Konu Kapatılmıştır
1. Sayfa - Toplam 6 Sayfa var 1 2 3 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 58

Konu: Bediüzzaman ve İttihatçılar

  1. #1
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart Bediüzzaman ve İttihatçılar

    M.Latif Salihoğlu

    Bediüzzaman ve İttihatçılar



    Bundan 101 sene evvel ilân edilen II. Meşrûtiyet dönemine (1908–1922) dair yazdığımız yazıların sayısı hesaplanamayacak kadar çoktur.

    Keza, aynı dönemde tesirli roller üstlenmiş olan Bediüzzaman Said Nursî'nin Sultan II. Abdülhamide, onun Mutlâkiyet rejimine, bilâhare iktidara gelen İttihatçılara ve bu fırkanın siyasî icraatlerine nasıl baktığına dair sayısız yazılar yazdık.

    Sırası geldikçe, münasebet düştükçe veya ihtiyaç hasıl oldukça, aynı konuları değişik veçheleriyle yazmaya devam ediyoruz.

    Şimdi bir vesile daha çıktı: Star gazetesi yazarlarından İbrahim Kiras, 26 Kasım 2009 tarihli köşe yazısında, Said Nursî'nin gerek Sultan Abdülhamid ve gerekse İttihatçılar hakkındaki tavır, görüş ve düşüncelerinin ne olduğunun tam olarak anlaşılmadığını nazara vermiş.

    Aslında mesele gayet açık, net ve basittir. Meselenin anlaşılmayacak hiçbir yanı da yoktur.

    Fakat ne gariptir ki, o çalkantılı dönemin olaylarına ve aktörlerine dair kafa karışıklığının ve zihnî bulanıklığın sonu bir türlü gelmiyor.

    Ne yapalım... Bize de—velev ki, yüz seksen kere olsa bile—bu gibi konuları izah etmek, muğlak görünen noktaları vüzûha kavuşturmak düşüyor...

    Şahıslar gidici, ölçüler kalıcı

    Star yazarı sayın Kiras'ın söz konusu yazısında dikkatimizi çeken cümleler aynen şöyledir:

    "İttihat ve Terakki büyük bir koalisyondur. Liberal Cavit Beyin, Türkçü Ziya Gökalp’in, İslâmcı Mehmet Akif’in ve Said Nursî’nin 'ortak idealler' etrafında bir araya geldikleri bir konfederasyondur.

    "Türkiye’de İslâmcılık bir kültürel proje ve siyasal bir akım olarak Abdülhamit rejimine karşıtlık temelinde ortaya çıkmıştır. Bugünkü İslâmcıların gözündeyse, İttihatçıların en büyük günâhı Abdülhamit yönetimine son vermiş olmalarıdır.

    "Bu durumda, ya o dönemin İttihatçı İslâmcılarının (meselâ Mehmet Akif veya Said Nursî) veya bugünkülerin Abdülhamit rejimine ilişkin bilgilerinde hata olmalı." (Star, 26 Kasım 2009)

    Hemen ifade edelim ki, II. Meşrûtiyetin ilânı esnasında İttihatçılarla birlikte hareket eden Üstad Bediüzzaman'ın, ne önce, ne de sonradan Sultan Abdülhamid'in şahsına yönelik tahkir veya tezyif edici herhangi bir ifadesi olmamıştır. Gösterilemez.

    Aynı şekilde, bilâhare Said Nursî ile yollarını ayıran İttihatçıların da zaman içinde değişmedikleri ve 1908'deki başlangıç noktasından inhiraf etmedikleri iddia edilemez... Şimdi, bu iki meselenin detaylarına bakalım.

    Said Nursî, hayatı boyunca hürriyet ve meşrûtiyet taraftarı olduğu için, Sultan Abdülhamid'in—şahsına değil—onun mutlâkiyet rejimine muhalefet etmiştir. Üstelik, bu muhalefetinden dolayı da herhangi bir pişmanlık duymamıştır. Aşağıda, muhtelif eserlerinden yapacağımız iktibaslar, bu gerçeğin açık bir ifadesi olacaktır.

    Öte yandan, sırf hürriyet ve meşrûtiyetin ilânı ve idamesi maksadıyla İttihatçılarla müşterek bir hareket içinde görünen Said Nursî, bilâhare iktidara gelen İttihatçıların dahilî siyasetlerine şiddetle muhalefet etmiş, bundan dolayı da idam talebiyle yargılanmıştır.

    İttihatçıların iç politikadaki icraatlarını beğenmeyen Said Nursî, ülkenin haricî saldırılara maruz kaldığı yıllarda (1914–18) ise, hükümetin yanında ve ordunun içinde yer alarak, talebeleriyle birlikte canla başla çalışmaktan geri durmamıştır.

    Bir noktanın daha altını çizmekte yarar var: Said Nursî'nin İttihatçılara muhalefetinin Sultan Abdülhamid'le doğrudan bir alâkası bulunmadığı gibi, onlarla birlikte hareket etmesinin de İttihatçıları beğenmesinden dolayı değildir.

    Şimdi, bu noktalara açıklık getirecek sözleri "birinci el"den dinleyelim. Sultan Abdülhamid'in şahsını veli padişahlar makamında gören Said Nursî, onun zamanındaki rejimi "hafif", İttihatçılar devrindeki rejimi ise "şiddetli" istibdat mânâsında görüp şu şekilde yorumluyor: "Vaktaki hürriyet dîvanelikle yâd olunurdu (1907–8); zayıf istibdat, tımarhaneyi bana mektep eyledi. Vaktaki îtidal, istikamet irtica ile iltibas olundu (1909); meşrûtiyette şiddetli istibdat, bana hapishaneyi mektep eyledi." (D.H. Örfî, ilk paragraf.)

    Şimdi gelelim, Said Nursî'nin İttihatçılarla neden farklı düştüğü noktasına...

    Bu hususta, 1909'da kendisine tevcih edilen "Sen Selanik’te İttihat ve Terakkî ile ittifak etmiştin, neden ayrıldın?" şeklindeki suâle, bizzat Üstad Bediüzzaman aynen şu şekilde cevap veriyor:

    "Cevap: Ben ayrılmadım, onların bazıları ayrıldılar. Niyazi Bey, Enver Bey gibi adamlarla şimdi de müttefikim; lâkin bazıları bizden ayrıldılar, bataklık yoluna saptılar. Hamiyetlerinden şüphem yoktur, fakat mukabillerinde garaz hissettiler; onlar da, tabiî, garaza ittiba ettiler.

    "...Ben hamiyetli ve dindar adamlarla daima beraberim. Ben Selanik'te Meydan–ı Hürriyet'te okuduğum nutuk ile ilân ettiğim mesleğimi, şimdi de takip ediyorum." (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 97; Beyanat ve Tenvirler, s. 107.)

    Demek ki neymiş? Başlangıç noktasında mutabık kalınan hedeften ayrılan, anlaşmayı bozan ve bataklığa sapan İttihatçıların kendileri imiş.

    Bilâhare, aynı mevzu hakkında Münâzarât isimli esere derc edilen bir suâl–cevap şu şekilde olmuş:

    Sual: "İttihat ve Terakkî hakkında reyin nedir?"

    Cevap: "Kıymetlerini takdir ile beraber, siyasiyyunlarındaki şiddete mûterizim." (Age, s. 135–36)

    Ve, gelelim son safhaya...

    İttihatçıların iç siyasetteki şiddete, dolayısıyla zulme dayalı uygulamalarına karşı gelen Said Nursî, iş vatan ve millet müdafaasına gelince (I. Dünya Harbi), hiç tereddüt dahi etmeden hükûmetin yanında yer almıştır.

    Bu husus, bazı dostlarının da dikkatini çekmiş ve İttihatçılara muarız olmasına rağmen, nasıl olup da harp esnasında onların yanında yer aldığını sorgulamışlar. Bediüzzaman ise, onlara susturucu ve bir o kadar da ibretli şu cevabı vermiştir: "Bence yol ikidir; mizânın (terazinin) iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir." (Sünûhat, s. 67)

    Temenni edelim ki, Said Nursî'nin Sultan Abdülhamid'e bakış ve değerlendirmesinin yanı sıra, İttihatçılarla olan münasebetlerinin de, nerede başlayıp nerede kesildiği hususu vüzûha kavuşmuş olsun.



    01.12.2009
    Yeni Asya





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  2. #2
    Vefakar Üye karuban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Yaş
    50
    Mesajlar
    486

    Standart

    Alıntı Şahide Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster

    M.Latif Salihoğlu

    Bediüzzaman ve İttihatçılar



    Said Nursî, hayatı boyunca hürriyet ve meşrûtiyet taraftarı olduğu için, Sultan Abdülhamid'in—şahsına değil—onun mutlâkiyet rejimine muhalefet etmiştir. Üstelik, bu muhalefetinden dolayı da herhangi bir pişmanlık duymamıştır. Aşağıda, muhtelif eserlerinden yapacağımız iktibaslar, bu gerçeğin açık bir ifadesi olacaktır.

    01.12.2009
    Yeni Asya
    Kadir Mısıroğlu:

    [7] Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet kendilerine hiç yakışmayacak iki şahıstan biri olan Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî, pek geç kalmış dahî olsa, âhir ömründe nedâmet (pişmanlık) göstermiştir.

    Şöyle ki: Prof. Dr. Osman Turan merhumdan dinlediğime göre Bediüzzaman Said-i Nursî, 1960 yılında vefâtıyla nihayetlenen Urfa seyahatine çıkarken Ankara’daki evlerini ziyaret etmiş ve O’nun kayınvâlidesi Nemîka Sultandan dedesi adına helâllik istemiştir:

    Bilindiği üzere Osman Turan Bey’in kayınvâlidesi Nemika Sultan, Selim Efendi’nin kızıydı. Selim Efendi ise, Sultan II. Abdülhamid’in en büyük oğluydu. Nemîka Sultan, Ankara’da damadıyla birlikte yaşamakta ve bir apartman katında kendisine tahsis edilen odadan çıkmayarak devamlı ibâdetle meşgul olmaktaydı. Vâkî ısrar üzerine misafirlerin yanına gelmiş ve Said-i Nursî merhum, şu sözlerle kendisinden helâllik dilemiştir: ”Sultan Efendi Hazretleri!.. Biz, gençlik sâikasıyla İttihadçılar’ın propagandalarına kapılarak dedeniz merhum Abdülhamid Han Hazretleri hakkında pek çok itâle-i kelâmda (lisânen tecâvüzde) bulunduk. O’nun vârisi sıfatıyla sizden helâllik diliyorum. Ben bir ölüm yolcusuyum. Kabre az mesafem kaldı. O’nun nâmına bana hakkınızı helâl ediniz!..” Nemîka Sultan: ”Ne beis var hocaefendi!.. O zamanın siyâseti icabı böyle çok işler oldu!.. Artık geçen geçti.” demişse de Bediüzzaman sarahaten “Helâl ettim!..” cümlesini duymak istemiş ve bunu Sultan Efendi’ye ısrar ederek üç kere tekrarlatmış ve sonra da: ”Oh!.. Elhamdülillâh, inşallâh bu haktan da kurtuldum. Artık müsterih olarak ölebilirim!..” demiştir. Hakîkaten o anda Urfa’ya gitmek üzere yola çıkmış bulunuyordu. Urfa’ya varmış ve kısa bir müddet sonra da orada vefat etmiştir.

    Rahmetli Celâleddin Öktem Hoca’dan dinlediğine nazaran, II. Meşrûtiyet arifesinde İstanbul’a gelen Said-i Nursî merhum o zaman Dârulfünûn’a tahsis edilmiş olan Zeyneb Kâmil Konağı’nda bir konferans vermiş. Bu konferansta Sultan II. Abdülhamid hakkında ileri-geri sözler söylemiş. Ezcümle Celal Hoca’nın bizzat işittiğini söylediği şu sözleri sarfetmiş: ”Sultan, tek başına koca bir sarayı işgâl ediyor. Çıksın oradan!.. Ben orayı mektep yapacağım!..”Bu ve benzeri sözler yüzünden tımarhâneye sevk edilmişse de doktorlar, “aklında bir noksanlık olmadığını ve sırf görgüsüzlüğü sebebiyle yakışıksız sözler sarf ettiğini” söyleyerek O’nu serbest bırakmışlar. Bundan sonra Mâbeyn’e gelerek Padişah ile görüşmek istemiş, fakat bütün ısrarlara rağmen belindeki hançeri çıkarmak istemediğinden bu görüşme vâkî olamamıştır. II. Meşrûtiyet’in ilânı üzerine Selânik’teki “Hürriyet Meydanı”nda düzenlenen bir mitingde bir konuşma yapmış, bu konuşma “Nutuk” adıyla basılıp halka dağıtılmıştır. (İstanbul, 1326…..) Daha sonra Sultan Reşad’la görüşen Said-i Nursî, O’ndan Van’da tesis etmek istediği medrese için yardım almış ve hayatının sonuna kadar bu para ile yaşamıştır. Vefâtında, bu altınlardan arta kalanlar, benim Eskişehir Askerî Cezâevi’nden hapishâne arkadaşım olan Hüsrev Altınbaşak’ta kalmış. O da bunları bozdurarak bugünkü “Hayrat Vakfı”nı kurmuştur.

    Mehmed Âkif Bey’e gelince, bu hususta bir nedâmette bulunması için Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi tarafından, Mısır’da kendisine defaatle tavsiye ve telkinde bulunulmuş olmasına rağmen, O’nun böyle sarih bir beyânına şâhid olunmamıştır. Mehmed Âkif Bey üzerinde şâyân-ı takdir çalışmaları olan arkadaşımız M. Ertuğrul Düzdağ, merhumun “Âsım” kitabındaki “Semerci” şiirinin böyle zımnî bir nedâmet olduğunu söylemekteyse de, O’ndan sarih bir beyânda bulunmasını beklemek, bütün müslümanlar için gerçekten bir haktı. Maalesef O, bunu yapamamış ve bundan dolayı da Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin şâir evlâdı İbrahim Sabri Bey tarafından -şahsî arşivimizde mahfuz- uzun bir şiirle tenkid edilmiştir. Bununla beraber -şu hususu da ifade etmeliyiz ki- Âkif Bey’in şiirleri kronolojik bir sıra dâhilinde incelenirse, O’nun Sultan II. Abdülhamid sonrasını gerek vak’alar ve gerekse şahıslar itibarıyla –kâh açık, kâh kapalı olarak- çok şiddetli bir sûrette tenkid ettiği görülmektedir. Benim gençliğimde okuduğum “Safahat”ta bunların çoğu mevcud değildi. Meğer hayırsız damad Ömer Rızâ Doğrul, bazen kelime değiştirerek, bazen de beyitler çıkararak eseri tahrif etmiş imiş. Ertuğrul Düzdağ Bey, uzun ve sabırlı bir çalışma ile “Safahat”ı aslî hüviyetine kavuşturmuştur. Bundan dolayı bu eserin yeni baskılarında –hiç olmazsa Sultan II. Abdülhamid sonrası, yani İttihadçılar hakkında-yukarıdaki görüşümüzü te’yiden sadece “Semerci” şiiri değil, daha bir çok misal gösterilebilir.

    http://lermizade.blogcu.com/bir-mazl...lhamid/3706280

  3. #3
    Ehil Üye YıldızMisal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Yaş
    37
    Mesajlar
    2.694

    Standart

    Aferin karuban kardeş durmak yok..Size hayırhah olarak hangi mesaj yazılırsa yazılsın aynı istikamette devam edeceksiniz demekki..daha ne diyelim..arayın daha ne tezatlar(!)bulacaksınız ve bunların altını koca koca çizerek mesrur olacaksınız bakalım..ben anladım ki bu inatın sebebi bu uğraşlarınız sonucunda bir mükafatla müjdelenmiş olduğunuz..artık sizin hızınızı hiçbir şey kesmez..sizin helalleşmeleriniz için nasıl kayıt düşülecek Alahu alem..

  4. #4
    Vefakar Üye karuban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Yaş
    50
    Mesajlar
    486

    Standart

    Yanlış anlaşılmasın, hatırayı bizzat ev sahibi Prof. Dr. Osman Turan'dan dinleyen ve nakleden Mısıroğlu, bendeniz değilim.

    Bilmiyorum anlatabildim mi?

    Ezberlerimiz bozuluyor. Bozulmalı da. Hakkımızda hayırdır inşallah. Üstadınız dahi vebalinden çekinerek helallik istemişken, bizim ezberlerle vebali sürdürmemiz doğru değildir.

    "Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. SEN DE YOLCUSUN."

    Güzel bir söz. İmzanıza amenna ve saddakna diyorum.

  5. #5
    Ehil Üye YıldızMisal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Yaş
    37
    Mesajlar
    2.694

    Standart

    Alıntı karuban Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Yanlış anlaşılmasın, hatırayı bizzat ev sahibi Prof. Dr. Osman Turan'dan dinleyen ve nakleden Mısıroğlu, bendeniz değilim.

    Bilmiyorum anlatabildim mi?

    Ezberlerimiz bozuluyor. Bozulmalı da. Hakkımızda hayırdır inşallah.

    "Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. SEN DE YOLCUSUN."

    Güzel bir söz. İmzanıza amenna ve saddakna diyorum.
    siz kendinize göre ezberlerinizi devam ettirin kardeşim dedik ya durmak yok..
    "Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. SEN DE YOLCUSUN."
    evet hepimiz yolcuyuz..ezberlerimizle de bozulmaya çalışınca elimize geçeceklerle de orada karşılaşacağız..
    imza olarak kullandığım sözü de bir araştırın belki bir ezberi daha bozarsınız..
    selametle..

  6. #6
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    Alıntı karuban Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Kadir Mısıroğlu:

    [7] Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet kendilerine hiç yakışmayacak iki şahıstan biri olan Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî, pek geç kalmış dahî olsa, âhir ömründe nedâmet (pişmanlık) göstermiştir.

    Şöyle ki: Prof. Dr. Osman Turan merhumdan dinlediğime göre Bediüzzaman Said-i Nursî, 1960 yılında vefâtıyla nihayetlenen Urfa seyahatine çıkarken Ankara’daki evlerini ziyaret etmiş ve O’nun kayınvâlidesi Nemîka Sultandan dedesi adına helâllik istemiştir:
    Bir tarihî hadiseyi doğru anlayıp sıhhatli bir şekilde yorumlayabilmek için, evvelâ o hadise ile ilgili bilgilerin tamamına, hiç olmazsa ekserisine vâkıf olmak gerekiyor. Aksi halde hem yanılır, hem de yanıltırız ki, başkasını yanıltmanın vebâli bâzan çok ağır olur.

    Mesuliyet hissi, dâvâ hassasiyeti, kişiyi daha dikkatli davranmaya sevk eder.

    Bu tarz bir his ve hassasiyeti taşımayanlar ise, patavatsızca hareket ederler. Tuzları kurudur. Aklına eseni söylemekten, sathi bir nazarla derlediği bilgi kırıntılarını etrafa saçmaktan çekinmezler.

    Bu gibi kimselerin faydadan çok zararı dokunur, etrafa. Tıpkı, güzelim mobilya takımlarını parçalayıp bunları kilo (çeki) ile satan oduncu misâli...

    Oduncu, keresteci, mobilyacı farkı

    Evet, tarih yorumcusu, bir mobilya ustası gibi nâzik ve hassas davranması gerekir. Mobilyacı, aynı zamanda bilgi ve birikim sahibidir. Tecrübeli ve sabırlıdır. Elindeki malzemeyi en iyi, en güzel, en san'atlı şekilde kullanarak, başkasının istifadesine sunmaya çalışır.

    Sathî ve zahirî bir nazarla bakıldığında, oduncu, keresteci ve mobilyacı arasında benzer irtibat noktaları bulunabilir. Ancak, gerçekte bu meslek sahipleri arasında çok büyük farklar var.

    Meselâ, bir ağaç gövdesi, oduncunun elinde on liralık bir kıymet kazanırken, aynı ağaç kerestecinin elinde yüz lira, mobilyacının elinde ise bin lira kıymet kazanır.

    Hatta, mobilyacılığın da çok farklı dereceleri vardır ki, eserin kıymetini emek ve ustalık maharetinden anlayanlar bilir.

    Hamidîlik sıtması

    Son zamanlarda Sultan Abdülhamid merkezli fikir serd edenlerin sayısında bir artış gözlemleniyor. Bunların bir kısmı, konuya özellikle Bediüzzaman Said Nursî'yi de dahil etme çabası içinde görünüyor.

    Hemen ifade edelim ki, bunca fikir sahipleri arasında "mobilyacı hassasiyeti" ile hareket edene maalesef rastlayamadık. Çoğu, meseleye ya oduncu, ya da keresteci mantığıyla bakıyor.

    Sultan II. Abdülhamid'e düpedüz düşman nazarıyla bakanları bir tarafa bırakalım. Ona dostça yaklaşanlara bakalım.

    Bilirsiniz ki, dostun da akıllısı, erdemlisi, hakperest olanı makbuldür. Akılsız, dengesiz, tarafgir tabiatlı dostlar, en az düşman kadar zarar verir.

    Bunlar, Sultan Abdülhamid'i övelim derken, aslında zımnen yeriyorlar. Sultan'a bağlı veya tabi olmayanları yerelim derken de, aslında hak ve hakikati yerenlerin durumuna düşüyorlar.

    Buna gerçek anlamda "Sultan Abdülhamid dostluğu" denemez; olsa olsa buna "Hamidîlik sıtması" denir. İşte, bu "Hamidîlik sıtması" nüksedenlere bakıp görüyoruz ki, bunların çoğunda Sultan Abdülhamid'e karşı Bediüzzaman Hazretlerinde bir hata, bir yanlış arama saplantısı var.

    Ellerinde ciddiye alınabilecek hiçbir delil olmadığı halde, meselâ diyorlar ki:

    "Said Nursî, başlangıçta Sultan Abdülhamid'e karşıydı. Onun Mutlakıyet idaresini istibdat şeklinde görüyordu. Sonradan nedamet etti, yaptığı hatadan pişmanlık duydu, bir bakıma Abdülhamid'den özür dilemiş oldu."

    Bu saçma fikirde inat edenlerin ileri sürdükleri yegâne gerekçe, muhterem Mustafa Sungur'un hatırasından naklettikleri Üstad Bediüzzaman'ın güyâ şu sözüdür: "Keçeli Said, sen şefkatli bir padişaha müstebit diye itiraz etmiştin. Onun cezası olarak şu dehşetli istibdadın cezasını çek bakalım."

    Evvelâ: Böyle bir söz, Nur Külliyatına dair hiçbir eserde geçmiyor.

    İkincisi: Nakledilen söz doğru kabul edilse dahi, Said Nursî'nin, Sultan Abdülhamid'in şahsından ziyade takip ettiği siyaset şekline itiraz ettiği ve onun devr–i siyasetini "zayıf istibtad" şeklinde tarif ve tavsif ettiğini, bundan da asla nedamet etmediği su götürmez bir gerçektir. (Bkz: İki Mekteb–i Musibetin Şehâdetnânesi, üstelik Mukaddime'nin ilk cümlesi.)

    Üçüncüsü: Said Nursî'nin daha sonraki "şiddetli istibdat"tan söz etmiş olması, Sultan Abdülhamid'in "zayıf istibdat" siyaseti ortadan kaldırmaz ve onu bu cihetiyle mâsum göstermez. Tıpkı, Cumhuriyet devrindeki "mutlak istibdad"ın, İttihat–Terakki hükümetinin "şiddetli istibdad"ını ortadan kaldıramadığı gibi...

    Dördüncüsü: Said Nursî'nin eski ve yeni eserlerinin tamamı meydandadır. Bunların hiçbirinde Sultan Abdülhamid'in şahsına yönelik hakaretamiz bir sözü yoktur. Dolayısıyla, kalkıp özür dilemeyi gerektirecek bir sebep de yoktur. Ancak, bu eserlerin tamamında gördüğümüz Sultan Abdülhamid devri siyasetini tenkit eden sözler, aynen olduğu gibi duruyor. Bu hususta en ufak bir tereddüdü bulunanlar, 1958'lerde bizzat Üstad Bediüzzaman'ın konrolünden geçtikten sonra basılan Tarihçe–i Hayat isimli eserin ilgili bölümlerine bakabilirler.



    M. Latif SALİHOĞLU

    Yeni Asya
    18.04.2009





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  7. #7
    Ehil Üye nurhanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    3.463

    Standart

    Alıntı karuban Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Kadir Mısıroğlu:

    [7] Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet kendilerine hiç yakışmayacak iki şahıstan biri olan Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî, pek geç kalmış dahî olsa, âhir ömründe nedâmet (pişmanlık) göstermiştir.

    Şöyle ki: Prof. Dr. Osman Turan merhumdan dinlediğime göre Bediüzzaman Said-i Nursî, 1960 yılında vefâtıyla nihayetlenen Urfa seyahatine çıkarken Ankara’daki evlerini ziyaret etmiş ve O’nun kayınvâlidesi Nemîka Sultandan dedesi adına helâllik istemiştir:

    Bilindiği üzere Osman Turan Bey’in kayınvâlidesi Nemika Sultan, Selim Efendi’nin kızıydı. Selim Efendi ise, Sultan II. Abdülhamid’in en büyük oğluydu. Nemîka Sultan, Ankara’da damadıyla birlikte yaşamakta ve bir apartman katında kendisine tahsis edilen odadan çıkmayarak devamlı ibâdetle meşgul olmaktaydı. Vâkî ısrar üzerine misafirlerin yanına gelmiş ve Said-i Nursî merhum, şu sözlerle kendisinden helâllik dilemiştir: ”Sultan Efendi Hazretleri!.. Biz, gençlik sâikasıyla İttihadçılar’ın propagandalarına kapılarak dedeniz merhum Abdülhamid Han Hazretleri hakkında pek çok itâle-i kelâmda (lisânen tecâvüzde) bulunduk. O’nun vârisi sıfatıyla sizden helâllik diliyorum. Ben bir ölüm yolcusuyum. Kabre az mesafem kaldı. O’nun nâmına bana hakkınızı helâl ediniz!..” Nemîka Sultan: ”Ne beis var hocaefendi!.. O zamanın siyâseti icabı böyle çok işler oldu!.. Artık geçen geçti.” demişse de Bediüzzaman sarahaten “Helâl ettim!..” cümlesini duymak istemiş ve bunu Sultan Efendi’ye ısrar ederek üç kere tekrarlatmış ve sonra da: ”Oh!.. Elhamdülillâh, inşallâh bu haktan da kurtuldum. Artık müsterih olarak ölebilirim!..” demiştir. Hakîkaten o anda Urfa’ya gitmek üzere yola çıkmış bulunuyordu. Urfa’ya varmış ve kısa bir müddet sonra da orada vefat etmiştir.

    Rahmetli Celâleddin Öktem Hoca’dan dinlediğine nazaran, II. Meşrûtiyet arifesinde İstanbul’a gelen Said-i Nursî merhum o zaman Dârulfünûn’a tahsis edilmiş olan Zeyneb Kâmil Konağı’nda bir konferans vermiş. Bu konferansta Sultan II. Abdülhamid hakkında ileri-geri sözler söylemiş. Ezcümle Celal Hoca’nın bizzat işittiğini söylediği şu sözleri sarfetmiş: ”Sultan, tek başına koca bir sarayı işgâl ediyor. Çıksın oradan!.. Ben orayı mektep yapacağım!..”Bu ve benzeri sözler yüzünden tımarhâneye sevk edilmişse de doktorlar, “aklında bir noksanlık olmadığını ve sırf görgüsüzlüğü sebebiyle yakışıksız sözler sarf ettiğini” söyleyerek O’nu serbest bırakmışlar. Bundan sonra Mâbeyn’e gelerek Padişah ile görüşmek istemiş, fakat bütün ısrarlara rağmen belindeki hançeri çıkarmak istemediğinden bu görüşme vâkî olamamıştır. II. Meşrûtiyet’in ilânı üzerine Selânik’teki “Hürriyet Meydanı”nda düzenlenen bir mitingde bir konuşma yapmış, bu konuşma “Nutuk” adıyla basılıp halka dağıtılmıştır. (İstanbul, 1326…..) Daha sonra Sultan Reşad’la görüşen Said-i Nursî, O’ndan Van’da tesis etmek istediği medrese için yardım almış ve hayatının sonuna kadar bu para ile yaşamıştır. Vefâtında, bu altınlardan arta kalanlar, benim Eskişehir Askerî Cezâevi’nden hapishâne arkadaşım olan Hüsrev Altınbaşak’ta kalmış. O da bunları bozdurarak bugünkü “Hayrat Vakfı”nı kurmuştur.

    Mehmed Âkif Bey’e gelince, bu hususta bir nedâmette bulunması için Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi tarafından, Mısır’da kendisine defaatle tavsiye ve telkinde bulunulmuş olmasına rağmen, O’nun böyle sarih bir beyânına şâhid olunmamıştır. Mehmed Âkif Bey üzerinde şâyân-ı takdir çalışmaları olan arkadaşımız M. Ertuğrul Düzdağ, merhumun “Âsım” kitabındaki “Semerci” şiirinin böyle zımnî bir nedâmet olduğunu söylemekteyse de, O’ndan sarih bir beyânda bulunmasını beklemek, bütün müslümanlar için gerçekten bir haktı. Maalesef O, bunu yapamamış ve bundan dolayı da Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin şâir evlâdı İbrahim Sabri Bey tarafından -şahsî arşivimizde mahfuz- uzun bir şiirle tenkid edilmiştir. Bununla beraber -şu hususu da ifade etmeliyiz ki- Âkif Bey’in şiirleri kronolojik bir sıra dâhilinde incelenirse, O’nun Sultan II. Abdülhamid sonrasını gerek vak’alar ve gerekse şahıslar itibarıyla –kâh açık, kâh kapalı olarak- çok şiddetli bir sûrette tenkid ettiği görülmektedir. Benim gençliğimde okuduğum “Safahat”ta bunların çoğu mevcud değildi. Meğer hayırsız damad Ömer Rızâ Doğrul, bazen kelime değiştirerek, bazen de beyitler çıkararak eseri tahrif etmiş imiş. Ertuğrul Düzdağ Bey, uzun ve sabırlı bir çalışma ile “Safahat”ı aslî hüviyetine kavuşturmuştur. Bundan dolayı bu eserin yeni baskılarında –hiç olmazsa Sultan II. Abdülhamid sonrası, yani İttihadçılar hakkında-yukarıdaki görüşümüzü te’yiden sadece “Semerci” şiiri değil, daha bir çok misal gösterilebilir.

    http://lermizade.blogcu.com/bir-mazl...lhamid/3706280
    Üstad hakkında ki iddialar Yalan çıkla yalan bir yazıdır.
    Birincisi üstad urfaya giderken ankara üzerinden gitmek ister buraya kadar doğru fakat şehre girmesini önlemek için eskişehir yolu üzerine barikat kurulmuş üstadın ankaraya girmesine izin verilmemiştir.
    Eğer başka zamana ait bir mevzu ise konuşmaların bu minval üzerinde olduğu yalandır.
    Altınlar meseleside yalan şöyleki;Hatıralarda abilerden bizzat dinlediğim üstadın parası olmadığı ve üzerinde para taşımadığı eğer iftira edildiği gibi altınları olmuş olsa idi ya talebeleri bilirdi yada devlet elinden alırdı.
    Abdullah yeğin abiden dinlediğim bir hatıra üstad abdullah abiye para veriyor aspirin alması için yolluyor.Abdullah abide gidiyor bakıyorki asprine üstadın verdiği para yetmiyor cebinden eksiği tamamlıyor fakat üstada demiyor geldiğinde üstada hapı veriyor üstad hapı ağzına atıyor bir türlü yutamıyor dönüyor Abdullah abiye sen ne yaptın diyor.Abdullah abide durumu arz ediyor verdiğiniz para yetmedi diyor üstünü tamamladım diyor üstad hemen verdiği miktarı Abdullah abiye veriyor ancak asprini yutabiliyor.
    Neyse Haşre az kaldı bekleyelim birazcık daha sabır.Rabbim Bediüzzaman hz.r.a.atılan iftiralardan muhafaza etsin.
    Risale-i nur bir imtihan kitabıdır.
    Davasına sadık olmayan insanların başarı ihtimali yoktur.



  8. #8
    Ehil Üye nurhanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    3.463

    Standart

    Hem benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Said'in birinci talebesi bulunduğun gibi, Yeni Said'in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.

    Hem benim hakkımda musibet ve fena haberleri aldığı vakit, merhum pederim Mirza (R.H.) gibi olsun, merhume vâlidem Nuriye (R.H.) gibi olmasın. Çünki eski zamanda, dağdağalı hayatımda hakkımda acib havadisler peder ve vâlideme ihbar ediliyordu. "Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi" gibi fena haberleri babam işittikçe, keyifleniyordu, gülüyordu. Derdi: "Mâşâallah, oğlum yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiştir
    (Emirdağ - 1 - 138)

    http://209.85.229.132/search?q=cache...ient=firefox-a
    Risale-i nur bir imtihan kitabıdır.
    Davasına sadık olmayan insanların başarı ihtimali yoktur.



  9. #9
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    Alıntı karuban Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Daha sonra Sultan Reşad’la görüşen Said-i Nursî, O’ndan Van’da tesis etmek istediği medrese için yardım almış ve hayatının sonuna kadar bu para ile yaşamıştır.
    Sultan Reşad, on dokuz bin altın lirayı Van'da temeli atılan o Medresetü'z-Zehrâ'ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb-i Umûmi çıktı, geri kaldı. Beş altı sene sonra Ankara'ya gittim, yine o hakîkate çalıştım. İki yüz mebustan yüz altmış üç mebusun imzalarıyla, o medresemize yüz elli bin banknot iblâğ ederek, o tahsisât kabul edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı, onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı.

    Kastamonu Lâhikası


    Bir zaman sonra Mustafa Kemal iki defa şifre ile Van vilâyetinin eski valisi ve benim dostum Tahsin Beyin vasıtasıyla beni, neşredilen Hutuvât-ı Sitte'ye mükâfaten taltif için Ankara'ya celb etti, gittim. Şeyh Sinusî Kürtçe lisanı bilmediğinden, beni onun yerinde üç yüz lira maaşla vilâyât-ı şarkıye vâiz-i umumîsi, hem meb'us, hem Diyanet Riyaseti dairesinde, Dârü'l-Hikmet âzâlarıyla beraber, eski vazifemle memnun etmek ve benim Van'da temelini attığım Medresetü'z-Zehrâ ve şark dârülfünunuma Sultan Reşad'ın verdiği on dokuz bin altın lira, iki yüz mebus içinde yüz altmış üç mebusun imzasıyla yüz elli bin banknota iblâğ edilerek kabul edildiği halde, ben Beşinci Şua aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım.



    Şualar

    O para o hizmet için tahsis edilmştir mebusların imzalarıyla, yalnız sonrasında o adam dediği Mustafa kemalin niyetinin pekde halis olmadığını görerek, kendisine yapılan teklifleri kabul etmemiş.Ve neticesinde üniversite işide akim kalmıştır..


    Said Nursî, amcasının çorbasını dahi içmemiş olup, hayatında kimsenin minneti altında kalmayıp, beş bin lira hediyeye beş para değer vermeden red ve iade eden, hayatındaki istiğna düsturunu en zâlimâne muameleler ve mahrumiyetler içinde kaldığı zamanlarda dahi bozmayan ve böylece izzet-i İslâmiye ve şeref-i diniyeyi muhafaza etmiş olan bir zattır.

    Evet, Üstadımızın, halkların hediyesini kabul etmemek düsturu, seksen senelik hayatıyla sabit olduğu ve otuz senelik müteaddit mahkemelerde dahi vesikalarla tahakkuk etmiş, dost ve düşmanın gözleri önünde zahir olmuştur. Bu bedihî hakikatin herkesçe bilindiği bir zamanda böyle ithamda bulunanların ne kadar dehşetli garazkâr olduklarını ehl-i vicdanın takdirlerine bırakıyoruz.

    Ankara hükûmetinin adaletiyle Üstadımız Said Nursî'nin Risale-i Nur eserleri basılmaktadır. Hissesine düşen bir miktar kitap fiyatlarını Üstadımız, hayatını Nurlara vakfedip nafakasını çıkaramayan Nur talebelerine tayın olarak vermektedir. Kendisi de bugün artık herkesin malûmu olmuş olan âzamî bir iktisat ve kanaatle yaşamaktadır.


    Emirdağ Lâhikası
    Konu Şahide tarafından (01.12.09 Saat 22:30 ) değiştirilmiştir.





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  10. #10
    Ehil Üye HüZnÜ HaZan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Mesajlar
    4.454

    Standart

    "Eski Said, bazı dâhi siyasî insanlar ve harika ediplerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdadı hissedip ona karşı cephe almışlardı. O hiss-i kablelvuku tâbir ve tevile muhtaç iken, bilmeyerek resmî, zayıf ve ismî bir istibdat görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdatların zayıf bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyan etmişler.
    Maksat doğru, fakat hedef hatâ...İşte Eski Said de, eski zamanda böyle acip bir istibdadı hissetmiş. Bazı âsârında, ona hücumla beyanatı var. O müthiş istibdâdât-ı acîbeye karşı meşruta-i meşruayı bir vasıta-i necat görüyordu. Ve hürriyet-i şer'iye, Kur'ân'ın ahkâmı dairesindeki meşveretle o müthiş musibeti def eder diye düşünüp öylece çalışmış."


    "Elbette ki, II.Abdülhamid’in istibdadı, kendisinden sonra gelenlerin istibdadıyla mukayese edildğinde, aralarında bir çok farklılık bulunacaktır. Ancak bu farklılığı görme, Abdülhamid’in istibdat yapmadığı gibi bir sonuca bizi götürmemelidir.
    Yukarıdaki ifadeler, S.Nursi’nin önceki eleştirisinde hata ettiği şeklinde anlaşılmaktan uzaktır. S. Nursi’yi çağdaşlarından farklı bir şekilde okumak lazım, ama bu onun Abdülhamid istibdadını hafif gördüğü şeklindeki bir farklılık olarak değil, S. Nursi’nin farklı fikirde de olsa muhalefetini açık bir şekilde yaptığı şeklinde anlaşılabilir. Diğerleri gibi ya tamamen savunmacı yada tamamen isyancı bir harekete kalkışmamıştır Vasat bir biçimde, reddetmemek ve fakat kabul da etmemek şeklinde bir tavır geliştirmiştir."


    Hur bajo,Kur bajo
    Ga mêşine...








    Kendini tevil et!...






Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Adı Bediüzzaman
    By gamze-i_dilruzum in forum Şiirler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 29.06.13, 10:23
  2. Bediüzzaman ve NUR
    By gamze-i_dilruzum in forum Şiirler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21.05.13, 11:14
  3. Bediüzzaman'ın Gençliği, Gençliğin Bediüzzaman'ı
    By EnVaR in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 17
    Son Mesaj: 02.01.08, 19:19
  4. Bediüzzaman
    By almorlila in forum Şiirler
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 05.11.07, 18:15

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0