+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 19

Konu: Hüsrev Altınbaşak

  1. #1
    Gayyur ayseguL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    139

    Standart Hüsrev Altınbaşak


    1899 yilinda Isparta'da dünyaya geldi. Idadi Mektebini bitirdikten sonra, Bati Cephesinde Kurulus savasina katildi. 1931 yilinda Bediüzzaman Hazretleri ile tanismasi, hayatinin en büyük dönüm noktasi oldu.
    1926 yilinda sürgün olarak Isparta'ya gelip Barla'da ikamet etmekte olan Bediüzzaman hazretleri ile tanistiktan sonra, artik hayatini iman ve Kur'an davasina vakfederek Onun en sadik talebesi, ve en samimi dava arkadasi olmustu. O yillarda, Kur'an-i Kerim'in tevafuklu olarak yazilmasi vazifesi açilmis, ve bu büyük vazife on kisi içerisinde kendisine tevdi edilmisti.
    Hüsrev Efendi üzerinde kirk sene çalisarak, Kur'an-i Kerimi dokuz defa yazdi. O, ayni zamanda, kaleminden nurlar saçan, yorulmaz bir Risale-i Nur Katibi idi.
    Hayati, Üstadinin hayati gibi çilelerle dolu geçti. Eskisehir (1935), Denizli (1944), Afyon (1948), Isparta (1960), Eskisehir (1971) tevkif ve mahkemeleri ile Bursa, Bergama, Izmir ve Buca cezaevlerinde yedi yil hapis yatmisti. Hüsrev Efendi, çile ve mücadele dolu bir hayat sonunda, 1977 yili Ramazan ayinda Istanbul'da Hakk'in rahmetine kavustu.
    Geride, yazdigi Tevafuklu Kur'an-i Kerim, ve bu Kur'an-i Kerimi basmak üzere kurdugu Hayrat Vakfi, yazdigi binlerce nüsha Nur Risaleleri yaninda, yetistirdigi çok sayida talebeleri gibi büyük eserler birakti.

    Nur Risalelerinin bir çok yerinde isminden ve hizmetlerinden sitayişle bahsedilmektedir. Birçok mektupları ve fıkraları vardır.

    Risale-i Nur un ilk talebelerinden olan, Elmas kalemiyle yüzlerce risale yazan kahraman ağabeyimize Allah 'tan rahmet diliyoruz.Nur içinde yat aziz Hüsrev AĞABEY.


    Hüsrev Altınbaşak Ağabeyin değişik zamanlarda çektirdiği fotoğrafları



    Merhum Hüsrev ALTINBAŞAK ağabeyin yatağı


  2. #2
    Dost GÜLİZAR NUR AYDIN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Bulunduğu yer
    DENİZLİ
    Mesajlar
    33

    Standart

    aysegul kardesım cok guzel olmus hakıkaten tebrık edrım ellerıne saglık

  3. #3
    Müdakkik Üye mevlanahalid - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    633

    Standart

    Hüsrev ALTINBAŞAk hazretleri mirasına düşen payın tamamını Kuran matbaası kurmuştur ve gerek kazancı gerekse işletim hakkını Bir hayır vakfına bağışlamıştır.

  4. #4
    Ehil Üye _MerHeM_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    Alem-i şehadet
    Mesajlar
    2.225

    Standart

    Rabbim Kıyamette onlarla beraber haşrolup aynı sancak altında bulunmaya layık talebe eylesin...

    Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.

    Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.

    Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.


  5. #5
    Vefakar Üye BEYAZ007 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    *antalya*
    Mesajlar
    444

    Standart

    Herkes ‘Gül’den söz ediyor son zaman
    Kimine göre ‘Gül Mevsimi’ başladı bile…
    larda…Gül koklayınca salavat getiren bir neslin yetiştiği devrin ilk ışıkları ufukta gözüküyor.
    Gül alıp, gül satan; gülden terazi kuran gül adamlar bir bir zuhur ediyor.
    Güller, gül bahçesinde yetişir; gül adamlar ise gül fabrikalarında…
    Gül bahçesine ‘gülşen’ denir, ya gül fabrikalarına?..
    Hiç ‘Gül Fabrikası’ gördünüz mü siz?
    İşittiniz mi ‘Gül Fabrikası’ nerelerde bulunur? Nerelere kurulur?
    Nasıl Gül Fabrikası olunur?
    ***
    Sene, 1899.
    Yer, Isparta; güller diyarı.
    Isparta eski valilerinden Hacı Edhem Bey’in torunu Mehmet Bey’in evinde tatlı bir heyecan ve telaş vardır.
    Zira bir erkek evlatları olmuş, dede Ali Efendi “Bu evladım nûr” diyerek torununu kucaklamıştır.
    Ziyafetler verilmiş, dualar edilmiş.
    Sıra isim koymaya gelmiştir.
    Baba tarafı Hz. Ebûbekir (ra)’a, anne tarafı Hz. Hüseyin (ra)’a dayanan bu nûrânî çocuğun ismini Senrikentli âlim Kâmil Efendi koyacaktır. İrticalen okunan şiirin akabinde şu isim konulur: Ahmed Husrev.
    Şiir şu şekildedir:
    “Cihâna Ahmed Husrev, vere ikbâlin pertev!”/ Ede ömrün ziyâde Hakk, etmeye tâli’in geçrev! / Senin aslın şerefli şanlı el-Hâc Edhemzâde./ Zamanında bütün a’lâ vü eşrâfa ede pişrev!/ Erişe vâlideynin sâye-i lütfunda maksûda!/ Yüzünden görmeyeler gam, kasâvet, misâl-i cev!/ Budur dâdâ-i hayriyem, hulûs-ı kalp ile dâim: / Seni sevsin cihan halkı, cihânın halkını sen sev! / Şu mısradan çıkar gevher, sözü târih olur kâmil:/Erişti gülşen-i Mehdî vücûda Ahmed Husrev!”
    Ahmed Husrev Efendi’nin doğar doğmaz aldığı ünvan ‘gülşen-i Mehdi’dir.
    O Mehdi’nin gülşeni yani gül bahçesi olacaktır…
    ***
    Sene, 1922.
    Yer, Batı Cephesi, Manisa Civarı.
    Teğmen Husrev Efendi, Yunanlılarla harbediyor.
    O, kahraman ordunun kahraman bir komutanı…
    Birinci Dünya Harbinden beri asker.
    Esir düşüyor; Yunanistan’da, Arnavutluk sınırı yakınındaki Mehmet Ali Paşa Kalesinde bir buçuk sene esaret hayatı yaşıyor.
    Harp bittiğinde, esir değişimi sırasında memlekete geliyor.
    Yıllar sonra, 1941’de İkinci Dünya Harbi sırasında da ihtiyat subayı olarak Fethiye’de askerlik uyapacak, üsteğmen rütbesyle terhis olacaktır…
    ***
    Sene, 1931.
    Yer, Isparta.
    32 yaşındaki Ahmed Husrev Altınbaşak bir rüya görür…
    Rüyasında büyük bir gülyağı fabrikası kurulmuş ve kendisi bu fabrikanın başkatipliğine tayin edilmiş ve işe başlamıştır.
    Rüyanın üzerinden iki ay geçer ve Husrev Efendi, Bediüzzman Hazretleri ile tanışır.
    Risâle-i Nûr’un baş kâtibi olur; yüz binlerce Nûr Risâlesini çoğaltır ve tüm Türkiye’ye neşreder.
    Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’i yazmaya muvaffak olur.
    Bediüzzaman Hazretleri ona bir unvan vermiştir: ‘Gül Fabrikası.’
    O, nesillerin taşlaştırılmak istenildiği, taş adamların gül bahçelerine hükmekmek istediği bir devirde gül adamlar yetiştirmek için kolları sıvamıştır.
    Doğduğunda bir ehl-i kemâlin ‘gülşen-i Mehdi’ dediği Husrev Efendi, şimdi de ‘Gül Fabrikası’ ünvanını almıştır.
    Üstadına göre o, vatanın halaskârı, Türk milletinin manevi büyük bir kahramanıdır.
    Çünkü, kurduğu ‘sistem’le iman ve Kur’ân davasının Türkiye’de kökleşmesine, Risâle-i Nurların yurda yayılmasına vesile olmuştur.
    Anadoluyu ‘gülistan’a çevirmiştir.
    Bu muvaffakiyet elbette çok çileli olmuş; defalarca zehirlenmiş, mahpus ve mahkûm olmuştur. 1935 Eskişehir, 1943 Denizli, 1947 Afyon, 1964, Isparta ve 1971 Eskişehir mahkeme ve hapishaneleri Gül Fabrikası’na zindan olmuştur.
    Tek suçu vardır: İman ve Kur’ân hizmeti yağmak; gül yetiştirmek diğer bir ifadeyle...
    ***
    Sene, 1977.
    Yer, İstanbul.
    ‘Gülşen-i Mehdi’, ‘Gül Fabrikası’, ‘vakıf insan’ Husrev Efendi, Rabb-i Rahîmine kavuşuyor. 78 yaşında.
    Ardında binlerce güller bırakmış, Anadoluyu gülistana çevirmiştir.
    Rahmetullahi Aleyh.
    Bu kulunu hizmet-i imaniye ve Kur'âniyede daima muvaffak eyle.Cümlesine ihlas-ı tam ihsan eyle. Cümlesinin kusurlarını ve günahlarını mağfiret eyle. Cümlesini dünyada a'mal-i hayriye içinde hüsn-i hatimeye mazhar eyle, ukbada Cennet-ül Firdevsde sakin etmekle mesut eyle Âmin. Âmin. Âmin.

  6. #6
    Ehil Üye _MerHeM_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    Alem-i şehadet
    Mesajlar
    2.225

    Standart

    ''Arza güneş nasıl lazımsa risale-i nurada husrev öyle lazımdır..''

    elhüccetüzzehra risalesi

    Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.

    Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.

    Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.


  7. #7
    Yasaklı Üye Ab-ihayaT - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Bulunduğu yer
    Adıyaman
    Yaş
    39
    Mesajlar
    199

    Standart

    “Tevâfuk, Husrev’in Tarzındadır”



    “Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa tevâfuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki; kimse mahâretini
    karıştırmasın! Demek en büyük mahâret odur ki;
    tevâfuku bozmasın!
    Çünki tevâfuk, var.”

    BEDÎÜZZAMAN HAZRETLERİ (RH)

    Kur’ân-ı Kerîm ma‘nâ cihetiyle mu‘cize olduğu gibi, lâfız cihetiyle de mu‘cizedir. İlmiyle herşeyi kuşatan Rabbimizin, irâde ve kudret kalemiyle yazdığı kâinât kitâbının, zerreden şemse, sinek kanadından tâ semâvât kandillerine kadar istisnâsız bütün tekvînî âyetleri, israfsız, yerli yerinde, akılları hayrette bırakacak hârikulâdelikte ve acîb san’atlarla ve ma‘nîdar nakışlarla donatılmış olduğu ve çok cihetlerle kâinâtın yaratıcısının vücûduna ve vahdetine delâlet ettiği gibi, Kelâm sıfatından tecellî eden Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın herbir sûresinde, herbir âyetinde, herbir kelimesinde, hattâ herbir harfinde dahi pek çok ma‘nâ ve hikmetler, müteaddid i‘câz vecihleri ve lem‘aları, nihâyetsiz kudsî sırlar ve şâyân-ı hayret yüce işâretler vardır ve bu vecihler, lem‘alar, sırlar ve işâretler ayrı ayrı ve hey’et-i umûmiyeleriyle Kur’ân’ın Kelâmullah olduğuna delâlet ederler.

    Beyânı mu‘cize olan Kur’ân’ın her insan tabakasına ve her asra bakan bir i’câz vechi vardır. Her insan, o mu‘cizeler menbaı Kitab’da, kendi nazarına, mesleğine, meşrebine, ilmine göre farklı farklı mu‘cizeler müşâhede edebilir. Kur’ân’ın i‘câzı o kadar farklı ve çeşitlidir ki, ehl-i ma‘rifet bir velî ile ehl-i aşk bir velînin Kur’ân’dan anladıkları i‘câz aynı değildir.
    Meselâ, “ ‘Kulaklı tabaka’ ta‘bîr ettiğimiz âmî avam, yalnız kulakla
    Kur’ân’ı dinler, kulak vâsıtasıyla i‘câzını anlar. Yani der: Şu işittiğim Kur’ân, başka kitablara benzemiyor. Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkinde olacaktır. Umûmun altındaki şık ise kimse diyemez ve diyememiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, umûmun fevkindedir.”(1)

    Kur’ân-ı Hakîm’in mukaddes
    ma‘nâlarının zarfları olan harfleri öyle mu‘cizevî bir keyfiyettedir ki, okunduğu vakit bütün Rabbânî latîfeleri intibâha getirecek öyle lâhûtî bir musiki zuhûr eder ki, her kim insâf ile dinlese, ma‘nâlarını anlamasa dahi, işittiği kelâmın başka hiçbir kelâma benzemediğini ve ancak Mütekellim-i Ezelî olan Âlemlerin Rabbinden sudûr edebileceğini anlar.
    Aynen bunun gibi, Kur’ân-ı
    Kerîm’in “gözlü tabaka”ya bakan i’câz vechi de elbette ki vardır. Yani sâdece gözü ile bakan, Kur’ân’ın deryâ gibi hakikatlerine akıl, fikir ve kalbini çevirmeyen bir ferd dahi onun nakş-ı hattını, yazılış şeklini gördüğünde diyecektir ki: “Bu, fikr-i beşer düşünüşü değildir!”
    Mâ‘nâ cihetiyle mu‘cize olan
    Kur’ân’ın vahye müstenid ve sûreler içerisindeki yerleri ve tevkifî bir sûrette yani İlâhî murâkabe ile tesbît edilen âyetlerinin mukaddes zarfları, kılıfları ve sandukçaları olan harflerinin tertîbi dahi gelişigüzel değil, ma‘ nîdâr ve hikmetli gayelere, güzel ve latîf münâsebetlere mütevakkıf ve ma‘nâsındaki i‘câza münâsib bir hârikulâdeliktedir.

    “ÂYET BERKENAR”
    Kur’ân’ın göze bakan i’câz vechinin ortaya çıkmasında büyük hattatlarımızdan Kayışzâde Hâfız Osman Nûri Efendi’nin (vefâtı, hicrî 1311), “âyet berkenar” nâmıyla meşhur bir tarz ile Kur’ân’ı yazması mühim bir âmil olmuştur. Osman Nûrî Efendi, sayfalar için Müdâyene âyetini (2/282), satırlar için ise Kevser ve İhlâs Sûrelerini ölçü kabûl ederek Kur’ân’ı yazmış ve netîcede farklı uzunluklarda âyetler bulunmasına rağmen, her sahîfe âyetle başlayıp âyetle bitmiştir. Sayfaların bu şekilde “güzel ve muvâfık hâtimelerle” sona ermesi, elbette tesâdüfen olamaz, beşer tâkatinin fevkindeki bu nizam ve intizam, açıkça bir kasıd ve bir irâdeyi gösteriyor. Mâdem bu nizam ve intizam, Kur’ân’ın âyet ve sûrenin mikyâsıyla olmuştur, o hatta ne kadar meziyetler varsa doğrudan doğruya Kur’ân’a âiddir.
    Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri (1876-1960) ise, Kur’ân’ın sâdece sahîfelerinin değil, harflerinin dahi tertibli olduğuna ve Kur’ân’ın nakş-ı hattında onun Kelâmullah olduğuna kuvvetli bir delîl olan “tevâfuk” bulunduğuna dikkat çeker.

    O’nun beyân ettiği gibi, herşeyde, ister küllî, ister cüz’î olsun, bir kasıd ve bir irâdenin cilvesinin olması, kâinâtta tesâdüfün hakiki olarak mevcud olmadığını gösterdiği gibi, Kur’ân’ın harfleri dahi intizamsız ve tesâdüfî değildir.

    “KÂİNATTA TESADÜF HAKÎKÎ OLARAK YOKTUR!”
    Tevâfuk, lügatte, birbirine denk gelme, latîfâne bir âhenkle uyum içinde olma ma‘nâlarını taşır. Herşeyde, ister küllî, ister cüz’î olsun; bir kasıd ve bir irâdenin cilvesi vardır. Yani, Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Bütün bunlar gösterir ki: “Kâinâtta tesâdüf, hakiki olarak yoktur!” Esâsen bütün ilimler, kâinâttaki bu hârika nizâmın düsturları, esaslarıdırlar. Bütün bu hakikatler, tevâfuka, yani herşeyin birbirine denk gelip bir nizam ve uygunluk içinde oluşunun ma‘nâsına işâret ederler.
    En küçük ferdleriyle dahi bir bütünlük ve birliği muhâfaza ederek uyum içinde olma hâdisesi, yani tevâfukat; bir kelime-i vâhide (tek kelime) hükmünde olan ve âyetleri birbirine bakan
    Kur’ân-ı Hakîm’de dahi hârika bir sûrette vardır.
    “Kudsî bir şeyin zarfı ve kılıfı ârızî bir kudsiyet aldığına binâen, ve tevâfukta bir işâret-i kudsiye gördüğümüzden tevâfuk, nazarımızda mübârek olmuştur. Hem tevâfuk ittifâka işâret, ittifak ise ittihâda emâre, ittihad ise vahdete alâmet, vahdet ise tevhîde delâlet, tevhîd ise Kur’ân’ın dört esâsından en mühim esâsı olduğundan, tevâfuk nazarımızda yüksek bir meymenet almıştır. Hem tevâfuk şevki tezyid ve kelâmı tezyîn ettiğinden, nazarımızda güzelleşmiştir.”(2) diyerek “tevâfuk”u neden ehemmiyetli gördüğünü îzâh eden Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’da bulunan tevâfukların bir kısmına kendi mushafında işâretler koyar ve Tevâfuklu Kur’ân’ın yazılma safahâtını şu şekilde başlatır ve der ki:

    “Bu, Hâfız Osman hattıyla yazılan aynı Kur’ân’ı tedkik ettik. Başta lâfzullah olarak gayet ma‘nîdar tevâfukat-ı gaybiyeyi gördük. Ben kendi Kur’ân’ımda o tevâfukata birer birer işâret koydum. Dikkat ettik ki satırlar ve âyetler ortasındaki fâsılalar intizamsız olduğu için tevâfukatı kısmen bozulmuş. Onunla berâber bize kanaat
    geldi ki, tevâfuk matlûbdur. Çünki tekrâr eden kelimât üstünde tekerrürden gelen kusûru izâle edecek ziynet ve güzelliktir. Ve anladık ki sahîfe ve satırları değiştirmemekle berâber tekellüfsüz o tevâfukat-ı matlûba bir derece gösterilebilir. Ve onu göstermekle hatt-ı Kur’âniye bir zevk bir şevk uyandıracak. Ve göz ile görünecek on emârât-ı i‘câziyeden bir emâreyi izhâr etmek niyetiyle hizmet-i Kur’ân’daki arkadaşlarımı meşveret ve muâvenete da‘vet ederek, bu mes’eleyi nazarlarına arz ediyorum.” (3)
    “Şimdi mes’ele pek uzun olmamak için, yalnız mushaf üç nevi‘ mürekkeble, lâfzullah kırmızı, sâir tevâfukat başka renkli mürekkeble, âyetleri siyah yazdırmak emelindeyim.”(4)

    LEVH-İ MAHFUZDAKİ KUR’ÂN
    En yakın talebesi olan Ahmed Husrev Efendi (1899-1977) ile birlikte Hâfız Ali, Hoca Hâlid, Muallim Galib, Hoca Sabri, Hâfız Zühdü, Tığlı Hakkı, Şâmlı Hâfız Tevfîk (rh) gibi çoğu ya hâfız, ya hoca, ya da hatt-ı Arabî muallimi olan talebeleri ‘Tevâfuklu Kur’ân’ın yazılması hizmetinde namzed olurlar ve herbiri birer cüz yazdıktan sonra Bedîüzzaman Hazretleri netîceyi şöyle beyân eder:
    “Tevâfuk, Husrev’in tarzındadır. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa tevâfuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki; kimse mahâretini karıştırmasın! Demek en büyük mahâret odur ki; tevâfuku bozmasın! Çünki tevâfuk, var.”(5)
    Tevâfuk O’nun kaleminde öyle hârikulâde bir tarzda tezâhür eder ki, Üstâdının ifâdesiyle: “Akıl anlasa (سبحان الله),
    kalb derk etse (بارك الله), göz görse (ماشاءالله) diyecektir.”(6)
    “Bu zât hâfız olmadığı hâlde, yazdığı iki mükemmel Kur’ân ile ve üçüncüsünü gözle görünür bir nev‘-i i‘câz-ı Kur’ân’ı gösterir bir tarzda, üç Kur’ân yazmış. Hem Kur’ân’ın gözle görünen bir nev‘-i lem‘a-i i‘câziyesine beş altı mushafta işâretler yaptım. Hatt-ı Arabî-i Kur’ânîleri mükemmel olan kardaşlarıma taksîm ettim.
    Bunların içinde hatt-ı Arabî-i

    Kur’ân’da Husrev onlara yetişemediği hâlde, birden umûm o kâtiblere ve hatt-ı Arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı Arabîde en mümtâz kardaşlarımızdan on derece geçti. Umûmen onlar tasdîk edip:
    -Evet bizden geçti, biz O’na yetişemiyoruz, dediler. Demek Husrev’in kalemi, Kur’ân-ı Mu‘ciz’ül Beyân’ ın ve Risâle-i Nûr’un mu‘cizevârî kerâmetleri ve hârikalarıdır.”(7)
    İslâm târihinde ilk def‘a yazılan
    Tevâfuklu Kur’ân’ın rızâ-yı İlâhiye mazhar olduğunu ve samîmî ve ihlâslı bir kalemin bu şerefe mazhar olduğunu Bedîüzzaman Hazretleri’nin şu ifâdeleri göstermektedir:
    “Yeni yazdığımız ve inşâallah yakında da tab‘ edeceğimiz Kur’ân-ı
    Azîmü’ş-şân’da bütün lâfz-ı Celâl ve lâfz-ı Rab gayet istisnâ ile ma‘nîdâr tevâfukla, muntazam sıra ile birbirine bakmaktadır. Hattâ müteaddid yerlerde ehl-i kalb ve ehl-i hakikat demişler:
    -Bu tarz yazı, Levh-i Mahfûz’un yazısına benziyor, diye hükmetmişler.”(8)
    “Asr-ı saâdetten beri böyle hârika bir sûrette mu‘cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı hâlde,
    Risâle-i Nûr’un kahraman bir kâtibi olan Husrev’e; “Yaz!” emri buyrulmasıyla, Levh-i Mahfûz’daki yazılan
    Kur’ân gibi yazılması...”(9)
    Nitekim Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’in esâsen meleklerin elleriyle de yazılmış olduğunu şöyle beyân buyurmaktadır:
    “Bilakis o, şerefli bir Kur’ân’dır.” “Levh-i Mahfûz’da (korunmuş levhalarda)dır.”(10)
    “(O Kur’ân, Levh-i Mahfûz’da) şerefli kılınmış, (semâda) yükseltilmiş tertemiz sahîfelerdedir. Değerli ve itâatkâr yazıcı (melek)lerin elleriyle (yazılmış)tır.”(11)

    KUR’ÂN’IN ALTIN BİR ANAHTARI
    Kabûl etmek lâzımdır ki; Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’ın hattında görünen bu latîf i‘câzı; aklı gözüne inmiş ve maddiyûnluk belâsıyla, göremediği her şeyden şübhe eder hâle getirilmiş bu asrın insanına merhametinden ihsân etmiştir.
    Her devrin, Kur’ân’dan hissesi vardır. Bu asırda binler ilmî hakikatlerle berâber Erhamü’r-Râhimîn’in lütfudur ki; bu şu‘le-i i‘câzı, Üstâd Ahmed Husrev Efendi’nin eliyle bizlere göstermiştir.
    O mübârek elin sâhibi ve bu gibi kudsî hizmetleri hakkında Saîd Nursî Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
    “Ey Husrev! Senin yazdığın
    mu‘cizeli Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın bu havâlîde husûsan Ramazân-ı Şerîf’de sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin tebrîklerini, inşâallah yakında tab‘a
    girmesiyle, âlem-i İslâm’dan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün,
    Allah’a şükreyle!”(12)
    “Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bir vech-i i‘câzını, hârika kalemiyle gösteren ve mütemâdiyen defter-i hasenâtına yazdığı Kur’ân’ları okuyanların sevabları yazılan kıymetdâr Husrev!”
    “Mâşâallah! Bârekallah!.. Kur’ân’ın altın bir anahtarı olan kalem-i Husrevî, değil yalnız bizleri, belki rûhânîleri ve melekleri sevindiriyorlar!”(13)
    Kur’ân-ı Kerîm’e yönelik her samîmî hizmeti bağrına basıp başı üstünde tutan aziz milletimizin dünyada ilk defa Ahmed Husrev Efendi’nin hâlis ve mübârek hattından çıkan Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’e olan yüksek alâka ve teveccühü günümüzde de artarak devam etmektedir.

    RAHMET DUÂLARI
    Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm, ümmet-i Muhammediyenin İlâhî Kelâm’a olan muhabbet ve hürmetini tazelemek niyetiyle gönüllerdeki Kur’ân nûrunu daha da ziyâdeleştirmiştir.
    Şimdilerde milyonlarca dil, Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’i tilâvet etmekte, milyonlarca göz, Kur’ân’ın her sahifesinde göze bakan mucizesini görerek kalplerdeki îmanlara kuvvet vermektedir…
    Kur’ân âşıkları, Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’in açık ve rahat okunan hattıyla daha çok ve daha doğru bir şekilde Kur’ân tilâvet etmenin manevî hazzını yaşamaktadırlar.
    Milyonlarca dilden, Tevâfuklu
    Kur’ân-ı Kerîm’in hattatı Ahmed Husrev Efendi’nin ruhuna Rahmet duâları yağmaktadır.
    Ve şimdi… îmân ve İslâm nimetlerinden dolayı Âlemlerin Rabbi’ne devamlı hamdedenler; Kur’ân’ın semâvî dersiyle kulluğun izzetini ve lezzetini idrak edenler hep aynı dûâyı okumaktadırlar:
    “Yâ Rabbi!
    Aklımızı, kalbimizi ve rûhumuzu Kur’ân’ın nûruyla nûrlandır!
    Bizi, neslimizi ve çocuklarımızı
    Kur’ân’ın nûruyla irşad ve onun nûruyla terbiye eyle!
    Hem bizleri, neslimizi ve çocuklarımızı o nûr ile yaşat ve o nûr ile huzûruna al! Âmîn!”
    Rumûzât-ı Semâniye, 2
    a.g.e. , 22
    a.g.e. , 5
    a.g.e. , 9
    Barla Lâhikası, 31
    Rumûzât-ı Semâniye, 5
    Kastamonu Lâhikası, 207
    Rumûzât-ı Semâniye, 59
    Asâ-yı Mûsâ, 11. Mes’ele, 78
    Sûre-i Burûc, 21-22
    Sûre-i Abese, 13-16
    Kastamonu Lâhikası, 424
    a.g.e, 2
    Rumûzât-ı Semâniye, 19
    Rumûzât-ı Semâniye, 8

    KAYIŞZÂDE HÂFIZ OSMAN NÛRİ EFENDİ (RH)
    Kayışzâde elhâc Hâfız Osman Nûri Efendi Burdurludur. Hayatını Mushaf-ı Şerif yazmaya vakfederek yüz altı mukaddes nüsha yazmaya muvaffak oldu. Kur’ân-ı Kerîm’i ayet-berkenar diye meşhur olan tarz ile yazarak Kur’ân hattı tarihinde yeni bir çığır açtı. Osman Nûri Efendi âyet-berkenar tarzı ile mushaf yazımında, sayfalar için Müdâyene âyetini (Bakara sûresi, 282), satırlar için ise Kevser ve İhlâs sûrelerini ölçü kabûl etti. Bu ölçü neticesinde, farklı farklı uzunluklarda âyetler bulunmasına rağmen Kur’ân’ın her sayfası âyetle başlayıp âyetle bitmekteydi. Bu tarz ile Mushaf’ın yazılması Kur’ân’ın göz ile görünecek bir i’cazının ortaya çıkmasına vesile oldu. Yüz yedinci nüshayı kerimeyi Cennet-i a’lâda ikmal etmek üzere 1311 Ramazan’ının dördüncü gecesi teravih namazını kıldırırken âlem-i âhirete irtihal eyledi. Merkez Efendi kabristanına defn olundu. Rahmetullahi Aleyh.

    TEVÂFUKATIN ÇEŞİTLERİ
    Üstad Bedîüzzaman Hazretleri’nin, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’daki lâfzullah tevâfukatının envâı ile alâkadar bir değerlendirmesini buraya almakta fayda görüyoruz:
    “Lâfzullah; mecmû-ı Kur’ân’da 2806 def‘a zikredilmiştir. Bismillâh’ dakilerle berâber, lâfz-ı Rahmân 159 def‘a, lâfz-ı Rahîm 220 def‘a,
    lâfz-ı Gafûr 61, lâfz-ı Rab 846, lâfz-ı Hakîm 86, lâfz-ı Alîm 126, lâfz-ı Kadîr 31, Lâ ilâhe illâhû’daki Hüve 26 def‘a zikredilmiştir.
    Lâfzullâhın adedinde çok esrâr ve nükteler vardır.
    Ezcümle: Lâfzullah ve Rab’den sonra en ziyâde zikredilen Rahmân, Rahîm ve Gafûr ve Hakîm ile berâber lâfzullah; Kur’ân âyetlerinin nısfıdır (yarısıdır).
    Hem lâfzullah ve Allah lâfzı yerinde zikredilen lâfz-ı Rab ile berâber, yine nısfıdır. Çendan, Rab lâfzı 846 def‘a zikredilmiş. Fakat dikkat edilse beş yüz küsûru, Allah lâfzı yerinde zikredilmiş, iki yüz küsûru öyle değildir.
    Hem Allah, Rahmân, Rahîm, Alîm ve (لااله الا هو)’deki Hüve adediyle berâber yine nısfıdır. Fark yalnız dörttür. Hüve yerinde Kadîr ile berâber, yine mecmû-ı âyâtın nısfıdır. Fark dokuzdur.
    Lâfz-ı Celâl’in mecmû‘undaki nükteler çoktur. Yalnız şimdilik bu nükte ile iktifâ ediyoruz.
    İkinci Nükte: Sûreler i‘tibâriyledir. Onun dahi çok nükteleri var. Bir intizam, bir kasıd ve irâdeyi gösterir bir tarzda bir tevâfukatı vardır.
    Sûretü’l-Bakara âyetinin adediyle, lâfz-ı Celâl’in adedi birdir. Fark dörttür ki, Allah lâfzı yerinde dört Hüve lâfzı var. Meselâ; (لااله الا هو)
    ’deki Hüve gibi. Onunla muvâfakat tamâm olur. Âl-i İmrân’da yine âyetiyle, lâfz-ı Celâl tevâfuktadır, müsâvîdirler. Yalnız, lâfz-i Celâl 209’dur, âyet 200’dür. Fark dokuzdur. Bu mezâyât-ı kelâmiyede ve belâğat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez. Takrîbî tevâfukat kâfîdir.
    Sûre-i Nisâ, Mâide, En‘âm, üçünün mecmû-ı âyetleri, mecmûundaki lâfz-ı Celâl’in adediyle tevâfuktadır. Âyetlerin adedi 464, lâfz-ı Celâl’in adedi 461. Bismillâh’daki lâfzullah ile berâber tam tevâfuktadır.
    Hem meselâ; başdaki beş sûrenin lâfz-ı Celâl adedi, Sûre-i A‘râf, Enfâl, Tevbe, Yûnus, Hûd’daki lâfz-i Celâl adedinin iki mislidir. Demek bu âhirdeki beş, evvelki beşin nısfıdır (yarısıdır). Sonra gelen Sûre-i Yûsuf, Ra’d, İbrâhîm, Hicr, Neml sûrelerindeki lâfz-ı Celâl adedi ise, o nısfın nısfıdır (yarısının yarısıdır). Sonra Sûre-i İsrâ, Kehf, Meryem, Tâhâ, Enbiyâ, Hacc bu nısfın; nısfının nısfıdır (yarı’nın, yarısının yarısıdır).

    Sonra gelen, beşer beşer takrîben o nisbette gidiyor. Yalnız bazı küsûrâtla fark var. Öyle farklar böyle makamât-ı hitâbîde zarar vermez. Meselâ; bir kısmı 121, bir kısmı 125, bir kısmı 152, bir kısmı 159’dur. Sonra Sûre-i Zuhruf’dan başlayan beş sûre, o nısf-ı nısf-ı nısfın, nısfına iniyor. Sûre-i Necm’den başlayan beş, o nısf-ı nısf-ı nısf-ı nısfın, nısfıdır. Fakat takrîbîdir.

    Sonra gelen küçük beş’ler içinde, üç beş’lerin yalnız üçer aded lâfz-i Celâl’i var. İşte bu vaziyet gösteriyor ki; lâfz-ı Celâl’in adedine tesâdüf karışmamış. Bir hikmet, bir intizâm ile adedleri ta‘yîn edilmiş.
    Lâfzullah’ın Üçüncü Nüktesi: Sahîfeler nisbetine bakar. Şöyle ki: Bir sahîfede olan lâfz-ı Celâl adedi; o sahîfenin sağ yüzüne ve o yüz de; karşıki sahîfeye ve bazen soldaki karşıki sahîfe ve karşının arka yüzüne bakar.
    Ben kendi nüsha-i Kur’âniyemde bu tevâfuku tedkik ettim. Ekseriyetle gayet güzel bir nisbet-i adediye ile bir tevâfuk gördüm. Nüshama da işâretler koydum. Çok def‘a, müsâvî olur. Bazen nısıf (yarı) veyâhud sülüs (üçde bir) oluyor. Her hâlde bir hikmet ve intizâmı ihsâs eder bir vaziyeti vardır.

    İsm-i Celâl ve İsm-i Rab, ekseriyet-i mutlaka ile şübhe bırakmayacak bir tarzda mühim bir tevâfuk göstermeleriyle berâber tam tamına tevâfuk etmemesi birkaç sebebden ileri gelmiştir: Bazen sahîfenin âyetlerine, bazen sahîfenin rakamına ve kısmen cüz’ün adedlerine bakar. Meselâ; birinci cüz’, birinci sahîfede; bir ism-i Celâl, sekizinci cüz’de; sekiz aded ism-i Celâl, onuncu cüz’ün başında; on aded ism-i Celâl, on birinci cüz’ün başında dahi on bir aded ism-i Celâl vardır.

    Hem ism-i Celâl’in, tevâfukat-ı zâhirîden başka sırları vardır ki, o sırlara binâen bazen münâsebât-ı nısfiye (yarımşar nisbetle) tevâfuk ediyor. Bazen birer fark ile muntazaman iner veya terakki eder. Meselâ; 18. cüz’de 10, 9, 8, sonra; 10, 11, 12 geliyor. Zâhiren tevâfuk noksandır, fakat birer fark ile başka bir letâfeti katmak ile o noksanı telâfî eder.
    Hem bazen ism-i Celâl, ism-i Rab ile berâber sırr-ı tevâfuka bakıyorlar.
    Dördüncü Nükte: Sahîfe-i vâhidedeki (bir sahîfe içindeki) tevâfukattır. Kardaşlarımla üç dört ayrı ayrı nüshaları mukabele ettik. Umûmunda tevâfukat matlûb olduğuna kanâatimiz geldi.
    Yalnız matbaa müstensihleri başka maksadları ta‘kib ettiklerinden, bir derece tevâfukatta intizamsızlık düşmüş. Tanzîm edilse, pek nâdir istisnâ ile mecmû-ı Kur’ân’da 2806 lâfz-ı Celâl’in adedinde tevâfukat görünecektir. Ve bunda bir şu‘le-i i‘câz parlıyor! Çünki fikr-i beşer, bu pek geniş sahîfeyi ihâta edemez ve karışamaz. Tesâdüfün ise, bu ma‘nîdâr ve hikmetli vaziyete eli ulaşamaz.”(14)
    “Hattâ bu tevâfukat-ı gaybiye ta‘bîr ettiğimiz san‘at-ı bedîa, i‘câzın eczâyı hakikisinden değil, belki bir nevi‘ i‘câzın vazîfesini gördüğü için i‘câzın eczâsı içine dâhil olmuştur. Çünki i‘câz gösteriyor ki, Kur’ân Kelâmullahdır. Beşerin kelâmı değildir. Şu tevâfukat-ı gaybiye dahi mâdem tesâdüf işi olamıyor ve fikr-i beşerin düşünüşü değildir. O da delâlet eder ki, o kelâm gaybdandır. Beşerin sözü değildir.”(15)

    Her devrin, Kur’ân’dan hissesi vardır. Bu asırda binler ilmî hakikatlerle berâber Erhamü’r-Râhimîn’in lütfudur ki; bu şu‘le-i i‘câzı, Üstâd Ahmed Husrev Efendi’nin eliyle bizlere göstermiştir.
    O mübârek elin sâhibi ve bu gibi kudsî hizmetleri hakkında Saîd Nursî Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
    “Ey Husrev! Senin yazdığın mu‘cizeli Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın bu havâlîde husûsan Ramazân-ı Şerîf’de sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin tebrîklerini, inşâallah yakında tab‘a girmesiyle, âlem-i İslâm’dan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükreyle!”

    “Tevâfuk, Husrev’in tarzındadır. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa tevâfuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki; kimse mahâretini karıştırmasın! Demek en büyük mahâret odur ki; tevâfuku bozmasın! Çünki tevâfuk, var.”
    Bedîüzzaman Hazretleri (rh)

    “Demek Husrev’in kalemi, Kur’ ân-ı Mu‘ciz’ül Beyân’ın ve Risâle-i Nûr’ un mu‘cizevârî kerâmetleri ve hârikalarıdır.” Bedîüzzaman Hazretleri (rh)

    Muhammed Ali Ensari

  8. #8
    Pürheves *YEŞİLLİ* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Bulunduğu yer
    alemin kalbi
    Mesajlar
    213

    Thumbs up

    Alıntı xxxxy004 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Herkes ‘Gül’den söz ediyor son zaman
    Kimine göre ‘Gül Mevsimi’ başladı bile…
    larda…Gül koklayınca salavat getiren bir neslin yetiştiği devrin ilk ışıkları ufukta gözüküyor.
    Gül alıp, gül satan; gülden terazi kuran gül adamlar bir bir zuhur ediyor.
    Güller, gül bahçesinde yetişir; gül adamlar ise gül fabrikalarında…
    Gül bahçesine ‘gülşen’ denir, ya gül fabrikalarına?..
    Hiç ‘Gül Fabrikası’ gördünüz mü siz?
    İşittiniz mi ‘Gül Fabrikası’ nerelerde bulunur? Nerelere kurulur?
    Nasıl Gül Fabrikası olunur?
    ***
    Sene, 1899.
    Yer, Isparta; güller diyarı.
    Isparta eski valilerinden Hacı Edhem Bey’in torunu Mehmet Bey’in evinde tatlı bir heyecan ve telaş vardır.
    Zira bir erkek evlatları olmuş, dede Ali Efendi “Bu evladım nûr” diyerek torununu kucaklamıştır.
    Ziyafetler verilmiş, dualar edilmiş.
    Sıra isim koymaya gelmiştir.
    Baba tarafı Hz. Ebûbekir (ra)’a, anne tarafı Hz. Hüseyin (ra)’a dayanan bu nûrânî çocuğun ismini Senrikentli âlim Kâmil Efendi koyacaktır. İrticalen okunan şiirin akabinde şu isim konulur: Ahmed Husrev.
    Şiir şu şekildedir:
    “Cihâna Ahmed Husrev, vere ikbâlin pertev!”/ Ede ömrün ziyâde Hakk, etmeye tâli’in geçrev! / Senin aslın şerefli şanlı el-Hâc Edhemzâde./ Zamanında bütün a’lâ vü eşrâfa ede pişrev!/ Erişe vâlideynin sâye-i lütfunda maksûda!/ Yüzünden görmeyeler gam, kasâvet, misâl-i cev!/ Budur dâdâ-i hayriyem, hulûs-ı kalp ile dâim: / Seni sevsin cihan halkı, cihânın halkını sen sev! / Şu mısradan çıkar gevher, sözü târih olur kâmil:/Erişti gülşen-i Mehdî vücûda Ahmed Husrev!”
    Ahmed Husrev Efendi’nin doğar doğmaz aldığı ünvan ‘gülşen-i Mehdi’dir.
    O Mehdi’nin gülşeni yani gül bahçesi olacaktır…
    ***
    Sene, 1922.
    Yer, Batı Cephesi, Manisa Civarı.
    Teğmen Husrev Efendi, Yunanlılarla harbediyor.
    O, kahraman ordunun kahraman bir komutanı…
    Birinci Dünya Harbinden beri asker.
    Esir düşüyor; Yunanistan’da, Arnavutluk sınırı yakınındaki Mehmet Ali Paşa Kalesinde bir buçuk sene esaret hayatı yaşıyor.
    Harp bittiğinde, esir değişimi sırasında memlekete geliyor.
    Yıllar sonra, 1941’de İkinci Dünya Harbi sırasında da ihtiyat subayı olarak Fethiye’de askerlik uyapacak, üsteğmen rütbesyle terhis olacaktır…
    ***
    Sene, 1931.
    Yer, Isparta.
    32 yaşındaki Ahmed Husrev Altınbaşak bir rüya görür…
    Rüyasında büyük bir gülyağı fabrikası kurulmuş ve kendisi bu fabrikanın başkatipliğine tayin edilmiş ve işe başlamıştır.
    Rüyanın üzerinden iki ay geçer ve Husrev Efendi, Bediüzzman Hazretleri ile tanışır.
    Risâle-i Nûr’un baş kâtibi olur; yüz binlerce Nûr Risâlesini çoğaltır ve tüm Türkiye’ye neşreder.
    Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’i yazmaya muvaffak olur.
    Bediüzzaman Hazretleri ona bir unvan vermiştir: ‘Gül Fabrikası.’
    O, nesillerin taşlaştırılmak istenildiği, taş adamların gül bahçelerine hükmekmek istediği bir devirde gül adamlar yetiştirmek için kolları sıvamıştır.
    Doğduğunda bir ehl-i kemâlin ‘gülşen-i Mehdi’ dediği Husrev Efendi, şimdi de ‘Gül Fabrikası’ ünvanını almıştır.
    Üstadına göre o, vatanın halaskârı, Türk milletinin manevi büyük bir kahramanıdır.
    Çünkü, kurduğu ‘sistem’le iman ve Kur’ân davasının Türkiye’de kökleşmesine, Risâle-i Nurların yurda yayılmasına vesile olmuştur.
    Anadoluyu ‘gülistan’a çevirmiştir.
    Bu muvaffakiyet elbette çok çileli olmuş; defalarca zehirlenmiş, mahpus ve mahkûm olmuştur. 1935 Eskişehir, 1943 Denizli, 1947 Afyon, 1964, Isparta ve 1971 Eskişehir mahkeme ve hapishaneleri Gül Fabrikası’na zindan olmuştur.
    Tek suçu vardır: İman ve Kur’ân hizmeti yağmak; gül yetiştirmek diğer bir ifadeyle...
    ***
    Sene, 1977.
    Yer, İstanbul.
    ‘Gülşen-i Mehdi’, ‘Gül Fabrikası’, ‘vakıf insan’ Husrev Efendi, Rabb-i Rahîmine kavuşuyor. 78 yaşında.
    Ardında binlerce güller bırakmış, Anadoluyu gülistana çevirmiştir.
    Rahmetullahi Aleyh.
    ALLAH cc razı olsun onlardan........................
    : "Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür."

  9. #9
    Dost hakka âşık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    31

    Standart hakikat yolcusuyuz inş.

    kardeşlerim allah hizmetinizi kabul ve makbul eylesin hakka yolcu edasıyla yürüdüğünüz bu yolda allah her adımınızı hayırlı dua hükmüne getirsin,risalei nur şirketi maneviyesi sizin sayenizde büyüyor inşaallah.

  10. #10
    Yasaklı Üye abdussamedfani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    kayseri
    Yaş
    45
    Mesajlar
    1.195

    Standart

    (Hüsrev’in bir fıkrasıdır)

    Sevgili Üstadım!
    “Mirkat-üs Sünne ve Tiryak-ı Maraz-ıl Bid’a” ismine hakikaten elyak olan Otuzbirinci Mektub’un Onbirinci Lem’asını kardeşlerimle ve dostlarımla defaatle okudum. Gayet azîm bir tebşirat-ı Peygamberî ile başlayan bu risalenin, onbir nüktesinden herbir nüktesi başka bir hüsün ve başka bir letafette yazılmakla beraber; ittiba’-ı Sünnetin maddî ve manevî fevaidi ta’dad edilirken, akla açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılar ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor. Gösterdiği deliller ile mu’terizlerin itirazlarına mükemmel ve muntazam cevablar vermekle mukabele ediyor. Ehl-i şevke, “Benim gösterdiğim kapılardan girseniz, müşkilâtsız ebedî bir saadete kavuşmuş olacaksınız” diyerek ittiba-ı Sünneti, her bir müslümana, hayatında düstur ittihaz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr-i azîm olan dersini takrir ederken, “Ben zahirde 15-16 sahifeden ibaret küçük bir risaleyim. Fakat hakikatte neşrettiğim nurla, çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nurlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni hâfızasında nakşederek, benimle âmil olur” diyerek belig ve çok yüksek ve nihayet derecede latif sözleriyle bizleri irşad ediyor.

    Bu hakaikı gösteren bu risaleden, gücüm yetse de yüz tane, ikiyüz tane yazabilsem. Heyhat! Elim kısa, sa’yim mahdud, aczim herbir emr-i hayrı arzuma kadar îfaya mani’. Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdim etmiş bulunuyorum. Hüsn-ü kabul buyurulursa benim için ne büyük saadettir.
    Ahmed-i Bedevi Hazretlerinin kerametkârane hareketiyle, semavat ve arzın tabakatından bahseden Onikinci Lem’ayı üç-dört defa okudum.
    Sevgili Üstadım! Rızka muhtaç herbir zîhayatın rızkı, Rezzak-ı Hakikî tarafından taahhüd altına alındığı ve rızık ancak Mün’im-i Hakikî’nin yed-i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslûb ile tarif buyuruluyor ki ve talebelerine o kadar şirin ve âlî bir ders veriyor ki; akıl eğriliğe, nefis itiraza, kalb inkâra sapacak hiçbir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvasına, “Ey kıymetdar risaleler ve ey nuranî feyyaz Sözler, meydan sizindir! Size teslim olmuşuz! Beşeriyete ve bütün mükevvenata hükümran olan Hâlık-ı Azîm’in hak sözleriyle bizlere tarîk-ı hidayeti ve istikameti gösteriyorsunuz!” dedirtiyor. Bilhâssa arz ve semavatın yedişer tabaka olduğuna dair âyât-ı azîmenin küllî ve umumî ve şümullü maânîsinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakaikını okurken, insanın hissiyatına kalemi tercüman olabilse de, bu risalelere mukabele edebilse… Heyhat!
    Her tarafını anlayabilmek imkânı olmamakla beraber, -bu kısımda- arzın yedi iklimi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nuranî mahlukatın mürur u ubûruna hiçbir şeyin mani olmaması hâlâtı; ve elektrik ve ziya ve harareti nâkil ve kâinatı baştan başa istila eden madde-i esîriyeden başlayarak semavatın yedi tabakasının kabul edilmesine hiçbir mani’ olamayacağı fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delail ile isbat edilmesi ve en sonunda semavatın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkında Kur’an-ı Hakîm’in ifadatının tasdik edilişi, akıl ve kalb şübehata atılacak yol bulamaması, risalelerin büyüklüklerine has bir keramet-i kübra olduğunu gösteriyor. Böyle azîm hakikat-ı Kur’aniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın!
    Evet sevgili, kıymetdar Üstadım! Bu nurlu misilsiz eserler, insanın şübehatını izale ettiğine ve şübheleri davet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kat’î bir kanaatla iman ettiğim gibi, temas ettiğim kardeşlerimden ve mütalaasında bulunan zevattan, kanaatımın umumen tasdik edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum.

    Ey sevgili Üstadım, her hususta size yapılacak dua için kelimat bulamıyorum. Zât-ı Zülcemal bu kadar güzelliklere, hazine-i rahmetinden binler güzellikleri size ihsan etmekle mukabele buyursun. Âmîn!

    Ahmed Hüsrev

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Ahmet Hüsrev Altınbaşak
    By Hamdım.Pişdim.Yandım in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 35
    Son Mesaj: 22.05.14, 09:12
  2. Ahmed Hüsrev Altınbaşak Ağabey’in (rh),
    By Sirdugumu in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 15.08.11, 10:08
  3. Hüsrev Altınbaşak Ağabeyin Mektupları...
    By ŞİMŞEK MUSTAFA in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 28
    Son Mesaj: 12.02.09, 15:42

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0