+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 ve 8

Konu: Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hakkında Az Bilinenler

  1. #1
    Vefakar Üye mealebrar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    cibal-i toros
    Yaş
    44
    Mesajlar
    426

    Standart Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hakkında Az Bilinenler

    Hizan Nahiyesi

    Tarihçi İdris-i Bitlisî “Şerefname’sinde kaydettiğine göre, bu bölge halkı İslâmiyet'e dahil olduktan sonra, ibadet, zühd, salâhat ve takvada, özellikle gecede teheccüd namazını eda etmekte meşhurluğundan dolayı, buraya “Seher-hîzan” adı verilmiştir.

    “Seher- hizan” Farsça bir terkip olup, seherlerde uyanıp teheccüd namazını kılanlar demektir. Şerefname diyor ki:

    “Bu terkip, bilâhare bölgeye isim olarak kaldı. Fakat zamanla halk dilinde kısaltılarak sadece “Hîzan” şeklinde kaldı. Daha sonraları ise “Hizan” oldu.

    Üstadın Göbek İsmi

    Üstadın müdakkik alim talebesi Ahmed Feyzi Kul, Hazinetül Burhan adlı eserinde şöyle diyor:

    Hazret-i Bediüzzaman’ın adı yalnız “Said” değil, “Muhammed Said”dir. Buna hemşehrileri şehadet ediyorlar.

    Lihikmetin göbek adı gizlenmiş, belki de kasdî olarak yalnız Said adı iştihar etmiştir.”

    Üstadın Sülalesi

    Hz. Üstadın baba tarafından nesebi beş dedeye kadar yürütülebiliyor, maruf bir sülaleye bağlı değiller.

    Bediüzzaman'ın babası Sofi Mirza, 1920 yılında vefat ettiği, sülalesi ise, Sofi Mirza'dan sonra, dört batna kadar (yani baba) belli olup, bunlar: “Ali, Hızır, Mirza Hâlid ve Mirza Reşan” olduğu, yine tespitler arasındadır.

    Yaş sırasınca Sofi Mirza’nın çocukları

    Yaş sırasına göre çocukları:

    1-Durriyye, 2-Hanım, 3- Abdullah, 4-Said, 5-Mehmed, 6-Abdülmecid ve 7-Mercan'dır

    Not; Çok sevdiği talebesi ve yeğeni merhum Abdurrahman, Molla Abdullah’ın, yine yeğeni ve talebesi şehid Molla Ubeyd ise Durriye hanımın oğludur.

    İlimde birden parlaması

    Üstadın emsalleri arasında ilimde birden parlama tarihi 1892’dir. Bir yerde buna işareten şöyle der: bu tarih, o müellifin harika bir sûrette pek az bir zamanda, ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde onbeş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu, o zamanın, o muhitte en meşhur ulemasının yanında o üç ayın mahsûlü onbeş senenin mahsûlü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale karşı cevab-ı savab vermekle.”(Sikke-i Tasdik-i Gaybi Osmanlıca sayfa 62)

    Bediüzzaman ünvanının verilmesi

    Molla Said-i Meşhur unvanına ek olarak, Bediüzzaman lâkabı da verilmesi Hicri 1309-Miladi 1892'dir. Üstad bir yerde şöyle diyor: “Meraklı kardeşimiz Re'fet Bey, Bediüzzaman-i Hemedânînin üçüncü asırda, vazife ve te'lifatı hakkında malûmat istiyor. Ben o zat hakkında yalnız harika bir zekâveti ve kuvve-i hafızası bulunduğunu biliyorum. Elli beş sene evvel, üstadlarımdan Siirt'li merhum Molla Fethullah eski Said'i ona benzeterek, onun o ismini ona vermiştir” (Osmanlıca Emirdağ L: 383)

    Bediüzzaman kelimesinin manası

    Bediüzzaman’ın manası şudur: Mahlûkata müteveccih lügat manası itibariyle: kendi zamanının nâdidesi. görülmemiş garibi, emsali olmayan harikası vesaire demektir.

    Istılahî manası ise, Bediüzzaman unvanı, zekâ ve hıfzda insanlar arasında emsali bulunmaz derecede zeki ve kuvve-i hafızası acip olan kimselere verilmiştir. Bediüzzaman-ı Hamedanî de böyle imiş. Tarihte bir kaç Bediüzzaman gelmiş geçmiş.

    Fakat Bediüzzaman Said-i Nursî,nin hem zekâ ve hıfzda, hem idrak ve kavrayışta, hem hal ve davranışta, hem kıyafet ve harekette, hem tarz-ı beyan ve üslup cihetlerinde hiç birisi ona benzememektedir.

    Yani Said-i Nursi filhakika ve vakıa olarak her şeyi ile zamanın Bedi'idir. Hatta meslek ve meşrebi de, davası ve mücahadesi de bambaşkadır, garibtir, bedi'dir.
    (Abdülkadir Badıllı)


    Hafızlığı

    Kardeşi Molla Abdülmecid hatıra defterinde şöyle der: "Kur'an-ı Kerim’i onbeş gün zarfında hıfzetti. Kamus-ul Muhitten altmış satırlık bir sahifeyi bir defa okumakla ezberine alırdı.

    Evet bu zat, gerek medrese, gerekse mekteb ilim ve fenlerinden ezberine aldığı metinleri, kitapları unutmamak için, daima ezberinden okuyup tekrarlamaya mecburiyeti vardı. Ezberinde bulunan metinlerin mecmuu otuz Kur'an kadar idi…

    Japon Başkumandanı ile tanışması(1911)

    Osmanlı Devri yayın organlarından Resimli Mecmua’nın 31.Numaralı sayısına göre 1911 yılında Japon Başkumandanı Mareşal Nogi bir heyetle birlikte İstanbul'a gelmiş.

    İslâm dinini tetkik etmiş olan bu kumandan, zihnindeki bazı istifhamları gidermek amacıyla, İslâm hilâfetinin payitahtı İstanbul'un büyük ulemasından çeşitli sualler sormuştu.

    O sıra Bediüzzaman Hazretlerinin sit ve şöhreti de afakı kapladığı günler idi. İstanbul uleması, altından kalkamadıkları çetin ve muğdil sualleri gelip
    Bediüzzaman'a sorarlar.

    Ona sorulan bu suallerin ekserisi müteşabih olan bazı hadis-i şeriflerin hakikatlerine dairdir.Bu hadiseyi, Bediüzzaman bilâhare Denizli ve Afyon mahkeme müdafaatında bir münasebetle şöyle anlatır:

    "...Hürriyet'ten evvel İstanbul'a geldim. O zaman Japonya'nın başkumandanı islâm ulemasından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sordular.

    “Bir sel gelecek”

    Molla Abdülmecid Efendi, kendi hatıra defterinde şöyle yazmaktadır: "Birinci Harb-i Umumi'nin arefesinde, Horhor namındaki medresesinin damında bizlere tefsir dersini verirken; o akşam güneş tamamiyle, tutulmuştu.

    Derinden derine bir âh!.. çekerek, "Eyvah!" dedi. “Öyle bir sel gelmek üzeredir ki; hepimizi süpürüp götürecek.” Hakikaten bir ay sonra harb ilan edildi ve az bir zaman içinde memleket tamamıyla yıkıldı gitti..

    Yeğeninin kaleminden Şark Cephesi kaplanı

    Merhum yeğeni Abdurrahman Efendi, 1920’li yıllarda kaleme aldığı Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı adlı eserde şunları yazmakta: “Harb-i Umumi'de mecburiyetle bütün talebeleriyle harbe iştirak etti.

    Pasinler cephesinde büyük musibet ve felâketlere uğradı ise de, gerek muharebede ve gerek esarette çektikleri mezahimi (zahmetleri) yazmama, harbin aleyhimizde neticelenmesinden dolayı müsaade buyurmadılar.

    Pasinler Cephesinden Van'a avdet ettiği zaman, Van'da ihtilâl zuhur etti. Kendisi bu ihtilalekarışmadı.Medresesinde ikamet etmeye başladı.

    Fakat daima masumların vikayesine çalışıyor, çoluk ve çocuklara dokunulmaması için herkesi ikaz ediyordu. Bu sırada Van şehri de sukut etti.

    Bediüzzaman gönüllü talebeleri ile birlikte medresesinde tahassun ederek, Ruslarla harbe karar verdiler. Lâkin valinin fazla ilhahı(ısrarı) üzerine Van'dan çekildi. Fakat kaçamamış bîçare muhacirleri selâmet içinde muhafaza etmek ve hicretlerini te'min etmek için, Vestan'a (Gevaş'a) giderek Ruslara karşı müthiş harbler yaptı.

    Burada Bediüzzaman'ın İşarat-ül İ'caz kâtibi Molla Habib Efendi şehit düştü. Allah Rahmet eylesin. Buradan kaçışmakta olan muhacirlerin selâmet içinde gitmelerini te'min etti.

    Sonra İsparit nahiyesinin Ermeni çetelerinin taarruzuna uğradığını duydu. Bunun üzerine kendi nahiyesi ve doğduğu yer olan Nurs köyüne giderek gönüllüleri ile Ermeni fedailerini oralardan kovdu.

    Fakat Ermenilerin kaçmayan kadın ve masum çocuklarını bir yerde toplayarak:"Şer'an bunlara dokunmak caiz değildir.” deyip halkı dokunmaktan men etti. Ve mezkûr kadın ve çocukları bir yerde toplayarak Emeni fedailerine teslim etmek üzere onlara gönderdi.

    Ermeni fedaileri Bediüzzaman'ın bu hareketinden çok memnun kalarak: "Madem ki Molla Said bizim çocuklarımıza dokunmadı, biz de bundan sonra çoluk çocuğa dokunmayacağız” diye haber gönderirler.

    Bazı Harp Hatıraları

    Abdülkadir Badıllı diyor ki: Bitlisli Abdülmecid bizzat bize anlattı: (Bu zat, l.Cihan Harbi'nden sonra esaretten kurtulmuş, gelip Urfa'ya yerleşmişti, bilâhare İzmir'e nakl-i mekân ederek 1958'de orada vefat etmiştir.)

    "Biz orduda askerdik. Molla Said-i Meşhurun gönüllü alayı ile yan yana idik. Kendisinin beyaz bir atı vardı. Daima at üstünde, alayının önünde atını sağa sola koştururdu. Sipere yatmazdı.

    Sonra Bitlis'in sukutunda ben de esir düştüm. Beni Sibirya'ya götürdüler. Artık onu bir daha göremedim. Sonra Ruslar bizi serbest bıraktılar. Harbten sağ kurtulabilmiş ailemizin efradı Urfa'ya muhacir gittiğini duydum. Ben de buraya geldim.”

    Yine Muhterem A. Badıllı bey anlatıyor: 1955 senesi Sonbaharında, tahminen Ekim ayı içinde, Barla'da Üstad Hazretlerini ziyaret ettiğimde bir sabah dersinde, Üstadın odasında ders oldu.

    Dersten sonra, Hazret-i Üstad çok neşeliydi. Eski Harb-i Umumideki maceralarından, ibret dersleri için izahlarda bulunuyordu. Bir ara sözü Şarklılara ve Şark'taki eski talebelerine getirdi, dedi ki:

    "Eski Said'in o zamanlardaki talebeleri o kadar muti' ve fedaî idilerdi ki; bir işaretimle ruhlarını feda edebilirlerdi. Hatta dedi:

    “Benim l.Cihan Harbi'nde Mir Mahe’ isminde bir talebem vardı. Bazan tek başıyla Rus taburlarının içine atıyla hücum eder, dalar, bir kaç Rus'u gebertir, geri sağ gelirdi.." diye o sabah uzun bir sohbet dersini yapmıştı.


    Eskişehir Mahkemesi(1934)

    Mehmed Kırkıncı anlatıyor: Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın ziyareti için Isparta’ya gittiğimizde, Rüştü Çakın Ağabey bizzat bana anlatmıştı: “Biz Eskişehir hapsi hadisesinde mahkemeye çıkarılmıştık. Üstadımızı en önde tek olarak oturtmuşlardı.

    Bizler de onun arkasında, sıralarda dizilmiştik. Savcı bizim idamımızı talep eden iddianamesini okuyordu. Hepimizi bir korku telaşı sarmıştı, fakat baktık Üstadımız, cübbesinin eteği üstünde tesbihinin ipini kırmış, yeniden onu ipe dizmekle meşgul.

    Onun sanki hiç bir şey yokmuş gibi, savcının laflarına beş para ehemmiyet vermeyen pervasızlık içerisindeki tavrını görünce, bizlere de kuvve-i maneviye ve cesaret geldi.” (Bediüzzaman’ı Nasıl Tanıdım- M.Kırkıncı, Sh.101-102)



    KAYNAKLAR

    1-Mufassal Tarihçe-i Hayat(3 Cilt)-Abdülkadir Badıllı- İttihad Neşriyat

    2-Hazinetül Burhan-Ahmed Feyzi Kul

    3- Bediüzzaman’ı Nasıl Tanıdım- M.Kırkıncı-Cihan Yayınları-İst-1989
    __________________
    السلام عليكم و رحمة الله ابدا دائما

  2. #2
    Vefakar Üye mealebrar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    cibal-i toros
    Yaş
    44
    Mesajlar
    426

    Standart üstadın ailesi

    AİLESİ:

    Sofi Mirza’nın (9) evi, hanedanı veya aile yuvasını teşkil eden efrâd ı ailesi şöyledir:

    Yaş sırasına göre çocukları: 1. Dürriyye, 2. Hanım, 3. Abdullah, 4. Said, 5. Mehmed, 6. Abdülmecid ve 7. Mercan’dır. Sofi Mirza Efendi ümmî olduğu halde, kız erkek demeden bütün çocuklarını okutmuş ve âlim yetiştirmişti. Hattâ ekserisinin de Arabî ilimde icazetli oldukları, şark’ta ve Nurs Köyü’nde çok kimselerden duymuşuzdur. Bunlardan “Hanım” ismindeki kız çocuğunun büyük ve meşhur bir âlime olarak yetiştiği rivayetler arasındadır. Bu merhûme hanım, Birinci Cihan Harbi’nden evvel, Molla Said isminde, âlim bir zâtla evlenmiş, bilâhare 1913 senesinde, şeyh Selim veya Bitlis hadisesi ismiyle, meşhur “Hürriyet’in i’lanı”na karşı hükümete isyan edenlerin arasında, bu Molla Said’in de ismi karışmasıyla, hanımı “Hanım” ile birlikte şam’a hicret etmişlerdir. Şam’da çok talebesi olan Molla Said Efendi ders okuturken, takıldığı çetin mes’eleleri, perde ve hicap arkasında oturan hanımı, Âlime Hanım’a, sorarmış. 0 ise hiç duraklamadan hemen mes’eleyi çözer, cevap verirmiş, diye hâlen Şam’da hayatta olan Bitlisli Molla Abdulazîz Efendi anlatmışlardı.


    İşte, bu nûrlu ailenin fertlerinin bir kısmının vefat tarihleri malûm ise de; diğerlerininki meçhuldür.

    Vefat tarihleri bilinenler:

    1. Hanım 1945’de Mekke-i Mükerreme’de(10) tavaf ederken (bilâveled)

    2. Molla Abdullah, Bediüzzaman’ın yeğeni ve fedâi talebesi Merhûm Abdurrahmanın babası 1914 yılında Nurs köyünde,


    3. Molla Muhammed 1951’de, kendi köyü olan “Nurs’ta” (bila veled)

    4. Bediüzzaman Said Nursi 22 Mart 1960 Urfa’da (mücerred ve bila veled)


    5. Molla Abdülmecid, Haziran 1967’de Konyada (beş çocuk babası) vefat etmişlerdir.

    Vefat tarihi bilinmiyenler:

    1. Dürriyye Hanım, Bediüzzaman’ın Rus Harbi’nde şehid düşen yeğeni Ubeyd’in annesi. Birinci Cihan Harbi’nden evvel Nurs deresine düşerek şehiden gark olduğu,


    2. Mercan Hanım, ne zaman ve nerede vefat ettiği belli değil.

    Nurs köyü mezarlığında, bu ulema yetiştiren âilenin reisi, Bediüzzaman’ın babası Sofi Mirza ile hanımı Nure ve oğlu Molla Mehmed ile Molla Abdullah yanyana yatmaktadırlar. Allah’ın nûruna ve rahmetine gark olsunlar. (Abdülkadir Badıllı; Mufassal Tarihçe-i Hayat)


    SEYYİDLİĞİ MESELESİ:

    Bediuzzaman mahkeme müdafaasında “Ben seyyid değilim” der. Üstadın resmi kimliğine baktığımızda Nurs’lu olduğu ve Doğu Bölgesinde dünyaya geldigi anlaşılmaktadır. Bu ifade düşünülürken mahkemedeki şartlar dikkate alınmalıdır. Zira Bediuzzamanın seyyidliğini kabul etmesi, onların nazarında siyasi manada yorumlanacak ve mahkumiyetine sebep olabilecektir. Halbuki Emirdağ Lahikası-I’in son kısma yakın bir mektubunda ise, “Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Nesiller bilinmiyor. Ancak ben manevi ehl-i beytten sayılabilirim” der. Son Şahitlerde Salih Özcan’ın hatıralarında, Üstad neslinin hem anne ve hem de baba cihetiyle Hz.Hasan ve Hz.Hüseyine dayandığını bizzat ifade etmiştir.
    السلام عليكم و رحمة الله ابدا دائما

  3. #3
    Vefakar Üye efnan_nur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    500

    Standart

    Çok güzel olmuş ellerinize sağlık ailesi yada vs. hakkında bilginiz varsa devamını alabiliriz.
    Birde şimdi üstadın yaşayan akrabaları hakkında bilgisi olan varmı?
    Ben bir akrabasını grmüştüm bi programda ama uzun zaman önceydi nesi olduğunu hatırlayamıyorum.

    فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ

    Öyleyse Allah'a firar edin (kaçın ve sığının)


  4. #4
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  5. #5
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Bediüzzaman'da seyyitlik nişanı


    Muhtelif mahfillerde konuşulup tartışılan konulardan biri de, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin aslen seyyid olup olmadığı hususudur.
    Üstad Bediüzzaman, 1923'ten evvel "Kürdî", bu tarihten sonra ise "Nursî" lâkabını kullanmıştır.
    Hz. Üstad, bunların dışında da imza yerinde bazı lâkap ve ünvanları kullanmıştır: Molla Said, Mehmed Said, Ebu Lâşey, Garibuzzaman, Sin Ayn, vesaire...
    Ancak, 1923'ten tâ vefat tarihi olan 1960'a kadar hasseten kullandığı lâkap ve imza "Nursî"dir.
    Hatta, 1935'teki Eskişehir ve 1944'teki Denizli Mahkemelerinde, onun hakkında Nursî dışındaki lâkapların kullanılmasını yadırgamış ve itiraz etmiştir.
    Meselâ, bir müdafaasında şöyle diyor: "...İsmim Said Nursî iken, her tekrarında 'Said Kürdî' ve 'bu Kürd' diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet–i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adâletinin mahiyetine bütün bütün zıd ve muhalif bir cereyan vermektir." (Tarihçe–i Hayat, s. 202)
    Said Nursî ve hatta bütün Nurslular, zahirî tarih nazarında Kürt sayılırlar. Nursluların bugünkü sosyal ve kültürel yaşantılarına bakıldığında da bundan farklı birşey görülmez.
    Ancak, herşey zahirden ibaret değildir. Hemen her meselede olduğunu gibi, helâket ve felâket asrının adamı olan Bediüzzaman Hazretlerinin nesebi konusunun da bir zahirî, bir de hakikî vechesi var.
    Bu iki vecheyi, hikmetiyle birlikte düşünerek değerlendirmek lâzım.
    Açıkça ifade edelim ki, böyle bir değerlerdirmeyi zahirperestler yapamaz. Aynı şekilde, Türkçüler ve Kürtçüler gibi, Vehhabilik yapan Suudî ırkçılar da İlâhî hikmete uygun bir değerlerdirme yapamaz.
    Hz. Bediüzzaman'ın zahirî ve hakikî hüviyetinin ne olduğunu bilecek ve bunun sıhhatli bir tevilini yapacak olanlar ise, ehl–i tahkik olan Nur Talebeleridir.
    Nitekim, onlardan biri olup "Denizli kahramanı" ünvanını kazanan Hasan Feyzi Efendi, sırr–ı teklif ve imtihana taalluk eden bu meselenin perdesini kısmen aralamış ve aynen şu ifadeyi kullanmıştır: "Ona 'Kürdî' denilmesi, ...Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfâ için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir." (Emirdağ Lâhikası, s. 75)
    Dikkatle bakılacak olursa, burada bir "setr ve ihfâ" gerçeğinden bahsedildiği ve zahirin dışında ayrıca bir "hakikî hüviyet ve milliyet"ten söz edildiği görülecektir. (Aynı paragrafın başında ise, Hz. Bediüzzaman'ın hem seyyid, hem de şerif olduğu imâsı yapılıyor.)
    Demek ki neymiş? Herşey zahirden ve görünürden ibaret değilmiş...
    Esasında, hikmet–i İlâhiye de, bunun böyle olmasını iktiza ediyor. Tâ ki, sırr–ı teklif ve imtihan bozulmasın ve "maslahat–ı irşad–ı umumî" zayi olmasın.
    İşte, bu muazzam hakikatin izahına dair, Risâle–i Nur'da beş–altı yerde tekrarla nazara verilen ve ezberlenmesi gereken veciz ifadeler: "Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr–ı dest–i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler tesir–i hakikiden." (Sözler, s. 265)
    Hasan Feyzi'ye ait yukarıdaki sözlerin, bu veciz hakikate bihakkın paralel düştüğünü görmekteyiz.
    Bazı kardeşlerimiz, Üsdat Bediüzzaman'ın sadece "mânen seyyid" olduğunu söylüyor. Bu ise, hakikatin tamamını yansıtmıyor.
    Zira, Hz. Bediüzzaman'ın mânen olduğu gibi, neseben de kat'iyyen seyyid olduğunu "Büyük Ruhlu Küçük Ali" beyan ediyor. Kuleönü'lü Küçük Ali, Hz. Üstad'ın hem "ikinci Âl"den, hem de "birinci Âl"den olduğu bizce kat'idir diyor. Ayrıca, Âl–i Beyt'ten oluşunun hakikî bir nişanı/işareti olarak, Hz. Üstad'ın omzunda gördüğü "kadem–i Resûl–i Ekrem"den (asm) bahsediyor. (Bkz: Yeni baskı Lem'alar, 22. Lem'anın son haşiyesi.)
    Küçük Ali, bu iddiasına getirdiği delillerden bir tanesi olarak gördüğü bir "nişan"dan söz ediyor ki, o hususî nişan ve işaretlere, Hz. Bediüzzaman'ın kendisi de perdeli şekilde temas ediyor.
    İşte buna dair kendisi de seyyid olan Bedreli Hoca Sabri'ye (Santral Sabri, İskele memuru, Nur ve gül fabrikasının sahibi, Isparta kahramanı Sabri) hitaben yazılan üç mektuptan, üç kısacık ifade:
    1) "...Sabri ise, fıtraten bende mevcut has bir nişan var; bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri’de aynı nişan–ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karabet–i nesliyeden daha ziyade bir karabet kendinde hissetmiş." (Barla Lâhikası, s. 21)
    2) "Sabri kardeş! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman..." (Kastamonu Lâhikası, s. 28)
    3) "Ey Sabri kardeş! Başın sağ olsun. Cenab–ı Hak, o validemizi mağfiret eylesin, âmin. Benim, karabet–i nesebiyeyi (seyidliği) ihsas eden parmaklarındaki nişan ve bu yedi sekiz sene Abdülmecid’den daha hararetli faalâne kardeşlik vazifesini yaptığınızdan, elbette senin merhume validen benim de validemdir." (Age, s. 155)
    Mâlûm, seyyidlerin ayak parmaklarında bir alâmet–i fârika var. Üstad, bu mektuplarında ondan bahsediyor ve Seyyid Hoca Sabri ile aralarında bir akrabalık (karabet–i nesebiye) bağının olduğunu söylüyor.
    Bunlar gibi, Risâle–i Nur'da Üstad Bediüzzaman'ın seyyidliğine dair daha başka deliller, işaretler de var. Perdeyi büsbütün yırtmamak adına, şimdilik bu kadarlıkla iktifa ederek, son cümleyi ekleyelim...
    Elhasıl: Bediüzzaman Hazretleri seyyittir, evlâd–ı Resûldendir; temsil ettiği dâvâ bunu iktiza ettiği gibi, icrâ ettiği hizmetin tesiri de, muhakkak ki böylesi bir kuvve–i kudsiyeye dayanıyor.

    08.09.2009

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  6. #6
    Vefakar Üye mealebrar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    cibal-i toros
    Yaş
    44
    Mesajlar
    426

    Standart

    Bediüzzaman'ın Hayat Seyri ve Safahatından Mühim Bir Kısmının Tarihleri



    1877-1978
    Said Nursî Hazretlerinin Bitlis Vilayeti Hizan İlçesi Nurs Köyü'nde doğumu

    1885 (Yaş 9)
    Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ayrılıp Tağ Köyü Medresesine gelmesi… Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne dönmüştür.

    1891 (Yaş 14)
    Hz. Üstad'ın Resulullahı (A.S.M.) rüyasında görmesi ve emsalsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt'a gitmesi… Bu sıralarda kendisinin lakabı, Molla Said-i Meşhur'dur.

    1892
    Said Nursî Hazretleri, görülen hârika haller ve zamana uymayan durumlar karşısında Bediüzzaman unvanının kendisine verilmesi ve böyle anılmaya başlanması.

    1893 (Yaş 16)
    Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt'in Tillo kasabasında bir kubbede inzivaya çekilmesi… Karınca ve arı milletlerinin cumhuriyetçi olduklarını söylemesi…

    1894
    Bediüzzaman Hazretleri, Abdulkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre'de aşiret reislerinden Mustafa Paşa'yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarında bulunması… Mardin'de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes'elelerle ilgilenmesi…

    1895
    Mardin'den nefiy ile Bitlis'e gelmesi ve iki yıl orada valinin ilme hürmetinden dolayı tahsis ettiği odada kalması…

    1897
    Van Valisi Hasan Paşa'nın daveti üzerine Van'a gitmesi ve Valinin konağında kalması Müspet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sahibi olması. Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80–90 cilt kitabı, üç ayda bir ezberden devretmesi.

    1900
    İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladiston'un gazetelerde çıkan beyanatı üzerine Bediüzzaman o zamana kadar elde ettiği bütün ilimleri, Kur'anın hakikatlerine çıkmak için basamak yapmaya karar verir ve der: "Kur'anın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!"

    1907
    Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul'a gelmesi. Kaldığı yerin kapısına "Her suale cevap verilir" levhasını asıp, âlimleri sual sormaya daveti Sultan Abdülhamid'e Şark'ta üniversite açılması için müracaatı. Yıldız Divan-i Harbi'ne verilmesi.

    1908
    Meşrutiyete, yani seçim ve meclis sistemine sahip çıkması.

    1909
    31 Mart'ta Bediüzzaman'ın yatıştırıcılığı. İsyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirmesi. Bediüzzaman'ın Divan-i Harb'e verilişi. Divan-i Harb'de beraet edişi ve serbest bırakılması.

    1910
    Divan-i Harb'den beraat eden Bediüzzaman'ın Van'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılması. Şark'ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatması ve içtimaî dersler vermesi.

    1911
    Sam'a gelişi ve Câmi-i Emeviye'de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyması ve hal çarelerini göstermesi Sultan Reşad'la beraber Rumeli seyahatine çıkması.

    1913
    Van'a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini attırması.

    1915
    Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephesinde Ruslarla çarpışıyor.

    1916
    Bediüzzaman'ın Ruslara esir düşmesi ve iki yıl esaret hayatı.

    1918
    Bediüzzaman'ın Kosturma'dan firar edişi.

    17 Haziran 1918
    Bediüzzaman'ın Varşova, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul'a avdeti Enver Paşa’nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman'a, Harbiye Nezareti ikramiye ve harb madalyası veriyor.

    13 Ağustos 1918
    Ordu-yu Hümayun’un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet'e âzâ oluşu.

    1919
    19 Nisan 1919: Bediüzzaman'ın Dâr-ül Hikmet'ten altı ay izne ayrılması. Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman'a "Mahreç" pâyesi veriyor.

    1920
    İngiliz işgaline karşı "Hutuvat-ı Sitte’yi neşrederek mücadele etmesi.

    1921
    Bediüzzaman'ın Anglikan Kilisesi'ne cevabı. Bediüzzaman, Kuvâ-yı Milliyeyi destekliyor.

    1922
    Bediüzzaman davet üzerine İstanbul'dan Ankara'ya geliyor.

    9 Kasım 1922:
    Bediüzzaman'a Meclis'de hoşâmedî merasimi yapılması.

    1923
    19 Ocak 1923: Bediüzzaman Meclis’te mebuslara hitaben bir beyanname neşrediyor.

    17 Nisan 1923: Ankara'da umduğunu bulamayan ve kendisine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman'ın Van'a gitmek üzere yola çıkması.

    1925–1927
    Bediüzzaman'ın Van'dan nefyi. Bediüzzaman Van'dan İstanbul'a oradan da Burdur'a getiriliyor. Isparta'da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir oradan da Barla'ya getiriliyor. Başta Sözler, Mektubat, Lem'alar'ın bir kısmı olmak üzere Risale-i Nur'lar te'lif edilmeye başlanıyor.

    1934
    Barla'dan alınan Bediüzzaman'ın Isparta’ya getirilişi.

    27 Nisan 1935:
    Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor. Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muhakeme edilmek üzere Eskişehir’e götürülüyor. Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman'a 11 ay ceza veriliyor.

    1936
    Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz'den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye ediliyor.

    27 Mart 1936:
    Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu'da ikamete mecbur ediliyor. Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol karşısında bir eve yerleştiriliyor. Burada da bir kısım insanlar ona talebe oluyorlar. Âyet-ül Kübra ve bir kısım risalelerin telifi yapılıyor. Başka yerlerdeki talebeleriyle, Kastamonu Lâhikası adıyla toplanan itaptaki mektuplarla haberleşiyor ve hizmet metotları hakkında ikazlarda bulunuyor.

    1943
    20 Eylül 1943: Bediüzzaman'ın tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli'ye getirilmesi.

    1944
    Denizli mahkemesinin başlaması.
    15 Haziran 1944 Denizli Ağır ceza Mahkemesi Bediüzzaman'ın beraatını ilân ediyor.
    Ağustos 1944 sonlarında Ankara'dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur ediliyor.

    1948
    23 Ocak 1948: Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve talebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki.
    6 Aralık 1948: Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnetsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mahkûmiyet kararı verişi ve temyiz…

    1949
    20 Eylül 1949 Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni olmak için Afyon hapishanesinden şafak vakti tahliye ediliyor.
    20 Kasım 1949 Bediüzzaman'ın tekrar Emirdağ’a getirilişi.

    1952
    Ocak 1952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul'a geldi.
    22 Ocak 1952 Salı Gençlik Rehberi mahkemesinin ilk duruşması.
    5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman'ın Gençlik Rehberi dâvasından beraatı.

    1953
    Nisan 1953: Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a geldi.
    Mayıs 1953: İstanbul'a gelen Bediüzzaman'in üç ay kadar kalması.
    Bediüzzaman'ın Patrik Athenagoras'la görüşmesi. On sekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla'ya gelişi.

    1956
    23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurların beraatı ve iade edilmesi.

    1957–1958
    Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat'ın matbaalarda neşredilmesi.

    1960
    23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman, Ramazan’ın 25. günü gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda etti.

    12 Temmuz 1960 Salı: Mezarı açılan Bediüzzaman'ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikopterle meçhul bir istikamete götürülüyor.
    __________________
    السلام عليكم و رحمة الله ابدا دائما

  7. #7
    Müdakkik Üye !bR@h!M - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2006
    Bulunduğu yer
    Orta dünya'da ayrıkvadi
    Mesajlar
    748

    Standart

    Üstad ın aslen cizreli olması.Üstad ın büyük dedeleri cizreden Nursa gelmişler ve orayı çok beğenip oraya yerleşmişler.
    Bana sen niçin şuna buna sataştın diyorlar farkında değilim.Karşımda müthiş bir yangın var,alevleri göklere yükseliyor içinde evladım yanıyor,imanım tutuşmuş yanıyor.O yangını söndürmeye,imanımı kurtarmaya koşuyorum.Yolda biri beni kösteklemek istemişte ayağım ona çarpmış,ne ehemmiyeti var?O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi?Dar düşünceler,dar görüşler...

    BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

  8. #8
    Yasaklı Üye bir yolcu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    846

    Standart

    [QUOTE=muhibbülkurra;397094]Bediüzzaman'da seyyitlik nişanı



    Muhtelif mahfillerde konuşulup tartışılan konulardan biri de, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin aslen seyyid olup olmadığı hususudur.
    Üstad Bediüzzaman, 1923'ten evvel "Kürdî", bu tarihten sonra ise "Nursî" lâkabını kullanmıştır.
    Hz. Üstad, bunların dışında da imza yerinde bazı lâkap ve ünvanları kullanmıştır: Molla Said, Mehmed Said, Ebu Lâşey, Garibuzzaman, Sin Ayn, vesaire...
    Ancak, 1923'ten tâ vefat tarihi olan 1960'a kadar hasseten kullandığı lâkap ve imza "Nursî"dir.
    Hatta, 1935'teki Eskişehir ve 1944'teki Denizli Mahkemelerinde, onun hakkında Nursî dışındaki lâkapların kullanılmasını yadırgamış ve itiraz etmiştir.
    Meselâ, bir müdafaasında şöyle diyor: "...İsmim Said Nursî iken, her tekrarında 'Said Kürdî' ve 'bu Kürd' diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet–i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adâletinin mahiyetine bütün bütün zıd ve muhalif bir cereyan vermektir." (Tarihçe–i Hayat, s. 202)
    Said Nursî ve hatta bütün Nurslular, zahirî tarih nazarında Kürt sayılırlar. Nursluların bugünkü sosyal ve kültürel yaşantılarına bakıldığında da bundan farklı birşey görülmez.
    Ancak, herşey zahirden ibaret değildir. Hemen her meselede olduğunu gibi, helâket ve felâket asrının adamı olan Bediüzzaman Hazretlerinin nesebi konusunun da bir zahirî, bir de hakikî vechesi var.
    Bu iki vecheyi, hikmetiyle birlikte düşünerek değerlendirmek lâzım.
    Açıkça ifade edelim ki, böyle bir değerlerdirmeyi zahirperestler yapamaz. Aynı şekilde, Türkçüler ve Kürtçüler gibi, Vehhabilik yapan Suudî ırkçılar da İlâhî hikmete uygun bir değerlerdirme yapamaz.
    Hz. Bediüzzaman'ın zahirî ve hakikî hüviyetinin ne olduğunu bilecek ve bunun sıhhatli bir tevilini yapacak olanlar ise, ehl–i tahkik olan Nur Talebeleridir.
    Nitekim, onlardan biri olup "Denizli kahramanı" ünvanını kazanan Hasan Feyzi Efendi, sırr–ı teklif ve imtihana taalluk eden bu meselenin perdesini kısmen aralamış ve aynen şu ifadeyi kullanmıştır: "Ona 'Kürdî' denilmesi, ...Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfâ için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir." (Emirdağ Lâhikası, s. 75)
    Dikkatle bakılacak olursa, burada bir "setr ve ihfâ" gerçeğinden bahsedildiği ve zahirin dışında ayrıca bir "hakikî hüviyet ve milliyet"ten söz edildiği görülecektir. (Aynı paragrafın başında ise, Hz. Bediüzzaman'ın hem seyyid, hem de şerif olduğu imâsı yapılıyor.)
    Demek ki neymiş? Herşey zahirden ve görünürden ibaret değilmiş...
    Esasında, hikmet–i İlâhiye de, bunun böyle olmasını iktiza ediyor. Tâ ki, sırr–ı teklif ve imtihan bozulmasın ve "maslahat–ı irşad–ı umumî" zayi olmasın.
    İşte, bu muazzam hakikatin izahına dair, Risâle–i Nur'da beş–altı yerde tekrarla nazara verilen ve ezberlenmesi gereken veciz ifadeler: "Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr–ı dest–i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler tesir–i hakikiden." (Sözler, s. 265)
    Hasan Feyzi'ye ait yukarıdaki sözlerin, bu veciz hakikate bihakkın paralel düştüğünü görmekteyiz.
    Bazı kardeşlerimiz, Üsdat Bediüzzaman'ın sadece "mânen seyyid" olduğunu söylüyor. Bu ise, hakikatin tamamını yansıtmıyor.
    Zira, Hz. Bediüzzaman'ın mânen olduğu gibi, neseben de kat'iyyen seyyid olduğunu "Büyük Ruhlu Küçük Ali" beyan ediyor. Kuleönü'lü Küçük Ali, Hz. Üstad'ın hem "ikinci Âl"den, hem de "birinci Âl"den olduğu bizce kat'idir diyor. Ayrıca, Âl–i Beyt'ten oluşunun hakikî bir nişanı/işareti olarak, Hz. Üstad'ın omzunda gördüğü "kadem–i Resûl–i Ekrem"den (asm) bahsediyor. (Bkz: Yeni baskı Lem'alar, 22. Lem'anın son haşiyesi.)
    Küçük Ali, bu iddiasına getirdiği delillerden bir tanesi olarak gördüğü bir "nişan"dan söz ediyor ki, o hususî nişan ve işaretlere, Hz. Bediüzzaman'ın kendisi de perdeli şekilde temas ediyor.
    İşte buna dair kendisi de seyyid olan Bedreli Hoca Sabri'ye (Santral Sabri, İskele memuru, Nur ve gül fabrikasının sahibi, Isparta kahramanı Sabri) hitaben yazılan üç mektuptan, üç kısacık ifade:
    1) "...Sabri ise, fıtraten bende mevcut has bir nişan var; bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri’de aynı nişan–ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karabet–i nesliyeden daha ziyade bir karabet kendinde hissetmiş." (Barla Lâhikası, s. 21)
    2) "Sabri kardeş! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman..." (Kastamonu Lâhikası, s. 28)
    3) "Ey Sabri kardeş! Başın sağ olsun. Cenab–ı Hak, o validemizi mağfiret eylesin, âmin. Benim, karabet–i nesebiyeyi (seyidliği) ihsas eden parmaklarındaki nişan ve bu yedi sekiz sene Abdülmecid’den daha hararetli faalâne kardeşlik vazifesini yaptığınızdan, elbette senin merhume validen benim de validemdir." (Age, s. 155)
    Mâlûm, seyyidlerin ayak parmaklarında bir alâmet–i fârika var. Üstad, bu mektuplarında ondan bahsediyor ve Seyyid Hoca Sabri ile aralarında bir akrabalık (karabet–i nesebiye) bağının olduğunu söylüyor.
    Bunlar gibi, Risâle–i Nur'da Üstad Bediüzzaman'ın seyyidliğine dair daha başka deliller, işaretler de var. Perdeyi büsbütün yırtmamak adına, şimdilik bu kadarlıkla iktifa ederek, son cümleyi ekleyelim...
    Elhasıl: Bediüzzaman Hazretleri seyyittir, evlâd–ı Resûldendir; temsil ettiği dâvâ bunu iktiza ettiği gibi, icrâ ettiği hizmetin tesiri de, muhakkak ki böylesi bir kuvve–i kudsiyeye dayanıyor.

    08.09.2009

    [/QUOT
    bu yazı da da belirtilen perdeyi yırtmamak kabilinden ve perdenin luzümunu ihsas eden bir hatıra..Rahmetli Mustafa Türkmenoğlu Ağabey vefatından bir önceki yaz barlada ÜSTADIMIZIN EVİNDE VE İLK MEDRESEYİ NURİYE OLAN DAİREDE DERS ESNASINDA hatıralara ve anektodlara da yer verirken kardeşler insanlar bir ahirzaman fitnesini bekliyorlardı amma musibet beklenenin pek fevkinde dehşetli olarak geldiği için Üstadımızın gelişide perdelenmiştir dedi.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Üstad Bediüzzaman Said Nursi----Ondan Öğrendilk....
    By gamze-i_dilruzum in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.09.13, 16:52
  2. Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi ve İmam Ali
    By Çamran in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.07.09, 16:59
  3. Üstad Bediüzzaman Said Nursi'yi Anarken!
    By safir in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 17.01.09, 20:34
  4. Kürtçe Eğitime Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin Bakışı
    By DERMAN25 in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 04.01.09, 22:25
  5. Üstad Hakkında Az Bilinenler
    By Şahide in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 18
    Son Mesaj: 02.10.08, 15:12

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0