+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: Dr.Tahsin Tola ( Kara Melek)

  1. #1
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Post Dr.Tahsin Tola ( Kara Melek)



    Dr. TAHSİN TOLA

    Halim-selim, melekler gibi temiz bir şahsiyet. Senirkent'te kendisine "Kara Melek" diyorlar.

    Türkiye'de demokrasi mücadelesinde, vatan, millet ve İslâmiyete hizmetleri büyük olmuştur.

    Halk Partisi istibdadına karşı büyük mücadele vermiş, Senirkent faciasında ve Milliyetçiler Derneği çalışmalarında da yine ön saflarda yer almıştır.

    Nihayet masum ve mazlum Nur Talebelerinin yardımına koşarken görüyoruz onu.

    Dr. Tahsin Tola'dan bahsetmek istiyorum.

    Nureddin Topçu, Yarınki Türkiye isimli eserinde "Zafer" isimli yazısında ondan bahseder:

    "Zaferimiz ebedi olmalıdır ve iyi araştırılırsa her zaferin gayesi ebediliği kazanmak, ebedîlik âleminde bir ülkeyi ele geçirmektir.

    "Siz çok istiyorsunuz ve sanki iradenizle bir şey istemiyorsunuz. Sizin elinizden bir ekmeğiniz alınmış. Onun yerine iki ekmek istiyorsunuz. Çok bir şey isteyebilmiş değilsiniz.

    "Ve iradenin sonsuzluğa giden hareketini bu noktada durdurup bitiriyorsunuz. Halbuki bir ekmeğinizi elinizden alana siz bir ekmek daha verseniz, hem ruh inceliğiyle, hem de güleryüzle verseniz, iradeniz sonsuzluğa doğru gidişinde yol alacaktır.

    "Senirkent köylüleri gibi olunuz. Size zulmeden jandarmaları doyurunuz. Muvaffak olursunuz. Böyle yaparsanız kaynağı aynı olan iradelerimiz çatışmaz. Aynı âhenkte birleşir ve kendinden geldiği Allah'a doğru ilerler.

    "Gandi dünyaya, Dr. Tola Anadolu insanın ruhunu tanıtmak istedi."
    Büyük bir fedakârlıkla, Senirkent köylülerinin yardımına koştuğu gibi, aynı fedakârlıkla Bediüzzaman'ın ve Nur Talebelerinin de yardımına koşmuştu.
    "Üstadı ilk ziyaretim"

    Bediüzzaman ile tanışmasını, ziyaretini o tatlı diliyle sakin sakin şöyle anlatıyor:

    "Hz. Üstad ilk görüşüm ve ziyaret edişim şöyle olmuştu:

    "Senirkent'ten Isparta'ya gitmiştim. Milletvekili olduğum için, içimde bir endişe vardı. Gazeteciler görmesin diye düşünüyordum. Onların görüp de yaygara yapmalarından çekiniyordum.

    "Isparta'da Bey Mahallesindeki evine gittim. Her zaman kullanmadığım halde, o gün hilaf-ı âdet olarak, başımda bir şapka vardı. Evine gidince şapkayı salona asarak abdest aldım.

    "Üstad Bediüzzaman'ın huzuruna abdestli olarak, hürmet ve edep içinde çıktım.

    "Elini öperek gösterdiği yere oturdum. Hatırımda kalan Üstadın bana ilk sözleri şöyle olmuştu:

    "Şapkaya fetva verdim"

    "Kardeşim size şunu söyleyeyim; şapka için ben fetva verdim: Şapkayı giyen kâfir olmaz. Eğer ben o fetvayı vermeseydim, yirmi Şeyh Said daha çıkardı, isyan ederdi. Binlerce masumun kanı dökülürdü. Otuz sene eziyet ve sıkıntı çektim, helâl olsun...

    Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâli Efendinin şapka hakkındaki fetvasını bildiğim halde, mukabil fetva verdim. Bu şapka için sevap kazanayım diye, yirmi Şeyh Said çıkar isyan ederdi. Bu yüzden yüz bin insan öldürüldü. Benim çektiğim eziyetler helâl olsun. Pişman değilim."

    "Menderes'e söyle: Risale-i Nurları neşretsin"

    Tahsin Tola, daha sonraki hatıraların şöyle anlatıyor:

    "Afyon mahkemesi neticelenmesi ve temyizin beraet kararını tasdiki üzerine, Üstad beni Adnan Menderes'e gönderdi. Selâmlarını mektup ve medrese ehlini birleştiren şarkta uhuvvet-i İslâmiyeyi temin eden aklen ve kalben İslamiyeti ders veren Risale-i Nur'un neşrini söylememizi istedi.

    "Isparta milletvekili İrfan Aksu ile birlikte rahmetli Adnan Menderes'e gittik. Üstadın selâmını tebliğ ettik. Adnan Bey bu selâmı hürmetle aldı. Daha sonra Risale-i Nur'un mahiyetini anlattım.

    "Ayrıca Nur'ların neşredilmesi, hariçte, İslâm âleminin bu vatan ahalisine kardeşlik ve alâkasını celbedecek, dahilde ise umumî bir hoşnutluk meydana getirecek. Adnan Menderes'e bütün bunları söyleyince, merhum Menderes hiç itiraz etmedi. Daha bir iki cümle söylemeden , 'Tamam' dedi.

    "Sizi vazifelendiriyorum. Hemen faaliyete geçin. Diyanet İşlerine gidin... Eyüb Sabri Efendi (Hayırlıoğlu) ile görüşün... Risale-i Nur'ları neşretsin!' dedi.

    "Mebus maaşlarına zam"

    "Milletvekili maaşlarına zam yapılmıştı. Bu duruma Üstad üzülmüştü.
    "Kırk kişi çıkmayacak mı? Bu parayı kabul etmeyecek, çıkmayacak mı? Kırk kişi fedakârlık edin, bu parayı kabul etmeyin' dedi.

    "Bediüzzaman'ın bu sözlerini bir işaret olarak kabul ettim. Milletvekili olan arkadaşlarım Gazi Yiğitbaşı'na söyledim. O da cevaben, 'Nerede kardeşim o fedakâr insanlar? Bizim dindarlar bu parayı istiyorlar. Maaşlarının artmasını talep ediyorlar' diye cevap verdi.

    "Ben Gazi Yiğitbaşı ile konuştuktan sonra, belki kırk kişi bulabilirim ümidiyle çalışmaya başladım. Maalesef muvaffak olamadım.

    "Ben Tahsin'i alıyorum"

    "1957 seçimlerinde Senirkent ile Eğirdir arasında ihtilâf vardı. Ben ihtilâflar büyümesin diye, adaylığımı koymadım. Sonra benim haberim olmadan merkezden, beni Bingöl adayı olarak koymuşlardı.

    "Bingöl'e giderken Isparta'da Üstadı ziyaret ettim. Üstad Hazretleri:
    "Bingöl'de çok şehit var. Mübarek bir beldedir' diye konuştu. Ayrıca Hulusi Beye, Mehmed Kayalar'a selâm gönderdi, bizi desteklemelerini söyledi.

    "Ben Bingöl'e gittikten sonra Üstad Hazretleri bizim çocuklara:

    "Ben Tahsin'i alıyorum içlerinden demiş.

    "Kazanamadığınızı tebrik ederim"

    "Eğirdir'de Nur Risalelerine dost olan Ali Çetin isminde maliyede memur bir arkadaş vardı.

    "1957 seçimlerinde aday olamamıştı. Üstadı ziyaret ederek dert yanmıştı.

    "Efendim nasıl olur. Tevfik Tığlı kazandı. Ben kazanamadım?'
    "Üstad ise, 'Tebrik ederim, tebrik ederim... ' diyordu.

    "Ali Çetin, Üstad herhalde anlamadı diye, yine kazanamadığından bahsediyor, Üstad yine,"Tebrik ederim, tebrik ederim...' diyor.

    Bu şekilde tam üç sefer Ali Çetin söyleyince, nihayet Üstad,
    "Tebrik ederim, kazanamadığınızı tebrik ederim' diye kazanmadığını açıkça tebrik ediyordu.

    "Biz 1957'de kazanamadık. Böylece ileride gelen ihtilâl
    hapishanelerinden, Yassıada'dan da, Üstadın himmet ve duasıyla kurtulmuştuk.

    "Adnan Bey kardeşime selâm söyle"

    "Ankara'ya gideceğim zaman Isparta'da Üstada uğradım. Üstad daima,
    "Adnan Bey kardeşime selâm söyle... O bizim himayemizdedir. Eğer biz onu himaye etmezsek (eliyle işaret ederek) bir anda altı üstüne gelir.

    Bizi âlem-i İslâmdan, Pakistan'dan çağırıyorlar. Eğer burayı bırakıp gitsek, bir anda altı üstüne gelir. Burayı biz muhafaza ediyoruz' diye dersler verirdi.

    "Adnan Menderes'in Londra seyahati sırasında, Üstad çok telaşlanmıştı. Ali İhsan Tola ile Atıf Ural'ı Menderes'e göndermişti. Seyahatini tehir etmesini istiyordu. Arkadaşlar Menderes İstanbul'a gittiği için görüşemediler. Üstadın çok mühim bir arzusunu Menderes'e ulaştıramadık. Daha sonra Üstadın bu derece telaş sebebi ortaya çıktı. Menderes uçak kazası geçirdi, fakat inayet-i İlâhî ile kurtuldu.

    "Üstadın son Ankara seyahati"

    "Üstad son Ankara seyahatinde, beni Ankara Valisine gönderdi, görüşmek istedi.

    "Ben kendisinin makamına gitmek isterdim, fakat çok hastayım. Çok mühim bir meseleyi görüşeceğim kendisiyle, selâmımı söyle, buraya gelsin' diye haber gönderdi.

    "Valiye gittiğimde yerinde yoktu. Tekrar dönerek Üstada bulamadığımı söyledim. Bu sefer de Üstad beni savcıya gönderdi. Mutlaka bir devlet adamıyla görüşmek istiyordu.

    "Savcıyı yerinde bularak durumu arzettim. Savcı gelmek istemedi:
    "Biz onun kitaplarını iade ettik' dedi. O günlerde Sikke-i Tasdik-i Gaybi'nın davası vardı.

    "Üstad:

    "Yok... Yok... Ben onun için, kitaplar için çağırmadım. Başka çok mühim bir mesele için çağırdım' diyerek tekrar savcıyı çağırmamı istedi. Hattâ hiç unutmam aynen şöyle dedi:

    "Git çağır gelsin... Yoksa o demokrat değil mi?'

    "Tekrar acele ile savcıya gittim. Bu sefer savcı daha da evhamlandı. Korktu ve telaşlandı. Gelmek istemedi.

    "Üstad çok telaşlı idi. Gelen bir musibeti, bir felâketi önlemek istiyordu. Daha sonra şu haberi gönderdi:

    "Ayasofya'yı tekrar camiye çeviriniz. Risale-i Nur'un serbestiyetini resmen ilân ediniz. 'Eğer bunları yaparsanız, biz de sizlere resmen dua etmeye karar vereceğiz.'

    "Bizi başka yerlerden, âlem-i İslâmdan, Pakistandan çağırıyorlar. Ben gitmiyorum. Eğer ben gitsem böyle böyle olur burası.' (Eliyle Türkiye'nin karışacağını, hükümetin yuvarlanacağını, tepe taklak olacağını işaret ediyordu.)

    "Yine Ankara'da Üstad bana bir Gençlik Rehberi verdi, arkasına bir dua yazdı. Bu kitabı Demokrat Partinin Adliye Bakanlığını yapan, daha sonra da Millî Emniyet Başkanı olan Prof. Hüseyin Avni Göktürk'e vermemi söyledi.

    "Kitabı alarak Ali İhsan Tola ile birlikte, Hüseyin Avni Beye gittik. Kitabı kendisine Üstad Hazretlerinin gönderdiğini ifade ettik. Hüseyin Avni Bey çok memnun oldu.

    "Kendisinin dindar bir Müslüman olduğunu söyleyerek, cebinden bir Kur'ân-ı Kerim çıkarıp gösterdi.

    "Üstadın son günleri"

    "Üstadın son günleriydi. Yine yanına ziyarete gittim. O zaman içimden, emr-i Hak vuku bulduğu zaman 'Üstada Isparta'da bir türbe yaptırırız' diye düşünüyordum.

    "Üstadın elini öpüp oturunca, Hazret-i Üstad,
    "Gel kardeşim... ' diye yanına çağırdı, yer gösterdi. Bana şunları ifade etti:

    "Ben şimdi vasiyetnamemi yazdırdım. Ben sağlığımda olduğu gibi, vefatımda da kimsenin ziyaret etmesini, türbe vesaire gibi şeyler istemiyorum... "

    Dr. Tahsin Tola, Isparta gülistanının, mübarek bir meleğidir. Üstad Bediüzzaman'a ve onun kudsî dâvasına yaptığı hizmetler genç nesillerin şükranını celbetmiştir. Isparta'nın bu "Kara Meleği" bir tevazu burcudur.

    Arif Nihat Asya'nın şu mısralarını, Dr. Tola'nın Anadolu insanının ruhunu kurtarmak dâvasındaki erenlerden birisi olarak takdim ediyorum:


    Isparta

    Koru koru, bahçe bahçe

    Kuşlar ses verir, ses alır...

    Parkında çiçek tarhları,

    Halılarından ders alır;

    Isparta'nın erenleri

    Gülsuyuyla abdest alır...

    Çiçekten, yemişten, aşktan

    Muradını herkes alır...

    Isparta'da göğüsler, gül

    Kokusundan nefes alır...

    Isparta'nın erenleri,

    Gülsuyuyla abdest alır...

    Arif Nihat ASYA





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  2. #2
    Pürheves Mübtela_68 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Bulunduğu yer
    aksaray-konya-hatay-TÜRKİYE
    Mesajlar
    212

    Standart

    ''YARAN'' SİZE NASIL HİTAP EDEYİM(ABİ,ABLA,KARDEŞ) BİLMİYORUM AMA GERÇEKTEN ÇOK GÜSEL PAYLAŞIMLAR YAPIYORSUNUZ!ELİNİZE SALIK.ÇOK GÜSEL .Selamunaleykum

  3. #3
    Ehil Üye Majâz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Mesajlar
    1.707

    Standart

    ağabeye "kara melek" yerine "ak melek" desek daha iyi olmaz mı...

    İşte burada oturuyorum, yaşlı bir örümcek, sabırla
    bir sözü bir ötekinin ardına diziyor,
    bütünün bir anlamı olacağını umarak,
    bir vahiy, bir ebedi kesinlik
    ya da bir mükemmeliyet kazası
    her yaşamda olduğu gibi nasılsa.

    ...




  4. #4
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    TAHSİN TOLA

    “Tahsin Tola’nın ehemmiyetli çalışmasıyla Sözler mecmuâsı resmen Ankara’da tâb’ edilmesiyle hem âsâyişe, hem Demokrata, hem bu vatan ve millete yüz sene mebusluk etmek kadar fâidesi oldu.”

    Milleti temsil etmek.

    Bir millete mensup olan her ferdin hedefidir bu. Bilhassa milletini seven ve onu meydana getiren değerleri taşıyıp yaşayan insanlar hep milletlerini temsil edecek bir şeyler yapmaya çalışırlar. Bu maksatla bazıları san'at dalları ile meşgul olur, bazıları spor müsabakalarına çıkar. Tıbbî keşif ve ilmî icatlar yapanlar, siyaset sahasına atılıp milletvekili seçilerek millet meclisine girmeye gayret edenler de vardır.

    Bunların içinde en kolay olanı, seçim zamanlarında bir kitle partisinden aday olup milletvekili seçilmektir. Lâkin o sıfatı almak kolay olsa da icaplarını yerine getirip milleti lâyıkıyla temsil etmek biraz zordur.

    Zîra bir milleti hakkıyla temsil etmenin yolu, onu meydana getiren maddî mânevî değerleri bilip yaşayarak yaşatmaktan geçer. Öyle engebeli bir yolda başarı ile yürümenin bazı zorlukları vardır.

    Milletin vekilinin, her şeyden önce milletin bütününü temsil etme ideali ile hareket etmesi; seviye, sınıf, bölge, şehir, soy, sülâle ayrılığı; fikir, düşünce, dünya görüşü, parti, grup farkı gözetmeden herkesin haklarını korumaya çalışması gerekir.

    Bunu yaparken kendi siyasî, mahallî, içtimaî, fikrî husûsiyetlerini de kaybetmemeli, onları milletin mânevî zenginliği olarak meclise taşırken, milletin içinde meclisin itibarını korumayı da aslî vazife addetmelidir.
    Herhangi bir seçimde milletvekili seçilmek, mümessil vasfını yerine getirmeye yetmez. İnsan, milletvekili sıfatı taşırken de vatandaş kimliğiyle yaşarken de milleti meydana getiren değerleri yaşatma hassasiyeti içinde hareket ettiği takdirde; devlet nezdinde milleti, millet nazarında devleti temsil eder.

    Zaten, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin varlığının sebebi de budur. Bu zamana kadar, çeşitli askerî darbelere ve siyasî müdahalelere maruz bırakılan Meclis’in çatısı altında; sadece o sıfatı taşıyanların yanında, hayatı pahasına milleti temsil ederek vazifesini hakkıyla yapmaya çalışan milletvekilleri de oldu.
    Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın hayatlarına mâlolan milleti hakkıyla temsil etme hasletinin ceremesini, yüzlerce Demokrat Partili Yassıada Zindanlarında ödedi. Isparta milletvekili Dr. Tahsin Tola gibi bazı mümtaz şahsiyetler de, sadece Meslis’te bulundukları zaman içinde değil, hayatları boyunca demokrasi mücadelesi verdiler.

    ***
    Hasan Tahsin Tola.

    Isparta’nın Senirkent ilçesinde, Tolazadelerden Abdullah Nail Beyle Gülsüm Hanımın kurdukları ailenin ilk çocuğu olarak, 1 Mart 1911 yılında doğdu. Kendisini yıllarca bekleyen annesinin, babasının ihtimamı sayesinde çocukluk yılları oldukça rahat geçti.

    İlkokula Senirkent’te başlayan Tahsin, devlet parasız yatılı okulu imtihanlarını kazanarak Konya Lisesi’ne girdi. Orada liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. Aynı yıl, 18 yaşında iken Havva Hanımla evlenen ve evlilik hayatı ile tahsil hayatını birlikte yürüten Tahsin Tola’nın siyasî temayülleri talebelik yıllarında başladı. İstanbul’da Millî Türk Talebe Birliği ve Milliyetçiler Derneği gibi talebe derneklerine girip gençlik hareketlerine katıldı.

    1936 yılında fakülteyi bitirdi ve hükümet tabibi olarak Muş’un Varto ilçesine tayin edildi. Orada bir süre çalıştıktan sonra, önce Balıkesir’in Manyas ilçesinde, ardından da memleketinde hükümet ve belediye tabipliği yaptı.
    Melek mizaçlı bir insan olduğundan herkesin mala, mülke, paraya, makama, mevkiye, şana, şöhrete tamah ettiği bir zamanda, o insanların gönüllerini kazanarak sevgilerine ve duâlarına talip olma yolunu seçti.

    Bunu yaparken bir yerden ‘imdat’ çığlığının yükselmesini beklemedi. Kasaba, köy, dağ, bayır demeden kendisine ihtiyaç hissedilen her yere koştu, gecesini gündüzüne katarak çalıştı. Çaresiz insanların dertlerini dindirdi, hastalıklarını iyileştirdi, eksikliklerini tamamladı, ihtiyaçlarını giderdi.
    Millete hizmet yolunda bazen tabiî engeller, maddî zorluklar çıktı karşısına, bazen resmî tavırlar, keyfî muameleler. O kendisine ve ailesine reva görülen hasımane hareketlere de karşı çıktı, masum köylülere yapılan zulümlere, çektirilen eziyetlere de.

    ‘Senirkent Fâciası’ adıyla tarihe geçen meş’um hadise de onlardan biriydi. Gerçi hadise sırasında can alınmamış, kan dökülmemişti, ama yapılan melânet ve revâ görülen mezâlim, ölümü aratacak kadar dehşetliydi.

    1946 yılının Eylül ayında başlayan hadisenin asıl feci ciheti, dinî kitap okumanın ağır bir cürüm addedilmesi, yetmiyormuş gibi bir de maznunlara düzmece suçlar isnat edilerek zulmün mâzur gösterilmeye çalışılması idi.
    Yıllardır, her yolu denemelerine rağmen durduramadıkları Nur hizmetlerinin hız kazandığını, gelmesinden korktukları demokrasi şafağının sökmeye başladığını gören zamane zalimleri, son bir gayretle melânet kusarak memleketin efkârını kirletme cihetine gittiler.

    ‘Güneşi üflemekle söndürmeye çalışma’ hamakatından başka bir şey değildi yapmaya çalıştıkları hareket. Hedef güneş olunca, yapılan mezâlimden en büyük zararı da nura müheyya olan pervane fıtratlı, kelebek mizaçlı masum insanlar gördü.

    Gece yarısına doğru başladı baskınlar. Sîmasının seciyesi silinmiş, kalbinde merhametin, vicdanında insafın izi kalmamış, gözünü kin bürümüş ceberut tıynetli insanlar, üzerlerindeki resmî üniformaların himayesinde, kirli vicdanları ile hânelerin mahremiyetini ihlâl ettiler. Önlerine çıkan her insana namlu doğrulttular, süngü tehditleri, dipçik darbeleri ile yataklarından kaldırdılar ve günlük elbiselerini giymelerine bile fırsat vermeden karakola götürdüler.
    Ancak üç beş kişinin sığabileceği daracık nezarethânelere elleri, gözleri bağlı onlarca insanı doldurdular ve günlerce aç susuz bırakmaları yetmiyormuş gibi zarurî ihtiyaçlarını gidermelerine bile izin vermediler. Mecbur kalıp etrafı kirletenleri de bundan dolayı ayrıca ve daha şiddetli bir şekilde cezalandırmakla tehdit ettiler.

    Altı ay kadar devam eden Senirkent Faciası’nın her safhasında Dr. Tahsin Tola da vardı. Taşıdığı sıfatlardan korkup medenî cesaretinden çekindiklerinden onu nezarete atamadılar. Mahkemeye verdilerse de mahkûm ettiremediler.

    Lâkin; melek mizaçlı, munis bir insan olduğundan; kardeşlerine, akrabalarına, arkadaşlarına ve onlardan ayırmadığı masum insanlara revâ görülen kötü muamelelere karşı koymak için zelil insanlarla muhatap olmak zorunda kalması, ona en az içerdekilerin çektikleri kadar ağır geldi.

    Bilhassa sabi denecek yaşta çocukların ve yetmişlik gazilerin bile aynı muamelelere tâbi tutulmaları karşısında sesini duyuracak bir merci bulamaması, masum insanların haklarını aramak istedikçe haksızlığa uğraması ve zulüm görmesi, hissettiği azabı dayanılmaz bir hâle getirmeye yetti.
    Tahsin Bey bu gibi hezeyan hadiseleriyle boğuşurken, kendisini içlerinden biri sayıp hâlleriyle hâllendiği, dertlerini dert edinip sıkıntılarını giderdiği ve acılarını bölüşüp sevinçlerini paylaştığı köylüler defalarca yanına gelip yalvardılar.

    “Emret, bir gecede o mel’unların dairelerini başlarına yıkıp canlarını cehenneme gönderelim.” Zahiren halim selim görünmelerine ve şahıslarına yapılan eziyetler karşısında mütehammil olmalarına rağmen; vatan, millet, din ve nâmus değerlerine müdahale edilmek istendiği zaman hepsinin birer aslan kesildiğini bilirdi. Köylüler, zalimlere dünyayı dar edecek cesaret, güç ve imkâna sahip olduklarından, kendisi izin verdiği takdirde hemen harekete geçip söylediklerinin çok daha fazlasını yapacaklarından da emindi.
    Fakat o, hadiseler karşısında tehevvüre kapılmayan bir fıtrata sahip olduğu ve henüz kendisini görmediği Said Nursî’nin eserlerinden, müsbet hareket etme dersi aldığı için, menfî yollara tevessül etmedi. Mel’unlara, meşrû yollarla mukabele etmeye karar verdi ve zalimlerin tehditlerine, baskılarına, zulümlerine rağmen; aylarca süren mücadeleler neticesinde maznunların suçsuzluğunu ispatladı.

    Tahsin Tola’yı müstesnâ kılan bir başka hususîyeti de ondan sonra tezâhür etti. Köylülerin, kendilerine zulmeden zalimleri evlerinde ağırlamalarını istedi. Götürülürken karda mahsur kaldıklarını öğrenince de yardımına koştu.
    Böylece, insanlığa örnek olacak güzel bir insanlık dersi vererek zalimi de, mazlûmu da insan olan korkunç bir fâciadan, milletin iftihar edeceği mükemmel bir zafer çıkardı. İnsanın ve insanlığın zaferi.
    Hadiseye şahit olup hayran kalan Nureddin Topçu da bir yazısında, “Senirkent köylüleri gibi olunuz; size zulmeden candarmaları doyurunuz. Muvaffak olursunuz. Gandi dünyaya, Dr. Tola Anadolu insanına ruhunu tanıtmak istedi” 1 diyerek takdir hislerini ifade ettiği gibi fazilet mücadelesinde muvaffak oldu.

    İnsana ruhunu tanıtmak!..

    O günlerde memleket ve millet için yapılabilecek en isabetli hareketti bu. Çünkü milletin yaşadığı hayat şartları fâciadan farksızdı. Yıllardır çekilen yoksulluk, açlık, kıtlık ve salgın hastalıklarla iflâhı kesilen ahâli, en temel insan haklarından bile mahrum bırakılmasının yanı sıra devlet dairelerinde, karakollarda ve benzer yerlerde olmadık eziyetlere de maruz bırakılıyordu.
    Bu handikabı aşıp mâkus tâlihi yenerek müreffeh bir millet meydana getirmenin yolu, Anadolu insanına ruhunu tanıtıp varlığının sebebi olan değerleri anlatmaktan ve milleti meydana getiren unsurların kaynaşmalarını sağlamaktan geçiyordu.

    Medenî cesareti ile güçlenen insanî hasletleri sayesinde Senirkent sakinlerini, yaşadıkları fecî fâciadan kurtaran ve suçluların cezalarını, bizzat onları zulmetmeye zorlayan zalimlere verdiren Tahsin Bey, artık millet için de harekete geçmenin zamanının geldiğinin farkındaydı.

    Nitekim çok geçmeden, milleti içine düştüğü zarûret hâllerinden kurtarmak isteyen Menderes ve arkadaşları Demokrat Partiyi kurdular ve katıldıkları ilk demokratik seçimde halkın kahir ekseriyetinin reyleriyle iktidara geldiler.
    Kurulduğu günden itibaren demokrasi kahramanları arasındaki yerini alan ve Sernirkent’te Demokrat Parti teşkilâtını kuran Tahsin Bey, bu sefer milleti ve devleti barıştırıp kaynaştırma misyonunu üslendi.



    “ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU”NA ADNAN MENDERES DE MUHALİFTİ

    1950 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden 9. dönem Isparta milletvekili olarak meclise girdi. Mecliste milleti hakkıyla temsil etmeye çalıştığı için, “Sadece Mustafa Kemal için koruma kanunu çıkarılamaz” diyerek birkaç arkadaşı ile birlikte, Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefet etti. Bu demokratik hareketi, “Ben böyle bir kanunun meclisten geçeceğini tahmin etmiyordum. Böylesine antidemokratik bir kanunun çıkışına mani olmaya çalıştınız. Sizi tebrik ederim” diyen Başbakan Adnan Menderes tarafından takdir edildi. 2

    1954 yılında yapılan seçimleri de kazanan Tahsin Tola, meclisteki vekillik vazifesini aksatmadan, zamanının çoğunu halkın arasında geçirerek devlet-millet kaynaşmasında katalizör vazifesi görmeye çalıştı.

    Bediüzzaman Said Nursî ile de ilk defa milletvekili sıfatını taşıdığı yıllarda görüştü. Önceden de onun Isparta’da olduğunu biliyor, eserlerini okuyor ve Risâle-i Nur’un intişarına hizmet ediyordu. Halk tarafından çok sevilmesinde, çalışmaları kadar Nurculuğunun da tesirinin olduğunu biliyor ve ilk fırsatta ziyaret etmek istiyordu. Milletvekili olunca bu ziyaretin şahsî bir istek olmaktan çıktığını, milletle devletin kaynaşmasına vesile olacak millî bir vazife, hatta vecibe hâline geldiğini düşünerek hemen Isparta’ya hareket etti. Said Nursî’ye yapacağı ziyaretin millî ve uhrevî bir mahiyet kazandığını hissedince hassasiyeti daha da arttığından abdest alarak kendisine mânevî yönden de çeki düzen verdi ve şapkasını çıkarıp odasına girdi.

    Onun niyetini bilen ve hassasiyetine muhabbetle mukabele eden Bediüzzaman da şapka meselesinde verdiği fetvayı hatırlatarak hem o anda onun yaşadığı sıkıntıyı azalttı, hem de devletle milletin kaynaşmasında milletin üzerine düşeni yaptığını, sıranın devlete geldiğini ihsas etti.
    Ondan sonra sıklaşan müteakip görüşmelerde Bediüzzaman ona hep Risâle-i Nur’u anlattı, neşredilmesinin ehemmiyetine dikkat çekti. Bu işi devletin yapmasının gerektiğini söyledi ve “Adnan Menderes’e selâm söyle. Risâle-i Nur’ları neşretsin” diyerek haber gönderdi. Menderes ve Tola için tavzif mânâsı taşıyordu bu ifadeler. Verilen vazifeyi yerine getirmeyi, dine ve millete hizmet etme fırsatı olarak değerlendiren Tahsin Bey, Ankara’ya gidince Menderes’le görüştü ve Bediüzzaman’ın selâmını söyleyip talebini tebliğ etti. Selâmı hürmet ve tazimle alıp talebini memnuniyetle kabul eden Menderes de kendisine döndü ve “Risâlelerin neşri için sizi vazifelendiriyorum. Hemen faaliyete geçin, Diyanet İşlerine gidip başkanla görüşün ve risâleleri neşredin” dedi.

    Bunun üzerine hemen harekete geçen Tahsin Bey, Diyanet İşleri Başkanı ile yaptığı müteaddit görüşmelere ve ısrarlı teşebbüslere rağmen netice alamayınca olanları gelip Üstadına anlattı. “Risâleleri biz neşredelim Üstadım” dedi ardından da.

    Bediüzzaman bu talebi makul karşılayınca, Âtıf Ural, Said Özdemir, Mustafa Türkmenoğlu gibi Nur Talebelerinin gayretleriyle Risâle-i Nurlar devletin merkezinde serbestçe neşredilmeye başlandı. Said Nursî de “Tahsin Tola’nın ehemmiyetli çalışmasıyla Sözler mecmuâsı resmen Ankara’da tâb’ edilmesiyle hem âsâyişe, hem Demokrata, hem bu vatan ve millete yüz sene mebusluk etmek kadar fâidesi oldu” diyerek onun bu husustaki gayretlerini takdir etti.
    O günlerde, açlığa ne kadar dayanabileceğini merak ederek iftarsız sahursuz oruç tutan ve yetmiş gün aç duran kardeşi mesabesindeki akrabası Ali İhsan’ı göstermek için onunla birlikte Said Nursî’yi ziyarete gitti. Maksadı, hem onu tedavi ettirmek, hem de mahir bir orman yüksek mühendisi olan ve organik tarım, ekolojik denge hususlarında ihtisas yapan Ali İhsan’ın Nur hizmetine girmesini sağlamaktı.

    Önceleri Nur hareketine karşı biraz mesafeli duran Ali İhsan, Bediüzzaman’ı tanıyınca hizmetine intibak etti. Zaman zaman Ankara’ya gidip onun adına bazı siyasî görüşmelerde bulundu ama asıl hizmetini Nurların yazılması ve tashihi hususlarında yaptı. Said Nursî, annesinden Ali İhsan’ı kendisine talebe olarak vermesini istedi ise de o vermedi. Bu talebini çeşitli vesilelerle birkaç sefer tekrarladığı hâlde müsbet cevap alamayınca ‘Benim hizmetim senin evinde olacak’ dedi.

    Bu sözü bir tavzif sayan Ali İhsan Tola, Senirkent’ten hiç ayrılmadı. 82 yaşında Hakkın rahmetine kavuştuğu 13 Mayıs 2009 tarihine kadar da tedavi ve ziyaret maksadıyla her gün evine gelen yüzlerce insana Bediüzzaman’ı anlatıp Risâle-i Nurları okudu. Ali İhsan’ın iyileşip hizmete girmesinden çok memnun olan Dr. Tahsin Bey, verilen her işi yaptığı hâlde kendisini, hedefine ulaşmış bir insan olarak görmüyor, devleti milletle kaynaştırma misyonunu gerçekleştirerek risâleleri bizzat devletin sahiplenip neşretmesini sağlamak istiyordu.

    Mebus sıfatını taşımaya devam etmenin, bu millî idealini gerçekleştirmesini kolaylaştıracağını düşünerek 1957 seçimlerinde yeniden aday oldu. Parti idarecileri, onu Isparta yerine Bingöl’den aday gösterdikleri için seçilemedi.
    Hazırlıkları hızlandırılan Altmış İhtilâlinin dehşetini mânen hissettiği, Halkçıların yaygaraları yüzünden hükümete de sesini duyuramadığı için o seçimde kazananları değil, kazanamayanları tebrik eden Said Nursî’nin; “Tahsin Tola’nın tekrar mebus olmasını istedim, tâ Nurlara hizmet etsin; fakat onun evvelki hizmeti kâfî geliyor. Kapıyı açmış, daha ihtiyaç kalmadı” ifadeleri onun için yegâne teselli kaynağı oldu.

    Sıfatların bir yerlere getirdiği insan değildi Tahsin Tola. Aksine, sıfatları bir yerlere getiren insandı. Kimseden unvan isteyip imkân beklemez, verildiği zaman da itibar görüp imkân kazanmak için değil, hizmet edip netice almak maksadıyla taşır ve sonunda hedefine ulaşırdı.

    Said Nursî ve eserleri sayesinde kazandığı bu vasfını, milletvekilliği yaptığı yıllarda müessir bir şekilde kullandı. Meclise giremeyince milletvekilliği sıfatını kaybetti ise de milletin vekili olma vasfını kaybetmedi. Yine bütün imkânları ile başı dara düşenlerin yardımına koştu. Bediüzzaman’ın hizmetkârları, 1958 yılında Ankara Hapishanesi’ne atıldıklarında yanlarına ilk giden o oldu. Kendisi gibi hareketli ve heyecanlı bir fıtrata sahip olan arkadaşı Avukat Bekir Berk’in onların vekâletlerini almasını sağlayarak hem maznunların beraatine, hem de Bekir Beyin Said Nursî’yi ve Risâle-i Nurları tanımasına vesile oldu.

    Zira, vekil sıfatı ile milleti temsil etmek millî bir mazhariyet olsa da yegâne şart değildi. Hatta o vasfı taşımadan hizmet etmek, millet nezdinde daha makbul ve muteberdi. Bu yüzden o, ihtilâlin kanlı ve karışık günleri geçip şartlar normale döndükten sonra da milletvekili olmaya teşebbüs etmedi. Nur Talebeliği vasfını, milletvekilliği sıfatından çok daha muteber addeden Tahsin Beyin o sahada açmış olduğu kapı, bir daha hiç kapanmadı. O kapıdan giren başka Nur Talebeleri ve Nurlara dost insanlar, onun başlattığı mecliste Nurları temsil hizmetini kaldığı yerden devam ettirdiler.

    Tahsin Tola, milletvekili olmadan önce faal bir Nur Talebesi idi. Milletvekilliği sırasında ve Meclis’ten ayrıldıktan sonra da Risâle-i Nurlarla meşgul oldu ve sıfatı gibi ahvâli de nuranîleşti.

    Devlet ona milletvekili sıfatını vermiş, millet ‘Kara melek’ demişti. Tahsin Beyse bu sıfatları Nurculuk vasfında mezcettiğinden, kendisinin hep Nur Talebesi olarak bilinip anılmasını istemişti. Öyle de oldu.

    Hayatı boyunca hep ‘melek fıtratlı Nurcu vekil’ olarak bilindi. 23 Mayıs 1983 tarihinde; aralarında Süleyman Demirel’in de bulunduğu milletvekili arkadaşlarından, Mustafa Sungur, Said Özdemir, Mehmed Kutlular, Osman Demirci gibi Nur Talebesi kardeşlerinden, vatandaşlarından ve melek yoldaşlarından müteşekkil, beş bin kişilik muazzam bir cemaat tarafından ruhlar âlemine teşyi edildi.

    Dipnotlar:

    1- N. Topçu, Yarınki Türkiye, İstanbul Yağmur Yayınları, s. 345 / 2- Senirkent Gazetesi, Tahsin Tola özel eki, s. 9-10.

    İSLÂM YAŞAR





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Ali İhsan Tola Ağabey'den Bir Kaç Hatıra
    By ErekNUR in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 20
    Son Mesaj: 28.12.09, 14:19
  2. Akif, Risâle-i Nur’u Takdir ve Tahsin Etti
    By Bîçare S.V. in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 27.12.09, 22:08
  3. Ali İhsan Tola Ağabey Dualarla...
    By HakanBa in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 30.09.09, 09:28
  4. Ali İhsan Tola İçin Dua
    By muhibbülkurra in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 12
    Son Mesaj: 13.05.09, 08:15
  5. Dr. Tahsin Tola
    By muntehab in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 17.01.07, 13:51

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0