+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 11

Konu: Büyüklenmeci Olmayan Bir Özgüvenin Sahibi Olarak Said Nursi

  1. #1
    Dost akif44 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    28

    Standart Büyüklenmeci Olmayan Bir Özgüvenin Sahibi Olarak Said Nursi

    "Bir kaç defa ziyaretine gittik. Fakat hiç konuşmuyordu. Yatağı bir tahta ranzada idi. Duvara asılı bir torbada Kuran-ı Kerim vardı. Başka bir kitap görünmüyordu. İlk gidişte bize çay yaptı ve verdi. Amma, kederli duruyor ve konuşmuyordu. “Nasıl yapalım da konuşturalım, bir mesele soralım. Peygamberimiz Mi’rac’a ruhen mi, yoksa bedenen mi gitti, diye soralım” dedik. Böylece konuşturmayı umuyorduk. Yine bize çay verdi. Imam efendi sordu:

    “Efendim ulema farklı söylüyor. Acaba Mi’rac bedenen mi, ruhen mi?” deyince, Üstad sağa sola baktı. Ve bana:
    “Hafız, yazın var mı?”
    Ben:
    “Güzel yazarım efendim”
    “Öyleyse al şu defteri” dedi ve başladı söylemeye. İşte ilk defa

    Mirac Bahsi böyle yazıldı. Tek sayfa olarak tam otuzbeş sayfa yazmışım. Üstad da yazdıklarıma baktı.
    “Yazın güzelmiş” dedi. “Sen bana lâzımsın. Amma ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol.”
    Ben de “Efendim, ben de tirkakiyim. Sigara içmeden yapamam. Ne yapacağız?” dedim.
    Üstad, “O zaman, Besa (arnavut yemini) yapalım. Ben kızınca, sen birşeyler deme. Sen kızınca, gidip sinekleri dağıtırsın” dedi.1



    SAİD NURSİ asabî bir insandır. Geçinilmesi zordur. Bakışlarından sertlik akar. Büyük bir ciddiyetin içine gömülmüş yüzü, aynı zamanda hayatın çeşit çeşit acılarının içinden geçmiş bir insanın yüzüdür. Kat kat açılan bir bohça gibi, duygularında ki her elem, keder acı örtüsü kaldırıldığında, altından bir başka yenisi çıkmaya her an hazır dertlerle hemhal olmuş bir insanın yüzüdür. Bakışlarındaki sertlik ondan akıp size geldiğinde ise, derin bir şefkate, merhamete dönüşür. Dolu tanelerinin size gelene kadar eriyip buhara dönüşmesi gibi. Sert kayaların ortasından fışkıran bitkilerin yumuşaklığı kadar insana güven veren bir kişilik fışkırır bu sertlikten.

    Said Nursî gergin bir insandır. Kimi zaman huzursuz bir insandır. Bazen merdümgirizlik hastalığına yakalandığını söyler. “Eskiden beri o hastalığın esası bende vardı ki; ona merdümgirizlik yani insanlardan çekinmek, temas etmemek, temastan müteessir olmak” 2 şeklinde açıklar bunu. İnsanlardan kaçar. Yalnız kalır günlerce. Hayatının çeşitli dönemlerinde melankolik ruh hallerine girer. Ruhunun sosyal hayatın gerekliliklerini kaldıramadığını söyler.
    Said Nursî asabî bir insandır, ancak onun asabiyetinin bir çekiciliği vardır. Sert bakışları onun dünyasına girmeye vesile bir kapı olur. Sizi içsel dünyasına buyur eder. Onun sertliği savrulup gidebileceğimiz dünyada bize derin bir güven duygusu aşılar. Kişiliğinin asabiyeti asla bir huzursuzluk ve tedirginlik uyandırmaz insanda. Aksine zamanımızın fırtınalarına karşı güvenlikli bir sığınak olur.

    Bir psikiyatrist olarak bana onun kişiliğini incelemeyi cazip kılan yönü, başka asabî insanların aksine, asabiyetindeki çekiciliktir. Asabiyet âdeta ona yakışır. Bazı elbiselerin bazı insanlara yakışması gibidir bu. Üzerinde iğreti durmaz. Onun kişiliğinin asabiyeti onun hayatının aslında biricik malzemesi olur. Asabiyeti ve gerginliği, onunla uğraşanlara karşı bir silaha dönüşür. Kendisini seven insanlara karşı ise fırtınalı sosyal hayatta bir sığınağa.
    Said Nursî’de insanı böylesine çeken ne var? Onun kitaplarını neden tekrar tekrar okumak istiyorum? Onun kitapları insan ruhunu nasıl bu kadar yatıştırabiliyor? Gençken her aşık olduğumda gider, 17. sözün son kısımlarını okurdum. Kendimi değersiz hissedersem, her nereyi okursam okuyayım, mutlaka teselli eden cümleler bulurdum. Ölüm korkum haşir risalesi, cennet bahsi, ruhun bekası bahisleri ile sükun bulmuştu. Hastalar risalesi ile hastalıklar dahi sevimli görünmeye başladı gözüme. İhtiyarlar Leması ateşli gençlik günlerimin sıkıntılarını serinleten bir gölge gibi beni altında taşıdı. Risaleleri yazan kişi asabi olsa da, Risalelerde ne bir asabiyet vardı ne bir huzursuzluk. Hep huzur akıyordu. Bir yandan insanın nefsine ve narsistleşmiş benliğine ciddi yüzleştirmeler yaşatmayı ihmal etmeden, öte yandan insanın ruhunu ve kalbini meleklerin yumuşaklığı ile donatıyordu.

    Bunların bir sırrı olmalıydı.
    Bunların bazı sırlarını buldum sonra.
    Onun kişiliğinde düğümleniyordu sırlar.

    Abdülkadir Badıllı’ının Mufassal Tarihçe-i Hayatının ikinci cildini okurken, en başa alıntılandırdığım Şamlı Hafız Tevfik’in hatırasını okuyunca, bir yıldır onun psikobiyografisi ile ilgili bir kitap çalışmasına yönelik kişilik yapısının özelliklerinin izini sürerken, önemli bir ipucu karşıma çıkıverdi.

    Talebe adayına “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebiliyordu. Sonra Barla Lahikası’nda “sekiz sene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeden, hiçbir menfaat-ı maddî mukabilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemal-i sadakatla lillah için hizmeti….”3 ile karşılaştım.
    Said Nursî asabî, hiddetli, geçinilmesi zor bir insan olduğunu kabul ediyordu. Bunu yazmaktan, söylemekten çekinmiyordu. Bunu bir meydan okuma tarzında da yapmıyordu. Eğer kişiliği asabî bir insandan huzur akıyorsa burada derin bir şey aramalıydım.

    Son psikiyatrik çalışmalar insanın doğduğu andan itibaren belirli kişilik özellikleri ile doğduğu, çevre koşulları ile bunların ifrat veya tefrite doğru kaydığı yönündedir. Ikiz çocuklarda yapılan gözlemlerde bir çocuğun sakin, diğerinin daha hareketli olması bu yönde manidar bir bulgudur.

    Said Nursî’nin de çocukluğundaki davranış örüntülerine baktığımda, aynı şekilde asabî, hareketli, laf söz dinleyemeyen bir çocukluğu olduğunu görüyorum. Bu örüntü bazı yumuşamalar göstermesi ile birlikte tüm yaşamı boyunca devam etmiş, ancak hiddetli davranışlarını kontrol etme yönünde daha muvafık olmuştur.
    Said Nursî’nin bir talebesine “Ben asabiyim, herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebilmesi ciddi bir özgüven işaretidir. Bu özgüven ise onun kendi kişiliği ve varoluşu ile uyum içinde olduğunu, benliğinin varoluşuna karşı büyüklenmeci, narsistik bir tutum takınmadığının ipuçlarını verir bize.


    Kişinin kendini varolduğu haliyle kabul edememesi, kendi varoluşuna karşı bir hınç duymasına yol açar. Kişinin insanî zayıflıklarını ve yetersizliklerini reddedetmesi, onun benliğinin büyüklenmeci bir tutum alması ile ilgilidir.
    Kişinin kendi varoluşuna olan düşmanlık dolu nefreti, olması gerektiğine inandığı kişilik ile olduğu şey arasındaki tutarsızlıktan kaynaklanır.

    İşte burada Said Nursî’nin farkı açığa çıkar. Onun asabiyetinin nasıl olupta bizlere hayatla, varoluşla ilgili derinlik, içtenlik, sukûnet olarak dönüştüğünü açıklar.
    Said Nursî, kendisinin olması gerektiğine inandığı şey ile olduğu şey arasında tam bir uyum halinde yaşar. Kendini tanımlarken “Ey Said-i kasır, âciz ve fakir!”4 ifadesini tercih eder. İnsanın varoluş hâli, yani “mahiyet-i nefsi,” “nihayetsiz bir kusur, nihayetsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr, nihayetsiz bir ihtiyaç, nihayetsiz a’mâl dercedilmiş” bir haldir. Said Nursî’nin benliği bu varoluşsal hâli kabul etmiş görünmekte, kendinden kusursuz bir mükemmel olma hâli, hatasızlık, kusursuzluk beklentilerine girmemektedir. O, insanın mahiyetini, insanî zayıflıkları, kusurlulukları hem insanın olduğu hem de olması gereken özellikler olarak kabul ettiği için, bu ikisi arasında ki tam bir tutarlılık, kendi varoluşunu benimsemesine, kendini kusurları ile birlikte olduğu gibi kabul etmesine yol açmıştır.

    Çocukluğundan beri üzerinde varolan asabiyet hâlini reddetmemiş, bunu “mahiyet-nefis”in varoluşsal, insanî bir zaafı olarak görerek, kendi kusurunu dercetmiş, kabul etmiştir.
    Büyüklenmeci bir benlik geliştirmiş kişi ise kendine karşı kibirli standartlar belirler. Kendinden hatasız, kusursuz davranışlar üretmesini ister. Devamlı kendini gözlemler. Hatalı davranışlarını affetmez. Affetmediği davranışlarını kendine yediremediği için, bu davranışlarını kendi üzerine almaz ve devamlı mazaret üretir. Hep başkalarını suçlar. Suçladığı sadece kişiler değildir. Ortam, modern yaşam biçimleri, postmodern yaşam biçimleri suçlama alanına girer. Kendi büyüklenmeci benliği dışındaki her şeyi ötekileştirir ve kendini sütten çıkmış ak kaşık hâline getirmek için insanları ve ortamları kötüleştirir. Kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü üzerine kurmak ister. Siyah ile beyaz arasındaki tüm renklere karşı renk körüdür.
    İnsan ilişkilerinde ki sorunlar nedeniyle bana gelen insanlara terapilerimde yaptığım bir espriyi alıntılamak isterim. Onlara bazen şunu söylerim: “İyi ki kâinatı, dünyayı ve insanları siz idare etmiyorsunuz. Yoksa bu beklentilerinizle hepimiz yanardık.” Bazen de “İyi ki mahşer günü adaleti dağıtan siz olmayacaksınız. Yoksa hiçbirimiz cennete giremezdik.”

    İnsanî zayıflıkları, çaresizlikleri, hataları, kusurları reddetmeye çırpınan büyüklenmeci benlik kendini tenkit ede ede özgüvenini yok eder, süklüm püklüm bir kişilik zayıflığının içine girer. Sonra kişiliğindeki zayıflığı da tenkit eder. Bu bir fasit daire hâlinde sürer gider.


    Said Nursî de kendini gözlemler. Ama onun gözlemlemesinin amacı varoluşunu borç bildiği Yaratıcı’sına hizmet adınadır. “Seni kusur ve fakr ve ihtiyaçtan terkib etmiş” der, bunun hikmetini araştırır. Kusurlu yaratılmış hâlini Yaratıcıyı tanıma ve bilmede, hikmetini kendine telkin eder. “Tâ mirsad-ı kusurun ile Fâtır-ı Zülcelal’in seradikat-ı cemâl ve kemâline ve mikyas-ı fakrın ile derecat-ı gına ve rahmetine ve mizan-ı aczin ile meratib-i iktidar ve kibriyasına ve fihriste-i ihtiyacatın tenevvüü ile enva’-ı niam ve ihsanatına bakabilesin ve tanıyasın ve vazife-i hilkatini eda edesin”5 der. İnsanî kusur ile Yaratıcısının Cemâl ve Kemâlini, fakirliği ile Rahmet ve Gınasını, aczi ile Kudretini ve İktidarını anlamaya çalışmasını derketmesi, kendinde yerleşik acizlik, kusurluluk, eksiklik, hata yapabilirlik gibi özellikleri ile barışık olmasına ciddi bir katkıda bulunur.


    Narsistleşmiş, büyüklenmeci benlikler zaten Yaratıcı ile ilişki kurmak istemeyen benlikler olduğu içindir ki, insanî zayıflıklarının, kusurlu olmalarının Yaratıcıyı tanıma ve bilmedeki önemini bilmezden gelirler ve bunları reddederler.

    Said Nursî kusurlarından dolayı kendini ayıplamaz. Tam tersine kusurlarını onaylar. Çünkü kişinin kusurlarından dolayı kendini ayıplaması, bireyin kendini özdeşleştirdiği tanrısal standartlara uymadığı zamanlarda olur. Onun tercih ettiği yöntem Rabbine kusurlarını açması, Onun merhametine sığınması, kusurlarına bahane bulmamasıdır.

    Said Nursî kendi varoluşunu kötülemez. Ama Yaratıcı adına olmayan, nefsinin istek ve arzuları ile arası iyi değildir. Nefsine “ey nadan nefsim”6 demekten çekinmez. Ama asla, “ey alçak Said” dememiştir.

    Kendine, kendi standartları ile değil, Yaratıcının standartları ile bakınca, kendine karşı merhametli davranır. Çünkü Yaratıcının standartları insanın kendisi ile ilgili standartlarından daha merhametli, daha adaletli, insaflı ve ölçülüdür. İnsan kendi sınırlarını bilmekte zorlanırken, Yaratıcı kendi yarattığı bir varlık olarak insanın acizliğini, sınırlarını, kusurlarını, eksikliklerini mutlak bilendir. Bu yüzden Yaratıcının insandan beklentisi, insanın kendi geçiciliğini, mutlak acizliğini, kusurluluğunu derketmesi ile Kendisine sığınılması ve herşeyin Ondan beklenilmesidir.


    Yaşadığı her ne olursa olsun, tüm yaşantısı Yaratıcının isimlerine ayna olduğu gerçeğinin bilinciyle yaşamış olan Said Nursî, kendi varoluşsal hâliyle uyum içinde olmanın verdiği özgüvenle, yaşadıklarından dolayı kendine acımamış, bir kurban gibi görmemiştir. Yaşadıklarına rağmen, o sadece kadere değil, kaderin adaletine güvenmiştir. Yaşadıklarından yola çıkarak, naz makamında değil, niyaz makamında kalmaya devam ederek, Yaratıcı karşısında şımarıklık gütmemiştir. Tersine bir davranış, insanı suçluluk, aşağılık, kötürüm edilmiş, eziyet edilmiş duygularına sokar ki bu da insanın içindeki enerjiyi, motivasyonu felç eder. Kişi burada kendi sorumluluğunu almak yerine yeniden ve tekrar tekrar insanların kendine haksızlık yaptığına, kendi değerini bilmediklerine hükmeder.

    Onun hayatında şikayet yoktur. Ne insanlardan, ne olaylardan, ne Yaratıcıdan. Hiç bir şeyden. “Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına.” 7 diyebilmesi, kişiliğindeki görünüşteki asabiyetin altında, benliğinin Yaratıcı karşısında nasıl da boyun eğici, teslimiyetçi olduğuna işaret eder. Bu şikayet etmeme hâli hem bir teslimiyetin ve güvenin, hem de büyüklenmeci olmayan bir benliğin göstergesidir. O kendisiyle uğraşanlardan dahi şikayet etmez, ama onları Kaderin adaletine şikayet eder.
    Ancak kendisi ile arası iyi olan, kendi varoluş hâlini olduğu gibi kabul eden ve bunu Yaratıcıya kulluk hâline dönüştürebilen insanlar, hayatının başına gelenleri de kabul edebilir ve yine O’nun la ilişkilendirir. “Ben mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız” der. 8
    •••

    Asabi insanlar ikiye ayrılır.

    Birinci gruptakiler asabi olduklarını kabul edenler, asabiyetlerini başkalarına yüklemeyenler, asabi olma sorumluluğunu üstlenenler, asabî davranışlarından dolayı insanları ve ortamı suçlamayanlar, asabiyeti bir kusur olarak algılama cesareti gösterenler ve bu kusurlu hâli Yaratıcının mutlak mükemmelliğine bir ayna yapanlar.
    İkinci gruptakiler ise eksik ve kusurlu olmayı bir eksiklik ve kusurluluk olarak kabûl ettikleri için mükemmel olmaya çalışan, asabiyeti bir eksiklik olarak addedip kabul etmeyenler, kabul etmedikleri için de olmadıklarını iddia edenler, hatta saklayanlar, asabî davranışları için başkalarını suçlayanlar, bir türlü ben hatalıyım demeyenler.

    Said Nursî’nin asabiyetinin çekiciliği birinci grupta yer almasından kaynaklanıyor ve gerçekten onun asabiyeti de, kuru ağaçların yandığında ışık ve ısıya dönüşmesi gibi, bizim kalbimizde ısıya ve nura dönüşüyor.
    Said Nursî’yi “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebildiği için çok seviyorum ve böyle diyebilme cesareti ve güveni olduğu için de Said Nursî bende güven duygusu uyandırabiliyor.

    mustafaulusoy@zaferdergisi.com


    1 Abdülkadir Badıllı. Bediüzzaman Said-i Nursî. Mufassal Tarihçe-i Hayatı. II.cilt. S. 770
    2 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 61
    3 Said Nursî. Barla Lahikası. S. 199
    4 Said Nursî. Nurun İlk Kapısı. S. 33
    5 A.g.e. s. 33
    6 Said Nursî. Sözler. S. 216
    7 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 106
    8 Said Nursî. Lemalar. S. 120.

    Mustafa Ulusoy


  2. #2
    Gayyur bihabervederbederim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Mesajlar
    122

    Standart

    teşekkürler paylaşım için. aklıma bir şey takıldı. müslüman müşfik olsa gerekmez mi? üstadın insan sevgisine bakınca bu sertliği konduramadım. hem bu kadar kederli va asabi hem de bu kadar ümitvar ve şefkatli olmak nasıl bir şeydir..

  3. #3
    Pürheves bgmnrchn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    akdeniz
    Mesajlar
    155

    Standart

    ewet bu mesele benim de aklımda soru işaretleri oluşturmuştur..

    Peygamberimizi a.s. düşünüorum Üstadı düşünüorum..

    ayrıca bizim 1-2 abla da üstad talebeleri dövermiş bize de müsaade var demektir gibilerinden konuşurdu..

    bu konuda asıl olan nedir??

    Fâniyim, fâni olanı istemem.

    Âcizim, âciz olanı istemem.

    Ruhumu Rahmana teslîm eyledim, gayr istemem.


    İsterim, fakat bir Yâr-ı Bakî isterim.


    Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.


    Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umûmen isterim.




    [Sözler, s. 205]


  4. #4
    Dost akif44 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    28

    Standart

    Üstadın her halinin asabi olduğunu düşünmek doğru değil...şefkatli muamelesinin de bir çok misalleri var nasip olursa biraz daha müşahhas örnekleri tedkik ederek paylaşırız...

    ayrıca üstadın hangi abiyi ne makamda ne maksatla dövdüğüne bakmak lazım...dövme deyince öyle sille tokat değildir halde... şefkatli ve ikaz maksatlı, bazen de sınama maksatlı tavırlar olabilir ama bunu o makamda olmayanların olur olmaz şekilde örnek olması isabetli olmaz...

  5. #5
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    51
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    İman şibli soruldu: “Bu yolda size kim kılavuzluk etti?” “Bir köpek!” dedi. “Bir dere kenarında duruyordu fakat neredeyse susuzluktan ölmek üzereydi. Su içmek için dereye eğildiğinde, sudaki aksini başka bir köpek sanıp korkuyla geri çekildi. Birkaç kez gidip geldi böylece. Susadı, suya koştu. Korktu, kaçtı, yine susadı. Sonunda susuzluğu öyle bir noktaya geldi ki, korkusunu unutup suya daldı. Suya kafasını daldırır daldırmaz diğer köpek kayboldu.”
    Köpekle arzusu arasındaki engel yine kendisiydi. Kendisini kendi yolundan çekmesi gerekti. Göze aldığında, engel aradan kalkmış ve arzusuna ulaşmıştı. Ben de önümdeki engelin yine kendi nefsim olduğunu öğrenince onda kurtuldum. İşte böylece yolumu bana bir köpek gösterdi.”

    Kendimizle nasıl yüzleşmemiz gerektiğini öğreten ve Ayrıca Hakim ve rahim isimlerinin mazhariyeti noktasında risale-i nurun verdiği feyizlerle istifade etmemize vesile oldunuz Allah Razı olsun
    ..
    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

  6. #6
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    51
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Alıntı seyyah_salih Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    İman şibli soruldu: “Bu yolda size kim kılavuzluk etti?” “Bir köpek!” dedi. “Bir dere kenarında duruyordu fakat neredeyse susuzluktan ölmek üzereydi. Su içmek için dereye eğildiğinde, sudaki aksini başka bir köpek sanıp korkuyla geri çekildi. Birkaç kez gidip geldi böylece. Susadı, suya koştu. Korktu, kaçtı, yine susadı. Sonunda susuzluğu öyle bir noktaya geldi ki, korkusunu unutup suya daldı. Suya kafasını daldırır daldırmaz diğer köpek kayboldu.”
    Köpekle arzusu arasındaki engel yine kendisiydi. Kendisini kendi yolundan çekmesi gerekti. Göze aldığında, engel aradan kalkmış ve arzusuna ulaşmıştı. Ben de önümdeki engelin yine kendi nefsim olduğunu öğrenince onda kurtuldum. İşte böylece yolumu bana bir köpek gösterdi.”

    Kendimizle nasıl yüzleşmemiz gerektiğini öğreten ve Ayrıca Hakim ve rahim isimlerinin mazhariyeti noktasında risale-i nurun verdiği feyizlerle istifade etmemize vesile oldunuz Allah Razı olsun
    ..
    İşte, bu biçare kardeşinizde üç şahsiyet var. Birbirinden çok uzak, hem de pek çok uzaktırlar.
    * Birincisi: Kur'ân-ı Hakîmin hazine-i âlisinin dellâlı cihetindeki muvakkat, sırf Kur'ân'a ait bir şahsiyetim var. O dellâllığın iktiza ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o ahlâk benim değil; ben sahip değilim. Belki o makamın ve o vazifenin iktiza ettiği seciyelerdir. Bende bu neviden ne görseniz benim değil; onunla bana bakmayınız, o makamındır.
    * İkinci şahsiyet: Ubudiyet vaktinde, dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih olduğum vakit, Cenâb-ı Hakkın ihsanıyla bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı âsârı gösteriyor. O âsâr, mânâ-yı ubudiyetin esası olan "kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlâhiyeye iltica etmek" noktalarından geliyor ki, o şahsiyetle, kendimi herkesten ziyade bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya beni medh ü senâ etse beni inandıramaz ki ben iyiyim ve sahib-i kemâlim.

    Üçüncüsü: Hakikî şahsiyetim, yani Eski Said'in bozması bir şahsiyetim var ki, o da Eski Said'den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyâya, hubb-u câha bir arzu bulunuyor. Hem, asil bir hanedandan olmadığımdan, hısset derecesinde bir iktisat ile, düşkün ve pest ahlâklar görünüyor.mektubat

    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

  7. #7
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    51
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Bir insan nerdeyse ömür boyu hayatı gurbette geçmiş..birinci dünya harbinde esaret,1925 ve sonrası kâfir Rus'un bana çektirmediğini çektiriyorlar.sırrı ile işkence , sürgün ve hapishanelerde ve daha nice mezalimlerle geçen bir hayat, yaşlı bir insan zehirlenirken afyon soğunda nasıl titrediğini hayal bile edemem, zaman olduki hayattan ziyade ölümü tercih ettim dediği anlar..böyle bir insanın psikolojisi nasıl olur acaba..nasıl mı olur..
    Bayram yaklaşırken bayram tebriğide olsun..

    Aziz kardeşlerim,
    Bilmukabele bayramınızı tebrik ederim.
    Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazin gurbetin tesiri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlıkla kabil-i tahammül olmayacak çok zahmetlere maruz olduğum halde Hâlıkıma hadsiz şükrederim ki, her derdin en kudsi dermanı olan imanı ve iman-ı bilkaderden, kazâya rıza ilacını imdadıma gönderdi, tam sabır içinde şükrettirdi. kastamonu lahikası
    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

  8. #8
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    51
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Alıntı seyyah_salih Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Bir insan nerdeyse ömür boyu hayatı gurbette geçmiş..birinci dünya harbinde esaret,1925 ve sonrası kâfir Rus'un bana çektirmediğini çektiriyorlar.sırrı ile işkence , sürgün ve hapishanelerde ve daha nice mezalimlerle geçen bir hayat, yaşlı bir insan zehirlenirken afyon soğunda nasıl titrediğini hayal bile edemem, zaman olduki hayattan ziyade ölümü tercih ettim dediği anlar..böyle bir insanın psikolojisi nasıl olur acaba..nasıl mı olur..
    Bayram yaklaşırken bayram tebriğide olsun..

    Aziz kardeşlerim,
    Bilmukabele bayramınızı tebrik ederim.
    Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazin gurbetin tesiri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlıkla kabil-i tahammül olmayacak çok zahmetlere maruz olduğum halde Hâlıkıma hadsiz şükrederim ki, her derdin en kudsi dermanı olan imanı ve iman-ı bilkaderden, kazâya rıza ilacını imdadıma gönderdi, tam sabır içinde şükrettirdi. kastamonu lahikası
    Bu sırrı yakalayan olursa bana haber edin..ondan ilk dayağı ben yemek isterimm...
    Marifet ufku....

    Muhabbet denizinde çalan bir melodi gibidir

  9. #9
    Ehil Üye İNSan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    2.341

    Standart

    Alıntı seyyah_salih Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster


    Aziz kardeşlerim,
    Bilmukabele bayramınızı tebrik ederim.
    Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazin gurbetin tesiri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlıkla kabil-i tahammül olmayacak çok zahmetlere maruz olduğum halde Hâlıkıma hadsiz şükrederim ki, her derdin en kudsi dermanı olan imanı ve iman-ı bilkaderden, kazâya rıza ilacını imdadıma gönderdi, tam sabır içinde şükrettirdi. kastamonu lahikası

    1.Sabır
    2.Şükür
    3.Tevekkül
    4.Rıza
    5.Teslimiyet
    6.Muhabbet
    7.Marifetullah


    Tevekkül , kalbin amelidir. Kalbe girdiği zaman kalbi ihya eder, tevekkül de imanı ihya eder.
    Tevekkül, Allah'a teslim olmak demektir.
    Tevekkül, kulun acziyetini, ızhar edip Rabbü’l-âlemin’e dayanması demektir.
    Tevekkül kalbin hallerinden bir hal ,kalbin amellerinden bir ameldir.
    Tevekkül :Allah’a güvenmektir
    Tevekkül: Rabbü’l-âlemin’in vaat etmiş olduğu hakikatlere kalbin tatmin olması ,itmi’nanıdır.”
    Tevekkül: “Allah’tan gelene rıza göstermektir.”
    Tevekkül : “Gücünden kuvvetinden soyunup Rabbü’l-alemin’in gücüne kuvvetine dayanmak.”


    Tevekkül : kalbi ,Yaratan Mevla’nın kudret eline bırakmaktır. “Benim seçmem benim tercihim sen tercih etmedikçe ne ifade eder ki senin kaderler deryasında kalbimi nereye yönlendirirsen oraya gider ona razı olur demesidir.” Rabbü’l-âlemin’in dileğiyle birlikte kalbin o yöne dönmesi ona razı olması O’ndan gelene sükûn bulmasıdır.

    Tevekkül : Rabbü’l-âlemin’e kazasına kaderine tam teslim olmaktır.
    Allaha dayan saye sarıl, hikmete ram ol Varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol...mehmet akif ersoy...

    İYİKİ VARSIN RABBİM....


  10. #10
    Ehil Üye İNSan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    2.341

    Standart

    Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihayet derecede sukut ettiriyor.
    Hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü zayıf ve âciz beline yükletir. Çünkü insan, Cenâb-ı Hakkı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse, o vakit insan, gayet derecede âciz ve zayıf, nihayet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musîbetlere mâruz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyadan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihayette bakî kalan bütün ahbabını bir firâk-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider.
    Hem, müddet-i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihayetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır.
    Ve hadsiz arzuların ve makâsıdın tahsiline semeresiz boşu boşuna çalışır.
    Hem, kendi vücudunu yükleyemediği halde, koca dünya yükünü bîçare beline ve kafasına yüklenir.
    Daha Cehenneme gitmeden Cehennem azabını çeker

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Kürt Olarak Akşamladim, Arab Olarak Sabahladim
    By DERMAN25 in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 24.12.08, 02:12
  2. Bizim Olmayan Çocuklarımız
    By seyyah_salih in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 01.05.08, 17:48
  3. Var Olmayan Şey Düşünülemez
    By cuneyd_kul in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 27.11.07, 20:35

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0