+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 1 ve 1

Konu: Said Nursi

  1. #1
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Said Nursi
    Metin Karabaşoğlu



    GÜNLER BAHARA YAKIN. Aylardan Mart geliyor. Kalbim gelecek bahar?n heyecan?yla dolu; ama d?şar?da kar yağ?yor. Zihnim bir yaz?yla meşgul; ancak, konu belli de olsa, kurgusu bir türlü oturmuyor.

    K?rküç bahar önce, bir Mart günü ‘şu dünyadan göçer olmuş’ birini yazacağ?m. Ad? Said Nursî, ünvan? Bediüzzaman. Lâkin nas?l yazacağ?m? bilmiyorum. “Herhangi biriydi” diyemem onun için; öyle olmad?ğ?n? biliyorum. “O bir başkayd?” diyemem; eseriyle hâlâ yaşayan, aray?ş?mda k?lavuzum olan insanlar? geçmişe hapsetmeyi sevmiyorum.

    Akl?m hâlâ “Nas?l yazsam?”la meşgul halde, kaç?ş m? aray?ş m? bilinmez, ‘Risale’ sayfalar? aras?na dal?yorum. Risale-i Nur, Said Nursî’nin hayat? olduğuna göre, nas?l yazacağ?m?n cevab? belki onda gizli, kimbilir? Sayfalar birbiri ard?nca aç?l?p kapan?yor. Her aç?şta, beni yaşanm?ş yaz?lar karş?l?yor:


    “Bir zaman, bahar çiçeklerinin çabuk mahvolmalar?na çok yaz?ğ?m geliyordu. Hatta o nazeninlere ac?yordum. ‘Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?’ diye, feleğe karş? kalbim dehşetli sualler soruyor(du)…”


    Yine sayfalar aras?nda gezinirken, Bediüzzaman, beni bir ‘seyahat-? hayaliye’de karş?l?yor. Yaşad?ğ?m o kadar yolculuğu bir hayat muhasebesi haline getirmeyi; ömrümü bindiğim araban?n yerine koyup, nereden gelip nereye gidiyor olduğumu düşünmeyi kendi örneğiyle bana öğretiyor:

    “…Bakt?m ki, ben, tünel içinde sükût eder gibi bir sür’atle giden bir şimendifer içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne çare ki, hiçbir tarafa kaç?lmaz…”


    Onunla, kendi gençliğime, dahas? çocukluğuma dönüyorum. Annemin, babam?n, ablam?n ölümünü görmeyeyim diye bir an önce ölmeyi dilediğim; gazeteden “K?yamet yak?n m??” gibi haberleri çat-pat okuduğumda ise sonsuz bir yok oluş elemine boğulduğum günleri an?yorum:


    “Bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: ‘Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanat? verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?’ dedim. Bakt?m…”


    Sayfalar böylece birbirini izlerken, bana “Said Nursî kimdir?” diye sorsalar vereceğim en k?sa ama en net cevab? kavrar gibi oluyorum: “?nsand?r; ve insanl?ğ?n? tam anlam?yla yaşam?şt?r.”

    Zira o, yazd?ğ? Risale-i Nur’un her bir pasaj?nda, örneğini yukar?da gördüğümüz nice insanî duyguyu sergiliyor. Sevdiği şeylerin gidişine üzülüyor, zay?f mahluklara ac?yor, sonsuzluk istiyor. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir bahar? da arzuluyor; o bahar?n yokluğa gitmemesini de arzuluyor. Yitip gidene özlem duyup, b?rak?p geldiğine karş? gurbetlik hissediyor. Sevinçle hüznü, ağlamayla tebessümü, sorularla cevab? beraberce yaş?yor. Bugün kadar, dünü ve yar?n?; şu an bulunduğu yer kadar, kâinat?n uçsuz bucaks?z derinliğini de düşünüyor. Hem o da nice doğumlar ve nice ölümler görmüş. Onun da saçlar?na ak düşmüş. O da genç olup yaşlanm?ş. Ve göçüp gitmiş.

    Ve böylesi o kadar hali, onun kadar, bizler de yaş?yoruz. Ben de yaş?yorum. Solan bahar çiçeklerine ben de ac?yorum. ‘F?trî aşk-? beka,’ yani ölümsüzlük arzusu, benim f?trat?mda da gizli. Ben de ‘dâüss?la denilen iştiyak-? vatan hissi’ni yaş?yor; doğup büyüdüğüm mekân?, ailemin ve akrabam?n yaşad?ğ? diyar? her daim özlüyorum.


    Bu anlamda, Risale-i Nur’u okurken, asl?nda kendimi okuyorum. Said Nursî kendi hayat?n? anlat?rken, bana beni anlat?yor. ?nsanl?ğ?m? anlat?yor. Duyduğum, yaşad?ğ?m nice halin ‘bana has’ olmad?ğ?n?; ‘insana has’ olduğunu anlat?yor. Her insan?n bu gibi duygular içinde yaşad?ğ?n? sezdiriyor. Ard?ndan, bu duygular? nas?l kullanmam, nas?l anlamam, ne şekilde alg?lamam ve nas?l yaşamam gerektiği hususunda bana yard?mc? oluyor. ?nsanca özelliklerimi ört-bas etmeden, yani ‘insan gibi’ yaşamay?; cesaretle sormay?, içtenlikle cevap aramay? öğretiyor. Sorman?n ve cevap araman?n yolunu yordam?n? gösteriyor.

    Bu arada, ‘ilginç’ şeyler de öğretiyor bana. Meselâ, bir değil, birden çok ‘midem’ olduğunu, onun eserinin yard?m?yla anl?yorum. O, hayvan gibi sadece yiyip içen, midesinin ihtiyac? peşinde gezip duran biri olmad?ğ?m?n fark?na vard?r?yor. Meselâ, onun beraberinde görüyorum ki, asl?nda ‘hayat’ da bir mide; beni tüm kâinatla alâkadar k?l?yor. Atom içi âlemlerden güneşin dönüşüne kadar her bir şeyle ilgili ve her birine muhtaç hale getiriyor. Yine hayat, midemin g?da istemesi gibi, gözümün, kulağ?m?n, elimin ve tenimin de r?zka olan ihtiyac?n? bana bildiriyor. O sayede anl?yorum ki, mide kadar göz de ac?k?r; mide gibi kulak da doymak ister. Said Nursî, bu noktada, “Göz, kulak gibi bütün duygular?n eller gibidir” diyor. O eller ile, etraf?mdaki dünyadan güzel tatlar, güzel manzaralar, güzel melodiler devşirmeye çağ?r?yor.

    Sonra, yine Risale-i Nur’la, insaniyetimin de bir mide hükmünde olduğunu görüyorum. O da bir mide; ‘daha geniş bir dairede’ r?zk ve nimet istiyor. Hem ‘insana mahsus duygular’?m var. O duygular arac?l?ğ?yla tüm kâinattan ve hatta ‘ötesi’nden dünyama taş?nan sorulara, aray?şlara, arzulara ve aşklara muhatap oluyorum. Meselâ akl?m, meselâ hayalim bu yönde çal?ş?yor.

    Tüm bunlara, Bediüzzaman kendi hayat?ndan örnekler getiriyor. Meselâ, “Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhur Şehir Otelinin yüksek kat?nda oturmuştum” diye başlay?p, hayat ve insaniyet midesinin, o yüksek katta kendisini nerelere sevkettiğini, şöyle anlat?yor:

    “Karş?mda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçlar? birer halka-i zikir tarz?nda gayet latif, tatl? bir surette hem kendileri, hem dallar?, hem yapraklar?, havan?n dokunmas?yla cezbedarâne ve cazibekârane hareketle rakslar?, kardeşlerimin müfarakatlar?ndan ve yaln?z kald?ğ?mdan hüzünlü ve gaml? kalbime ilişti. Birden güz ve k?ş mevsimi hat?ra geldi ve bana bir gaflet bast?. Ben o kemal-i neş’e ile cilvelenen o nazenin kavaklara ve zihayatlara o kadar ac?d?m ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinat?n süslü perdesi alt?ndaki ademleri, firaklar? ihtar ve ihsas?yla kâinat dolusu firaklar?n, zevallerin hüzünleri baş?ma topland?...”


    Benzer bir hali, san?r?m, birçok kez siz de yaşad?n?z, ben de yaşad?m. Seyredip okşad?ğ?m bir kedi yavrusu, ölümünü hayal edince, onca insanl?ğ?mla beni hüzne sevkediyor sözgelimi. Başka bir kedi yavrusu ise, s?cak bir yaz günü bir birikintiden keyifle su içerken, beni keyiflendiriyor. Böylesi nice hal yaş?yorum. Hayat?m ve insaniyetim tüm duygular?m? harekete geçiriyor, beni herşeyle bağl?yor; her bir mevcudun hüznüyle hüzne, sevinciyle sevince götürüyor.

    Zaten, belki bu yüzden, Said Nursî’nin “Ey insan! Fât?r-? Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun. Zindanda boğaz? s?k?lm?ş bir adam gibi, ‘of, of’ deyip dünyadan daha geniş bir yer istiyorsun” sözünü okuyunca, hiç şaş?rm?yorum. Çünkü, öyle olduğumu gerçekten biliyorum.

    Yine bu yüzden, ‘risale’nin hemen her taraf?nda insan için söylenen ‘âlem-i asgar’ yani ‘küçük kâinat’ vurgusu da beni şaş?rtm?yor. Çünkü, gerçekten tüm kâinat? kucaklayan duygu ve cihazlarla donanm?ş?m. Tüm bu duygular içinde ‘câmiiyet’ buluyorum; yani, akl?m ve kalbim bütün kâinat? kuşat?yor. Keza, küçük bir vücud, cüz’î bir irade, k?sa bir ömür içinde, ‘külliyet’ buluyorum; yani, herşeyle ilgiliyim ve herşeyi özümsemeye haz?r haldeyim.

    Tabir câizse, insan tüm ağac?n özetini taş?yan bir çekirdek; yahut tüm manzaray? içeren bir odak noktas? sanki. Kendi eviyle alâkadar olduğu gibi, bütün insanl?kla da ilgili. Bir çiçeği istediği gibi, koca bahar? da istiyor. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî cenneti de arzuluyor. Bir dostunu görme iştiyak?yla dolu olduğu gibi, Güzeller Güzelini görmeyi de umuyor. Başka bir şehirde oturan bir sevdiğini ziyaret etmek istediği gibi, kabrin ötesine geçmiş sevdiklerini görebilmeyi de istiyor. Şu hayat?m son bulmas?n istediği gibi, ölümün ötesinde sonsuz bir hayat? da istiyor.

    Sözün özü, Said Nursî’nin kendi hayat?yla müşahede ettiği gibi, “?nsan kâinat?n ekser enva?na muhtaç ve alâkadar.” ?htiyaçlar? âlemin her taraf?na dağ?lm?ş; arzular? ebede kadar uzanm?ş. Ve, kâinat? muhteşem bir saray olarak düşünürsek, “bütün o saraydaki hadsiz sand?klar? ve menzilleri açacak anahtarlar insan?n ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insan?n f?trat?na verilmiş.”

    Sözgelimi, muhabbet ile, sevgiyle, kâinat?n her bir mevcuduyla aramda bir bağ kuruluyor. Bir uç uç böceğini de, uzayda sal?n?p duran güzelim Satürn’ü de seviyorum. Şefkat, beni tüm âcizlere ve zay?flara bakt?r?yor; hepsine birden yard?m edeyim istiyorum. Varl?ğa karş? f?trî bir aşk duyuyorum; ayr?l?k, hiçlik, fena ve yok oluş endişesi kalbimi kanat?yor. Hem ‘rikkat-i cinsiye’m var. Sevip takdir ettiğim insanlar?n göçüp gitmiş olmas?, kalanlar?n?n da göçmeye mahkum olmas? yüreğimi incitiyor. Hayata âş?ğ?m; şevkle, iştiyakla devam?n? istiyorum.

    Ama âcizim, zay?f?m, fakirim de. Âcizim: tüm mevcutlar hep var olsunlar istiyorum, ama hiçbirini yok oluştan kurtarmaya gücüm yetmiyor. Zay?f?m: bunca duygumun taleplerine karş?, kendi baş?ma birşey sunam?yorum. Fakirim: ihtiyac?m çok, ama elimde ölüme koşan bir ömürden başka sermaye bulunmuyor.

    Oysa, bana verilmiş duygular?n doyurulmas? için, tam aksi gerekiyor. Hadsiz bir acz değil, mutlak bir kudret; tam bir fakirlik değil, mutlak bir zenginlik gerekiyor. Bütün bu duygular?m fena değil beka; ölüm değil sonsuzluk istiyorlar.

    O yüzden, ister Bediüzzaman gibi ‘yüksek bir dağ baş?nda’ olal?m, ister şehirlerin insan kalabal?ğ? aras?nda; hiç farketmiyor. ?ster onun gibi ‘gece vakti, şu garibane dağlarda, sessiz, sedas?z, yaln?z, ağaçlar?n hazinane hemhemeleri içinde, birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetler’ yaş?yor olay?m, ister bir gün mutlaka b?rak?p gideceğim memleketimde bulunay?m, sonuç değişmiyor. Sonuçta, ölüm şu veya bu şekilde bütün ç?plakl?ğ?yla göründüğünde, mutlak ac?lar yaş?yorum. Güzelliğe âş?k ve mükemmele tutkun ruhum, nice güzelliği ve nice mükemmeli silip süpüren fena ve zeval ve ölüm ve hiçlik tablolar? karş?s?nda, tüm bu güzelliklerin h?rpaland?ğ?n?, parça parça edildiğini, bozulduğunu hissediyor. Ruhumun da âdeta paramparça olduğunu hissediyorum. Şefkatim azap veriyor bana; rikkatim ve sevgim baş?ma bela oluyor. Sonsuzluğu isterken, hiçliğin elemini yaş?yorum. Her bir duygum, beni tüm kâinatla alâkadar k?lan kalbimi, bu kez karart?yor. Kalbimle birlikte, dünyam? karart?yor. Bir ç?k?ş yolu ar?yorum. Âcizliğime ve zay?fl?ğ?ma karş? kendisine dayanabileceğim, bana dayanak noktas? olabilecek s?n?rs?z bir kuvvet ve kudret ar?yorum. Hadsiz fakr?m ve sonsuz ihtiyaçlar?m karş?s?nda bana medet verip yard?m elini uzatacak bir medet noktas? ar?yorum.

    Ya da aram?yorum. Kendi kendime avunma ve unutma vesileleri icad ediyorum. Şu işti, bu koşuşturmayd?, ‘eğlenmek’ti, ‘hayat?n tad?’yd? derken, tüm bu duygular?m?n ac?lar?na, sorular?na ve aray?şlar?na karş?, kalbimin kulağ?n? t?k?yorum. Tüm bu duygular? doyurmay? değil; uyutmay? ve uyuşturmay? deniyorum. Ölüme gidiyorum; ama fark?nda bile değilim. Zaman ak?p gidiyor, duymuyorum.

    Oysa, Bediüzzaman sözkonusu yoğun halleri tüm yoğunluğuyla yaşam?ş, ama buna karş? sonunda bir kaç?ş yolu aramam?ş. Kendini avutma, duygular?n? uyuşturma; ac?lar?n? ve elemlerini bir süre için bu şekilde dindirme yolunu seçmiş değil. Bilakis, Risale-i Nur’un gösterdiği gibi, böylesi insanca halleri yaşarken, kendini aldat?c? şeylerle aldatm?yor. Uyutucu ve uyuşturucu şeylerle ruhunu uyutup uyuşturmuyor. ‘?ptal-i his’ etmiyor. Ac? da verse, hüzün ve elem de yüklese, kalbini de kanatsa, kaçm?yor. Her bir duygusunu sab?rla yaş?yor, ?srarla soruyor, cevab?n? içtenlikle ar?yor. ‘Risale’ buna en büyük delil...

    Ve, arayan?n bulduğuna da delil. Said Nursî, tüm bu duygular içinde derman ararken, “Yetmez mi dert derman sana?” diyebilmiş birisi. Mutluluğu, huzuru ve sevinci, kaybettiği yerde ar?yor; başka yerde değil. Sonuçta, devay? derdin içinde, lezzeti elemin içinde buluyor. Iş?ğ?, karanl?ğ? gördüğü noktada farkediyor. Dehşet ald?ğ? şey teselliye dönüşüyor. ?nce bir s?r, ‘o rikkatli hüzün ve firak? kuvvetli bir rica ve parlak bir teselli nuruna’ döndürüyor. ‘Karanl?kl? ümitsizliğini, nurlu bir ricaya’ çeviriyor.

    Çünkü zorlama cevaplar, önyarg?lar ve peşin kabuller içinde yaşam?yor. Akl?n? alternatife, iradesini tercih yollar?na kapatm?yor. Bunun örneğini hemen her risalede, hatta onun temsilî hikâyelerinde bile buluyorum. Meselâ “Sekizinci Söz,” “Eski zamanda, iki kardeş, uzun bir seyahata gidiyorlar” diye başl?yor. “Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol baş?nda ciddi bir adam? gördüler. Ondan sordular: Hangi yol iyidir? O dahi onlara dedi ki...”

    “Sekizinci Söz”ün sayfalar? ‘iki yol’un tarifiyle geçip giderken, “Onuncu Söz”de ‘güzel bir memlekete giden iki adam’ bahsi beni karş?l?yor. Beraberinde, iki ayr? yol, iki ayr? bak?ş aç?s?, iki ayr? hayat görüşü... Sayfalar yine bu ikisinin muhasebesi ile geçiyor.

    “Onbirinci Söz”e gelince, her iki yolda pek çok insan?n topland?ğ?n? görüyorum: ‘kendini tan?m?ş ve akl? baş?nda ve kalbi yerinde olduklar? için,’ şu güzel dünyada gördükleri her bir güzelliğe karş? “Bunda büyük bir iş var. Beyhude değil, adi bir oyuncak değil. Acaba t?ls?m? nedir, içinde ne var?” diyen ‘birinci güruh.’ Ve bütün o güzelliklere karş? gözlerini kapayan, merak? ve sorusu olmayan ‘ikinci güruh.’

    Tüm Risale, böylesi ikilemelerle sürüp gidiyor.

    Öylece, tüm risaleler, beni bir tercihle yüzyüze getiriyor. Her bir risalede, değişik aç?lardan iman-küfür, tevhid-şirk, hidayet-dalalet tercihleri sunuluyor. Said Nursî, kendi dünyas?nda yaşad?ğ? muhakeme ve muhasebeyi aç?kça nazar?ma sunarken, gizliden gizliye bana da ‘tahkik’i öğretiyor. Tahkiki, yani doğruyu ve gerçeği samimiyetle aramay?. Bu noktada, o, hayli iyimser. Zira, “?nsan f?traten mükerrem olduğu için, hakk? ar?yor.”

    Sözgelimi “?kinci Şua,” bu yarat?l?ş itibar?yla değerli ve hakk? arayan insan?n, kendi gerçekliğini tan?yarak hakikati nas?l bulduğunun bir örneğini sergiliyor.

    Önce, kendisini, beni ve sizi, yani ‘insan’? tan?ml?yor Said Nursî: “?nsan, nihayetsiz bir aczi ve nihayetsiz düşmanlar? ve hadsiz bir fakr? ve hadsiz ihtiyaçlar? bulunmakla beraber, mahiyeti öyle çok ve mütenevvi âlâtla ve hissiyatla teçhiz edilmiş ki, yüz bin çeşit elemleri hisseder ve yüzbinler tarzda lezzetleri zevkederek ister. Ve öyle maksatlar? ve arzular? var ki, bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zât o arzular? yerine getiremez.”

    Sonras?nda, Bediüzzaman, değişik duygu ve kabiliyetlerimiz aç?s?ndan, öyle bir zâta inanma ya da inanmama ş?klar?n?n beraberce tahlilini sunuyor.

    Meselâ, yani sonsuzluk ve ölümsüzlük arzusu aç?s?ndan, şuna dikkat çekiyor: Ölümsüzlüğü ancak kendisi ölümsüz olan biri verebilir. Hayat?n devam?n? ancak hayat? veren temin edebilir. Sonsuz bir cenneti ancak sonsuz ve mutlak kudret sahibi Biri verebilir.

    Bu gerçeğin ?ş?ğ?nda, ya bütün kâinata tek bir saraym?ş gibi kolayca hükmeden birine güvenmenin huzurunu; ya da sonlu bir hayat yaş?yor olduğunu bile bile sonsuz bir ömür istiyor olman?n ac?s?n? yaşama tercihi karş?m?zda duruyor.

    Şefkat hissi aç?s?ndan da benzer bir ikileme çekiyor dikkatimizi: Ya bize o şefkat hissini veren ve en küçük bir canl?n?n küçük bir ihtiyac?n? dahi karş?layan Birine dayan?p, şefkat ettiklerim için O’ndan yard?m dileyeceğim. Ya da, elim yetişmediği halde, her bir şeye ac?man?n, ama hiçbir şey yapamaman?n ac?s?n? yaşayacağ?m.

    Sözgelimi, imanla yaşarsam, şu dünyada yitirdiği sevdikleriyle cennette buluşma ümidiyle ümitlenen biri olacağ?m; inkârla yaşarsam, sevdiklerimi bir daha hiç görmemek üzere kaybetmiş olman?n ac?s?yla kahrolacağ?m.

    Akl?m?n ne iş göreceği de bu tercihle şekillenecek. ?manla yaşarsam, akl?m bana kâinat? yaratan Zât?n sanat?n?n mükemmelliğini gösterecek. Kâinatta gizli binlerce ilâhî hazineleri önüme açacak. Gördüğüm bunca şey sayesinde, burada göremediğim Rabbimi tan?tacak. Elem ve korku anlar?mda ise, “Korkma. Üzülme. Allah bizimledir” diye ikazda bulunacak ya da... Ya da, hem geçmiş zamanlar?n geçip gidişini düşündürüp hem geleceğe dair endişe ve korkular? şu anda baş?ma y?ğarak, benim için âdeta uğursuz bir işkence âletine dönüşecek.

    Muhabbet, yani sevme duygum da bu tercihe bak?yor. Ya beni seven Rabbime dayanarak tüm kâinat? Onun ad?na sevgiyle kucakl?yor olacağ?m; ya da en yak?n sevdiğimi dahi ölümden ve hiçlikten kurtaram?yor olman?n ac?s?yla parça parça olmuş bir kalb taş?yacağ?m.

    Said Nursî, insanl?ğ?m?n önüne, işte böylesi tercihler sunuyor. Beni şu ya da bu yola zorlam?yor; ama doğru bildiği, doğruluğunu gördüğü, doğruluğunu tüm insanca duygular?yla yaşad?ğ? yola çağ?r?yor. Ona göre, ancak imanî yolda insaniyet çekirdeğim kabuğunu k?r?p genişler; ancak bu yolda insaniyetim filiz verip cennet-misal çiçeklerle bezenir. Diğer yolda ise, kuru çekirdek gibi dahi kal?nm?yor. Eriyor, çürüyor, karar?yor ve kokuşuyor insan.

    Bu noktada, onun çok ama çok nefis bir tan?m? ile de yüzyüze geliyorum. O, sözkonusu iki yolun güvenli ve selâmetli olan?n?, yani ‘?slâmiyet ve iman-? tahkikî’ yolunu ‘insaniyet-i kübra’ olarak tan?ml?yor. ‘?nsaniyet-i kübra,’ yani ‘büyük insaniyet.’ Buradan anl?yorum ki, mü’min olarak yaşamaya giden yol, insanl?ğ?n? yaşamaktan geçiyor. ?nsaniyetimi ne kadar kullan?r ve duygular?m? ne denli geliştirir isem, iman?m o derece gelişiyor.

    O, “Şu dünyadan bekaya giden yol fenadan gidiyor” diye, bunun için demiş olmal?. Çünkü, insanca duygular?m ile, öncelikle fenay? görüyorum. Etraf?mdaki herşeyin; dedemin, ninemin, s?n?f arkadaş?m?n, bahçemizdeki selvinin, k?r çiçeklerinin, küçük ceneviz tavuğumun, kedimin, kendi gençliğimin birer birer şu dünyadan çekilip gittiğini görüyorum. Gelen gidiyor, giden gelmiyor. O gidenlere bak?nca, kendi gidişimi de görüyorum. Beri tarafta, giden her bir şeyin ne kadar güzel yap?lm?ş, ne denli mükemmel donanm?ş olduğunu da görüyorum. Kalbim yok olup gidenlerle yaral? iken, akl?m “Madem gidiyorlar, neden mükemmel yap?lm?şlar? Madem mükemmel yap?lm?şlar, neden gidiyorlar ve nereye gidiyorlar?” sorusunu soruyor. Bu sorunun izini sürünce, gördüğüm ‘fena’ tablosundan ‘beka’ya giden bir yol buluyorum. Deniz üstündeki kabarc?klar?n yan?p sönmeleri ile gökteki daimî Güneşi bildirmeleri gibi, ‘fena’ manzaralar?n? görüp Bâki-yi Hakikî’yi, hiç fenas? olmayan özellikleriyle tan?yorum.

    Bu şekilde, kendi faniliğim, beka aray?ş?mla birlikte, bana bir Bâki’yi tan?t?yor. Âcizliğim, sonsuz kudretiyle benim ve her bir yarat?lm?ş?n imdad?na yetişen Birini bildiriyor. Fakirliğim sayesinde, sonsuz merhamet ve ihsan sahibi; yani Rahman, Rahîm ve Ganiyy olan Rabbime giden bir yol buluyorum. Sözün özü, s?f?rl?ğ?m? anlay?nca, sonsuzu buluyorum.

    ?man?n güzelliğini yaşamay?p kendisine yaz?k etmiş bir bilim adam?n?n yazd?ğ? şekilde, ‘uçsuz-bucaks?z koca kâinatta bir toz zerresi hükmünde olan dünyada bir toz zerresi kadar bile olamayan’ biri değilim art?k. Cismim itibar?yla yine öyleyim gerçi, ama iman nuru o hakirliğim içinde beni kâinat?n taş?d?ğ? mânâlar kadar genişletiyor. ‘Cüz’î bir cüz’ iken, herşeyi hakikat?yla gören ‘küllî bir küll-ü nuranî’ yap?yor.

    ?şte burada, Bediüzzaman Said Nursî’nin yeni bir tarifi ile karş? karş?ya geliyorum: ‘reşha.’ ?nsanl?ğ?n? tam anlam?yla yaşayabilen biri için, o ‘reşha’ diyor: “Hem fakirdir, hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk tebahhur eder, enaniyetini b?rak?r, buhara biner, havaya ç?kar.” Yani, güneşi görünce buharlaşan bir su zerresi misali, kendi âcizliğini, fakirliğini, zay?fl?ğ?n? görür. Bu durumu görmezden gelmeye yahut kendisini asl?nda çok kudretli imiş gibi göstermeye girişmez. Aksine, kudreti gerçekten sonsuz olan Rabbine yönelir. Eneyi y?rt?p Hüve’yi; ben’i b?rak?p O’nu gösterir. Doğrudan O’na yönelir, O’nu bildirir, O’nun özelliklerinin aynas? olur.

    Bu noktada, “Nas?l ki açl?k derecesiyle yemeğin lezzet dereceleri ve karanl?ğ?n mertebeleriyle ?ş?k mertebeleri bilinir, öyle de” diyor Said Nursî, “hayat?mdaki hadsiz acz ve fakr ile beraber hadsiz ihtiyaçlar?m? izale ve hadsiz düşmanlar?m? def etmek noktas?nda Hâlik?m?n hadsiz kudret ve rahmetini bildim.” Yani, gecenin karanl?ğ?nda nas?l ?ş?ğ? ar?yor ve buluyorsak, âcizliğimiz Kadîr-i Mutlak’?; fakirliğimiz Rahîm-i Mutlak’?, kusurumuz ise mutlak kemal sahibi Birini gösteriyor. Böylesi insanca hallerimiz ile, Üveysî bir hal al?p, onun kendi hayat?nda temsil ettiği ayinedarl?ğ? yaşaman?n s?rr?na eriyoruz:


    “Yâ ?lâhenâ! Rabbimiz Sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden Sensin! Hem Sensin Hâl?k! Çünkü biz mahlûkuz; yap?l?yoruz... Hem Rezzak Sensin! Çünkü biz r?zka muhtac?z; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve r?zk?m?z? veren Sensin...”


    Keza, bir diğer aç?dan da O’nun isimlerinin aynas? oluyorum. Bende görünen cüz’î ilim, irade, güç, görme, işitme, mâlikiyet gibi özellikler de bana O’nu bildiriyor. Çünkü, meselâ, “Ben nas?l bu evi yapt?m ve yapmas?n? biliyorum” diyor ve devam ediyorum: “Öyle de, şu koca kâinat saray?n?n bir ustas? var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.” Ya da “Nas?l bu araban?n sahibi benim, öyle de saatte binlerce kilometre h?zla giden şu dünya ile, milyonlarca kilometre h?zla giden koca y?ld?zlar?n, yine o kadar büyük bir h?zla giden atom-alt? parçac?klar?n.. da bir sahibi olmal?.” Böylece, kendi verilmiş bilgimle O’nun Alîm isminin; kendi görmemle O’nun Basîr isminin; kendimin birşeye sahip oluşuyla O’nun Mâlik isminin; kendi çocuğumu terbiye ve idare etmeye çabalarken O’nun Rab isminin aynas? oluyorum.

    Ayr?ca, bir kelebeğin, çiçeğin ya da meyvenin O’nu bildirmesi misali bir tarz ile de O’nu bildirmedeyim. Her bir mevcud gibi, ben de yap?lm?ş?m; hem de sanatla yap?lm?ş?m. Yarat?l?ş?m, O’nun Sâni, Hâl?k, Fât?r ve Bâri isimlerini bildiriyor. Çok ince, hassas duygular bana tak?lm?ş; ihsan?, ikram?, güzel davran?şlar içinde olmay? istiyor ve seviyorum. Böylesi davran?şlar ise O’nun Muhsin, Kerîm ve Latîf isimlerini bildiriyor. Her bir organ?m?n ince bir nak?şla, hassas bir ölçü ile, biribirine kar?şmadan yerine yerleştirilmiş olmas? ise, onun Nakkaş, Munazz?m, Adl ve Hakîm isimlerini bildiriyor.

    Ve daha nicesi...

    ?nsan, her bir şeyi nak?şl? şu koca kâinatta, tüm nak?şlar? kendisinde toplayan; hepsini birden gösteren, cismi küçük nakş? büyük bir “nakş-? âzam” sanki... Onun içindir ki, Said Nursî “kendi hayat?ma ve cismime bakt?kça yüzer tarzda mucizâne eserler, nak?şlar, san’atlar görüyorum” diyor. Onun içindir ki, ben de kendime dikkatle baksam beni yaratan ve yaşatan Zât?n her bir isminin cilvesini kendimde görüp, kendi yarat?l?ş?m aynas?nda tüm kâinat? Yaratan? tan?yabilirim. Onun içindir ki, tüm kâinata dalmadan, bir tek kendi yarat?l?ş?ma bakmam dahi, O’nun sonsuz güzelliğini görmeme yeter.

    Çünkü, mükemmel bir ayna olarak yap?lm?ş?m. Her bir duygum, her bir halim, O’nu başka bir ismiyle bildiriyor. Nefsim, önüne konulan binbir nimet ile, O’nun rahmaniyetine yönelmiş. Kalbim, sevgi gibi, şefkat gibi, rikkat gibi binlerce ince duyguyla, O’nun rahîmiyetine bak?yor. Akl?m, binlerce soru ve bir o kadar aray?şla O’nun hakîmiyetini anlamaya çal?ş?yor. Her bir duygum bu yönelişler, bu bak?şlar, bu anlama çabalar? içinde olduğu sürece, hayat?mdan tam bir lezzet al?yorum. Bu sayede sağ?mda ve solumda, önümde ve arkamda, üstümde ve aşağ?da ne varsa hepsi ayd?nlan?yor. Geçmiş de, gelecek de ayd?nlan?yor. Hem de ölümün ötesine kadar uzanan bir ayd?nlan?ş yaş?yorum.

    “Merhametsiz siyah bir kalb; kâinat? ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür” der Said Nursî. Rabbimin gönderdiği, Resûlünün gösterdiği, f?trat?m?n arad?ğ? ve Bediüzzaman gibi ayna-misal güzel insanlar?n ayinedarl?k ettiği iman nuru sayesinde ise, kalbim merhametli ve nurlu bir hal al?yor. Ve kâinat?, “yetmiş güzel hulleler giymiş bir cennet hurisi gibi, rahmetler ve hay?rlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libaslar? birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder” bir büyük insan; insan? ise ayn? tebessümü yaşayan küçük bir kâinat olarak müşahede eder hale geliyorum.

    O kadar ki, zahiren karanl?kl? görünen şeyler de peçelerini kald?r?p at?yorlar art?k. Beni ve sevdiklerimi ziyaret eden hastal?klar, musibetler, ve hatta ölüm bile yüzüme gülümsüyor. Her biri yine O’nu hat?rlat?yor. Her biri, beni O’nun ‘ötede’ sunacağ? güzelliklere çağ?r?yor. “Şu dünyada sen misafirsin; misafirliğini hiç unutma. Ve biz seni as?l vatan?na götürmeye gelince, üzülme. Seni Cennette sevdiklerinle buluşturmak üzere geliyoruz” diye haber veriyorlar.

    Bu sebeple olmal?, sevgili Resûl şu dünyadan “Cennette buluşmak üzere” diyerek göçmüş.

    Bu sebeple olmal?, o Resûlü rehberi bilen Bediüzzaman, giderken, geride kalanlara, “Sizleri Cenab-? Erhamürrahimîn’in birliğine ve rahmetine emanet ediyorum” demiş.

    Onun gibi insanca yaşayan, insanca yaşad?ğ? için de imanla gidenlere ne mutlu... Onlar?n geride b?rakt?ğ? ‘emanet’in hakk?n? vererek kalanlara da ne mutlu…

    metinkarabasoglu@zaferdergisi.com
    Konu MuhammedSaid tarafından (24.05.07 Saat 23:43 ) değiştirilmiştir.
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Said Nursî ve Üç Adam
    By kamyoncu in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 29.11.08, 15:07
  2. Öteki Said-i Nursi
    By elbenna in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 25.11.08, 00:31
  3. Said Nursi
    By hakka âşık in forum Şiirler
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 01.08.08, 19:43
  4. Who is Bediuzzaman Said Nursi?
    By SeRDeNGeCTi in forum In All Respects of Islam
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 22.11.06, 18:43

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0