın yedi gününde yedi kişiye ders yapan Serim Ağabey, ekilen nur tohumlarının neticesinde bu gün yedi dershanenin yedi salonunda yedi yüz kişiye ders yapıyor. Allah hizmetini makbul, cemaatini bol eylesin.

    İbrahim Köse

  5. #5
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    RİFAT MUŞTU


    Nur deryasının mübarek yunuslarından biridir. Onu Türkiye pek tanımaz. Simav’daki son on yılın nur talebeleri de onu hakkıyla tanımadı, duydular sadece. Bin dokuz yüz seksen yedi yılının son baharında tanıdım onu. İçinin samimiyeti, yüzünün tebessümünden okunuyordu. Pek konuşmazdı, sessiz ve sakin birisiydi.


    O zamanlar, dershanede kaldığımız için bizi pek severdi. Sevdiği en değerli şeylerden birisi de dershaneye ikramda bulunmaktı. Ay geçmez, hafta geçmez, onun veya onun Muştu ailesinin bir ikramı olmasın. Dershaneye alınan çuval çuval şeker mi dersiniz, öğrencilere alınan adak kurbanlar mı dersiniz, dershaneye serilecek halılar mı dersiniz. Fatih Vakfı’nın yapımında himmeti çok ağabeylerden biri olduğunu duymuştum.


    Son zamanlarda, hasta olduğu için derslere pek gelemezdi. Fakat mübarek geceleri kaçırmaz, oğlu Çetin Bey’in veya torunu Uğur’un yardımıyla gelirdi. Kalp hastasıydı. Üçüncü kalp krizinde de Allah onu, Kur’an’ın yüzü hürmetine korumuştu.


    Onu en son bir yıl önce görmüştüm. Bir bayram günü ziyaretine gitmiştik. Eli ayağı titriyor, ayakta duramıyordu. Çok zor konuşuyor, konuştukları anlaşılmıyordu. Bize hitaben bir şeyler söylüyordu, ama ben anlayamıyordum. Yanımda bulunan Kemal Sevgi Bey, anladığını ima ederek “Evet, evet” dedi. “Dershaneye şeker söylemiştim, çocuklar alıp gönderdi mi?” dermiş. Bu gün ruhuna indirilen hatim duasında öğrendik ki beş gün önce yine bir çuval şeker göndertmiş. Ey Nurun şeker abisi, Allah da seni kabrinde ve ahirette gıdasız bırakmasın.


    Deruni, mütevazı ve muhterem olan bu bilinmeyen gizli kahramanın anlatılması gereken daha birçok meziyeti vardır. Onun gıybet ettiğine hiç rastlamadım. Ümitsiz oluşunu hiç görmedim. Çalılardan, yerlerden tutunarak Çamdağı’nın Katranağacı Tepesi’ne çıkışını hiç unutamadım. O zat, her zaman vakur, kararlı ve müşfik bir sima taşırdı.


    Onu, Nur deryasının Yunusu ve küfürle yapılan cihadın yavuzu yapan asıl hizmeti ise gerçekten anlatmaya ve dünyaya duyurmaya değer bir hizmettir:


    1967–1968 yılları, Simav’daki Nur hizmeti bakımından, yersiz, yurtsuz ve kimsesiz yıllardır. 1971 Muhtırası’nın zulüm günleridir. Simav’da bir araya gelip ders yapabilen kişi sayısı beş altı kadardır. Bu kahramanların sohbet yapabilecek bir yerleri bile yoktur. Nereyi kiralamaya kalksalar, halk korkup kaçmaktadır. Yer bulmak imkânsızdır. Tam bu sırada kaymakam bey, yeni yapılan lojmanına taşınır. Çıktığı ev Muştu ailesinindir. O zamanlar kaymakamların oturduğu bu evi, Rıfat Muştu Ağabey, en yakın çevresinin ve bütün komşularının karşı çıkmasına rağmen, dershane olarak verir. Daha sonra, yeni yaptığı evin üstündeki geniş salonlu daireyi de hizmete açar. O karanlık yılları aydınlatan nurlu evlerin sahibi olur.


    Rıfat Muştu Ağabeyin bu imanlı ve kararlı şahsiyeti, zamanla çevrede makes bulur. Onun muhterem ailesi de onu kucaklar ve davasında yalnız bırakmaz. Bu gün Simav’da Muştuların Kur’an hizmetini bilmeyen yoktur. 1999 Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü, bir cuma akşamı, Allah’ın huzuruna çifte bayram zamanı varan Hacı Rıfat Muştu Ağabey’imize Cenabı Haktan rahmet niyaz ederiz. Ruhun şad olsun ey zamanımızın Eyyubel Ensarisi misali zatlardan biri olan ağabey. Selam sana, muştular sana.



    İbrahim Köse

  6. #6
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    ŞERAFETTİN KARTAL AĞABEY


    Canını hizmete vermek, bir anlık mesele olduğu için kolaydır. Oysa ömrünü hizmete vermek, bir ömür boyu nefisle mücadeleyi gerektirdiği için zordur. Şerafettin Ağabey, zoru başararak Allah’ın birçok lütfuna mazhar olmuş bir zattır.


    Halim selimdir. Damardan girerek konuşur. O, bütün zamanını hizmete verdiği için insanlarla ilgilenecek, onlara hakikatleri anlatacak vakti çoktur. O, rotası Üstadın elinde olan hizmet gemisiyle okyanusa açılmış zuhurata tâbi bir ağabeydir. Hakikatleri anlatırken çok geceler sabah, çok ikindiler akşam olmuştur. Tarih, yatsı abdestiyle sabah namazını kılanların sayısını Nur hizmetiyle artırdığı gibi yatsı namazından sonra sabah namazına kadar davasının muhabbetini yapanları da Şener Ağabey ve Şerafettin Ağabey gibi ağabeylerle artırmıştır. Hizmetin en ince noktaları, en hassas meseleleri bu muhabbetlerde anlatılmıştır.


    Gece yarılarında, şehirde, in cin top oynadığı, Necip Fazıllık kaldırımların sokaklarında, yolunu şaşırmış sarhoşlarla sohbet eden oydu. Onun, sabaha kadar bir sarhoşu evine götürmesi, sarhoşun da onu dershaneye getirmesi macerası meşhurdu. Onun “Gezek” denen grupla özel sohbetleri dillere destandı.


    Aslen Kütahya’nın Simav İlçesi’nin Çitköy Kasabası’ndandır. Kasabası, hiç dinsiz çıkmayan Isparta’daki “Sav” Köyü gibi dindar bir yerdir. Herkes Risale-i Nur’u bilir. Köydeki Nur dershanesi, o civarın en eski mülk dershanelerinden biridir. Bu dershanenin ne kadar çok hizmet ettiğini bir Allah bilir, bir de dershanenin kapı komşusu olan Ali Rıza Ağabey. Şerafeddin Kartal, bu hizmetlerin hepsinde emeği olan bir Ağabeydir.


    Bu köyde Ali Rıza Ağabey’den başka bir de İlyas Ağabey vardır ki bu iki ağabey, Kartal’ın bu köydeki kanatlarıdır.


    Bu kartal, öyle yeni uçan bir kartal değildir. Kendisi gibi yüzlerce nur kartalı, nur şahini yetiştirmiş bir Ağabeydir. Onun vesile olduğu nur talebeleri onlarcadır, yüzlercedir. Ahmetler, Mehmetler, İsmailler, Nihatlar, Eminler, Şuaypler, Abdullahlar, vs’ler, vs’ler.


    Şerafettin Ağabey’in Simav’da da en eski nur kardeşleri vardır. Mehmet Serim Ağabey, onun hususi derslerindeki mütalaa arkadaşıdır. Rahmetli Ömer Kalaycık Ağabey onun yoldaşıydı. Mehmet Makas ve Hasan Uygun Ağabeyler ise onun can kardeşleriydi. Onun Simav’a ve Çitköy’e ne kadar çok hizmet ettiğini Allah bilir.


    Bir, müddet hizmet ettiği Kayseri’de kimlere ne kitaplar okudu, ne çorbalar ne çaylar içirdi Allah bilir. Biz onun Kayseri’den sonra Kütahya’ya geldiğini biliyoruz.


    Kütahya’da iki katlı eski bir “Sözler” binasında kalırdı. Bu dershaneye gidenlerin gelenlerin haddi hesabı yoktu. Ankara yolcuları mı dersiniz, imtihana gelen öğrenciler mi dersiniz, formalılar mı, işçiler mi dersiniz. Bunların hepsini Şerafettin Ağabey karşılardı. Bu gün onlarca apartmanda, binlerce kişiyle yürüyen Kütahya hizmetinin her alanında, her ferdinde onun emeği vardır.


    Sungur Ağabey, ona “Komutan” derdi. Şerafettin Ağabey, Hulusi Ağabey gibi asker menşelidir. Fakat bu yönünü hiç anlatmaz. Davası uğruna mesleğini bırakıp vakıf olmasını kimseye söylemez. Çünkü bu hadisenin üslubu ve şekli her yerde ve herkes tarafından uygulanacak bir usul değildir. O, Üstadın ve Risale-i Nurun üslubunun esas alınmasını ister, hikmetsiz hareket etmekten korkar.
    Allah, ömrünü uzun, hizmetini müdavim kılsın.

    İbrahim Köse

  7. #7
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    CUMA KURNAZ



    1980’li yılardı. Reyhanlı Nur Talebeleri, bir pazar günü Hamamat’ta piknik yapıyorlardı. Mahalli giysilerini giymiş olan şalvarlı, cüppeli, sakallı, sarıklı ihtiyarlar, gençlerle futbol maçı oynuyorlardı. Maç oynarken top ara sıra bir ekin tarlasına kaçıyordu. Tarlanın sahibi olan Arap vatandaş, ötede bulunan bir evde oturuyordu. Tarlasına yakın bir kalabalık gördüğü için koşarak bağırarak geliyordu. Niyeti top oynayan kişileri kovmaktı. İyice yaklaşınca top oynayan kişilerin sakallı, cüppeli yaşlı kişiler olduğunu görünce diyecek her şeyini yutkundu. Arkasını döndüğü gibi evine doğru yürümeye başladı. Hem kendi kendine söyleniyor, hem de ara sıra Arapça olarak bağırıyordu: “Ey Allah’ım, dünyanın sonu geldi, cüppeli şalvarlı hacılar; sakallı sarıklı hocalar top oynuyorlar, ben bunlara ne diyebilirim ki lahavle vale kuvvete…”


    Sarıklı ve sakallı hoca efendilerden birisi olan Hacı Mehmet Vural, Cuma Ağabey’in en samimi arkadaşıydı. Camilerde yerine göre Arapça, yerine göre Türkçe vaaz yapan bir âlimdi. Vatanını milletini seven hoş sohbet bir şahsiyetti. Veciz söz söylemeyi çok severdi. Bir de misafir ağırlamayı, sofra açmayı çok severdi. Bu konuda bir Arap atasözü söylerdi: “Cömertlik, insanların diğer kusurlarını affettirir.”


    Cuma Ağabeyi en iyi anlayan, en yakın akrabası ve en yakın dostu Sami Çiğ’di. Bu genç delikanlı herkesten farklı bir yapıya sahipti. Esnaf olmasına rağmen o kadar çok kitap okurdu ki ona ayaklı kütüphane demek mümkündü. Biraz ağır konuşmasına rağmen, yorumları harikaydı. Dershane hizmetlerinde Cuma Ağabey’in sağ koluydu.


    Cuma Ağabey, herkesle iyi münasebetler kuran bir kişiydi. Çevrede tanımadığı yoktu. Cemil Meriç’in köyünü ve ailesini iyi tanırdı. Zaten o da Cemil Meriç gibi “Reyhanlı” demezdi de “Reyhanîye” derdi. Cemil Meriç’in kız kardeşiyle iyi tanışırlardı. Bu hanım ilçeye her geldiğinde Cuma Ağabey’in dükkânına uğrar ve ağabeysinden bahsederdi. O, ağabeysinden bahsettikçe Cuma Ağabey de onu kızdırmak için derdi ki: “Benim üstadım senin Ağabeyinden daha büyük bir yazardır. Eserleri senin ağabeyin eserlerinden daha çok okunuyor.” Bu ifadelere duyan kadıncağız, sinirlenir, kızar ve Cuma Ağabey’e darılırdı.


    Cuma Ağabey’in diğer bir dava arkadaşı, müteahhitlik ve çiftçilik yapan Süleyman Sasonlu’ydu. İki evli, on sekiz çocuk sahibi bu aşiret reisi, her zaman, Kur’an hizmetinde Cuma Ağabey’in yanındaydı.


    Akrabalarının çoğu Suriye’de olan Cuma Ağabey, Suriye’deki “Hama” katliamına çok üzülmüş ve ağlamıştı. Tankların altında ezilip ölenler arasında amca çocukları da vardı. Aslı Seyyid olan ağabeyimiz Türkiye, Suriye ve Arabistan ülkelerinde birçok yakınına uğrar, yer yer seyahatlerde bulunurdu.


    Onun arkadaşları sadece yukarıda belirttiğim dostları değildi. Onun en çok sevdiği arkadaşları öğrencilerdi. Onlarla sohbet eder, şakalaşır hatta maç tartışmaları yapardı. Öğrencilerin haleti ruhiyelerini iyi bilir, onlarla beraber olmayı becerirdi. İman hizmeti için her şeyi yapar, her fedakârlığa katlanırdı.


    Zamanını dershanede geçirirdi. Evine akşam misafirliğine gelen yakın akrabaları, onu evde bulamayınca, görmek için dershaneye gelirlerdi. Bir gün dedim ki: “Akrabalarınızı bazen de evinizde kabul etseniz olmaz mı?” Şu cevabı verdi:


    Benim o kadar çok akrabam var ki her gelenle beraber olursam buraya hiç gelmemem. Beni seven buraya gelsin, hem o istifade etsin hem biz.


    Dershane hukukunu çok iyi bilirdi. Dershanede zamanını boşa geçirmezdi. Ya yazar, ya okur ya da mutfakta bulunurdu. Yazı yazdığı arka odadaki şadırvan şeklindeki yazı masası dershaneye mistisizm katardı. Bazen bu masanın başına oturur, hep birlikte yazardık.


    Cuma Ağabey, cemaat önünde kendini ön plana çıkarmazdı. Umumi cemaate ders yapmazdı. Çok ısrar edilirse Osmanlıca kitaptan, hiç açıklama yapmadan kısa bir yer okurdu. Eğer Osmanlıca eser yoksa, kendi yazdığı defterini cebinden çıkarır ve ondan okurdu.


    Dershane içerisinde onun en çok sevdiği yer mutfaktı. Ne zaman mutfağa girer, ne zaman yemek yapar kimse bilmezdi. Bulaşıkları yıkamak da onun için birkaç dakikalık işti.


    İkindi derslerini çok severdi. Reyhanlı’da ikindi dersleri, öyle sırayla okunup biten derslerden değildi. İkindi namazından sonra sırayla okunmaya başlanır, işi olan okur gider, yeni gelenler sıraya girer ve okur. İki saat bazen akşama kadar ders yapılırdı. Sırası gelen herkes istediği kadar okurdu. “Kısa oku, uzun oku” diye hiç kimse kimseye karışmazdı. Cuma Ağabey, bir kenara oturur, Osmanlıca eserden takip ederdi. Dersler o kadar ihlâslı ve samimi geçerdi ki, sanki Üstad okuyanlar arasında bir yerde otururdu.


    Cuma Ağabey, eski bir nur talebesiydi. O, yıllardır Suriye’den getirttiği yazı uçlarını Anadolu’daki yazıcılara göndermişti, hâlâ da gönderiyordu. Bir gün Suriye’den getirilen yazı uçları kutusunu bize göstererek üzerindeki Osmanlıca yazıyı bize okudu. “İttihat ve Terakki” yazıyordu. Bu uçların taa o zamanlardan Suriye’de kaldığını, aslında Osmanlı malı olmasına rağmen maalesef bu gün kendi malımızı satın aldığımızı söyledi.


    Çevredeki hizmet merkezleriyle çok iyi diyaloglar kurardı. Antakya’da Fuat Konak diye bir dostu vardı. Bu değerli insan, en sıkıntılı günlerinde onun yanında olurdu. Kırıkhan’da Ali Sert Hoca’sı vardı, can ciğer kardeştiler. Ali Hocamlar Reyhanlı’ya geldikleri akşam, dershanede onlara taze peynirli irmik tatlısı yapardı. Bayramlarda, Reyhanlı cemaatini alır, Kırıkhan’a bayramlaşmaya giderdi.


    Anteple diyalogu çok iyiydi, Nazım Ağabeyi çok severdi.


    O, Risale-i Nur’un ilkleriyle hizmet etmişti. Abdullah Yeğin, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel Ağabeyler, Kırkıncı, Demirci Hoca Efendiler, Fevzi Allahverdi, Mehmet Kurdoğlu, İstanbul’daki Yunus ve Mahmut Ağabey’ler, Malatya’daki Mehmet Ali Ağabey, onun hizmette yer yer beraber olduğu kişilerdi.


    Hizmetteki bütün ayrılıkları ve acıları yaşamış bir insandı. Bir zamanlar gece yarısında kendisini apar topar dershaneden kovanlara, gün gelmiş, evladını vermişti.


    Cuma Ağabey, hizmet neredeyse oradaydı.


    İbrahim Köse

  8. #8
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    İLKLERİN İLKİ VEYA MUZAFFER ASLAN AĞABEY



    Gönüller fatihi büyük üstat Said Nursi’yi hakkıyla tanıyan mümtaz bir şahsiyet. Yarım asrı geçen hizmetinde gitmediği yer, uğramadığı diyar kalmamış. Onu şehir şehir dolaştıran, kasaba kasaba gezdiren ömrünü vakfettiği Risale-i Nur davasıdır. Bir dava uğruna ölmek kolaydır. Asıl önemli olan, bir dava uğruna hayatını vakfetmektir. İşte bu ağabeyimiz, hayatını, davasına vakfeden bir zattır. Zaten bu dava, uğruna binlerce hayatların vakfedildiği, yüz binlerce hayatların hizmet ettiği, takdire şayan bir davadır.


    Büyük zatların fikirlerini, hizmetlerini anlatmadan hayatlarını anlatamazsınız. Biz de onun hayatını, fikirleriyle ve hizmetleriyle anlatmaya çalışacağız.


    Denizli’den Aydın’a gidiyorduk. Nazilli’ye yakın bir yerde (Pamukören Yolu) bana dönerek:


    —Yavaşla ve sağa gir, dedi. Yavaşlayarak sağa döndüm. Yavaş yavaş yol almamızı istedi. Duygulanmış ve gözleri dolmuştu:


    Otobüsten burada inerdim. İçi kitap dolu iki bavulu iki elime alır, bu üç km. yolu yürürdüm. O zamanlar bir kitapçı vardı. Onun misafiri olur, ona kitap bırakırdım. Akşam da kitaplardan okur, sohbet yapardık. Şimdi o zat yok.”dedi.


    Üç km’lik yolu otomobille çıkarken tren yolundan geçtik. Yola dikkatlice bakarak:


    —Bu tren yolu o zaman da vardı, dedi.


    Kasabaya varınca, ulu bir çınarın altındaki masaya oturduk. Orası on yıllar önce misafir olduğu kitapçının dükkânının önüymüş. Çaylarımızı içerken, o beldenin ilk nur hizmeti hatıralarını dinledik. Sonra dershaneye uğradık. Dershanede kimlerin kaldığını, cemaatin kimler olduğunu çok iyi biliyordu.


    Muzaffer Ağabey, bu tür beldelere Nurları sadece ilk götüren değil, o gün bu gündür bu yerlerdeki hizmetleri de takip edendir. Hafızası çok kuvvetlidir. Memleketteki bütün dershaneleri ve cemaatlerini bilir. O, Nur hizmetinin canlı videosudur.


    Türkiye’de müracaat edilen ağabeyidir. Nerede bir niza çıksa, bir huzursuzluk olsa onu çağırırlar. Bazen üstadın talebeleri onu görevlendirir. Bazen de kader-i ilahi onu, oraya sevk eder. Bir defasında dört meczup Kayseri’ye toplanmış bir delilik yapacaklarmış. Bunlar, sonradan Aczimendi Şeyhi diye anılan Müslim Gündüz ve arkadaşlarıymış. Muzaffer Ağabeyi hemen Kayseri’ye gidip onlarla tek tek görüşüp onları evlerine göndermiş. Bir daha tekrarlanmasın diye dershaneye Şerafeddin Kartal Ağabeyi bırakarak ayrılmış.


    1982 yılında Antakya’da bulunuyordu. Bu tarih bütün Türkiye’de olduğu gibi, Antakya cemaatinde de hayli sıkıntılı zamanlardı. Onun dershanede kalmasından rahatsız olanlar vardı. Bir rüya görmüştü. Rüyada Antakya cemaati toplanmıştı ve ondan hoşnut değillerdi. Daha sohbetlere yeni gelen birisi olan Abdi Yiğitbaşı ona tebessüm ediyordu. O da rüyada herkese diyordu ki: “Ben Abdi’nin misafiriyim, siz neden rahatsız oluyorsunuz.” Gerçekten de bu rüya tahakkuk etmiş, ona o günlerde Abdi Yiğitbaşı ve arkadaşları sahip çıkmıştı. Bu sayede Antakya Cemaati de büyük bir bölünmenin eşiğinden dönmüştü.


    Antakya’da birlikte olduğumuz günlerdi. Adana’ya ve Mersin’e gitmiştik. Oradan da Tarsus’a geçmiştik. Tarsus’ta maalesef o zaman dershaneyi bulamadık veya dershane yoktu. İlgili birkaç dostu ziyaret ettikten sonra, 1950’lerde,1960’larda kitap verdiği bir hacı amcayı bulduk. Beyaz sakallı yaşlı amca hala kitapçılık yapıyordu. Onunla hizmeti konuştuk. Bu manzara karşısında hayrete düştüm. Çünkü Türkiye’ye yayılmış koca bir cemaatin Tarsus gibi bir yerde hala dershanesi yoktu, biz nur hizmetlerini, Muzaffer Ağabey’in otuz yıl önce tanıştığı bir kitapçıyla konuşuyorduk. Bu Ağabeyin ulaştığı, ama cemaatin hala ulaşamadığı ne kadar yer daha vardır kim bilir? Bu abiye içimden “Tek başına bir cemaat gibi çalışmış nur talebesi” demek geliyor. Zaten Üstat demiyor mu: “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.” daha Üstat’ın nice sözleri vardır ki bu ağabeyde tecelli etmiştir.


    Üstad’ın “Müfridane irtibat” dileğine en çok bu Ağabey mazhar olmuştur. Hulusi Ağabey’in cenazesini defnettikten sonra Hınıs, Horasan, Ağrı, Doğubeyazıt, Iğdır, Kars, Hasankale seyahati yapmıştık. Gittiğimiz her yerde esnafı, memuru, imamı arıyor, soruyor ve ziyaret ediyordu. Bu seyahat esnasında müşahede ettiğim iki önemli husus var ki burada anlatmak istiyorum.


    Ağrı dershanesine varmıştık. Muzaffer Ağabey’in geldiğini duyan Nusret Hoca, İmamlık yaptığı Karacehennem Köyü’nden çıkıp Ağrı dershanesine apar topar gelmişti. Muzaffer ağabeyle görüşmeleri görülmeye değerdi. Nusret Hocam, Konya sokaklarında Şems-i Tebrizi’ye kavuşan Mevlana gibiydi. Önce Muzaffer Ağabey’in elini öptü, sonra sarıldılar. Bir zamanların meşhur şeyhi ve şimdilerin ise muteber bir imamı olan Hoca Efendi, hızını alamamış olacak ki Muzaffer Ağabey’in ayaklarını da öpmeye kalkışmaz mı? Tabii izin verilmediği için bu davranışında muvaffak olamadı. Şeyhlikte, hocalıkta yeri olsa bile, nur talebeliğinde bu davranışın yeri yoktu. Bu davranışa en çok hayret eden ve kızan biz olmuş olacağız ki yemekten sonra Nusret Hocam bizi bir odaya alarak konuşma ihtiyacı duydu. Dedi ki:


    Kardeşim, siz bu Ağabey’in kim olduğunu bilmiyorsunuz, bunun derecesini anlamıyorsunuz. Bu Ağabey, Mehdiyetin büyük bir rüknüdür.


    İşin doğrusu bu sözlerden bir şey anlamamıştım ve görüşüm pek değişmemişti. Ne zaman ki bütün Anadolu’ya ulaştırılan Risale-i Nur külliyatı’nın bu ayaklar tarafından taşındığına şahit oldum, işte o zaman, bu ayakların bir kere değil, bin kere öpülmeye layık olduğunu anladım..


    İkinci önemli hususu Hasankale’de yaşadık. Muzaffer Ağabey’in gerçek vasfını burada tanıdım. Hasankale’ye vardığımızda dershane kapalıymış. Anahtarı bir yerlerden bularak dershaneye girmiştik. Nur dershanesi, kapısına örümceklerin ağ gerdiği, önüne güvercinlerin yuva yaptığı mübarek mağara gibiydi. Sanki aylardır içerisine insan girmemişti. İki katlı ahşap ev, içerisinde oturulup sohbet yapılacak gibi değildi. Muzaffer Ağabey, ağzını açmadı, hiçbir şey söylemedi, yüz ifadesini de değiştirmedi. Bir yerlerden bez bulup kolları paçaları sıvayıp temizliği başladı. Artık durmak ayıp olurdu. Onca uzun yolun yorgunluğu unutulmuş, akşama kadar temizlik yapılmıştı. Bu dershane temizliği kim bilir, Allah’ın şahit olduğu kaçıncı temizlikti!


    O, dershanenin nasıl olması gerektiğini herkesten iyi bilirdi ve dershaneyi ona göre hazırlardı. Hasankale dershanesini öyle görünce içimden: “Burada hizmet yok, burada nur talebesi yok, niçin bu kadar zahmet çekiyoruz.” demiştim. Akşam olunca dershane doldu taştı. Hayretler içinde kaldım. Kendi kendime dedim ki: “Ne olursa olsun, bize düşen, derse, dershaneye ve cemaate sahip çıkmaktır.” Zaten Ağabey de bunu yapmıştı. Hasankale cemaati gece evlerine aşklı şevkli dönüyorlardı.


    Bir haftalık seyahatimiz esnasında her gece bir başka yerde kalmıştık. Onun bir kahvaltıyla akşam ettiğine şahidimdir. Hizmette yemeği aklına bile getirmezdi. Acıktı mı hiçbir şey konuşmadan mutfağa geçer, bir kahvaltılık hazırlar, bir patates veya bir yumurta haşlar, ona kanaat ederdi. İşini kendisi yapar, misafirini de kendisi ağırlardı. Hassas olduğu bazı hususlar olsa bile, yemek aramaz, sofrayı mesele yapmazdı. Maalesef onu tanıyamayan bazı kardeşler, onun davetlerini anlayamamışlar, belki de suizan yapmışlardı. O, bir defasında bu meseleyi aynen şöyle izah etmişti:


    —Kardeşim, ben nefsim için sofra açtırmıyorum. Toplumumuzda “misafir ağırlamak, sofra açmak” diye sünnet olan, İslam’ın güzel bir geleneğe var. Ben varlıklı kardeşleri buna alıştırıyorum, bu güzel haslet devam etsin istiyorum. Bir de bulundukları yerde hizmet etme liyakati kesp etmiş olanları yanıma alıyor, onları gezdiriyorum. Maksadım, onların kültürlerini, görgülerini, kabiliyetlerini inkişaf ettirmektir. Kardeşim, varlıklı bir ailenin veya bir esnafın bir sofra kurması ona bir şey kaybettirmez. Onu gören kardeşler, o cömertliği, o servisi, o hizmeti öğrenir dershanede herkese hizmet ederler. Yoksa ben kendi işimi kendim yapabilirim. Hem de Risalelerin satışından bana para veriliyor. Param var, kimseye muhtaç değilim.


    Muzaffer Ağabey, Üstadı ilk tanıyan değildi. Hapse ilk giren de değildi. Risalelerde adı geçen Ağabeylerden biri de değildi. Fakat o, ilklere en çok imza atan nur talebesiydi. Anadolu’da ekser beldelere Risale-i Nuru ilk götüren oydu. Gittiği yerlerde nur sohbetlerini başlatan ve ilk dersi yapan oydu. O zamanın şartlarında bir hikmete binaen, ekser yerlerde Mehdi ve Deccal kavramlarını asrımıza göre izah eden ilk kişi oydu. Hatta bu husus Üstada iletilmiş, Üstat’ın Ağabey’e kızacağı beklenirken, üstat ona hiçbir şey dememiş, görüştüklerinde hizmetlerini tebrik etmiştir. Bir defasında bu hassas konulara, o hassas zamanda neden girdiğini sorunca şu cevabı vermişti:


    Kardeşim, gittiğim her yerde insanlar bu soruları soruyorlardı, ben de bu soruların cevaplarını vererek bu asrın daha iyi anlaşılmasını sağlıyordum.


    “Bismihi Suphanehu, Aziz Ve Muhterem okuyucularımıza” diye başlayan “Bediüzzaman Said Nursi Ve Din Düşmanları” adlı kitabı 1960 yılında Maraş’ta basarak Risale-i Nuru ve Üstadı, matbuat lisanıyla savunan ilk kişilerdendi.


    Üstadı muhteremden sonra, cemaatin ilk ciddi hadisesinde meseleleri Hüsrev Ağabeyle enine boyuna en ince noktasına kadar üç beş saat konuşan ilk Ağabey oydu. Zaten kendi ifadesiyle bu görüşmeden sonra. Hüsrev Ağabey, meseleleri kimseyle görüşmemiştir.


    Erzurum Medreselerinde Arapça tahsili gören daha on beş yaşındaki Fethullah Gülen’i Kırkıncı Hoca’mın Karanlık Kümbet dershanesine ilk defa götüren ve onu nurlarla ilk defa tanıştıran yine Muzaffer Ağabeydi. Galata köprüsünde kabadayılık yapan “Mehmet” adındaki birisini Zübeyir Ağabeye götürerek gazetede işe başlatan yine oydu.


    Aczimendi meczuplarını ilk keşfeden ve onların Kayseri Hadisesini bertaraf eden ağabeydi. Gazete hadisesinde meseleye el atan ilk ağabeylerden biri odur. Bu ağabeyimiz o gün bu gündür hizmetin en önemli meselelerinde büyük vazifeler görmesine rağmen meziyeti ve hizmeti hafa turabında kalan bir şahsiyettir. Bu kutsi hizmette bu ağabeyimizi “İlklerin ilki” ismiyle tesmiye etmek uygun olur kanaatindeyiz.


    Hakkın hatırı âlidir, hiçbir şeye feda edilmez” hakikatince Risale-i Nurun hakkını hukukunu korumak onun en büyük vazifesiydi. Bunun içindir ki ders okunurken açıklama yaptırmazdı. Duyurulması, açıklanması ve anlatılması gereken bir husus varsa ders bitiminden sonraya aldırırdı. Kendisi dersi dinler, ancak açıklama ve yorumları dinlemezdi. “Bu hususi bir durumdur, herkes yorumunu kendisi yapabilir, ben bunları dinlemek mecburiyetinde değilim.” derdi.


    Bir defasında Simav Fatih Vakfı’nda talebe dersi vardı. Talebeleri tanıdığımız cihetiyle dersi bizim okumamızı istedi. Ağabeyimizin huyunu bildiğimiz için biz de açıklama yapmadan okuyorduk. Bir ara dersi durdurarak dedi ki: “İbrahim, sen okuyorsun ama bunlar anlamıyorlar, bunlar henüz yeni oldukları için anlasınlar ki derse bir daha gelsinler. Sen bildiğin şekilde bunlara açıkla.” Biz de yer yer talebelerin dikkatini çekecek açıklamalar yaparak dersi okuduk. Ağabey de o gün bu dersi sonuna kadar dinledi. Muzaffer Ağabey, doğrulara bağlı kalmakla birlikte, muktezayı hale mutabık hareket ederdi.


    Hizmette geçen yıllar, bazı hususlarda Ağabeyimizi hassaslaştırmıştı. Hassas olduğu meselelerden biri de nisa hizmetleriydi. O, bu meselede çok şey duymuştu. Her hadiseden haberi vardı. Türkiye’yi dolaştığı için bu meselenin genel bir değerlendirmesini yapardı. Yaptığı değerlendirmelere yaşanan olaylardan misaller getirir, Şer’i hükümlerden deliller gösterirdi.


    Değerli ağabeyimizin, Lahikalara geçmesi gereken ancak geçmeyen bir müdafaası vardı. Onun hakkındaki bilgiler de şöyleydi.


    Abdullah Yeğin Ağabeyle birlikte bulundukları Manisa’da, Gençlik Rehberinin mahkemesi oluyor. O mahkemedeki müdafaasını üstada götürüyor. Müdafaa, Üstadın hoşuna gidiyor, onu Lahika Mecmualarına girsin diye Hüsrev Ağabey’e gönderiyor. Hüsrev Ağabey ise, bu müdafaa, Mehdi, Deccal meselelerinden çok bahsediyor diye, bunun Lahikalara girmesine gerek yok diyor. Muzaffer Ağabey de şahsiyle ilgili bir şey istiyormuş durumuna düşmemek için meselenin üzerine varmıyor ve o müdafaa da Lahikalara girmiyor. Bu müdafaa metnini Ağabeyimizden alarak burada neşretmeyi düşündük. Ancak Ağabey, metnin aslını unuttuğunu, bir yere de kaydetmediğini söyledi.


    Onun hayretler veren en büyük hasleti ise, İzmir’de, risaleleri ilk okuduğunda elde ettiği kanaatlerdi. Bu kanaatler öyle kanaatlerdi ki onu, bir ömür boyu hizmete hadim yapmıştı. O Risaleleri ilk okuduğunda neyi anlamıştı? Hem bu anlayış, yarım asırdan fazla olan hizmet müddetinde hiç değişmemiş üstelik daha da artmıştı. Bir gün bunun nedenini anlamak için Abiye sordum:


    —Ağabey, sizi bir ömür boyu bu davaya vakfeden kanaati ne zaman edindiniz? Bu fikri tekâmül nasıl oldu?


    —Kardeşim, biz Risale-i Nur okumadan önce mehdi bekliyorduk, kurtarıcı bekliyorduk. Bunun kim olacağını, nasıl geleceğini de bilmiyorduk. Ne zaman ki Risale-i Nuru okuduk, bütün beklediğimize kavuştuğumuzu anladık. Bin yıldır beklenilen bu değeri elimizin tersiyle itemezdik, ihmal edemezdik, bu değere bigane de kalamazdık. Bu değerin hamili olmak, onun uğruna yaşamak zaten çekip durduğum bir sevda idi. Bu sevdanın taşıyıcısı olmayı, hamalı olmayı kendime borç bildim. Allah’a şükür, Rabbim bunu kabul etti. Üstat da bizi reddetmedi.


    Muzaffer Ağabey, konuşmayı, hitap etmeyi, hatıra anlatmayı pek sevmez. Risale-i Nurun hakkı hukuku için, yeri ve zamanı gelince “Taşı gediğine koyma” kabilinden konuşur. Hadiseler arasında münasebetler kurmak, neden-sonuç muvazenesi yapmak onun hafızasının ve muhakemesinin en başarılı olduğu alandır. O, meseleler soruldukça konuşur, konuştukça açılır. Nazillili Mustafa Ağabey dermiş ki: “Bu adamın inadına inadına konuşmazsanız onu konuşturamazsınız.”





    11.08.2002 tarihinde Simav Fatih Vakfı’nın arka balkonunda, yüksek kavak ağaçlarının uğultuları içerisinde ikindi çayı içiyorduk. Hazır, Ağabeyimizi bulmuşken bize hatıra anlatmasını istedik. Dedi ki:


    —Bir gün Necmeddin Şahiner yanıma geldi, Ağabey, hatıralarınızı yazalım, dedi. Ben de "Risale-i Nurdan başka eser okunması cemaati meşgul eder, gerek yok, dedim. Hatıra okumak, hatıra dinlemek Risale-i Nur'a perde olmamalıdır. Madem ısrar ediyorsunuz size bir hatıramı anlatayım:


    Bir arkadaşımla birlikte iki bavul kitap alarak Bursa’ya götürdük. Bu götürüş, Bursa’ya ilk kitap götürüşümüzdü. Bursa’da, Üstadla Afyon Hapsinde yatmış birisine ulaşacak ve onun vasıtasıyla kitapları Bursa’ya dağıtacaktık. Orhan Camii’nde namaz kıldıktan sonra o kişiye ulaştık. Kişi hâlâ hapishanenin korkusu ve telaşı içindeydi. Bize: “İş çok sıkı, şimdi bunların zamanı değil, size yardımcı olamayacağım.”dedi. Artık yapacak bir şeyimiz yoktu. Koca Bursa’da iki bavul kitapla yalnız başımıza kalakalmıştık. Yanımdaki arkadaşım: “Bu ne biçim nur talebesi, bize bu ismi niçin verdiler? diye serzenişte bulunuyordu. Camii önünde kitaplarını sergilemiş olan bir kitapçı münakaşamızı duyarak: “Nedir sizin derdiniz? Söyleyin de yardımcı olayım.” dedi. Biz de durumu anlattık. Darendeli kitapçı Mustafa Ağabey: “Kitaplarınızı ben sergileyip satayım.”dedi. Biz de bu kitapların öyle sergilerde satılacak kitap olmadığını, bu kitapların ancak evde yapılacak bir sohbetle, mahiyetleri anlatılarak alıcı bulabilen kitaplar olduğunu söyledik. O da bizi akşam evine davet etti. Akşam evine gittik. Ders okuduk ve Nurları tanıttık. Hem kitap alanlar oldu, hem de yarın akşam bizde olalım, diyenler çıktı. Bursa’da on beş gün böyle geçti. İki bavul kitabı satarak bitirdik. Arkadaşımı tekrar kitap alması için gönderdim. Artık her akşam dersler yaptığımız bir cemaat olmuştu.


    Derslerimize gelenlerin birisi, Bursa tapu müdür idi. Bu zat Emirdağ’a, savcı abisini ziyarete gittiğinde üstadı da ziyaret etmişti. Üstat ona demiş ki: “Ben yakında Bursa’ya geleceğim.” Bunu derste anlatınca ben de dedim ki: “Üstad kinayeli konuşmuş, işte bak Risale-i Nur geldi.”


    Bursa’daki bu on beş gün içinde derslere “Ali Çakmak” adında Büyük Doğucu birisi geldi. Ulu Camii yakınında leblebicilik yapan bu zat çok iştiyaklı idi. Hem derslere katıldı, hem evine ders aldı. Büyük doğucu olan arkadaşları da hem istekli hem de gayretli idiler.


    Bursa’dan İnegöl’e geçtik. Arabacı birisinin misafiri olduk. Bir hafta kalarak dersler yapıp Risale-i Nurları dağıttık. Bir gün dediler ki: “Hocam, iki tane öğretmen var, derste değil, hususi görüşmek istiyorlar.” Dersten sonra gelsinler dedim. Saat on ikide ders bitti. Herkes dağıldı onlar da geldiler. Derste Beşinci Şuayı okumuştum. Onların da soruları Beşinci Şuayla ilgiliydi. Soruların cevaplarını yerlerinden buluyor, okuyor ve konuşuyorduk. Derken sabah ezanları okundu. Zamanın geçtiğini hiç anlayamamıştık. O geceyi hayatım boyunca unutamadım.


    İşte hakikatler, Anadolu’da, geceleri sabahlara kadar böyle anlatılmıştı.



    İbrahim Köse

  9. #9
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    FAHREDDİN BÜYÜKYILDIZ HOCA EFENDİ



    Efsane adam. Çok uzaklardan gelerek az zamanda çok işler başarıp dönmek için hızlı yürüyen adam. Bir heyecan içerisinde. Onu Nurun elektriği çarpmış. Ömrünü, gayesi uğruna geçiren nadir insanlardan biri.


    İnce yapılı, uzun boylu, esmer tenli. Bir eliyle bastonunu tutan, diğer eliyle siyah (belki şimdi beyaz) sakalını sıvazlayan garip bir şahsiyet. Yemek yemeyen bir zat. Gittiği her yerde, sofranın hatırı için birkaç lokmadan fazlasını almayan kişi.


    Çevresinde hüsnükabul gören ilmiyle amil bir hoca efendi. İmam ve müezzin arkadaşlarıyla çok iyi geçinir. Onların aleyhinde bulunmaz, onlarla gereksiz tartışmalara girmez. Bilhassa genç köy imamlarıyla irtibat kurar, onların görev yerlerine uğrar. Onlar ilçeye gelince onlara iltifat eder, onları misafir eder, onların gönüllerini hoşnut eder. Bu vesile ile Risale-i Nur okunur ve Risale-i Nur’un alanı genişler.


    En yakın candan arkadaşı ve meslektaşı Aşağı Camii müezzini Molla Nureddin Efendiydi. (Bu zatı başka bir yazıya mevzubahis yapacağız.) Bir diğer meslek arkadaşı ise “Arus” köyü imamı Nureddin Efendiydi. Her iki Nureddin Hoca Efendinin haneleri ve kardeşlerinin haneleri Nur’un birer dershanesiydi.


    Çevredeki bazı hoca efendiler, Fahreddin Hoca’dan farklı düşünürler, Ehl-i Sünnetten farklı görüşler savunurlardı. Fahreddin Hoca onlarla da iyi münasebetler kurar, onlara selam gönderir, onları dershaneye çağırır, onlara ikramda bulunur, tartışmalı konulara hiç girmez, böylelikle onların menfi fikir alanlarını daraltmış olurdu, Risale-i Nur’un aleyhinde bulunmalarını engellerdi.


    Hoca Efendi, ilmini gizlerdi. Gören onu hoca bile sanmazdı. Hocalığını samimi bir ihlâsla icra ederdi. Kuranı, namazı, tesbihatı ne ketmeder ne de uzatırdı. İbadetin hakkını verir ama kimseyi usandırmazdı.


    Onu asıl efsaneleştiren kitap okutma tekniğidir. Hınıs’ın her iki tarafı büyük derelerle ve kayalıklarla çevrilidir, Bu kayalar birbirine o kadar çok mesafelidir ki yanınızdan uçan kuşun karşıda nereye konduğunu fark edemezsiniz. Dereye, suyun kenarına inip sonra yukarı çıkmak yarım saatinizi alır. Kilometrelerce uzayan derelerin ve kayabaşlarının Risale-i Nur okunmayan yerlerine rastlayamazsınız. Fahreddin Hoca, bu kayabaşlarında, yanına aldığı gençlere saatlerce Risale-i Nur okuturdu. Okuttuğunu önce kendisi dinler, tefekkür eder, hayret eder ve açıklardı. Bu kayabaşlarında Şener Dilek Ağabey’in külliyatı hocama okuduğu söylenirdi. Yıldız Üniversitesi’nde Profesör Faris Kaya’nın, liseli yıllarda, bu kayabaşlarında bağıra bağıra Hocama Risale-i Nur okuduğu anlatılırdı. Bu kayaların dili olsa da neler duyduklarını anlatsalar o zaman belki de yeryüzünde en çok kitap okutan efsane hoca efendiyi tanımış oluruz.


    Hınıs, yapı itibariyle tarihi bir özellik taşır. Bir zamanlar Bediüzzaman Said Nursi’nin de gelip uğradığı Dere Camii hala ziyarete açıktır. Bu camiin tam tepesinde meşhur Hınıs Kalesi yer alır. Kalenin bitişiği Bahçe Mahallesi’dir. Derenin beri tarafı Karakule Mahallesi’dir. Biraz ileride bir başka dere ve bir başka mahalle olan Sarılı Mahallesi vardır. Fahreddin Hoca’nın evinin bulunduğu mahalle burasıdır. Şehrin diğer yakasında ise Kilisederesi’nden Peyk’e kadar, etrafı yeşillik ve ağaçlık olan dere akmaktadır. Gezilip görülmeye değer bu derelerin ve tepelerin ortasında bulunan Hınıs’ın en çok nur talebesi yetiştiren efsane hocası Fahreddin Hocadır. Fahreddin Hoca Efendi, Anadolu’nun bu güzel köşesinde canlı harflerle destan yazmaya devam ediyor. Sadece adı geçen profesörler değil, Kayseri'deki Abdurranman Hoca gibi birçok hoca efendi ve birçok öğretmen onun ders verdiği ve manevi himmet ettiği nur talebeleridir. O bir hancı, biz de bir yolcu iken onun dershanesinde iki üç gece konaklamıştık. Bu birkaç günlük misafirlikte bile hatırlayabildiğim hayli talebesi vardı. Bunların çoğunun adını bile unuttum. Fesihler, Nevzatlar, İbrahimler, Ahmetler, Mehmetler Abdullahlar ve benzerleri genç talebeler iken Bayramlar, Cevdetler, Hüseyinler, Cemiller ise yaşça daha küçük talebelerdi. O, şahsını perde yapmadan, insanları Risale-i Nurla müşerref etmek için kitap okutma velayetine erişmiş bir zattır.


    Hoca Efendi’nin en güzel hasletlerinden birisi de insana değer vermesidir. Yolda gördüğü bütün çocuklara ve gençlere değer verir, onların hal natırını sorar, “Gubani sen kimin çocuğusun?”diye sorar, onları tanır, eğer tanıdıkların çocukları ise babalarına selam söylerdi.


    Muvazeneli ve hikmetli birisiydi. Toplumun her kesimini göz önünde bulundurur, ona göre davranır ve konuşur. Doğu’da toplumun sosyal sınıfları çoktur. Şeyhler, ağalar, aşiretler, köyler, beldeler ve resmi görevliler. Bunların hepsine yakın olmak, hepsiyle iyi geçinmek, her babayiğidin harcı değildir. Türkün, Kürdün, Alevinin, Lazın, Terekemenin bulunduğu bir toplumda dava adamı olmak, o davayı herkese sevdirmek kolay değildir. Hoca Efendi, her sınıf insana değer verir, çevredeki büyük zatlara hürmetini eksik etmez, herkese, herkesin lehine olan güzel şeyler anlatır. Gıybet yapmaz, iki yüzlülük bilmez. Yanında gıybet edilmesini istemez, edilirse hemen kitap okutur. İlçedeki yabancılarla tanışır, öğrencilerin, bekâr olan öğretmen ve memurların evlerine uğrar, onların hallerini sorar, onlara yardımcı olurdu.


    Onun herkesçe takdir edilen en büyük vasfı ise cenaze, hasta ve benzeri ziyaretleridir. İlçedeki bütün cenaze evlerine uğrayarak başsağlığı diler. Gerekiyorsa bu uğrama işi birçok kez tekrarlanır. Cenaze evlerinde saatlerce, bazen günlerce bulunarak vaazu nasihat eder. Hastaların hemen ziyaretine gider, hasta iyileşene kadar uğrar, ona dua eder. Davet edildiği sünnetlere ve düğünlere uğramayı ihmal etmez. Hacca gidenleri ve hacdan gelenleri ziyaret eder. Kavga, geçimsizlik ve benzeri durumlarda yapıcı ziyaretlerde ve görüşmelerde bulunur.


    Kars’tan, Karayazı’dan, Karaçoban’dan, Karaköprü’den, Varto’dan, Muş’tan, Bulanık’tan, Tekman’dan ve Erzurum’dan yakın dostları vardır. Bu dostlarını ihmal etmez. Gider, gelir; arar, sorar. Dost canlısı birisidir Hoca Efendi.


    Gidip geldiği, oturup kalktığı yerlerdeki kendisi için kurulan sofralardan, kendisine yapılan ikramlardan hiç hoşlanmaz. Onun bu türlü külfetlerden rahatsız olduğunu herkes bilir. Eğer karnı açsa bir iki lokma alır ve kalkar. Bütün ömrü boyunca “Hocalar yemeği çok sever.” sözünü lisanı haliyle tekzip etmiştir. O, bir hocadır, hem de yemek yemeyen kırk kilo ağırlığında bir deri bir kemik kalan hoca Efendidir. Adeta ruh olmuş bir vücuda sahiptir. Bu yönüyle de o efsane bir kahramandır. Ona “Yaşamak için yiyor” demek bile mümkün değildir.
    O, potansiyel enerjisini kinetik enerjiye, onu da ışıklı nur enerjisine dönüştürmüş şeklen kara kuru ama manen imanlı, nurlu bir şahsiyettir

    İbrahim Köse

  10. #10
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    ALİ SERT HOCAEFENDİ



    Telefona oğlu çıktı. “Kimsiniz” dedim. “Abdullah Sert” dedi. Ben de: “Kim demiş sert diye, siz melek gibi yumuşak huylusunuz.” dedim.


    Abdullah’ın liseli yılları aklıma geldi. Çarşı dershanesinde, Mustafa Yazıcı’nın bulunduğu yıllarda görüşürdük. Çocuk haliyle nezih, temiz ve nazik bir yapısı vardı. Ali Sert Hocam, tertemiz bir İslam evladı yetiştirmişti.


    Onun erkek evladı bir taneydi, fakat manevi evladı yüzlerceydi, binlerceydi. Kırıkhanlı öğrenciler yurdun her yerinde hatta yurtdışında birçok yerde bulunuyorlardı. Nereye gitsek onun yetiştirdiği talebelerle karşılaşıyorduk. Bu talebelerin hepsi de Hocama müteşekkirdiler ve duacıydılar.


    Aslen Yayladağlı olan ve Kırıkhan’da Kur’an kursu hocalığı yapan, aynı zamanda eski müftülerden olan Hoca Efendi, Üstad’ı görmüş bir zattı. Tevazu, ihlâs, samimiyet, ilim ve hizmet sahibi bir şahsiyetti. Kırıkhan’dan pek çıkmazdı. Genelde cemaatin içişlerine karışmazdı. Ancak ona müracaat edilen zor zamanlardaki en sıkıntılı meseleleri en kesin hatlarıyla izah eder, doğruları ortaya koyar ve cemaate yön verenlerden olurdu.


    Fitnelerin kol gezdiği bir zamanda Antakya’ya nasıl da sahip çıkmıştı. O zamanlar sık sık görüşür duasını alırdık. Onun bedduasını alanların sonunun pekiyi olmadığını gördük.


    Şüphesiz ki onun en büyük kahramanlığından biri Kuran kursundaki hizmetiydi. Onlarca yıl o kursu deruhte etmek, yüzlerce binlerce hafız yetiştirmek, bunlara Risale-i Nur okutacak programlar yapmak, emekli olduktan sonra da sistemi aynen devam ettirecek elemanları yetiştirmek her babayiğidin işi değildi.


    Dershaneyi ve hizmeti ihmal etmezdi. Antakya’ya, İskenderun’a, Hassa’ya, Reyhanlı’ya ve Samandağ’ın bazı köylerine derse giderdi. Kırıkhan’da, hizmet eden herkesin elinden tutardı.


    Bir defasında çarşı merkezindeki dershanede bulunuyorduk. Ali Hocam, birisine hitaben: “Ağabey” diyordu. “Ağabey” dediği kişi, kendisinden hayli küçük yaşta olan bir Hoca idi. Yanlış duymamıştık, gerçekten Ali Hoca o kişiye “Ağabey” diye hitap ediyordu. Bu hitap hem muhatabında hem de çevresinde normal karşılanıyordu. Çünkü her zaman yaptığı şeydi. Bunu söylerken ruhu bu sözün tevazusunu ve samimiyetini taşıyordu. Yapmacık olmadığı için herkes normal karşılıyordu. Ali Hocam, “Ağabey” dediği zaman, sevilen en büyük şahsiyet oluyordu.


    Ali Hoca’nın iltifatını ve duasını alan bu Hoca, birçok hizmete vesile olmuştu. Kırıkhan cemaati bu ihlâs ve tevazu sayesinde Kuran hizmetinde, aktar-ı âlemde nurlu çiçekler açmıştı


    Ali Uçar Ağabey, onun isminin de içinde bulunduğu şöyle bir değerlendirme yapmıştı:
    —Türkiye’de beş hoca efendi vardır ki onların ittifak ederek parmak bastıkları bir hususa inanmak ve kanaat etmek gerekir. Bunlar: Şahin Yılmaz, Ahmet Şahin, Mehmet Kırkıncı, Ali Sert ve Kayseri’deki Abdurrahman Hoca Efendilerdir.”

    İbrahim Köse

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Sanal Hayatlar,Yalan Hayatlar...
    By gamze-i_dilruzum in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 20.12.12, 23:34
  2. Anne Karnındaki Hayatlar
    By Bir_inci in forum Resim - Fotoğraf Galeri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.12.08, 19:12
  3. Duayla Değişen Hayatlar
    By Ahsen Nur in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 19
    Son Mesaj: 25.07.08, 13:17
  4. Dolu Ama Boş Hayatlar..Maalesef
    By Selim Akif in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 11.11.07, 16:48
  5. Namaza Endeksli Hayatlar
    By Ebu Hasan in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 24.10.07, 12:47

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0