Bediüzzaman’ın mesajına annelik ettiler ŞEMSİNUR ÖZDEMİR
Bediüzzaman’ın ‘yeğenlerim’ diyecek kadar sevdiği iki nurlu yüz Kadriye ve Bedriye anne. Biri 95 diğeri 93 yaşında bugün. Ömürleri Risale-i Nur hizmetiyle geçmiş. Kendi çocukları yok ama bugün yüzlerce nur talebesi onları anneleri gibi görüyor. Onlar da kendilerini hakkın ve insanlığın hizmetine sunmuş olan gençlere dualarıyla destek oluyorlar.
Bediüzzaman’ın manevî yeğenleri
Afyon’da eski bir apartman dairesi. Küçük bir odada karşılıklı duran iki yatakta iki yaşlı hanım, oturma ile yatma arası bir duruşla karşılıyor misafirlerini. Bedriye anne 95, Kamer anne 93 yaşlarında. Onlar Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin ‘yeğenlerim’ diyecek kadar sevdiği iki nurlu yüz. Ömürlerinin ahirinde Cenabı Mevla’nın lütfuyla, kendi çocukları olmamasına rağmen yüzlerce nur talebesinin teveccühüne mazhar olmuş, onların elinde bakılan, son zamanlarını insanlığa dua ederek yine hizmetle geçiren kutlu hanımlar. “Allah bizi size dua edelim diye yaşatıyor” diyecek kadar bu dünyadan kopmuş, ruhu canlarıyla, nefes alırken bile ötelere kanat açmışlar. Kamer ve Bedriye annelerin hayatlarını ve hizmetlerini bizzat kendilerinden dinlemek ne yazık ki mümkün olmadı. Geç kalmıştık. Keşke o kıymetli hazineleri daha sağlıklı zamanlarında tanısaydık. Çabuk yoruluyor, sorulara çok kısa cevap veriyorlardı. Hatta mümkünse, kendilerine ait hiçbir şeyi duymak istemiyor, tek sözlerinin Allah’ı, Peygamberimizi anlatmak ve dua etmek olmasını istiyorlardı. Bir aralık “Bedriye anne, Afyon’u son ziyaretinde Üstad’a siz yemek yapmışsınız, öyle mi?” diyecek oldum da “Çocuklar da maşallah neler biliyorlar!” diye hafiften paylandım. Yine de, ailelerinden, hizmetlerinde bulunanlardan ve eski ses kayıtlarından bazı bilgi ve hatıraları temin etme imkanımız oldu.
Mevlânâ Halid’in cübbesi, Küçük Aşık ve Bediüzzaman
Kamer ve Bedriye hanımlar Afyon’da Müftüoğlu ailesine mensup. Kendilerinden küçük 3 erkek kardeşleri vefat etmiş. Müftüoğlu ailesinin soyu, Mevlânâ Halidi Bağdadi’nin (1770-1827) meşhur talebesi Küçük Âşık diye bilinen Mehmet Efendi’ye kadar uzanıyor. Mevlâna Halid, yıllarca ailesinden habersiz hizmetinde bulunan Küçük Âşık’ı memleketi Afyon’a gönderirken hırkasını çıkarıp vermiş “Hasretime işte şimdi dayanırsın.” demiş. Afyon’da müftülük yaptığı gibi, şimdi kendi ismiyle söylenen Hacı Âşık Camii’nde dersler de okutmuş, 1845’te vefat etmiş. Mehmed Efendi’nin vefatından sonra evlatları ve torunları bu hırkayı muhafaza etmiş.
1885’te Afyon’da dünyaya gelen Asiye Mülazımoğlu’nun babası Mehmed Bahaeddin Efendi, Küçük Âşık’ın torunu. Asiye Hanım dedesinden kendisine intikal eden bu cübbenin üzerine titremiş, İstiklâl Savaşı’nda, Yunan işgalinde, memleketlerini terk etmek zorunda kaldıkları günlerde bile onu yanından ayırmamış. Sandıklı, Isparta ve Akşehir’e gittiklerinde zor zarurî eşyaları ile birlikte bu cübbeyi de daima yanında taşımış. Asiye Hanım’ın kocası Tahir Bey, Kastamonu Hapishanesi’ne müdür olarak tayin edildiği zaman, Mülazımoğlu ailesi de nihayet Kastamonu’ya gelip yerleşmiş. İşte bu yerleşme günlerinde, uzun yıllar dolaştırılan cübbe de asıl sahibini bulmuş. Babası Bahaeddin Efendi’yle birlikte Bediüzzaman’a giden Asiye Hanım, Mevlânâ Halid’in emaneti bu asırlık yadigârı sahibine teslim etmiş. Cübbenin sahibi: “Asiye’nin duası kabul oldu “diyerek uzun yılların iştiyakını, hasretini ifade etmişti. Asiye Hanım’ın ismi ve hizmetleri Risale-i Nur’un lâhikalarında yer yer zikredilir. Afyon’da ‘dağ müftüleri’ denilen ailenin ileri gelenleri, öteden beri eğitim hizmetleri yapmış, müftülük yapan da olmuş. Evlerini medrese gibi kullanıp talebe yetiştirmişler. Asiye Hanım ile Kamer ve Bedriye hanımlar aynı dedenin torunları. Yaşadıkları döneme göre iyi bir eğitim almışlar. Bedriye Hanım, liseyi bitirip bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra polis memuru iken emekli olmuş. Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitiren Kamer Hanım ise bir süre hakimlik ve Gümrük Tekel Bakanlığı’nda yüksek hesap uzmanlığı yapmış.
Bediüzzaman Hazretleri’ni Asiye Hanım’ın (1987’de, 102 yaşında vefat etmiştir) anlatmasıyla uzaktan tanıyıp seven, Risale-i Nur eserlerini okuyan Kamer ve Bedriye hanımlar, birkaç kere de onu ziyaret ederler. Anneleri Nimet Hanım ile aynı soya mensup olmasından dolayı onlara ‘yeğenlerim’ diye hitap eden Üstad, aynı zamanda ‘has talebelerim’ ve ‘ahiret hemşirelerim’ diyerek üç türlü yakınlık duyduğunu anlatır. Sağlıklı zamanlarında Risale-i Nur’ları bizzat yazan ve genç kız ve kadınlara okuyup dersler yaparak iman hakikatlerini idrak etme noktasında rehberlik eden Bedriye ve Kamer hanımlar, bugün de duaları ve tavsiyeleri ile hizmet erlerine moral vermeye devam ediyor.
Bedriye Hanım, eski bir ses kaydında Bediüzzaman’ı ilk ziyaretlerini şöyle anlatıyor: “Aylarca, günlerce hasret çekmiştim. Bir gün, ‘annem belki hayır der, belki bırakmaz diye kendi kendime üstadıma gideyim’ diye hazırlandım. Tam çantamı hazırlamıştım, geliverdiler, gidemedim. Sonra bir daha hazırlandık, tekrar gittik Üstadıma. Çalışkanların dükkanına vardık. Üstada pek çok kişiler gelmiş, geri dönmüşler. Kardeşlerden biri ‘Üstadımız hasta yatıyor’ demiş. Kapıya kadar gidelim, döneriz dedik. Kapıyı açan kardeşle bir tezkere yazıp içeri gönderdim. “Muhterem üstadım biz sizi Allah rızası için ziyarete geldik. Müsaade edersen gelelim müsaade etmezsen dönelim efendim” dedim. Gelsinler demiş. Vardık. Üstad yatıyordu. Hemen kalktı. Hoş geldiniz, dedi. Ders yaptı mübarek. Yanımızda bir misafir de vardı. O misafire de teveccüh etti. Giderken küçük bir kutu lokum veya şeker almıştım. ‘Hediyemizi kabul etmiyor ama belki talebeler yerler’ demiştim. Hazreti Üstad komodinin üstünde kutuyu gördü. ‘Şimdiye kadar âdetim var, bozdurmayın. Ben de sana bir hediye vereyim’ dedi. O zaman razı oldum.”
Tren vak’ası
“Annem ve kızkardeşimle Isparta’ya ziyaretine gittik. Fıtnat Hanım’ın evindeydik. Üstad, bizi çağırıp ders yaptı. Fitnat Hanım’ın evindeyken Üstad çay gönderdi bize. O çayın tadını hâlâ unutamıyorum. Biz döndükten 10 dakika sonra kapı çalındı. ‘Tren var, misafirler çabuk gidecek’ dediler. Fitnat Hanım ‘şu anda tren yoktur.’dedi ama Üstad haber gönderiyor, ısrar ediyor. Biz kalktık. Hakikaten tren var, trene bindik. Meğer bizden sonra oraya baskın gelmiş. Mübarek üstadımız çabuk gitmemizi istemiş. Trene bindik ama hem giderken hem gelirken, beni tren, otobüs tutar. Harap olurum yollarda, hangi ilacı alacağımı bilemem. Hiç birisine hacet kalmadan sanki bir adımlık yere gitmişim gibi Ankara’ya kolayca geldik.”


ZAMAN/PAZAR EKİ