+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 14

Konu: Bediüzzaman İlim Ve ALim

  1. #1
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart Bediüzzaman İlim Ve ALim

    İlim nedir?

    İlim,
    bir konunun etraflı ve bütün unsurlarının öğrenilmesi faaliyeti demektir.

    Mesela “hukuk ilmi”diye bir ilim var. Bu ilmin kaynaklarını, özelliklerini, sınırlarını vb. taraflarını incelemek ve öğrenmek ilim öğrenmektir. Tıp ilmi için de aynı şeyler söylenebilir.

    Bazı ilimler “sosyal ilimler” bazıları ise “müspet ilimler” olarak adlandırılmışlardır.
    Hadislerden anladığım kadarı ile

    Hz. Peygamber (aleyhissalatü vesselam) “ilim” tabiri ile her iki grupta da yer alan ilimleri kastetmektedir. O halde hukuk, ilahiyat, tıp, matematik, jeoloji vb. ilimlerin hepsi de“ilim” tabiri içine girer

    .
    a) İlimlerin Tasnifi

    İlimleri sınıflandırmak ve kaç tür ilim olduğunu ifade etmek için eskiden beri gayretler görülmüştür. Bu sınıflandırmalar ilimlerin mahiyetini değiştirmez, sadece türlerini bilmeyi kolaylaştırır.
    Çeşitli sınıflandırmalar yapılmıştır: sosyal ilimler (hukuk, ilahiyat, edebiyat vb.) ve müspet ilimler(mühendislik, tıp, jeoloji vb.); beşeri ilimler (hukuk, ilahiyat, edebiyat vb.) ve tabii ilimler(mühendislik, tıp, jeoloji vb.); dini ilimler (tefsir, hadis, fıkıh vb.) ve dini olmayan ilimler (tıp, mühendislik vb.). Bu son sınıflama, daha çok İslami ilimler meşgul olanlar tarafından yapılan bir ayırımdır.
    Bu ayırımların her biri ayrı bir kriteri esas almaktadır. Aldığı kritere göre de ilimler farklı isimlerle ayrı bölümlerde yer almaktadır.


    b) Nursî’nin Tasnifi Bütün bu ayırımlardan haberi olan Nursî, ilimleri değişik bir kritere göre de sınıflandırmıştır:

    “İlim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşâallah o cümledendir.”

    [1]
    Nursî’nin bu açıklamaları bir hadisi hatıra getirmektedir.

    Bir hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “İlim ikidir, kalpte sabit olan ilim, faydalı olanıdır. Eğer ilim sadece dilde olursa, bu, kıyamette Allah için kulları aleyhindeki durumların da hücceti olur.”
    [2]

    Burada ilme ve ilmî çalışmalara kuvvetle inanma ve onu benimseme ifade edilmektedir. İlmin kalpte sabit olması, faydalı olması demektir. Yani ilmin benimsenmesi ve insanlara bir fayda sağlaması demektir. Yok, eğer insanlara bir fayda sağlamıyorsa, sadece dillerde dolaşan fakat kimseye faydası olmayan bir ilim tavsiye edilmemektedir, çünkü bu ilim, kıyamet günü Allah için kulları aleyhindeki durumlarda delil olur. Nursî’nin bir başka ayırımı ise şöyledir:

    “Mesail iki kısımdır:Birisinde telahuk-u efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır. Kısm-ı diğerîde esas itibariyle telahuk ve teavün tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki hariçte bir uçurum üzerinden atlamak veyahut bir dar yerden geçmekte küll ve küll-ü vâhid birdir. Teavün faide vermez.Bu kıyasa binaen fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekseri, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı, ikinci misale benzer. Tekemmülü def'î, yahut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi maneviyat veya ulûm-u İlahiye’dendir. Lâkin eğer çendan telahuk-u efkâr bu kısm-ı saninin mahiyetini tağyir ve tekmil ve tezyid edemez ise de; bürhanların mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verir”(Muhakemat, s. 17).



    İlmin Değeri Bu konuda şu hadisleri zikredebiliriz. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “İlmin tâlibi (talebesi) Rahman’ın tâlibidir. İlmin tâlibi ve onu isteyen, İslâm’ın rüknüdür. Onun ecir ve mükâfatı, peygamberlerle beraber verilir.”

    Bu hadis-i şerif de yine kapsamlı bir şekilde ilim öğrenmenin faziletini anlatan bir hadistir. İlmi isteyen, yani öğrenmek isteyen bir öğrenci, bir Âlim-i Rahman’ın da talibidir. Yani onu da isteyendir. Rahman, Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Yani Allah’ın rızasını ilmi öğrenmek suretiyle kazanmak istiyor demektir. Aynı şekilde ilmi istemenin, İslâm’ın bir rüknü, bir temeli olduğu belirtilmektedir.Bir diğer hadiste ise Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)şöyle buyurmuştur:

    “İlminden menfaat görülen bir âlim, bin âbidden hayırlıdır.”

    İlminden menfaat görülen bir âlimin bin âbidden daha hayırlı olduğu müjdesi bu hadiste yer alıyor. İnsanlar onun ilminden istifade ettiği müddetçe, o zaten sevabı kazanmaya devam ediyor, demektir. Nursî bu konu ile dolaylı bir noktayı şöyle ifade etmiş:

    “Hem, İmam-ı Şafii’den (r.a.) rivayet var ki: ‘halis talebe-i ulumun rızkına ben kefalet edebilirim’ demiş. ‘Çünkü rızıklarında vüs’at ve bereket olur.’ madem hakikat budur...”

    (Kastamonu Lahikası, no: 124, s. 249).
    Bir hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Âlimlerin mürekkepleriyle şehitlerin kanı muvazene edilse, tartılsa, muhakkak ki Allah yanında âlimlerin mürekkebi, şehitlerin kanına üstün gelir.”[3]

    Burada âlimlerle şehitler karşılaştırılıyor ve âlimlerin mürekkebinin şehitlerin kanından daha üstün olduğu ifade ediliyor. Gerçekten de âlimler insanlara doğruyu öğrettikleri için, yani ilmi öğrettikleri için, insanlar terakki etmekte ve yükselmektedirler. Aynı şekilde, askerlere de yol gösteren, dinin emirlerini onlara anlatan, onlara ilim öğreten yine âlimlerdir. Askerler savaşta canlarını vererek cihat etmektedirler ve böyle bir gayret esnasında şehit olmakla, cennetle müjdelenmişlerdir.Bir diğer hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

    “Kişi ölünce sevap defteri kapanır, ancak üç kişi bundan müstesnadır: Biri, kendine dua eden sâlih bir evlat yetiştiren; diğeri, devamlı istifade edilen bir eser bırakan (vakıflar gibi) ve üçüncüsü ise kendisinden istifade edilen (veya onunla amel edilen) bir ilim bırakan kimsedir.”

    Bu hadis-i şerifte bazı kimselerin öldükten sonra da sevap kazanacağı müjdesi verilmektedir. Bu kimselerin üç grup insan olduğu ifade edilmiştir. Biri hayırlı bir evlat yetiştiren, ikincisi devamlı istifade edilen bir eser (vakıf eserleri gibi) bırakan, üçüncüsü de kendisinden istifade edilen bir ilim bırakan kimsedir. Bizi burada daha çok üçüncü şık ilgilendirmektedir. Böylece ilmî eser bırakan; kitap, makale ve benzeri eserlerle insanların devamlı istifadesini sağlayan kimsenin sevap defteri, öldükten sonra da devam etmektedir. Ne mutlu o kimseye ki öldükten sonra dahi sevap kazanmaya devam eder! Nursî bunlardan biridir. Nursî’nin binlerce sayfalık kitap ve makale yazıp bıraktığına burada sadece işaret edelim.Bir diğer hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)şöyle buyurmuştur:

    “Bir ilim talebesi ilmi tahsil ederken eceli gelse, vefat etse; onun derecesiyle peygamberlerin derecesi arasında bir derece (peygamberlik derecesi) kalır.”

    Burada yine ilme teşvik ve bir müjde söz konusudur. Bir ilim talebesi ilmi öğrenirken, yazarken ve öğretirken eceli gelse, vefat etse onunla peygamberlik derecesi arasında bir derece fark olduğu müjdesi verilmektedir. Bir insanın ne zaman öleceği (ecel) bilinmeyen şeylerdendir. Bu hadis böylece devamlı olarak ilim ile meşgul olmaya teşvik etmiş olmaktadır, ta ki ilim ile meşguliyet esnasında ecel gelip o kişi ölürse, hadiste beyan buyrulan ecir ve sevabı alsın.Bir diğer hadis-i şerif şöyledir:

    “Bir ilim talebesi (veya âlim) ilim öğrenirken eceli gelse ve ölse o şehittir.”[4]

    Yukarıdaki hadisin manaca devamı veya aynı manada ve istikamette başka bir rivayetidir. Burada bir ilim talebesinin veya âlimin ilim öğrenirken eceli gelip ölmesinden bahsedilmektedir. Böyle bir kimse şehit sayılmaktadır. Yani cennetle müjdelenen kimselerden biri olmaktadır.
    Bu konuda Nursî şöyle diyor:

    “Eski talebeliğim zamanında mevsuk zatlardan, onlar da mühim imamlardan naklederek işittim ki: ‘ciddi, müştak, halis talebe-i ulum, tahsilde iken vefat ettikleri zaman, berzahta aynı tahsil misali ve bir medrese-i maneviyede bulunuyor gibi, o âleme muvafık bir vaziyet ihsan ediliyor’ diye, o zaman talebe-i ulum içinde çok defa medar-ı bahis oluyordu. Şimdi bu vakitte, talebe-i ulumun en halisleri Risale-i Nur talebeleri olduğundan, elbette merhum Mehmed Zühtü, Asım ve Lütfü gibi zatların vazifeleri devam ediyor”
    (Kastamonu Lahikası, no: 163, s. 314).
    Konu _vatan_ tarafından (02.05.14 Saat 13:51 ) değiştirilmiştir.
    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

  2. #2
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart

    Âlim

    Burada kastedilen, belli bir ilim derecesini elde eden kimse demektir. Ve özellikle bir ilmi derinlemesine ve genişlemesine bilen kimse demektir.

    Bu şu demektir: Her profesör, âlim sayılmaz. Profesör belli bir ilim derecesine kavuşmuştur, ama bazı profesörler kendi meşguliyet alanları olan ilmi dahi derinlemesine ve genişlemesine bilememektedirler. Bu sebeple âlim tabiri daha çok seviyeli ilim adamlarını ifade eder ve bir üstünlüğe işaret eder.

    Hazret-i Peygamber’in (aleyhissalatü vesselam) beyanlarından anlaşıldığına göre, âlimler bir açıdan ikiye ayrılır: iyi âlim ve kötü âlim.

    Aşağıdaki hadislerden de görüleceği üzere, Hz.Peygamber (aleyhissalatü vesselam) bilhassa kötü âlimler tabirini, yani “ulemâus’su” tabirini kullanmakta ve kötü âlim tabirini Müslümanlara ikaz ederek ve kötü âlim olmamaları için uyararak beyanda bulunmuşlardır.[5]Bunun tersi “iyi âlim” tabiridir. İyi âlim de, yine aşağıdaki hadislerden anlaşılacağı gibi, ilmin gereklerini yerine getiren mesela, öğretmek için çabalayan ve benzeri faaliyetler gösteren kimse demektir.

    İlim Adamına Saygı - Düşman Bir Devletin İlim Adamı

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), ilim adamlarına saygı duymamızı tavsiye etmektedir. Bu konuda şu hadisi zikredebiliriz:

    “Ulemâya ikram ediniz ve onlara hürmet gösteriniz. Miskinleri (fakirleri) seviniz, onlarla beraber oturunuz, zenginlere merhamet ediniz, onların mallarında gözünüz olmasın.”

    Burada ilim adamına ikramda bulunmak ve hürmet emri söz konusudur. Fakirleri sevmemiz ve zenginlerin malında gözümüzün olmaması hadis-i şerifte bizlere tavsiye edilmiştir.

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)şöyle buyuruyor:

    “Âlime saygı gösteren, Rabbine saygı göstermiş olur.”

    Çünkü bu saygı âlimin ilmine saygıdır. İlmin değerini ise, buraya kadar sıraladığımız hadisler ve yaptığımız açıklamalarla ortaya koymuş bulunuyoruz. Âlim, insanlara bunları öğretir, öğretmelidir. İnsanları, onlara vazifelerini hatırlatarak, Allah’ın rızasına kavuşturur.

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Cahillerle ve aklı noksan olanlarla münakaşa etmek veya âlimlere karşı böbürlenip övünmek yahut da halkın teveccühünü kazanmak niyeti ile (dinî) ilim talep eden kimse ateştedir.”

    Cahil olanlarla ve aklı eksik olanlarla münakaşa etmek caiz değildir. Aynı zamanda âlimlere karşı kibirlenmek, böbürlenmek de Hz. Peygamber tarafından hoş karşılanmamıştır, yani İslâmi edep dışı kabul edilmiştir. Nihayet ilmi halkın teveccühünü kazanmak için öğrenmek hâlinde de yine ilmin sevabından mahrum olacağı belirtilmiştir. Hatta hadisin son kısmında halkın teveccühü için ilim öğrenen kimselere şöhret için ilmî rütbeleri elde eden kimselerin cehennem ateşinde olacağı şeklinde bir tehdit de vardır.

    Nursî bu konuda bir vesile ile şöyle demiş:

    “Size yazmıştık ki, muarızlara adavetle mukabele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl-i takva, ehl-i ilme karşı dostane vaziyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risale-i Nur’un zararına ve şakirtlerinin salâbet ve metanetlerine ilişecek bir tarzda daireniz içine sokmayınız. Öyleler, niyet-i haliseyle girmese, belki fütur verirler”
    (Kastamonu Lahikası, no: 124, s. 249).

    Bu konuyla dolaylı ilgisi sebebiyle Nursî’nin şu cümlesini de burada aktarmak isteriz:

    “Malûmdur ki, her yerde ehl-i maarif, marifet ve ilim noktasında muhakeme eder. Nerede ve kimde marifet ve ilmi görse, meslek itibarıyla ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hatta düşman bir hükümetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maarif, onun ilim ve marifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.”
    [6]

    Bu iki kavrama biraz aşağıda yine temas edeceğiz.
    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

  3. #3
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart

    Nursî’nin İlim Öğrenmesi

    Öğrenim süresi kısadır ve gerekli her şeyi öğrenmiştir. Nursî’nin öğrenim süresi kısa, hatta çok kısa sürmüştür. Böylesine bir âlimin en az 15 senelik bir öğrenim süresinin olması, hem makul, hem de emsallerinin durumuna uygundur. Bazı kaynaklarda 3 ay, bazılarında ise, 6 ay kadar öğrenim gördüğü yazılıdır.[7] Bu kadar kısa süren bir öğrenim süresinin içine birçok şeyi öğrenmeyi sıkıştırmıştır. Kur’an, Arapça, tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslami ilimler yanında, tarih, kimya, mantık, jeoloji gibi ilimleri de şahsi gayreti ile öğrenmiştir. Sadece öğrenme de değil, okuduğu kitapları aynı zamanda ezberlemiştir.[8]

    Düzenli okullarda okumamıştır. Nursî’nin düzenli bir öğrenim görmediğini de burada eklemem lazım. Yani bir hocanın önünde aylarca öğrenmesi, arkasından öğrendiklerinin devamı olarak bir başka hoca veya medresede öğrenmeye devam etmesi söz konusu değildir. Her hocanın önünde normal süresinden çok kısa süre eğitime devam etmiştir. Böylece, tam bir icazet almak için gerekli süreden çok kısa zamanda öğrenimini tamamlamıştır.

    İmtihan geçirmemiştir. Bu açıklamaların tabii bir neticesi de şudur: Nursî, normal öğrenim süresini tamamlamasının arkasından öğretim üyelerinin önünde bir imtihan geçirmemiştir.

    Ama kendisine soru sormak isteyenlerin sorabileceğini söylemiş ve suallere doğra cevap vermiştir. Ama daha sonra telif ettiği Münazarat isimli eserinde, düzenli bir eğitimin gerekliliği olduğunu söylemiş ve öğrenim sonun mutlaka imtihan yapılmasını, yani normal öğrenim faaliyetinin akim bırakılmamasını tavsiye etmiştir:[9]

    Nursî’nin öğretmenleri konusunda, yani kendisinden ilim öğrendiği kimseleri şöyle sıralayabiliriz:
    * “…

    Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir. Kadiri üstadlarımdan Nureddin, Kur’an üstadlarımdan Nuri…”
    (14. Şua, s. 378).

    İmam Ali. (r.a.) Nursî sık sık kendisinin İmam Ali’nin (ra) talebesi olduğunu ifade etmektedir:

    * “Zaten üveysi bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azamdan (k.s.), Zeynelabidin (r.a.), Hasan ve Hüseyin (r.a.) vasıtasıyla İmam-ı Ali den (r.a.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir”
    (Emirdağ Lahikası, no: 37/99).

    * “Kur’an’a şiddet-i şevk ve inhisar-ı hizmetim için hususi imamım Osman-ı Zinnureyn’dir (r.a.)”
    (14. Şua, s. 378).

    * “Hususi Üstadım İmam-i Ali…”
    (Emirdağ Lahikası, s. 340; ayrıca bkz., Emirdağ Lahikası, s. 277).
    *

    ”İşte bu sır içindir ki, Yeni Said’in hususi üstadı olan İmam-ı Rabbani, Gavs-ı Âzam ve İmam-ı Gazali, Zeynel Âbidin (r.a.) hususan Cevşenu’l-Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım. Ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-i Ali Kerremallau Veche’den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenu’l-Kebirle daima onlara manevi irtibatımla da, geçmiş hakikati ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım…”
    (Emirdağ Lahikası, s. 271).

    Resul-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem). Resul-ü Ekrem’den ilim öğrendiğini ise meşhur 3. Şua’da ifade etmektedir:

    * “Resul-ü Ekremin talimiyle…”
    Kur’an-ı Kerim. Nursî, Kur’an-ı Kerim’den feyz aldığını, ondan ilim öğrendiğini ise, yine meşhur 3. Şua’da tekrarla ifade etmektedir:

    * "Kur'an-ı hakimin dersiyle..."

    Nursî, eserlerinde yer yer diğer üstadlarından bahsetmektedir. Ve onları tazimkâr ifadelerle anmaktadır. Mesela kendisinden önce yaşamış meşhur İslam ulemasından şu isimleri saymaktadır:
    “…

    üstadlarımdan biri olan Celâleddin Rumi’nin (k.s.)…”
    (Emirdağ Lahikası, s. 156, 178, 277, 608)[10]

    İsmini zikrettiği diğer üstadlarından şunları da sayabiliriz:

    Abdülkadir Geylani ve İmam Rabbani.

    * “Hatta bir üstadım olan İmam-ı Rabbani’ye muhalif olarak diyorum ki:…üstadım İmam-ı Rabbani…”
    (Mektubat, 8. Mektup, s. 34–5).

    * “O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim, çok istifaza ettim
    (Mektubat, 28. Mektup, s. 339; Ayrıca bkz., Emirdağ Lahikası II, s. 608).

    İmam Nakşibend ve Gazali de zikreder.

    “Risale-i Nur şakirtlerinin bir üstadı olan Hüccetü’l-İslam İmam Gazali ve beni Hz. Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takip ettiği mesleği ehl-i dalaletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir”
    (Kastamonu Lahikası, no:114, s. 225; Ayrıca bkz., Emirdağ Lahikası, s. 608).

    Tabii söylemeye gerek yok ki, bu âlimlere üstadım demekten maksat, onların eserlerini okuyarak, istifade ettiğini kastetmektedir.
    Diploması-İcazeti yoktur. Nursî’nin diploması veya diploma demek olan “icazet”i yoktur. Diploması yoktur, çünkü düzenli öğrenim kurumlarında devamlı ve sistemli bir öğrenim görmemiştir. Ve dahası, bu öğrenimini de tamamlayıp imtihana girmesi söz konusu değildir. İcazeti de yoktur. Bizzat Nursî bu durumu şöyle açıklıyor:[11]

    “…ikincisi: Eski zamanda, on dört yaşında iken icazet almanın alameti olan üstad tarafından sarık sardırmak, cübbe bana giydirmek vaziyetine maniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı...
    Saniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evlaya-i azimeden dört beş zatın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alameti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı…”

    Harikalığı, birçok kitabı ezberlemiştir. Nursî’nin okuduğu İslami kitapları ezberlemesi harika bir olaydır. Zaten onun okuduğu veya dinlediği bir şeyi hemen ezberleyebildiği yazılan kitaplardan anlaşılmaktadır. Bu kitapların sayısı seksendir. Hem ezberlemiş ve hem de ezberindekilerini her üç ayda bir tekrar etmiştir. Bu olayı, Badıllı’nın kitabından aktaralım:[12]


    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

  4. #4
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart

    Kardeşi Molla Abdullah, Bediüzzaman’a hitaben:

    “Said! Ben Şerh-i Şemsî’i okudum, ikmal ettim. Sen ne okudun?”
    Bediüzzaman: “Seksen kitabı okudum.”Molla Abdullah: “Ne demek?”Bediüzzaman: “İkmal-i nusah ettim ve sıranızda dâhil olmayan birçok kitapları da okudum.”Molla Abdullah: “Öyleyse seni imtihan ederim” (Badıllı, c. 1, s. 586–7).

    Nursî, seneler sonra bu durumu şöyle ifade edecektir:

    “Birisi: Mânevî nurun, ilim sûretinde beşerin kafasında cilvesinin bir cüz’îsi, tırnak kadar kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sayfasının yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş.Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve suretleri ve savtları, o tırnak kadar kuvve-i hafızanın sayfasında, istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütüphane kadar bütün mahfuzatının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor”
    (Emirdağ Lahikası, s. 497).

    Nursî’nin okuduğu kitapları unutmamak için tekrarlaması ve onları hatırlaması, hatıra şu hadisi getirmektedir.

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “İlmin afeti (ilme ârız olan belâ) unutmaktır ve müzakeresini terk etmektir.”

    Her şeyin bir afeti olduğu gibi ilmin de afeti vardır. İlmin başına gelen afet onu unutmaktır. Böylece, ilim adamı olan kimse senelerce gayret gösterip öğrendiği ilmini unutursa başına bir afet gelmiş demektir.

    Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki, Nursî, kendi kendini yetiştirmiş bir İslam âlimdir. Bir diğer deyişle, Nursî’nin ilmi ve âlimliği bir “mevhibe-i İlâhiye’dir.”

    Bu vasıfları ile Nursî’nin ilmi, dünya tarihinde görülmemiş bir vaka ve gelişmedir. Bu tür kimselere biraz benzeyen, kendi gayreti ile kendini yetiştirmiş adamlara İngilizcede self-made man denilir. Ama Nursî’nin durumu bu tabirin ifade ettiğinden farklıdır ve özellik olarak üstündür, hatta onunla mukayese edilemez. İkisi arasında sadece bir benzerlik vardır.
    Öğretim faaliyeti uzun sürmüş ve ölünceye kadar devam etmiştir ve eser bırakmıştır. Öğrenim faaliyetinin çok kısa sürmesine mukabil, öğretim faaliyeti, çok uzun sürmüştür. Diyebiliriz ki, Nursî’nin öğretim faaliyeti hayatının sonuna kadar devam etmiştir. Aşağıdaki açıklamalar bunu gösterecektir.Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçe yazmıştır. Nursî, belli bir seneden itibaren, yaklaşık 1909’dan itibaren, ilmi düşüncelerini yazıya dökmüş, yani yayınlamıştır. Gazete makalesi, kitap, lahikalar türlerinde yazmış, ayrıca nutuk dediğimiz hitabet sanatını da kullanmıştır.[13]

    Bazı talebelerine özel dersler vermiştir. Nursî, telif ettiği eserleri evvela kendisi için yazdığını söylüyor. Bu arada, muhtaç olan kimselerin de yazdıklarından istifade edebileceğini ifade etmektedir.[14]

    Ayrıca kendi yazdıkları, yani telif ettiklerini bizzat kendisi de okumuştur. Hatta mesela Haşir Risalesini en az 1000 defa okuduğunu ifade etmektedir.[15]

    Ayrıca kendi yanında yaşayan talebelerine de özel dersler verdiği ve okuduğu, mesela İşaratü’l-İcaz isimli eserini yakın talebelerine ders verdiği külliyatta ifade edilmekte ve hatıra kitaplarda da geçmektedir.[16]
    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

  5. #5
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart

    1) İyi bir İlim Adamının Vasıfları

    Bilhassa hadislerden çıkan manalara göre iyi bir ilim adamının özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
    - Maddi menfaat istememek, dünyayı ahirete tercih etmemek.

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:

    “Yazıklar olsun o kimseye ki dini kullanarak dünyaya ait bir nimeti, bir makamı, bir menfaati elde etmek ister.”

    Bu bölümde ilim adamlarının dikkat etmesi gereken davranışlar gösterilmekte ve dikkat etmedikleri takdirde mesuliyet altına girecekleri ifade edilmektedir. Bir din âliminin dinini kullanarak dünyaya ait bir nimeti, bir makamı, bir menfaati elde etmeye çalıştığı ifade edilmektedir. Böylece din ilmini öğrenen bir âlim, dinini vasıta yaparak bir menfaat elde etme gibi tecviz edilmeyen bir davranış içine girmiş olmaktadır. Hz. Peygamber bu kimseye “yazıklar olsun” mealinde bir ifadeyle hitap etmektedir. Belirtelim ki, bu feci durum, günümüzde, maalesef, yaygın bir şekilde göze çarpmaktadır.

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Allah rızasının kazanılması için talep edilmesi gereken bir ilmi öğrenen bir kimse, dünya menfaati için bu ilmi öğrenecek olursa, kıyamet günü cennet kokusunu bulmayacaktır.”

    İlmi Allah’ın rızası için öğrenmek gerekir. Allah’ın rızasından başka bir dünya menfaati için ilim öğrenmek caiz değildir. Sırf dünyevi menfaat için ilim öğrenenler cennetin kokusunu bulamayacaklar, koklayamayacaklar şeklinde bir benzetme yapılmaktadır.[17]
    - Gerçeği ketm etmemek.

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Hıfzettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizleyen her adam, kıyamet günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu halde (mahşere) getirilir.”

    Burada da âlimlerin bir mesuliyeti söz konusudur. İlmi öğrendikten sonra bunu yaymayan kimselerin kıyamet günü ağızlarına ateşten bir gem vurulacağı ve böylece mahşere çıkarılacağı belirtilmiştir. Böylece hadis, kendisinde bilgi olanların gerektiği yerde, bilgilerini gizlememelerini, hele kendilerinden bildikleri o konu soruluyorsa bildiklerini bildirmelerini istiyor.

    - Korkmamak. Bir diğer hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Cihadın en üstünü zalim bir devlet idarecisine karşı söylenen hak sözdür.”

    Bu hadis-i şerifte zalim bir devlet idarecisine karşı doğruları söylemenin cihadın en üstünü olduğu belirtiliyor. Gerçekten de zalim bir devlet idarecisinin zulmünü çekinmeden anlatmak ve onun davranışının İslamiyet’e zıt olduğunu beyan etmek her ilim adamının vazifesidir. Fakat genellikle insanlar zalim devlet idarecilerinden çekinip korkmakta ve ilimlerini saklamaktadırlar. Böyle bir davranış da Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından hoş görülmemiştir. Bu mana, bu hadisten dolaylı olarak anlaşılmaktadır.

    - Vekar sahibi olmak. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “… Arzu edersen insanlardan kaldırılacak ilk ilmi sana hemen anlatayım: (Bu) Huşu’dur. Belki umumi bir mescide girecek ve orada huşu içinde bir adam görmeyeceksin.”

    Burada ilmin bir toplumdan kalkmasının en tipik misali verilmektedir. Hz. Peygamber (asm) beliğ bir şekilde, kaldırılacak ilk ilmin huşu olduğunu ifade etmiştir. Huşu, yani Allah’a karşı derin bir hürmet, alçak gönüllülük, edepli ve korkuyla kulluk yapma duygusu kalmayınca o toplumda felaket başlamış demektir. Bakın Nursî ne diyor:

    “Çünkü haşir sözüne seksen banknotu sarf ettik; üç yüz banknotu kazandık. Demek bunlar satılmayacak mallar değildir. Müslüman ruhları bunlara gıda gibi muhtaçtırlar. Yalnız iki yüze yakın aboneler bulunsa, birisi tab edilse hem fiyatını çıkarabilir, hem başka risalelerin de tab’ına medar olabilir. Halklardan sadaka kabul etmediğim gibi, kitaplarıma da sadakalarla tab’ını kabul etmem. Evet, eğer eski hayatım gibi, izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için hiçbir hakareti kabul etmemek olsaydı…”
    (Emirdağ Lahikası, no: 13/55).
    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

  6. #6
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart

    2) Kötü İlim Adamının Vasıfları

    Yukarıdaki özellikleri taşımayan kimselere ise kötü ilim adamı denilir.

    Arapçada çoğul kullanılarak“ulema-i su” tabiri kullanılmaktadır.
    Bu kimseler belli ilimleri öğrenmişlerdir.
    Ancak:
    -Bu ilmi dünyevi bir makama ulaşmak için öğrenmişlerdir.-Dinlerini dünyalarına tercih ederler.-Korkaktırlar, gerekli yerlerde cesaret göstermezler.-Bildikleri ilmi ketmederler, yani saklarlar, öğretmezler, sorulunca söylemezler vb.
    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

  7. #7
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart

    3) Nursî’nin İlim Adamı Olma Bakımından Özellikleri ve Hadisleri Hayatında Uygulaması

    Şimdi de Nursî’nin bir ilim adamı olarak özelliklerini görmeye çalışalım. Ve hayatının ve davranışlarının ve hatta ifadelerinin yukarıda zikredilen hadislere uygunluk derecesini tespite çalışalım.

    a) Sürgün – Meşihat’a Gitmesi
    Nursî, Şark’dan Türkiye’nin batısına sürgün edilirken (1925),
    Karadeniz yoluyla İstanbul’a getirilmiş, daha sonra Burdur’da mecburi iskâna tabi tutulmuştur. Nursî İstanbul’a gelince, uğramak ve görmek istediği tek yer, Meşihat-ı İslamiyye Dairesi’dir. Meşihat Dairesi Osmanlı Devleti zamanında “ilmiye” mesleğinin en üst makamıdır. Ve bu dairenin başkanı olan Şeyh’ul-İslam da ilmiye mesleğinin ve silsilesinin en zirve makamında oturan kimsedir.

    Nursî sürgüne giderken bile, bu daireyi özlediğini, orasını tekrar görmek istediğini söylüyor. Ve İstanbul'da çok az kalıp Burdur’a gidecek olmalarına rağmen, bu ilim makamını tekrar görmeyi çok arzuluyor. Hatta bazı hatıralarda, Şeyh’ul-İslamlık girişindeki bir hücrede kaldığı rivayet edilir.
    Nursî şöyle diyor:

    “...Ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit, bir zaman Meşihat‑ı İslâmiye dairesinde bulunan Dar‑ül Hikmet‑il İslâmiye’deki hizmet‑i Kur’âniye’ye çalıştığım için, o alâkadarlık cihetinde ‘Meşihat Dairesi ne haldedir?’ diye sordum. Eyvah!.. Öyle bir cevab aldım ki; ruhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: Yüzer sene envar‑ı şeriat’ın mazharı olmuş olan o daire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel’abegâhıdır.
    İşte o vakit, öyle bir halet‑i ruhiyeye giriftar oldum ki; dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerametim yok, kemal‑i me’yusiyetle ‘Ah, vah!’ederek, dergâh‑ı İlâhiyye’ye müteveccih oldum...” (8. Şua, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 155; Badıllı, 1/719).

    Bu olaydan bir gün sonra, Meşihat binası yandı, kül oldu. Ben İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenci iken, İstanbul Müftülüğü binasının avlusunda yer alan bu lisede aynı manzarayı görmüşümdür. Bir müddet sonra ise lise öğrenimi bu binadan kaldırıldı. Ondan sonra İstanbul Üniversite Fen Fakültesi Botanik Bölümü elemanları bu avluyu ortak kullanılmaya başladı. Halen bu durum devam etmektedir.

    b) İlimle Meşguliyetim Esas Mesleğim

    Nursî, ilimler ile meşgul olmanın kendisinin esas mesleği olduğunu yazıyor:[18]

    “…çünkü esaretten kurtulmuştum; darü'l-hikmette, meslek-i ilmiyeme münasip, en âli bir tarzda neşr-i ilme muvaffakiyet vardı… O vakit, her şeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya başladım.” Bir başka misal, “…Sen onların zulmü yüzünden hem sevap, hem fani saatlerini bakileştirmeyi, hem mânevi lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun” diye ruhuma ihtar edildi
    (Lem’alar, 26. Lem’a, 15. Rica, s. 270).
    Bir başka misal, “Gençlikte eski talebelerimle geçirdiğim kıymettar müzakere-i ilmiyeyi daha parlak bir surette gösterdiler” (16. Rica).
    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

  8. #8
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart

    c) Maddi Menfeat Sağlamadı ve Hediye Dahi Almadı

    Nursî, yaptığı ilmi ve imani hizmetlere mukabil başkalarından maddi bir menfaat istememiş ve almamıştır. Bu konuda Risale-i Nur Külliyatı’nda defalarca kendi ifadesi olarak delil görmekteyiz. Belki de en açık delili, telifatından 3. Mektuptur.

    Nursî Kur’an’ın İbrahim Suresi, 3. ayetinde

    “dünya hayatını ahirete tercih ederler. Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar uzak bir sapıklık içindedirler”


    mealindeki ayetin tehdidi üzerinde çok durmuş, talebelerini de ikaz etmiştir.
    Nursî, bu ayetin yasakladığı şeylerden birinin ve özellikle din hizmeti veren kimselere ve özellikle ilim adamlarından, ilimleri mukabilinde maddi menfaat peşinde koşmaları olduğuna işaret ediyor (Kastamonu Lahikası, no: 74 (139), 12 (243), 141–2 ( 275–7); Emirdağ Lahikası, no: 8/47).
    “…Ve bir de, on üç sene evvel hükûmet Dârü’l-Hikmet’te yüz lira maaş alacak kadar iş görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım saat bir köy olan İlama’ya iki defadan fazla gitmeye müsaade edilmeyecek derecede ihtilât ve gezmekden men edildiğim gibi, bir varidatım, bir malım olmamakla beraber o köyde benim gibi bir adam çalışacak iş bulamadığımdan ve kimsenin bir şeyini de kabul etmemek bir meslek-i hayatım olduğundan, çektiğim perişaniyet ve zaar ve ziyanın takdirini müdde-i umumîliğe havale ederek, …”[19]

    Bir de aşağıdaki satırlara bakın.
    Nursî hükümetin kendisi için maaş bağlama ve dayalı döşeli bir ev verme teklifini kabul etmiyor:

    “…kardeşlerimle bir meşverete muhtacım. Aziz sıddık kardeşlerim, şimdi bir emrivaki karşısında bulunuyorum. Benim iaşem için her gün iki buçuk banknot, hem yeniden benim için bir hane mobilyasıyla beraber ve istediğim tarzda yaptırmak için emir gelmiş… Fakat ben reddettim; reyinize havale ediyorum”
    (Emirdağ Lahikası, s. 46–7).

    d) Korkmadı - Hutuvat-ı Sitte – TBMM - Namaz

    Nursî şöyle demektedir:

    “…yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku elimi tutup menedememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile ecelimden başka bir alakam korku elimi tutamamış…”
    [20]

    “…haykıran ve delail-i akliye ile ilim meydanına çıkan bir kimse idi. Üç devir geçirmiş, cebbar kumandanlara boyun eğmemiş, kudsi davasından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hadiselerin dalgalarından yılmamıştı”
    (Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 588).

    “…31 Mart Hadisesi’nde hareket ordusunun başkumandanı Mahmud Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken... hem eski harb-i umuminin nihayetinde, İstanbul da İngilizlerin başkumandanının eline benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım Hutuvat-ı Sitte... ilişmemesi, hatta taltifime çok çalışması, katiyen bu üç cebbar fevkalade kumandanların bu üç acip haletleri, adeta Eski Said’den korkmaları, şüphesiz ki Risale-i Nur’un, ileride… ”
    (Emirdağ Lahikası, s. 214).

    “…hem, kendimi müdafaa için aldatmaya tenezzül etmediğime tarihçe-i hayatım şahittir. Ben, hakikat-i hali olduğu gibi beyan ettim…”
    (Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 199).

    Bundan daha açık delili ise Nursî’nin telif ettiği “Hutuvat-ı Sitte” isimli risalesidir:
    Çünkü[21]
    “…esaretten geldikten sonra, Hutuvat-ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum…” (Mektubat,16. Mektup, s. 76).
    Konu _vatan_ tarafından (07.05.14 Saat 10:01 ) değiştirilmiştir.
    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

  9. #9
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart

    e) İlmi ketmedi, yazdı, okuttu.

    Nursî hayatı boyunca kendisindeki İslami ilmi başkalarına da aktarmak için gayret göstermiştir. Bu konuya biraz aşağıda, 3. bölümde yine temas edeceğiz.

    f) Kendinden önceki ilim adamlarına saygı duydu.
    Nursî kendisindeki önceki âlimlere çok saygılı davranmaktadır.
    Mesela;

    “… Ebu Hanife, Şafii, Bayezid-i Bistami, Şah-ı Geylani, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi milyonlar münevver meyveler veriyor…”
    (Sözler, s. 218).

    “…ülema-yı İslâm o kadar tedkikat-ı sâibe yapmışlar ki, füruata dair tedkikat-ı amîkaya ihtiyaçları kalmamış”
    (Barla Lahikası, s. 352).

    Nursî, hatta düşman bir devletin ilim adamlarına dahi saygı gösterildiğini ve göstermek gerektiğini ifade etmektedir:

    “Malumdur ki, her yerde ehl-i marifet, marifet ve ilim noktasında muhakeme eder. Nerede ve kimde marifet ve ilim görse, meslek itibarıyla ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hatta düşman bir hükümetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maarif, onun ilim ve marifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler ”
    (22. Lem’a, s. 177).
    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

  10. #10
    Global Moderator _vatan_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    2.364

    Standart

    4) Osmanlı İlim Akademisi Üyeliği

    “Daru’l-Hikmeti’l-İslamiyye”
    Osmanlı Devleti’nin son senelerinde kurulan bir ilmi meclisin adıdır.
    Bu kuruluşa “Osmanlı Devleti İslam Akademisi” adı da verilmiştir. Haklı ve yerinde bir adlandırmadır. Çünkü bu meclise, Osmanlı Devleti’nin en yüksek âlimleri üye olarak kabul edilmektedir. Görevi ise, İslam dünyasının problemlerine çareler bulmaktır.

    Nursî bu meclise Rusya esaretinden döndükten bir müddet sonra, Osmanlı Hükümeti Başbakanı tarafından teklif ve tayin edilmiştir.

    Nursî, eserlerinin bazı yerlerinde bu yüksek ilmi meclisten kısaca bahsetmektedir. Ayrıca Barla’dan Isparta’ya getirilmesi (1934) ve Isparta’da evine baskın yapılarak aramalarda bazı eşyalarının alınması üzerine Isparta savcılığına verdiği dilekçede de bazı kısa ifadelerde bulunmuştur. Bu kelimelerin ifade ettiği mana çok acıklıdır: Bu mecliste üye iken kendisine Hükümetin 100 lira maaş (Benim hesaplarıma göre, bugünkü para ile yaklaşık 150.000 TL) verdiğini, hâlbuki şimdi geçim sıkıntısı içindedir ve üstelik de sürgündür, çalışacak ve para kazanacak bir işten mahrumdur ve yine üstüne üstlük, oturduğu ev hukuka aykırı bir şekilde basılmış ve şahsi eşyalarına el konulmuştur! Nursî, İçinde bulunduğu acı ve acıklı durumu bir kaç kelime kullanarak özetlemiştir diyebilirim. Bu noktaya yukarıda temas ettik, tekrar etmiyoruz.

    5) Müdakkik - Mühakkik Âlim

    Nursî’nin müdakkik ve muhakkik bir âlim olduğunu eserleri bize gösteriyor. Ve onun hakkında yazılan ilmi eserler de bu özelliğini dile getiriyorlar.[22]

    6) En Zor Meseleleri Avama Anlatmış

    Nursî’nin bir ilmi özelliği de açıklanması zor olan ilmi meseleleri ele alması ve anlaşılır biçimde anlatabilmesidir.
    Kendisi şöyle diyor:

    “…koca Sa’d-ı Taftazani gibi bir allame, kırk elli sayfada, meşhur mukaddemat-ı isna aşer namıylaTelvih nam kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa bildirdiği aynı mesaili, kadere dair olan yirmi altıncı söz…”

    “İbn-i Sina gibi acib bir dâhinin ‘haşir bir mesele-i nakliyedir; akıl bu yolda gidemez’ dediği haşri avama dahi…”
    (Mesnevî-i Nuriye, s. 220).

    “… ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez’ diye hükmetmiştir. Hem, bütün ulema-i İslam, ‘haşir, bir mesele-i nakliyedir, delili nakildir; akıl ile ona gidilmez’ diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin…”
    (10. Söz, s. 89).
    Geçti, istemem geImeni, yokIuğunda buIdum seni; bırak vehmimde göIgeni, geIme, artık neye yarar?


    Tövbe kapısı açık dediysek,yeni günahIara koşman mı gerek?

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bediüzzaman’ın Kürt Alim, Ağa ve Şeyhlerine Mektubu
    By SeRDeNGeCTi in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 12.01.10, 16:03
  2. Gerçek Bir Alim
    By sinang in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 04.12.09, 20:38
  3. Savrulamayan Bir İnsan ve Alim
    By SeRDeNGeCTi in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 19.04.09, 15:06
  4. Alim-i Zîtehevvür
    By slim in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 19.07.08, 00:07
  5. Alim Çocuk
    By elff in forum Tavsiye Edilen Siteler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 26.08.07, 10:41

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0